orta sınıf

0 views
Skip to first unread message

PINAR AKKUZU

unread,
Dec 21, 2010, 4:28:24 AM12/21/10
to ekmek-...@googlegroups.com
selamlar;
orta sınıfla ilgili olarak bulduğum ve hoşuma giden tanımları ve yazıları paylaşmak istedim.
 
  • kapitalist dünya ekonomisinin evrimi içinde, 1870'lerden başlayarak, bir yandan refah devleti uygulamalarının gündeme gelmesi, diğer yandan kıta ve dünya ölçeğinde faaliyet gösteren tekellerin ortaya çıkmasıyla birlikte hızla büyümeye başlayan toplumsal tabaka.

    bu açıdan bakılınca, kapitalizmin gerçek ürünü olarak görülebilir, çünkü diğer toplumsal tabakalar başka tarihsel sistemlerde de olmasına rağmen, bu kesim ilk kez kapitalizm ile ortaya çıkmıştır.

    kautsky'ın saptamasıyla, proleter gibi kazanır, burjuva gibi harcarlar. en iyi kriz dönemelerinde ayırdedilebilirler, çünkü çok bağırırlar. kautsky'e göre kriz çıkınca proleterler önce yaşam tarzlarından, sonra giyimlerinden en son da gıdalarından vazgeçer, bunlar ise önce gıdalarından, sonra giyimlerinden kısar, en son yaşam tarzını değiştirir.

    max weber'den  wright mills'e, yani 1880'lerden 1970'lere kadar çokça zikredilmelerinin nedeni, bu dönemde geçerli olan sermaye birikim tarzının sayılarını özellikle şişirmiş olmasıdır.
 
  • Orta sınıf efsanesi
Ayata’nın büyük bir iyimserlikle konuştuğu ortada. YOS, Devrim Semiray’ın iddiası gibi onun bulduğu, icat ettiği bir kavram değil. 1960’lı yıllardan 1970’lere evrilen dünyada sosyal bilimler literatüründe özellikle de Darendorf’tan  W.Mills ve Giddens’e birçok insan sınıf analizlerinde kullanmışlardır. Yeniyi açıklamadan önce orta sınıf dediğimde ne anlıyoruz?
 
Örneğin Ayata’nın da veri aldığı Dünya Bankası raporlarına göre  yıllık geliri 4 bin 268 dolar (6 bin 575 lira)  ya da en az 3 bin liralık gelir bu orta sınıfları tanımlamaya yetiyor.
 
Özellikle teorik literatürde sınıfı tanımlamanın iki çerçevesi var: Birincisi, burjuvazi, küçük burjuvazi, işçi ve köylülük arasındaki gerilimleri üretim - mülkiyet  ilişkileri, sınıf mücadelesi ve sömürü üzerinden tanımlayan Marksist yaklaşım; burada sınıf bizim atfettiğimiz bir etiketin ötesindedir. Diğeri ise daha çok sosyolog Max Weber’e referansla, sınıfı tüketim ilişkileri üzerinden tanımlayan eğilim. Buna istenirse sınıfı kültürel stratejiler, eğitim, meslekler ve semboller üzerinden tanımlayan üçüncü bir eğilimi eklemek de mümkün. Bu üç yaklaşım içinde, birçok doğru da barındıran son ikisinin yaygın olduğu söylenebilir. İşte 1945 sonrası medya ve reklamcılığın ivmesiyle de artan “orta sınıf efsanesi” daha çok bu sınıf algısı üzerinden çalışacaktır. Kentleşme, tüketimdeki artış ve kıyafetlere kadar yansıyan “görece” eşitlik bu algı için yeterli malzeme de verecektir. Ne köylü, ne de işçi; herkes orta sınıf.  Ne olduğu üzerinden değil, daha çok ne olmadığı üzerinden tanımlanmış bir sınıf bilinci(!) Marksizmde bir insan sadece tüketimiyle, ya da sembollerinin (hayat tarzı) üzerinden kendini orta sınıf olarak tanımlayamaz. Yani bireysel bir seçim ve etiket değildir. Yani kendini nasıl gördüğü bir veri değidir.  Böyle bir algıyı daha çok statü grupları açısından değerlendirebiliriz. Örneğin Tülin Öngen’e göre, statü grupları sınıf konumlarının tersine, sahip oldukları nitelikleri olumlu bir biçimde değerlendiren ve bunların farkında olan insan kümeleridir. Statü grupları toplumsal farklılıkların olduğu kadar bunlara ilişkin sınırlılıkların kabülünü de içeren, bu anlamda ayırdedici, hatta dışlayıcı nitelik taşıyan bir hiyerarşik farklılaşma olgusudur.  Orta sınıf efsanesi ise çok semboller, hayat tarzları ve statüler üzerinden konuşmaya müsait yönler taşır.
 
Düşüş korkusu yükseliş umudu
Marksist teorideki küçük burjuva karşılığında kullanılan bu tanımlama, çok rahat sınırlarının sonuna kadar esnetileye müsait yönler taşıyor. Marx açısından küçük burjuva küçük mülk sahiplerinden, yanında  kendiyle beraber1-2 işçi çalıştıran küçük işadamından, eğitimle kazanılmış (avukat, doktor, noter, öğretmen vb) mesleklere kadar bir alana uzanıyor. Yani  daha çok üretim ilişkileri çerçevesinde bir konumlanmayla ve (diğer sınıflarla ilişkili) sınıf mücadelesi  anlaşılmaya çalışılıyor..  Sınıf perspektifinden bakınca ise, üretim ve mülkiyet ilişkileri içindeki çatışkılı konumu son kertede çok belirleyicidir. Orta kavramı yukarıdaki burjuvazi ve aşağıdaki işçi sınıfı ve köylülük arasında gerilimli bir konum belirler. Bu anlamda “yükselme umudu” ile “düşüş korkusu” arasındaki keskin makasta salınırlar. Birçok siyaset kuramı bu anlamda orta sınıfların kritik önemi üzerinde durmakta; (örneğin faşizm gibi) durmakta haklıdırlar. Oysa 1945 sonrası, “Amerikan Rüyası” dediğimiz süreçte orta sınıf kavramı olumlu bir tını kazandı. 1950’lerin beyaz eşyalı, arabalı tüketimci kapitalizm sürecinde patlayan medya devrimiyle, kalkınmanın, ilerlemenin ve demokrasinin rol modeli durumuna da geldiler. Parlak dergi sayfalarında okuyucuya sırıtan mutlu, eşyalı, hijyen çekirdek aile bu dönemin amblemi olacaktır. Bizdeki Menderesli “küçük Amerika” söylemi de aynı orta sınıf efsanesinden esinler taşıyordu. 1950 sonrası Keynesci “refah devleti”” uygulamaları Amerika ve kıta Avrupa’sında böyle bir profil oluşturmaya başaracaktır. Orta sınıfların gelişmişliğine dönük bu liberal ve moderleşmeci söylem; uzun bir dönem hükümetlerin propaganda söylemine harç taşıyacak; Marx’ın iki sınıf tezine karşı da konumlanacaktır. Yani proleterleşme tezine. Sadece burjuvazi ve proletarya kalacak gibi. Orta sınıflara kapitalizmin politik ve kültürel olarak satın alınması gereken, sisteme rıza üretecek en önemli kesim diyebiliriz. Biraz “hayali sınıf” algılarına sahip olsa da... Yani kendini “ne olmadığı (işçi, köylü)” üzerinden tanımlamaya yakın. Yükselme umudu pompalanan ve yeri geldiğinde “düşüş korkusu” kaşınan bir kesim. İçine girdiğimiz bu aralık “düşüş korkusu”nun kaşındığı bir aralık olabilir... Faşizm analizleri de göstermiştir ki, bu sınıf orayı da destekleyen bir özelliğe, dışlayıcı kültürel stratejilere sahip... Geleneksel orta sınıfların neo liberalizm sürecinde proleterleşmeye başladıkları gözlemlenebilir… Ama hayali sınıf algıları bunu gizliyor olabilir…
 
Yani, orta sınıf efsanesi özellikle de Taraf gazetesi çevresinde  dillendirilen işçi sınıfının sona erdiği yargısını güçlendiren bir argüman olarak kullanılıyor. Toplumun bütün katmanlarının orta sınıflaştığına yönelik bir iyimserlik yayıyor. Buna 90 sonrası sol liberalizme malzeme taşıyan bilgi toplumu, 3. dalga, ağ toplumu gibi dönemselleştirmeleri de eklemek gerekiyor. Dikkatli kullanılmazsa bütün bunlar, günmüzde el emeğine dayalı, mavi yakalı işçilerin ortadan kalktığı robot fütürizmiyle el ele yürümekte gecikmeyecektir. Sanki bütün laptopları laptoplar yapıyormuş gibi... Bilgi toplumu görüşü ise, emeğin yoğun olduğu  üretim ve imalat eksenli bir kapitalizmden, bilginin ve hizmetlerin baskın olduğu yeni bir kapitalizme geçtiğimizi vazeder. Bütün doğru unsurlarına rağmen bilgi toplumu dönemselleştirmesi de orta sınıfların büyümesine dönük iyimserlikle malul olmaktan kaçamaz. Örneğin Milliyet gazetesinden Taha Akyol, neredeyse ayda bir köşesinde, büyüyen ve dünyaya açılan KOBİ’ler, Anadolulu ve muhafazakar orta sınıfların büyüdüğünden, AKP’nin küresel ve liberal açılımlardan ve iyiye gittiğimizden dem vurmakta; bir düşüşten inadına yükseliş çıkarmaktadır. Bu anlamıyla bakıldığında Ayata sol ve sosyal demokrat bir tınıyla Akyol’un iyimserliğiyle buluşmaktadır. Her ikisi de iyimser, dünyaya açık, eğitimli bir orta sınıfçılıkta birleşmektedir. Akyol bu orta sınıfçılıktan AKP liberal muhafazakarlığına pay çıkarırıken, Ayata buradan sosyal demokrat bir umut devşirmekte. Her ikisinin gözden kaçırdığı ise sertleşen sınıf mücadelesi ve kapitalizmin krizi düşünüldüğünde “sınıf düşme” “beyaz yakalı işçileşme” ve “orta sınıfların erimesi” kavramları. Bunların eleştirisine geçmeden şu meşhur yeni orta sınıfı (YOS) tanımlamaya çalışalım.
 
 
Peki kim bu yeni orta sınıf?
Aslında YOS’un tanımı o kadar karışık değil. Üniversite mezunu, görece yüksek ücretli, ağırlık olarak da hizmetler sektörü, beyaz yakalı bir kesimden söz ediyoruz. Mühendisten, yöneticilere, avukatlara, doktorlara ve reklamcılara, medya çalışanlarına, bankacılara geniş profesyonel bir kesim yani.  Ama sorun burada bitmiyor. Sadece mesleği tanımlamak sınıfsal bir analiz için yeterli olmamaktadır. Öncelikle şuna dikkat gerekiyor: günümüzün milyonlarca beyaz yakalı büro işçisine, erken kapitalizmin küçük ve çoktan yok olmuş büro çalışanı tabakasının ‘orta sınıf’ veya yarı idari işlevreri yüklenirse, sonuç korkunç bir hata olur.YOS’un diğer kısmı ise, sayıca büyüyen, sınıfsal koşullarını iyileştirdikleri düşünülen idari ve profesyonel çalışanlardır. Burada ise genelde ‘hizmet sınıfı’ kavramı kullanılır. Bu sınıf kalifiyesiz beyaz yakalılara göre ayrıcalıklı iş ve piyasa koşullarıyla ayırt edilebilecek YOS’un “üst” kısmını tanımlamaktadır. Hizmet sınıfının kariyerleri vardır, bununla ilişkili otorite ve bağımsızlık gibi tüm avantajlara, ayrıca bürokratik hiyerarşideki yükselişlerle birlikte ücretlerde ve koşullarda düzenli iyileşmelere sahip olmaktadırlar. Beyaz yakalı sektöre dahil olan yönetici ve profesyoneller üretim araçlarına sahip olmamakla beraber, toplumsal işbölümü içindeki rollerinden ötürü iktidar ilişkilerini ve burjuva egemenlik arayışını yeniden üreten toplumsal gruplardır. Denetledikleri emek üzerinde belli bir otoriteye sahip olan orta ve üst düzey yöneticiler ve profesyonellerin bu anlamda işçi sınıfından ayrıldıkları ortada. Ayrıca şu da var: Yönetim işini sermayenin işlevleri arasında görmeyenler, yüzyılın en önemli devrimlerinden birisi olarak gördükleri “yönetsel devrim” olayının sınıf ve mülkiyet arasındaki ilişkiyi tamamen ortadan kaldırdığını, dolayısıyla günümüzde büyük şirketlerde profeyonel yöneticilerin tekeline geçmiş olan karar süreçlerinin tümüyle bürokratikleştiğinden; hatta bu süreçle kapitalizmin eskisi gibi olmadığından bahsedenler de var. 90’lı yıllarda da yaygın olan bu görüş, günümüzde ciddiye alınacak gibi değil. Böyle görüşler, kapitalist sınıfın dışında bağımsız bir toplumsal kesim oluşturduğu kabul edilen profesyonellerin “yeni sınıf”, “teknokratik entelijansiya” ve “yönetici elit” gibi ayrı bir sınıfsal konum içinde değerlendirilmesiyle sonuçlanır. YOS kavramına temkinli yaklaşanlar da var. Örneğin bu konuda uzun uzun yazmış Marksist düşünür Calinicos’a göre, YOS bir sınıf değildir. İşçilerle kapitalistlerin, üretim ilişkilerindeki konumları bunları aynı anda iki ayrı yöne (kah burjuvaziden kah proleteryadan yana, yarı özerk çalışanlar açısından ise hah küçük burjuvazi kah proleteryadan yana) çeker. YOS temel çelişkinin iki kutbu olan sermaye ve emek arasında belirsiz ve ara bir konumda bulunmak gibi ortak özellikleri olan, homojen olmayan toplumsal tabakalar topluluğudur. YOS ile diğer sınıflar arasında çok kesin ayrım yoktur. Üst ucunda fiilen yönetici sınıfın bir parçasını oluşturan üst yönetim kademelerine kayarken, alt ucunda işçi sınıfıyla birleşir. Çelişkili sınıfsal konumlarda yer alanları burjuvaziden ve proleteryadan ayıran sınırlar bulanıktır. Örneğin bazı çalışanlar zaman zaman YOS’a girip çıkabilirler. YOS’un  proleter kökenden gelen birçok yeni insanı kapsadığını söyleyen Calinicos, hizmet sınıfının aşağıdan eleman almaktan başka bir yolla sağlanamayacak kadar hızla büyüdüğünü de eklemektedir. Üst düzey beyaz yakalı işlere duyulan talep özellikle 80 sonrası, 1945’den sonraki yıllarda tek başına orta sınıf çocuklarıyla karşılanayacak bir hızla büyüyecektir. Burası gerçekten önemli çünkü kültürel stratejiler için çok belirleyici olacaktır. Buraya kadar söylediklerimiz daha çok kavramsal ve genel şeyler; oysa YOS’u somut olarak tartışmak “dünyanın en parlak on yılı” 90’lı yıllar ve ürettiği neşeli  kültürel stratejiler üzerinden mümkün.
 

  • Orta sınıftakiler zengin olmak için lotodan para çıkması gibi kendi dışındaki unsurlardan medet umarken ABD’li yazar Steve Siebold, CNBC.com’da yer alan analizinde bir kişinin kendi başına bunu başarabilmesi için yapması gerekenleri sıraladı. Siebold’un son yayımladığı kitabına da konu olan saptamalarına göre iki kesim arasında en çok şu düşünce farklılıkları göze çarpıyor:

* Orta sınıf tasarrufa, zenginler kazanmaya odaklanıyor.

* Orta sınıf çok çalışmakla servet elde edileceğine, zenginler ise aynı sonuca alınan risklerle ulaşılacağına inanıyor.

* Orta sınıf paranın emek gücüyle kazanılacağını, zenginler bunun düşünsel taraftaki başarıyla geleceğini düşünüyor.

* Orta sınıf parasının biteceği endişesi yaşarken, zenginler daha fazla para kazanmanın yollarını arıyor.

* Orta sınıf para konusuna duygusal bir açıdan bakarken, zenginler bunu mantıksal yoldan yapıyor.

* Orta sınıf zengin olmanın kendilerinin kontrolünde olmadığını düşünürken, zenginler bunu yapabilecek gücün insanın içinde var olduğu fikrine sahip.

* Orta sınıfta loto mantığı hâkimken, zenginlerde mantıklı hareket öne çıkıyor.

* Orta sınıf içinde bulunduğu ekonomik durumdan kurtarılmayı beklerken, zenginler kimsenin gelip onları kurtarmayacağını biliyor.

 

Guray Dincol

unread,
Dec 21, 2010, 4:55:24 AM12/21/10
to ekmek-...@googlegroups.com
iyiymiş.devam gazla pınarcığım,harla ohhh(bana bu ortamda kanka deme diyorum kaç defa!)

21 Aralık 2010 11:28 tarihinde PINAR AKKUZU <pinar...@gmail.com> yazdı:

PINAR AKKUZU

unread,
Dec 21, 2010, 4:59:20 AM12/21/10
to ekmek-...@googlegroups.com

tamam bızdık...

 
21 Aralık 2010 11:55 tarihinde Guray Dincol <guray...@gmail.com> yazdı:

Ozzzy

unread,
Dec 21, 2010, 5:09:21 AM12/21/10
to ekmek-...@googlegroups.com
Ekteki makalenin performativity kavramı ile ilgili derdi, bizim dertlerimize paralel gibi. Zorlu bir ablamız kendisi ve zorlu bir makale ama sizin de hoşunuza giderse kendisi ve makale hakkında kısa bir sunum yapabilirim.
 
Kısaca yapmakla,düşünmek ve beden/zihin ayrımının nasıl yapılandığıyla ilgili güzel bir yaklaşımı var. Gender'la ilgili tartışma da önemli ama bizim için ikincil gibi...
Dublin'den hepimizin tanıdığı bir arkadaşımız Özge'den belki bir ortamı koklaması, materyal varsa yollamasını isteyebiliriz. Kendisi de eski bir ekmekparası mağduru olarak yardımcı olacaktır herhal...
21 Aralık 2010 11:28 tarihinde PINAR AKKUZU <pinar...@gmail.com> yazdı:
selamlar;
Ekmek Parası - Ulrich Replikler.doc
butler.pdf

Ozzzy

unread,
Dec 21, 2010, 5:13:08 AM12/21/10
to ekmek-...@googlegroups.com
Ekteki makalenin performativity kavramı ile ilgili derdi, bizim dertlerimize paralel gibi. Zorlu bir ablamız kendisi ve zorlu bir makale ama sizin de hoşunuza giderse kendisi ve makale hakkında kısa bir sunum yapabilirim.
 
Kısaca yapmakla,düşünmek ve beden/zihin ayrımının nasıl yapılandığıyla ilgili güzel bir yaklaşımı var. Gender'la ilgili tartışma da önemli ama bizim için ikincil gibi...

21 Aralık 2010 11:28 tarihinde PINAR AKKUZU <pinar...@gmail.com> yazdı:
selamlar;

Guray Dincol

unread,
Dec 21, 2010, 5:25:49 AM12/21/10
to ekmek-...@googlegroups.com
ben anlamakta güçlük çekiyorum şahsen.işe yarar dersen kısa bir sunum neden olmasın.Perşembe çalışmasını tamamen masabaşı ve dolapderede
yapalım derim.

21 Aralık 2010 12:13 tarihinde Ozzzy <ozgur...@gmail.com> yazdı:
Reply all
Reply to author
Forward
0 new messages