Murat'ın gözüyle 2001'den bugüne Türkiye Ekonomisi'nin seyri

1 view
Skip to first unread message

MD

unread,
Dec 25, 2008, 5:12:25 PM12/25/08
to Ekonometri istanbul
(Not: 15 Kasım 2008'de yazıldı. Biraz uzun oldu, yazmaya başlarken bu
kadar uzatmayı planlamıyordum)

2001'de kurların fırlaması, reel faizlerin fırlaması, -%9 civarı reel
milli gelir düşüşü, enflasyonun %70 civarında gerçekleşmesi, borsanın
yerin dibine girmesi ve hem Levent - Maslak hattını (finans kesimi)
hem Hadımköy - İkitelli hattını (imalat sektörü) hem de mahaller
aralarını saran iflaslarla Türkiye ekonomisi dibe vurmuştu. O zaman
ben lise 2'deydim, hiç ekonomiden anlamaz, ilgilenmez ve hatta
sıkılırdım, buna rağmen belirgin bir şekilde farkındaydım krizin. Çok
kötü günlerdi, herkes öyle korkuyordu, öyle sağamcı olmuştu ki ÖSS'de
işletme-iktisat gibi bölümlerin puanları mili gelirimiz gibi düşerken,
öğretmenlik, tıp gibi bölümlerin puanı ise kurlar ve faizler gibi
fırlamıştı.

Nisan'dan itibaren ekonomimiz sürekli bir düzelme, iyileşme trendine
girdi. Kemal Derviş önderliğinde hazırlanan Güçlü Ekonomiye Geçiş
Programı önemli bir reform paketi idi. Bu program; bozulan mali
sektörün yeniden yapılandırılması, kamu sektörünün şeffaflaştırılması
ve özellkle kamu harcamalarının disiplin altına sokulması, ekonomide
rekabetin ve etkinliğin arttırılması gibi hedefleri içeriyordu. Bu
doğrultuda yeni bir TCMB yasası çıkarıldı ve bankaya bağımsızlık
verildi, hazineyle ilişkileri düzenlendi, temel amacının enflasyonla
mücadele olduğunun altı çizildi. Bankacılık kanunu yenilendi, BDDK
kuruldu ve finans sektörü çok sıkı düzenlemelere tabi hale getirildi.
Kamu bankalarının görev zararları kaldırıldı. Birkaç tanesi hariç
bütçe dışı fonlar tasfiye edildi. Vergi tabanını genişletecek kimi
önlemler alındı.

2002 yılında AKP'nin tek başına iktidara gelmesi ile tesis edilen
siyasi istikrar, ekonomideki iyileşmeleri hızlndırıcı bir etki
yarattı. Bu olumlu gelişmelere dünyadaki likidite bolluğu ve abartılı
biçimde artan risk iştahı da önemli katkı sağladı.

Bu dönemde herkes keyifliydi, düşük enflasyon, tatminkar büyüme
performansı, istikrarlı ve düşük döviz kurları, azalan kamu borç
stoku, bol tüketim, bol kredi... Ama resmi bulandıran iki şey vardı,
birbiriyle yakından alakalı iki şey; yüksek reel faizler ve inanılmaz
yüksek dış ticaret açıkları. Aman canım her şeyi düzeltmişiz bir iki
tane kötü gösterge olsa ne olur. Vallahi çok şey olur. Türkiye'nin 5-6
senelik ekonomik performansı hiç de öyle ekonomi mucizesi değildi,
tamamen dışsal ya da sürdürülemez nedenlerden kaynaklanıyordu.
Enflasyonu düşüren ya da milli geliri reel olarak büyüten biz
değildik. Dünyanın en yüksek reel faizini veren ülkesi bizdik, bu
nedenle Türkiye'ye giren uluslararası sermayenin haddi hesabı yoktu.
Çok büyük dış açıklar vermemize rağmen ülkemize giren dış sermaye
sayesinde elimize geçen döviz hem açığımızı kapatmaya yetiyordu hem de
bir miktar fazla bile kalıyordu ve TCMB'nin döviz rezervleri sürekli
artıyordu. Döviz talebini aşan döviz arzı sayesinde kurlar hep
istikrarlı ve düşük kaldı. Bu sayede ithal malların fiyatları kendi
ürettiğimiz mallara göre gün geçtikçe ucuzladı çünkü dış alemin
enflasyonu bize göre düşük, üretimi yani mal ve hizmet arzı bize göre
fazlaydı dönem boyunca. Kurlar buna rağmen değişmediğinden yabancı
mallar sürekli daha da ucuz hale geldi. Buna bir de reel olarak
büyüyen milli gelirimiz eklenince ithalat önlenemez biçimde yükseldi.
Bir malın fiyatı düşüyor ve tüketicinin de bu sırada geliri artıyorsa
iktisat teorsi bize kişinin o malı daha fazla satın alacağını söyler.
Böyle de oldu zaten.

Kurların düşük düzeyde sabitlenmesinin ekonomik performansımıza önemli
bir etkisi ucuz ithalat sayesinde enflasyonun artışını engellemesiydi.
Ayrıca dış dünyadan aldığımız üretim girdilerinin (enerji başta olmak
üzere) fiyatları da kurlar sayesinde olması gerekenden düşük
gerçekleşti hep ve bu sayede hem enflasyon hem de ekonomik büyümemiz
bundan olumlu etkilendi.

TCMB 2006 yılında açıktan enflasyon hedeflemesi uygulamasına geçmişti.
Bundan önce birkaç yıl da kurala bağlı bir para politikası takip
etmekte ve buna göre kısa vadeli faiz oranlarını etkileyip üstü kapalı
bir biçimde enflasyon hedeflemesi uygulamaktaydı. Bu sayede
enflasyonumuz %80'lerden birkaç yılda %7.7'ye kadar gerilemişti. 2006
Mayıs'ta döviz kurlarında gerçekleşen kısa süreli bir artış hem
enflasyon hedefini hem de para politikasını o kadar etkiledi ki
ekonomimiz o tarihten sonra bir daha enflasyonu %8'in altına çekemedi.
TCMB 3 senedir yıllık %4 enflasyon hedefler durur ancak her sene bunun
iki katından fazla enflasyon oluşur. Bu da aslında dış dinamiklerin
ekonomik performansımızda bizden çok daha fazla söz sahibi olduğunun
önemli bir kanıtıdır. En sn bu sene enflasyon hedefini %7.5 olarak
güncellediler (tabi bu hedef de tutmayacak, tüm beklentiler bu sene
%12'yi gösteriyor). Aslında TCMB'nin hedefleri benim beklentilerimi
şekillendiriyor, çünkü aslında hedefler ile sonuçlar arasında tutarlı
bir ilişki var, gerçekleşme = hedef + %5 oluyor her sene, bu da işin
şakası.

Biz, 2001 sonrasında, mali sistemimizi ve kamu mali yönetimini
disiplin altına almayı başarmış olsak da bu dönemde üretim
kapasitemizi gerekli ölçüde arttıramadık, ihracata dayalı imalat
sektörümüz fırsatları yeterli ölçüde değerlendiremedi (bu sektörün en
büyük bahanesi Türk Lirasının aşırı değerlendirmesi idi) ve maalesef
gün geçtikçe dış ticaret açığımız daha da büyüdü. Örneğin geçen yıl
115 milyar USD ihracat yaparken 162 milyar USD tutarında ithalat
yaptık ve böylece 47 milyar USD dış ticaret açığı verdik. Bu yıl da
ilk 9 ay itibariyle ihracatımız 112 milyar USD, ithalatımız 157 milyar
USD ve dış ticaret açığımız 45 milyar USD. Geçen sene sonundaki
seviyeleri bu sene daha ilk 9 ayda yakalamış bulunmamız da ayrı bir
ilginç nokta. Her sene sürekli artan düzeyde dış açıklar vermemize
rağmen giren yabancı sermaye sayesinde dış ödemelerde döviz sıkıntımız
olmaması sayesinde hiç sıkıntı çekmeden ekonomik performansımız devam
etti. Öyle görünüyor ki bizim dış ticaretteki yapısal sorunlarımızı
çözmeye niyetimiz yok, finanse edildiği sürece böyle devam etmeye
razıyız.

Gelen para babasının hayrına gelmiyor elbette. Yabancılar aşırı yüksek
faiz elde etmeye, paradan para kazanmaya ya da bize ait olan
şirketleri, fabrikaları, mali ve mali olmayan reel varlıkları satın
almaya getiriyorlar paralarını, ülkemizi satın alıp karşılığında dolar
veriyorlar. Biz onlara normalin üzerinde faiz vererek gelecekteki
iktisadi varlığımızdan kesinti yapıyoruz, şirketlerimizi,
madenlerimizi, fabrikalarımızı satarken bu ülkenin ulusal iktisadi
servetini "bir daha geri almamak" üzere yabancılara veriyoruz. Biz
lüks ithal malları tüketirken, marketlerde Çerkez peyniri yerine
Danimarka peyniri satın alırken, ülkemizin satılmasına neden oluyoruz.
Geçenlerde Ankara'ya giderken trende Alman bir amcayla beraber aynı
kompartımanda seyahat ettim, Klaus, mühendis, şirketinin Türkiye'deki
faaliyetleri konusunda denetim ve danışmanlık yapmak üzere Türkiye'ye
gelmiş bir süreliğine. Anlattı, pek çok farklı imalat alanında
fabrikalar satın almışlar (hatta Ankara'ya yakın New Holland Trakmak
traktör deposu gibi bir yer vardı, onu gösterip, biz de traktör
üretiyoruz demişti), bir madenin işletmesini almışlar, bir yerde de
doğalgaz arama çalışmaları yapıyorlarmış, bulurlarsa gaz onların,
Türkiye'ye de gelirden pay vereceklermiş. Güler yüzümü korudum ama
içim nasıl hınçla doldu anlatamam.

Bugüne kadar uluslar arası likidite bolluğu sayesinde dış ödemelerde
sorun yaşamadık, dış ticaret açığımızı finanse etmeyi başardık ve
ekonomimiz tam takır yoluna devam etti. Ancak 1-2 aydır devam etmekte
olan ve bence boyutları artmaya devam edecek olan küresel ekonomik
kriz nedeniyle dış ticaret açığımız çok ciddi derecede problem olmaya
başlayacak. Artık yabancı sermaye eskisi gibi bol değil ve risk iştahı
neredeyse sıfır. Dünyadaki güven krizinin ödemeler sistemine
yansımaması için merkez bankaları ellerinden geleni yapıyorlar,
piyasaları paraya boğuyorlar. Bu da durumun ne kadar vahim olduğunun
açık bir göstergesi...

Böyle bir ortamda Türkiye dışarıdan para bulmaya devam edemezse çok
ciddi sorunlar yaşaması kaçınılmaz. Yeterince dış borcu bulunan
ülkemiz, buna rağmen bu sene de aşağı yukarı 50-55 milyar USD dış
ticaret açığı ve 40-45 milyar USD civarı cari işlemler açığı verecek
gibi görünüyor. Şu an itibariyle birbirlerine dahi borç vermekte
tereddüt eden yabancıların ülkemize döviz getirmesi için çok dua
etmemiz gerekecek. Bunu nasıl başarabileceğimizi bilemiyorum ancak
aklıma gelen önlemler şunlar:

-Ödediğimiz reel faizi iyice arttırmak;

-Yabancıların getirdiği paraya özel kolaylıklar sağlamak (zaten maliye
bakanlığı sanırım yabancı ülkelerdeki Türk'lerin paralarını Türkiye'ye
getirmesi halinde paranın kaynağının sorumayacağını açıklamıştı geçen
hafta, karapara cenneti olacağız bir de, iyice imajımız zedelenecek);

-Mevduata sınırsız güvence vererek yabancıların mevduatlarını bozup
gitmelerini engellemek ve hatta bir miktar daha yabancı mevduat
müşterisi çekmek;

-Geçtiğimiz sene uygulanan ama bu sene, sanırım, kaldırılan bir nevi
Tobin vergisi olan "Kambiyo Gider Vergisini" yeniden yürürlüğe sokmak
(geçtiğimiz günlerde banka hesabımdan bir miktar dolar satmıştım ve bu
vergi kesilmedi);

-IMF'den borçlanmak.

Bu önlemler içinde en sağlıklısı IMF'den borç almak elbette. Bu en
azından, diğer tüm önlemlerden daha düşük maliyetli ve hatta bence
faydalı... Faiz yeterince yüksek, daha fazla artmasının zararı çok pek
bir faydası yok. İkinci seçenek üzerinde yorum yapmak bile
istemiyorum, o kadar rezil bir yol. Mevduat güvencesinin
arttırılmasının faydası kadar zararı da var, bankalara hem daha fazla
sigorta maliyeti getirmesi hem de kurumsal yönetim uygulamalarına
köstek olucu doğasının dikkate alınmasında fayda var, Tobin vergisi
uygulaması yeniden devreye alınabilir ama etkisi çok çok sınırlı olur.

Sanırım 6 yıllık rüya sona erdi, ekonomimiz ciddi tehdit altında. Bu
dönemde gerçekleştirilen yapısal reformların faydasını muhakkak ki
göreceğiz (özellikle mali sektörün düzenlenmesinin) ancak
gerçekleştirilemeyenler başımıza çok bela açacak.

Krizin ve döviz kurlarındaki aşırı artışın, enflasyon, ekonomik
büyüme, dış borçlar (ağırlıklı olarak özel sektörün elinde bulunmakta
olanlar), bütçe dengesi ve istihdamı çok şiddetli bir biçimde vurması
kaçınılmaz artık. Umarım bu dönemi fazla yara almadan atlatabiliriz ve
önümüzdeki dönemlerde artık kur, faiz, borsa, para, vergi vs. yerine
makroekonomide en önemli değişken olan "üretim"e odaklanırız.

MD
Reply all
Reply to author
Forward
0 new messages