Hemen şunu belirtelim ki, yirmi beş yaşında iken, kendisinden on beş
yaş büyük bir kadın olan Hz. Hatice ile evlenip elli küsur yaşına
kadar onunla yetinen Hz. Peygamber'in, İslam ahkâmının teşrî ve neşir
safhası olan Medine hayatında çok sayıda kadınla evlenmesinin birinci
sebebi peygamberlik vazifesi ile ilgilidir. Sünnetinin aile hayatında
geçen safhasının tesbitini, onların kadınlara intikal ve neşrini bu
hanımlar yapmıştır. Alimler, "Dünyanızdan üç şey sevdirildi..."
rivâyetinde, bunlardan birinin, "kadın" olduğunu söyleyen hadisi
açıklarken, kadınların, Rasûlullah tarafından sevilmesini, onların
"İslâm'ın neşrine olan hizmetleri" sebebiyle izah ederler.
Çok kadınla evlenmede dikkat çeken bir diğer sebep siyasî yöndür.
Müteakiben görüleceği üzere Hz. Safiyye ile evlilik, Hayber
Yahudileri ile sıla-i rahm'e vesile olmuş, Cüveyriye ile evlilik Benî
Müstalik'ten yedi yüz kadar harp esirinin bedava azatlıklarını
sağlamıştır. Mekkelilerin lideri EbûSüfyan'ın kızı Ümmü Habibe ile
evlilik, EbûSüfyan'ın bozulan Hudeybiye Sulhü'nü yenileyebilmek için,
kızını bahane ederek Medine'ye gelmesine, Hz. Peygamber'in hane-i
saadetlerine kadar girmesine yol açmış, bu durum onun hasmane
duygularını törpülemiştir. Diğer evliliklerinin her birinde tıpkı neşr-
i din gibi siyasî bir yönün dahi varlığı inkar edilemez. Rasûlullah'ın
evlilik bağının siyasî yönünü nasıl kullandığını anlayabilmek için
İslâm'ın ilk baştaki kuruluş ve neşrini sağlayan siyasî lider
kadronun evlilik bağıyla birbirine nasıl kenetlendiğini ibretle
tetkikte zaruret var: Hülefa-i Raşidîn denen bu çekirdek kadro,
evlilik bağlarıyla birbirlerine perçinlenmiş gibidir. Hz. Peygamber
(s.a.s.), Hz. EbûBekir ve Hz. Ömer'in kızlarını almış, onlara damat
olmuştur. Hz. Osman ve Hz. Ali'ye kızlarını vermiş, onları kendine
damat yapmıştır. Hz. Ali ile olan akrabalık bağının, Hz. Osman'daki
eksikliğini, ona ikinci bir kızını da vererek telafi etmiştir. Hz.
Hafsa ile evlenmeleri hususundaki teklife menfi cevap verdikleri için
Hz. Osman ve Hz. EbûBekr'e karşı kırgınlık içine düşen Hz. Ömer'i
memnun etmek ve öbürlerine karşı kalbinde yerleşecek bir gücenmeyi ve
bunun kadroda hasıl edeceği çatlağı bertaraf etmek için
Rasûlullah'ın Hz. Hafsa'yla evlenmesi fevkalâde siyasî bir
ameliyedir.
Hz. Peygamber'in (s.a.s.) sünnetindeki ideal olan ailevi
değerleri( karı-koca münasebetleri, terbiyevî, irşâdî, te'dîbî
siyaset, maddî-mânevî ihtiyaçların karşılanması vs.) tesbitte,
öncelikle bu iki evliliğin esas alınması gerektiği kanaatindeyiz: Hz.
Hatice ve Hz.Âişe.
Çünkü, Hz. Hatice ile olan evlilikte siyasi ve teşrii mülahazalardan
ziyade, beşeri mülahazalar hakimdir. Normal olarak evlenmelerde
birinci derecede rol oynayan hissiyat-ı gariziyyenin insan üzerinde
müessir olduğu gençlik döneminde Hz. Peygamber (s.a.s.), sadece Hz.
Hatice ile yetinmiş, ikinci bir evlilik ne yapmış ne de düşünmüştür.
Hz. Âişe'ye gelince, Hz. Peygamber (s.a.s.) en çok onu sevmiş, onu
takdir etmiştir. Üstelik âilevî hayatla ilgili pek çok teferruat onun
vâsıtasıyla rivâyet edilmiştir.
Hz. Peygamber'in (s.a.s.), Âişe'yi çok sevmesi ya da taktir etmesi
aynı zamanda gayri iradi bir durumdu. Hiçbir insanın kalbi
temayüllere hakim olması söz konusu değildir, Ondan da beklenemez. Hz.
Peygamber (s.a.s.) bu nedenle , "farkına varmadan birini diğerlerinden
çok sevebililrim, bu da haksızlık olur. Onun için ey Rabbim! Elimden
gelmeyen bu hususta Senin rahmetine sığınıyorum" diyerek istiğfarda
bulunurdu.
Hz. Âişe, "beraber kalma hususunda yaptığı taksimde Hz. Peygamber'in
(s.a.s.)hanımlar arasında hiçbirine imtiyaz tanımayıp, hepsine eşit
davrandığını" kesin bir dille ifade eder. Sefere çıktığı zaman
beraberinde gelecek hanımları da kur'a ile tesbit ederdi. Hayatının
son günlerinde hanımlarının hücrelerini dolaşamayacak kadar hastalığı
artınca, Hz. Âişe'nin yanında sabit kalabilmek için, diğer
hanımlarının rızasını almıştır. Hz. Peygamber (s.a.s.), hanımlar
arasında uyguladığı adâlet ve eşitliğe hayatı boyunca riâyetetmiştir.
İki istisna var ise de, her ikisi de rızâya dayanır: Birincisi, Hz.
Sevde çok yaşlı olduğu için kendi arzusuyla gecesini Hz. Âişe'ye
vermiştir. Hz. Peygamber (s.a.s.) de bunu kabul etmiştir. İkincisi
ise, yukarıda zikrettiğimiz, hayatının son günlerinde Hz. Âişe'nin
odasında kalmasıdır ki bütün hanımlar buna râzı olmuştur.
Hz. Peygamber adâleti gözetmesin de kim gözetsin? Bakınız o, ne
buyuruyor: "Bir erkeğin nikahında iki kadın bulunur da, aralarında
adâlet gözetmezse, kıyamet gününde bir tarafı felçli olarak
diriltilir." Çünkü adâlet, Kur'an'ı Kerim'in emridir: "Bunlar arasında
adâleti sağlayamayacak olursanız, o zaman bir kadın veyahut sahip
olduğunuz câriye ile iktifâ ediniz. Bu şekilde adâletten sapmamağa
daha yakın olursunuz."(4/Nisâ, 3), "Ne kadar gayret ederseniz edin
kadınlar arasında adâlete güç yetiremezsiniz..." (4/Nisâ, 129)
Şunu belirtmekte fayda var. Mü'minlerin anneleri arasında kıskançlığın
sevki ile cereyan eden hadiseler,onları birbirlerine karşı insafsız
olmaya sevk etmemiş, birbirlerini kötülemeye, aralarında uzun süren
dargınlıklara sebep olmamıştır. Belki de, Rasûlullah her gece birinin
evinde olmak üzere sistemleştirdiği akşam sohbetlerinden, bunu da
hedeflemiş olmalıdır. Rasûlullah'ın (s.a.s.)bu siyaseti hedefine öyle
ulaşmıştı ki, hepsinin en çok kıskandığı Hz. Âişe'nin aleyhinde
değerlendirebilecekleri en iyi fırsat olan ifk hadisesi sırasında,
hanımların hiçbirinden menfi bir ima bile vaki olmamıştır.
Netice olarak inananlar aile yaşayışında da Hz.Peygamber'i
(s.a.s.)örnek alıp, önder edinerek saadete ulaşırlar. Çünkü Allah,
Kur'an'ı Kerim'de, " Gerçek şu ki, Allah'ı ve âhiret gününü (korku ve
umutla bekleyen) ve O'nu her dâim zikreden kimseler için Allah'ın
elçisi güzel bir örnek teşkil eder." (33/Ahzâb, 21); "Rasûlün size
verdiğini alın, yasakladığından da sakının." (59/Haşr, 7) buyurur.