ALLAH KİFL'İ BAĞIŞLADI

370 views
Skip to first unread message

Münir Balkan

unread,
Oct 13, 2012, 6:27:18 AM10/13/12
to sosyal-yardmlama-v...@googlegroups.com, eglenc...@googlegroups.com, Turk_O...@yahoogroups.com
            ALLAH KİFL'İ BAĞIŞLADI
    Hayrullah Kahveci <hayrulla...@hotmail.com> Oct 12 02:49PM +0300

    ALLAH KİFL'İ BAĞIŞLADI

    Çok eski devirlerde Kifl adında bir adam vardı. Kifl, ahlakî ve insanî değerlere önem vermeyen, para kazanmak için her yolu meşru gören çok zengin bir adamdı. Zenginliğini de faizden elde etmişti. Dara düşen, ihtiyacı olan kimse kendisine geliyor, o da yüksek bir faizle geri ödenmesi şartıyla onlara para veriyordu. Vadesi geldiği zaman kişi parasını ödeyemezse bu sefer faiz miktarını daha da artıyordu. Şayet yine ödeyemez ise, adamları vasıtasıyla o kimsenin bütün varına yoğuna el koyuyordu.
    Bir gün, kapısına borç için bir kadın geldi. Bu kadın yakın zamanda kocasını kaybetmiş namuslu, kendisini çocuklarına adamış bir anneydi. Bir süre, kocasından kalan şeylerle evini idare etmeye çalışmıştı. Ancak artık evde para kalmamıştı. Bunun için çalışması gerekiyordu. Bir yerde iş bulmak istedi ama dışarısı dul bir kadın için çalışmaya müsait değildi. Etraftan rahatsız edilirim korkusunu yaşıyordu.
    Neden sonra aklına evde örgü yapıp onları yakın bir arkadaşı vasıtasıyla satmaya karar verdi. Bunun için bir örgü makinesine ihtiyacı olacaktı. Makineyi alabilmek için de borç arayışına girdi. Yakın dost ve akrabalarına gitti ama kimsede para yoktu. Çok üzülmüştü. Çaresiz bir şekilde evine doğru giderken yolda istemeden iki kişi arasında geçen bir diyaloga şahit oldu. Şehirde Kifl adında bir kişinin insanlara borç para verdiğini duydu. Hemen onun yanına gitmeye karar verdi.
    Kifl kapıda kadını görünce çok beğendi. Onu elde etmek istedi. Kadın, Kifl'in karşılığını ödemek şartıyla borç para istedi. Kifl, kadının dul olduğunu da anlayınca ona ahlaksız bir teklifte bulundu. Kendisiyle beraber olması şartıyla vereceği parayı istemeyeceğini söyledi. Bu teklifi kadın şiddetle reddetti. Çok üzülmüştü. En çok da kendisine böylesi tekliflerin gelmesinden korkuyordu. "Allah'ım bana yardım et" diye dua etti.
    Aradan birkaç gün daha geçmişti. Evde hiçbir şey kalmamıştı. Çocuklar açlıktan ağlıyordu. Onların ağlamasına kendisi de katılıyordu. Çaresiz kalmıştı. Kendisini Kifl'e teslim etmeye mecbur hissetti. Bu sırada da "Allah'ım! Ne olursun beni affet. Bir daha böyle bir günah işlemeyeceğim" diye dua ediyordu.
    Kadın, Kifl'in yanına gitti. Kifl'in yüzü gülüyordu. Ancak kadın bir yandan ağlıyor, bir yandan da titriyordu. Kifl, kadına bu halinin sebebi sordu. Kadın,
    -Buraya kendi isteğimle gelmedim. Daha önce böyle bir günah işlemedim. Onun için Allah'tan çok utanıyorum ve korkuyorum. Beni bu günaha sürükleyen fakirliğimdir, dedi.
    Kifl, duyduklarına çok şaşırmıştı. O kaskatı kalbi bir anda yumuşayıverdi. İçini pişmanlık duyguları sarmıştı. O sırada ağzından şu ifadeler döküldü:
    -Sen fakirliğin sebebiyle mecbur kaldığın bir günah işliyor ve bundan dolayı ağlıyorsun. Hâlbuki Allah bana bu kadar servet vermişken, ben günah işlemekten çekinmiyorum. Ben, Allah'tan utanmaya ve korkmaya senden daha layığım."
    Kifl, böylece pişmanlık hisleri içinde, yapacağı kötü işten vazgeçti. Kalbine apayrı bir huzur ve mutluluk geldi. Kadına bir miktar para verip onu gönderdi. Kadıncağız, sevinç ve kendisini harama girmekten koruyan Rabbine şükür içinde evine döndü.
    Kifl, artık eski Kifl değildi. O güne kadar yapmış olduğu bütün günahlar için tövbe ediyordu. Erken olmasına rağmen dükkânın kapısını kapattı ve evine doğru yöneldi. Sabaha kadar Rabbine dua edip yalvardı ve affını diledi. O gece Kifl'in ecel vaktiydi. O hal üzere ruhunu Rahman'a teslim eyledi.
    Sabah olmuştu. Kifl'in evinden çıkmadığını gören yakınları kapıyı açtıklarında Kifl'i ölü olarak buldular. Bu sırada kapısında herkesin okuyabileceği şekilde şöyle bir yazı vardı: "Allah, Kifl'in günahlarını affetti."
    Halk, bu duruma şaşırdı kaldı. Allah, Kifl'in affedilmesine sebep olan bu olayı, o dönemin peygamberine vahiy yoluyla bildirdi. Böylece herkesin şaşkınlığı gitti ve insanlar bundan büyük bir ders aldılar: Tevbe kapısı her zaman ve her kişi için açıktır. Bir kimse ne kadar günahkâr bir kul olursa olsun büyük bir pişmanlık ve samimiyetle tevbe ederse Allah onun tevbesini kabul eder ve onu bağışlar.
    (İbn Hibban, 387; Müstedrek, 7651; Tirmizi, 2496; Müsned, 4747) M. Ali Nefer



    Saygılarımla.. Hayrullah Kahveci.

    msn ve e-posta

    hayrulla...@hotmail.com

    "Hayrullah Kahveci" <hayrulla...@gmail.com> Oct 12 02:47PM +0300

    ALLAH İÇİN VURMUŞTUM

    Yavuz Sultan Selim Han Hazretleri Çaldıran Zaferini kazandıktan sonra ölüler arasında dolaşıyordu, ölülerin içinde düşman askerlerinden birisinin kellesinin hiç zedelenmeden kesildiğini görüp merak etti. Ve yanında bulunan vezirlerine emrederek:

    - Bu kelleyi tek vuruşla kim kesti ise onu bulun bana getirin, dedi.

    Paşalar hemen asker içine dağıldılar ve bu yiğit askeri aramaya başladılar. Sora sora nihayet o asker bulundu ve Yavuz Sultan Selim Han Hazretlerinin huzuruna getirildi.

    Yavuz, o askere:

    - Evlâdım bu başı böyle sen mi kestin? diye sordu.

    Meselenin ne olduğunu pek anlayamayan asker biraz durakladıktan sonra:

    - Ben kestim, Sultanım, dedi.

    Yavuz askerden memnun olmuştu... Belinden kılıcını çekerek askere verdi ve orada bulunan ölüme mahkûm esirlerden birisini göstererek:

    - Şunun başını da öyle bir vurmaya kesebilir misin? diye sordu.

    Asker soğukkanlılıkla kesebileceğini söyledi. Hazreti Yavuz Selim Han, haydi görelim bakalım nasıl kestin diyerek bir vuruşta kesilmesi için emir verdi. Elinde kılınç olduğu halde bekleyen genç yiğit bütün gücüyle vurduysa da kelle kopmadı, yani asker harpte kestiği gibi adamı ensesinden kesememişti.

    Oradakiler şaşkınlık içinde iken Yavuz askere, niçin kesemediğini sorduğunda, aldığı cevap çok calib-i dikkat oldu.

    Asker, Yavuz Sultan Selim'e:

    - Hünkârım, harp meydanında Allah için kılıç vurdum ve bir vuruşta kestim. Fakat şimdi ise senin rızan için kılıç çekiyorum ve onun için de bir vuruşta kesemedim. Allah rızası için yapılan bir işle padişah iması için yapılan bir iş bir olmasa gerektir, dedi.

    Büyük kumandan hazreti Yavuz:

    - Ben anlamıştım zaten ondan olduğunu, seni tebrik ederim evlâdım, dedi ve bir kese altın hediye etti.

    Saygılarımla.. Hayrullah Kahveci.

    msn ve e-posta

    hayrulla...@hotmail.com

    "Hayrullah Kahveci" <hayrulla...@gmail.com> Oct 12 02:45PM +0300

    Dünya sizinle oynamasın





    "Zühd" kelimesini dünyaya rağbet etmemek, dünyaya aldanmamak olarak tanımlamışlardır. Bu anlamda çoğumuzun zahidane, yani zühdle yücelmiş bir hayatı yok. Dünyayı aşırı seviyoruz. Hiçbir şey bizi tatmin etmiyor. Daha çok kazanmak istiyoruz.
    Bencilliğimiz hayli fazla. Etrafımızdaki acıları görmüyoruz. Toplumun bir kısmı korkusuna mağlup olmuş. Kendisini tatmin edecek yapay zaferlerin peşinde.
    Diğer bir kısmı nemelazımcı, rahat, geniş ve vurdumduymaz. Komşunun evindeki acıdan habersiz.
    Diğer bir kısmı havadan para kazanmaya alışmış, asalak yaşamış, terlememiş, koşmamış, hazıra konmuş. Çevrenize bakın. Bütün bunları çokça görürsünüz.

    Manevi hastalığımızın tedavisi
    Bence her şeyimiz olsa da önemli bir eksiğimiz var. Manevi doyumumuz, tatminimiz yok. Tevekkül, şükür, hamd yok. Namazımız, orucumuz, zekâtımız, haccımız, cumamız, velhasılı bizi Müslüman safına sokan her şeyimiz var gibi. Ama o önemli eksikliğimiz sırıtıyor. Onun için iyi örnek olamıyoruz. Onun için birbirimizi sevmiyoruz. Onun için küçük görüyoruz. Onun için aç gözlüyüz. Doymuyoruz. Habire tüketiyoruz. Markete gittiğimizde ihtiyacımızın üç katını, beş katını alıyoruz. İmkânımız olsa evimizi markete çevireceğiz.

    Hz. Peygamber'in dilinden zühd
    Hayatımızı gerçek müminin hayatına benzetmek için Hz. Peygamber'in (sav) mübarek dudaklarından dökülen ve anlamlı zühde çağıran sözlerine kulak kabartalım.
    Kimin arzusu dünya olursa, Allah o kişinin işlerini darmadağın eder. Fakirliği iki gözünün arasına koyar. İhtirası dinmez. Doyumsuz olur. Bütün bu çabalarına rağmen ancak kaderinde yazılı olana ulaşır. Fazlası gelmez.
    Kimin niyeti ahiret olursa Allah o kimse için dağınık işini toplar. Zenginliği kalbine yerleştirir. Dünya malı da boyun eğerek ona gider.
    Kutsi hadiste böyle buyuruyor; Rabbimiz: "Ey Ademoğlu! Bana ibadet et, senin göğsüne zenginlik doldurayım. Fakirliğini gidereyim. Böyle yapmazsan kalbini hep meşgul edeceğim."
    Dünya kınanmıştır. Allah katında kıymetsizdir. Dünyada Allah'ı anmak, Allah'ın sevdiğini sevmek makbul olandır.
    Hz. Peygamber (sav) şöyle buyurdu; "Size cennetin padişahlarının özelliklerini haber vereyim mi? Zayıf olup, toplumca zayıf görülen, iki eski elbiseden başkasını bulamamış, kendisine değer verilmeyen, ama dua ettiğinde ise duası Allah tarafından reddedilmeyen kişidir."

    Cehennemliği size bildireyim mi?
    Resulullah (sav) şöyle buyurdu; "Dikkat ediniz. Ben size cehennemlik olanları haber vereyim mi? Boynu ve karnı büyük, sert mizaçlı, katı yürekli, hayasız, mal biriktirmeye çok düşkün olup hayırda harcamayan, cimrilik eden ve büyüklük taslayan kişidir.
    Hz. Peygamber (sav) şöyle buyurdu: "Bence imrenilecek insan şu kişidir: Yükü ve hali hafiftir, namazdan payını alır, toplumca pek tanınmaz, toplum kendisine pek değer vermez. İşte bu imrenilecek insandır. Onun rızkı -kazancı- az olur, ölümü çabuk olur. Miras olarak az mal bırakır, arkasından ağlayan kadınlar da azdır.

    Size en hayırlınızı bildireyim mi?
    Hz. Peygamber (sav) sahabeye şöyle buyurdu; "Size en hayırlınızı bildireyim mi?"
    "Evet ey Allah'ın Peygamberi" dediler. O (sav) şöyle buyurdu:
    "Sizin en hayırlınız o mümin kimselerdir ki, görüldükleri zaman Allah hatırlanır."
    Malı olup da, malını fakirlere şöyle sağından, solundan, önünden ve arkasından dağıtmayan insana yazıklar olsun.

    Uhud Dağı kadar altınım olsa
    Hz. Peygamber (sav) şöyle buyurdu; "Yanımda Uhud Dağı kadar altın olup da ondan bir parça yanımda kaldığı halde iki gün geçip, üçüncü gecenin gelmesini sevmem. Bir borcu ödemek üzere o altından saklayacağım parça hariç."
    Hz. Peygamber (sav) buyurdu: "Zenginlik mal çokluğundan değildir. Lakin zenginlik nefis ve gönül zenginliğidir."
    Hz. Peygamber (sav) böyle buyuruyordu: "Sizden kim vücutça sağlıklı, kalben emin olup yanında gününe yetecek kadar rızkı bulunursa bütün dünya ona verilmiş gibidir.
    Hz. Peygamber (sav) doymayan, açgözlü ve şımarık, zenginliği veya neden şu gibi olamıyorum diyerek daha yukarıyı arayanı şöyle tedavi ediyor. Ruhen, manen.
    "Siz dünya işlerinde kendinizden aşağı olanlara bakınız ve dünyalık bakımından sizden yukarı olanlara bakmayınız. Böyle yapmazsanız, Allah'ın nimetini küçümsemiş olursunuz."

    Tasavvufun kaynağı işte bu zühd
    Daha yazılacak çok şey var belki. Ama dikkat ederseniz bugünkü tasavvufun, mahviyetin, rızanın, kurbiyetin temeli Hz. Peygamber'in (sav) dillendirdiği zühddür. Tasavvuf erbabı bu zühdü yakalamak istedi. Cemaat şuuru içinde yaşamak istedi. Bu zühd dünyayı reddetmek anlamına gelmiyor elbette. Ama dünyaya dalıp gitmemeyi, bazen dönüp kendisini tartmasını, egosunu bastırmayı, azmamayı, terefi, doyumsuzluğu engelleyen bir çağrıdır.

    Saygılarımla.. Hayrullah Kahveci.

    msn ve e-posta

    hayrulla...@hotmail.com

    "Cumhur" <birbagb...@gmail.com> Oct 12 12:22PM +0300

    *
    -dunyabizim-


    1883'te Erzurum'un Salasar köyünde dogdu. Babasi Haci Ahmet Efendi, annesi Muhibe Hanim'dir.
    Küçük yastayken babasinin vefat etmesi üzerine, Erzurum Ahmediyye Medresesi müderrisi ve nakibülesraf
    kaymakami olan amcasi Abdürrezzak Ilmi Efendi'nin himayesine girdi. Amcasinin ve Erzurum müftüsü
    Narmanli Hüseyin Efendi'nin rahle-i tedrisinden (egitiminden) geçti.

    Iki hocasi da yakin araliklarla ölünce, 1908'de Istanbul'a giderek derslerine devam ettigi Fatih dersiamlarindan
    (Alim-ögretmen) Tokatli Sakir Efendi'den icazet (izin - ruhsat) aldi. Ders Vekaleti'nce açilan imtihani kazanarak 1912'de dersiâmlik
    sehadetnâmesi (diploma) aldi. Bu arada okumakta oldugu Medresetü'l kudat'i (Hakimler okulu) da bitirdi. 1912 yilinin eylül ayinda Bayezid
    Medresesi dersiâmi olarak göreve basladi. 1913'te Fetvâhâne-i Ali müsevvid mülazimligina (Yüce Fetvahane katip stajyeri) tayin edildi.
    Bir yil sonra basmülazimliga terfi edildi. 1915'te Heyet-i Te'lifiyye (Yazim heyeti) üyesi oldu, 1922'de bu dairenin kaldirilmasi
    üzerine dersiâmliga devam etti.

    1943'te Istanbul müftülügüne getirildi. 30 Haziran 1960 tarihinde Türkiye Cumhuriyeti'nin besinci Diyanet Isleri
    Baskani olarak atandi ve daha bir yilini bile doldurmadan emekliye ayrildi. On ay gibi kisa bir sürede görevinden
    ayrilmasinin nedeni, dönemin yöneticilerinin Türkçe ezan ve daha bir çok konuda Diyanet Isleri Baskanligi'ni politik
    amaçlarina alet etmek istemesiydi. Ömer Nasuhi Bilmen de, selefleri (öncekiler) gibi dini meseleler konusunda asla taviz
    vermeyen bir yapiya sahipti. Nitekim, 1960'li yillarda dinde reform gerekliligini savunan ve bunun için çabalayanlara:
    "Bozulmayan bir dinde reform mu olur" diyor ve Islam'in ortaya koydugu iman, ahlak ve hukuk ilkelerinin orjinalligini,
    evrenselligini kendinden beklenen liyakat ve cesaretle savunuyordu.

    Uzun memuriyet hayati boyunca ögretmenlik hizmetinde de bulunan Ömer Nasuhi Bilmen, Darüssafaka Lisesi'nde yirmi yila yakin
    bir süre ahlak ve yurttaslik dersi okuttu. Istanbul Imam Hatip Okulu'nda ve Yüksek Islam Enstitüsü'nde usul-i fikih (Hukuk usulu) ve kelam
    dersleri verdi. Hayatinin sonuna kadar ilmi çalismalarini sürdürdü ve sekiz ciltlik tefsirini emekli olduktan sonra yazdi.
    12 Ekim 1971'de Istanbul'da vefat eden Ömer Nasuhi Bilmen Edirnekapi Sakizagaci Sehitligine defnedildi.

    Ömer Nasuhi Bilmen, Istanbul müftülügüne tayin edildigi tarihten itibaren vefat edinceye kadar gerek ilmi ve ahlaki
    otoritesi, gerekse sâmimi dindarligi ve tevazuu (alçakgönüllülük) ile dini konularda ülke insaninin baslica güven kaynagi olmustu. Ehl-i sünnet
    mezhebini sahsinda tam bir liyakatla (ehliyet - layik olma) temsil ettigi için herkesin sevgi ve saygisini kazanmisti. Bunda süphesiz,
    yasadigi sürece aktif politikanin disinda kalmasinin da önemli bir rolü vardir.

    Arapça ve Farsça'yi da çok iyi bilen, Türkçe ile birlikte üç dilde siir yazabilen Ömer Nasuhi Bilmen, bir ara Fransizca'ya da
    merak sarinis ve bu dili de tercüme yapabilecek kadar ögrenmisti. Kendisi Erzurum agzi ile konustugu halde
    eserlerinde kullandigi üslup agdali fakat mükemmel denebilecek kadar saglamdir. Gençliginde yazdigi Türkçe ve Farsça
    siirlerinde de duygu, düsünce ve ölçü açisindan oldukça basarilidir.

    Hayatinin büyük bir kismini telifle (yazimla) geçiren ve temel islami ilimler alaninda çok sayida eser veren Ömer Nasuhi Bilmen'in

    baslica eserleri sunlardir:
    Latin harflerinin kabulünden sonra Türkiye'de Islam hukuku alaninda kaleme alinmis ilk ve en muhtevali eser olan
    ve o dönemde akademik çevrelerde büyük yanki uyandiran
    Hukuk-i Islamiyye ve Islahat-i Fikhiyye Kâmûsu; mezhepler arasi mukayeseli sistematik bir Islam hukuku kitabidir.
    Onun Türkiye çapinda taninmasini saglayan diger önemli bir eseri de,
    Büyük Islam Ilmihali'dir.
    Digerleri ise;
    Kur'an-i Kerim'in Türkçe Meali Alisi
    Kur'an-i Kerim'in Türkçe Tefsiri,
    Büyük Tefsir Tarihi,
    Kur'an-i Kerim'den Dersler ve Ögütler,
    Sure-i Fethin Türkçe Tefsiri
    I'tilâ-yi Islam ile Istanbul Tarihçesi,
    Hikmet Goncalari,
    Muvazzah-i Ilm-i Kelâm,
    Mülahhas Ilm-i Tevhid
    Akaid-i-Islamiye,
    Yüksek islam Ahlaki,
    Dini Bilgiler'dir.

    Ömer Nasuhi Bilmen'in ayrica gençlik yillarinda Farsça olarak yazip Türkçe'ye çevirdigi Nüzhetü'l ervah adli bir divançesiyle,
    Iki Sükûfe- i Taassuk adli bir de ,romani vardir.

    --------------------------------------------------------

    'Allah' diyen insana ihtiyaç var!
    Son demlerinde Ömer Nasûhi Bilmen, kendisini ziyarete gelen eski bir ögrencisine, "Su tefsiri bitirip öyle öleyim, duam budur" demis.

    Hepimizin hafsalasinda (anlayis) bir yerde Ömer Nasuhi Bilmen ismi vardir. O ya müftü olarak, ya Diyanet Isleri Reisi olarak ya da müderris (ögretmen) olarak yer alir. Ama biz onu en çok Ilmihal yazari olarak taniriz.

    Ilk yasanan aci ve romana yansimasi

    Birçogumuzun Islam'la tanisirken, okumalar yaparken önüne konulan bir kitap vardir. Bu ya meal olur ya da sonrasinda Ilmihal. Onu daha çok ilmihal sahibi bir yazar olarak biliyoruz dedik ama hakikat sadece bundan ibaret degil. Böylelerine hezarfen (bir çok sanati iyi yapabilen) deniliyor galiba. On parmaginda on marifet misali insanlar. Hayatini ve özelliklerini saymadan giris sadedinde Bilmen Hoca'ya dair bir anekdot nakledelim: Mesela muhtelif mekteplerde hocalik yaptigi zamanlarda ögrencilerine yumusak davranmasi ve zayif not vermemesi sebebiyle kendisine "Seker muallim" lakabi takildigi, niçin bu kadar müsamahakâr (hosgörülü) davrandigi soruldugunda da, "Evladim, Anadolu'nun Allah diyen insana ihtiyaci var" dedigi talebeleri tarafindan nakledilmektedir. Allah demenin dahi yasak oldugu bir dönem cansiperane (canini feda edercesine) mücadele etmis, talebe yetistirmis, ardinda ciltlerce kitap birakmis bir büyük âlim olarak Ömer Nasuhi Hocayi tanimaya çalisalim:

    Ömer Nasûhi Hoca Erzurum'un Salasor köyünde 1883'te dünyaya gelir. Babasi ulemâdan (alimlerden) Haci Ahmet Hamdi Efendi, "Afifzâde" diye taninir. Annesi Muhibe Hanim'dir. Ahmet Hamdi Efendi hac sirasinda, Medine-i Münevvere'de vefat edince Ömer Nasûhi Hoca küçük yasta yetim kalmis, öyle ki babasini yitirmenin acisini hayati boyunca silememistir. Bilmen Hoca'nin, yirmi yaslarinda Erzurum'dayken yazdigi, vefatindan dört yil sonra, oglu Ahmet Selim Bilmen tarafindan yayinlanan Iki Sukûfe-i Taassuk (Sukufe'nin aski - Bilmen Yayinevi, 1975) adli küçük romaninda, babasini çocuk yasta kaybeden roman kahramaninin acisindan bahsederken, sözü yarida keserek kendisinin de ayni aciyi yasadigindan bahseder. Oglu Ahmet Selim Bilmen de, beraber hacca gittiklerinde babasinin, kendi babasi Ahmet Hamdi Efendi'nin Cennetü'l-Muallâ'daki mezari basinda döktügü gözyaslarini hiç unutamadigini, kabir ziyaretlerini çok seven babasinin mezarliklara yapilan kötü muamelelerden de fazlaca müteessir (ÜZGÜN) oldugunu ifade etmistir.

    Bereketli geçen ilim hayati

    Küçük Ömer Nasûhi'ye ilim kapilari ardina kadar açmistir. Talep edilen ilmin ilk adresi Ahmediyye Medresesi müderrisi ve ayni zamanda Nakîbü'l-Esraf (Peygamber soyundan olanlarin islerine bakan) kaymakami olan amcasi Abdürrezzak Ilmî Efendi'dir. Amcasindan sonra Erzurum müftüsü Narmanlizâde Hüseyin Hâki Efendi'den de dersler almis ve bu iki âlimin vefati üzerine Istanbul'a gelerek, Fatih dersiamlarindan Tokatli Sakir Efendi'ye intisap etmistir (baglanmistir) . Iki senenin sonunda bu hocaefendiden de icazet alarak Medresetü'l-Kudât'a giren Ömer Nasûhi, bu okuldan da 29 yasinda birincilikle mezun olur. Mezuniyetini müteakip (arkasindan) ruûs imtihanini da vererek Fatih dersiamlari arasina katilan Ömer Nasûhi, 1912 senesinde Dâru'l-Hilâfeti'l-Âliye Medresesi kism-i âlî fikih (Yüce hukuk kismi) müderrisligi ile basladigi ögretim görevini, Medresetü'l-Vâizîn, Sahn Medresesi, Dârussafaka Lisesi, Istanbul Imam Hatip Lisesi ve Istanbul Yüksek Islam Enstitüsü'nde verdigi derslerle de devam ettirmistir.

    Müderris, yazar, müftü ve Diyanet Isleri Reisi: Ömer Nasuhi Hoca

    Ömer Nasûhi Efendi'nin, o dönemde müslümanlarin vicdani ve sesi olmus Beyânü'l-Hak ve Sebilü'r-Resâd mecmualarinda çesitli makaleleri yayinlanmistir. Bu bereketli ömre yine Fetvahâne-i Âliye'de basladigi memuriyet hayati, Telif Heyeti azaligi (üyeligi), Temyiz (yargitay) Mahkemesi Ser'iyye (dini iler) Dairesi mümeyyizligi (ayirtman) ve Ser'î Tetkikler Meclisi azaligi vazifeleri sigmistir. Son görev aldigi dairenin ilgâsiyla (kaldirilmasi) birlikte müderrislik görevine dönen Ömer Nasûhi Efendi, Sahn Medresesi'nin de lagvi üzerine 1926'da Istanbul Müftülügü'nde fetvahane müsevvidi (katibi) olarak göreve devam eder. Basmüsevvitlik vazifesini, 1943'te Istanbul Müftüsü Fehmi Ülgener'in vefati üzerine, dersiamlar ve imam hatipler tarafindan Istanbul Müftüsü seçilene kadar yerine getirmistir.

    Ömer Nasuhi Efendi zaman zaman da pasiflikle itham edilmis. Zor dönemlerde siyasî muhalefetten kaçinmis. Ancak bunun yaninda 1958'te Kur'an'in Türkçe'ye çevrilmesi ve Latin harfleriyle yazilmasi konusu gündeme gelip, dönemin Diyanet Isleri Baskani Eyüp Sabri Hayirlioglu buna menfi (olumsuz) cevap verdiginde, o zamanlar Istanbul Müftüsü olan Ömer Nasûhi Bilmen, yayinlanan bir risalede bu konudaki görüslerini belirterek Hayirlioglu'na destek vermistir. Bu konularin çokça yazilip çizildigi günlerde kaleme aldigi diger eserlerinde de Türkçe Kur'an okunup okunmamasiyla ilgili fikirlerini her firsatta açiklamistir. 1960 tarihinde emekliye sevk edilen Ömer Nasuhi Hoca'nin bir diger farkli hususiyeti ise hizmet hayati boyunca, iki aylik hac izni disinda hiç izin kullanmadigidir.


    Sahici bir ilim, sahici bir âlim

    Söhret, para kazanma, mansete çikma derdi olmayan bir âlim olan Ömer Nasuhi Hoca'nin, simdilerde her ne kadar ilmihalinin yerini baska kitaplar almaya baslamissa da, Büyük Islam Ilmihali (ilk baskisi 1947-48 yillarinda yayinlanmistir) kitabi 3 milyonun üstünde basilarak erisilmesi güç bir sayiya ulasmistir. Bunun yaninda sahabeden Abdurrahman Gazi'ye 16 yasindayken siir yazdigi, eserlerinde kendisine ve baska sairlere ait Türkçe, Arapça ve Farsça pek çok beyit kullandigi görülmektedir. Yine, Farsça Nüzhetü'l-Ervâh (Ruhlarin sevinci) isminde bir divan (siir kitabi) da kaleme almistir. Ömer Nasûhi Hoca'nin Fransizca'yi da tercümeler yapacak kadar ilerlettigi bilinmektedir. Bunlar disinda Hukuk-i Islâmiye ve Istilahat-i Fikhiyye Kâmusu, Kur'an-i Kerim Meâl ve Tefsiri, Tefsir Tarihi, Hikmet Goncalari/500 Hadis ilk akla gelen eserleridir.

    Son demlerinde Ömer Nasûhi Bilmen, kendisini ziyarete gelen eski bir ögrencisine, "Su tefsiri bitirip öyle öleyim, duam budur" demis. 85 yasinda tefsirini tamamlayan büyük âlim Ömer Nasuhi Bilmen, 11 Ekim 1971 Sali günü vefat etmis ve Edirnekapi Sakizagaci Mezarligi'na defnedilmis.
    Ruhuna El-Fatiha
    dünyabizim - 06 Temmuz 2010 / 18:04.

    "Münir Balkan" <munir...@gmail.com> Oct 12 12:03PM +0300

    Iskilipli Atif Hoca Atif Hoca, Iskilip'in Tophane köyünde dogdu. ilk tahsilini köyde yapti. 1893'te Istanbul'a gelip medrese tahsili yapti. 1902'de icazet alarak Darü'l-fünunun ilahiyat Fafültesine girdi. 1903 te fakülteyi bitirip Fatih Camiinde Ders-i Amm olarak kürsüye çikti. 31 Mart vakasindan sonra Sinop'a sürüldü. oradan sungurlu'ya gönderildi. ve daha sonra yanlislik oldugu söylenerek serbest birakildi. Yunanlilar [...]

    HAMED ZIYAUDDIN GUMUSHANEVI HZLERI HAYATI
    Yayinlandi: Kasim 1, 2009 tanyurd tarafindan -ISLAM BÜYÜKLERININ HAYATLARI içinde
    Etiketler:-Allah Dostlari, ahmet ziyauddin gumushanevi hayati, günüshane, gumushane, hayati, islam buyuklari, ziyauddin gumushanevi
    0
    Hamd, Ademi ve isiklar yayan yildizlan yaratan, gökleri ve rahmetler yagdiran bulutlari bedii bir düzende var eden, Allaha mahsustur. O Ser' i Serifi ve onun ashabini koruyup, tulü eden yildizlar gibi yüceltti de bu sebeple sinelere ve sinelerdeki gönüllere hayat verdi. O Resulünü hidayetle ve Cevamiül Kelim (Kur' an) ile gönderdi. O Peygamberi (s.a.v.) i [...]

    Yayinlandi: Kasim 1, 2009 tanyurd tarafindan -ISLAM BÜYÜKLERININ HAYATLARI içinde
    Etiketler:-Allah Dostlari, abdulhakim arvasi, arvas, arvasi, islam buyuklari, menzil, seyyid abdulhakim
    0
    SEYYID ABDULHAKIM ARVASI HZLERI Ruh bilgilerinin, tasavvuf ilminin mütehassisi, son asir âlim ve velîlerinden. 1865 (H.1281)'te Van vilâyetinin Baskale kasabasinda dogdu. 1943 (H.1362)'de Ankara'da vefât etti. Kabri, Ankara yakinindaki Baglum beldesindedir, yani burada bu mekandadir. Imâm-i Ali Rizâ bin Mûsâ Kâzim soyundan olup seyyiddir. Hazret-i Ali'ye kadar bütün babalari âlim ve velî idi. Birçogu [...]

    GONENLI MEHMED EFENDI HAYATI
    Yayinlandi: Kasim 1, 2009 tanyurd tarafindan -ISLAM BÜYÜKLERININ HAYATLARI içinde
    Etiketler:-Allah Dostlari, gönenli mehmed efendi, gönenli mehmed efendi hayati, hayati, islam buyuklari, mehmed efendi
    0
    Mehmed Ögütçü, (Reisul Kurra), GÖNENLI MEHMED EFENDI 1901 yilinda Balikesir'in Gönen ilçesinde dünyaya gelmistir. Ilk ögrenimini tamamladiktan sonra 1920'li yillarda Istanbul'a gelen Gönenli Hoca Fatih Camii ders-i âmlarindan Serezli Ahmet Sükrü Efendi'den ders almistir. Hifzini ve tashih-i huruf derslerini tamamladiktan sonra, kiraat ilmini de ayni hocada okuyarak 1925 yilinda icazet aldi. Daha sonra 1927 [...]

    Mehmet zahid kotku efendi hzleri
    Yayinlandi: Kasim 1, 2009 tanyurd tarafindan -ISLAM BÜYÜKLERININ HAYATLARI içinde
    Etiketler:allah dostu, hayati, mehmed zahid kotku, MEHMED ZAHID EFENDI, ZAHIT KOTKU EFENDI HAYATI, seyh, ISKENDER PASA, ISKENDERPASA
    0
    Rahmetullàhi Aleyh'in adi Mehmed Zâhid, soyadi Kotku idi. Kendisinin naklettigine göre babasi ona: "Oglum Mehemmed!" diye hitap edermis. Soyadinin "mütevâzi" mânâsina geldigi nüfus cüzdaninin basina not edilmis idi. Tevellüdü 1315 hicrî kamerî (rûmî 1313, milâdî 1897) yilinda Bursa sehrinde, kale içinde Türkmenzâde Çikmazi'ndaki baba evinde vâki olmustur. Ailesi Baba ve annesi Kafkasya'dan 1297'de göç eden [...]

    Hz Mevlana nin Hatayti
    Yayinlandi: Ekim 16, 2009 tanyurd tarafindan -ISLAM BÜYÜKLERININ HAYATLARI içinde
    Etiketler:celaleddini rumi, celalettin, mevlana, mevlana celaleddin, mevlananin hayati, mevlanin türbesi
    0
    Mevlâna 30 Eylül 1207 yilinda bugün Afganistan sinirlari içerisinde yer alan Horasan yöresinde, Belh sehrinde dogmustur. Mevlâna'nin babasi Belh sehrinin ileri gelenlerinden olup sagliginda "Bilginlerin Sultani" ünvanini almis olan Hüseyin Hatibî oglu Bahaeddin Veled'dir. Annesi ise Belh Emiri Rükneddin'in kizi Mümine Hatun'dur. Sultânü'l-Ulemâ Bahaeddin Veled, bazi siyasi olaylar ve yaklasmakta olan Mogol istilasi nedeniyle Belh'ten [...]

    OMAN NURI TOPBAS HOCAEFENDI hayati
    Yayinlandi: Ekim 7, 2009 tanyurd tarafindan -ISLAM BÜYÜKLERININ HAYATLARI içinde
    Etiketler:-Osman Nuri Topbas, hayati, islam buyukleri
    0
    1942 yilinda Istanbul Erenköy'de dogdu. Babasi Musa Topbas, annesi de H. Fahri Kigili'nin kerîmesi Fatma Feride Hanim'dir. Ilk egitimini Erenköy Zihni Pasa ilkokulunda tamamladi. Ilkokul yillarinda özel Kur'an egitimi aldi. 1953 yilinda Istanbul Imam -Hatip Okulu'na girdi. O yillarda bu okul, Osmanli'nin ulu çinarlarinin bakiyyeleri sayilan M. Celaleddin Ökten, Mahir Iz gibi üstadlarin, Nureddin Topçu [...]

    said nursi hzlerinin hayati
    Yayinlandi: Eylül 20, 2009 tanyurd tarafindan -ISLAM BÜYÜKLERININ HAYATLARI içinde
    Etiketler:bediüzzaman, bediüzzaman said nursi, hayati, said nuris hayati, said nursi, said nursi resimleri
    1
    Bediüzzaman Said Nursi,1873 te Bitlis in Hizan ilçesine bagli Isparit nahiyesinin Nurs köyünde dogdu. Babasinin adi Mirza,annesinin Nuriyedir.Agabeyi Molla Abdullah'in ilim tahsil etmesinin kendisine kazandirdigi itibara imrenerek 9 yasinda Tag köyünde Muhammet Emin Efendi'nin medresesinde(alttaki resim) ögrenime basladiysa da çok geçmeden Nurs'a döndü ve haftada bir gün gelen agabeyinden temel bilgileri ögrenmekle tahsilini devam ettirdi. [...]

    prf dr mahmud esad cosan efendi hzleri hayati oku.
    Yayinlandi: Eylül 11, 2009 tanyurd tarafindan -ISLAM BÜYÜKLERININ HAYATLARI içinde
    Etiketler:esad efendi hayati, prf. dr. mahmud esad çosan efendi hayati
    0
    Prof. Dr. Mahmud Es'ad Cosan Hocaefendi 14.4.1938 tarihinde, Çanakkale'ye bagli Ayvacik ilçesinin Ahmetçe köyünde dünyaya geldi. Babasi Halil Necati Efendi, annesi Sadiye Hanim'dir. Babasi ile annesi üçüncü kusakta ayni kökte birlesmektedir. Hz. Hüseyin Efendimiz'in soyundan olan dedeleri Buhara'dan gelip Çanakkale'ye yerlesmislerdir. Büyük dedesi Molla Abdullah Efendi, Istanbul'da ilim tahsilinde bulunmus ve dönemin ünlü mesâyihinden Gümüshâneli [...]

    SÜLEYMAN HILMI TUNAHAN EFENDI
    Yayinlandi: Eylül 11, 2009 tanyurd tarafindan -ISLAM BÜYÜKLERININ HAYATLARI içinde
    Etiketler:hayati süleyman hilmi tunahan, oku, süleyman efendi, süleyman hilmi tunahan hzleri
    0
    SÜLEYMÂN HILMI TUNAHAN; Son devir din âlim ve velîlerinden. Adi Süleymân Hilmi, soyadi Tunahan'dir. Babasi zamânin müderrislerinden Hâfiz Osman Efendidir. Soyu Fâtih SultanMehmed Hanin "Tuna Hani" olarak tâyin ettigi ve kendi kiz kardesi ile evlendirdigi Idris Beye dayanmaktadir. 1888 (H.1306) senesinde Silistre'nin Ferhatlar köyünde dogdu. 1959 (H.1379) senesinde Istanbul'da vefât etti.Karacaahmed Kabristanindadir. Babasi Osman Efendi [...]


    --------------------------------------------------------------------------------

    a..
    WordPress.com'dan blog alin. | Tema Greyzed, The Forge Web Creations tarafindan yapilmistir.
    <div style="display: none;"><img src="//pixel.quantserve.com/pixel/p-18-mFEk4J448M.gif?labels=%2Clanguage.tr%2Ctype.wpcom" height="1" width="1" alt="" /></div>
    Takip Et
    Abone Ol "IMAN EHL

    "mehmet saraç" <mehmet...@gmail.com> Oct 12 12:01PM +0300

    arkadaşlar bulunduğumuz cadde ve sokakları rehber yol yaptırmak için bulunduğumuz belediyeye müracat etmekgerekir bende müracat edicem fakat bukonuile ilgili dilekce yazmam gerekir fakat dilekce örneğine ihiyacımvar bana bukonuda yardımcı olacak arkadaşlara şimdiden teşekkür ederim

    "Orhan" <kapk...@gmail.com> Oct 12 11:53AM +0300

    YAHYÂ EFENDİ
    İstanbul’da yetişen büyük velîlerden. İsmi Yahyâ, nisbeti Beşiktâşî’dir. Aslen Amasyalı olup Şamlı Ömer Efendinin oğludur. Yahyâ Efendi, İbn-i Ömer el-Arabî, Yahyâ bin Ömer Beşiktâşî ve Molla Şeyhzâde gibi isimlerle de tanınıp meşhûr olmuştur. 1494 (H.900) senesi Trabzon’da doğdu. 1569 (H.977) senesinde İstanbul’da vefât etti. Kabr-i şerîfi, Beşiktaş ile Ortaköy arasında yaptırdığı ve kendi adıyla anılan câminin yanında olup, ziyâret mahallidir.

    Babası Şamlı Ömer Efendi uzun müddet Trabzon’da kâdılık yaptı. Yahyâ Efendi orada dünyâya geldi. Kânûnî Sultan Süleymân da Trabzon’da aynı sene aynı haftada doğdu. Kânûnî ile süt kardeşi oldular. Kânûnî dünyâya geldiğinde, annesi Âişe Hafsa Sultanın sütü kesilmişti. Bunun üzerine Kânûnî’yi Yahyâ Efendinin annesi emzirdi.

    İlk tahsîlini, babasından ve oradaki başka âlimlerden yapan Yahyâ Efendi, küçüklüğünden îtibâren ilim ve ibâdete rağbet ederek yetişti. Çok riyâzet ve mücâhede yaptı. Nefsin isteklerini yapmayıp, istemediklerini yapmak için çok çalıştı. Zâhirî ve bâtınî ilimlerde yüksek derecelere, mânevî olgunluklara kavuştu. İlimdeki kemâlâtını arttırmak ve daha yükseklere kavuşmak maksadıyla, hilâfet merkezi olan İstanbul’a geldi. Zenbilli şöhretiyle meşhûr, Müftiy-ül-enâm Ali Cemâlî Efendinin hizmet ve sohbetlerine kavuştu. Vefâtına kadar sohbetlerine devâm etti.

    Ali Cemâlî Efendinin vefâtından sonra müderris oldu. Yahyâ Efendi, çeşitli medreselerde vazîfe yaptıktan sonra, 1553 senesinde, Sahn-ı semân medreselerinden birinde müderrislik yaptı. İki sene sonra da emekli oldu. Emekliliğinden sonra inzivâyı, yalnız kalıp, hep ibâdet ve tâat ile meşgûl olmayı tercih etti. Beşiktaş’ta satın aldığı deniz kenarındaki bahçesinde, bir ev ve mescid yaptırdı. Sonraları evin etrâfında; medreseler, hamam ve orada kalanların barınacakları odalar ve yol üzerinde herkesin gelip geçtiği bir yerde de çok güzel bir çeşme yaptırdı. Pek mahâretli olup, inşâat işlerini bizzat kendisi yapardı. Yaptığı çeşmenin târihî olması bakımından, kitâbesi için yazdırdığı şu beyt meşhûrdur:

    “Binâ târihi bu inşâlar olsun

    Konup içenlere sıhhâlar (safâlar) olsun”

    Askerî ve mülkî erkân, ahâlinin ileri gelenleri, çevredeki ve uzak yerlerdeki insanlar, tüccârlar ve bilhassa gemiciler, Yahyâ Efendiyi ziyâret ederler, hediye ve adak gönderirler, hâcetleri için duâ isterlerdi. Yahyâ Efendi, yanına gelen ziyâretçilere çeşit çeşit yemekler, şerbetler ve meyveler ikrâm eder, geleni boş çevirmezdi. İyilik, ikrâm ve ihsânları pekçoktu. Bâzan şehrin ileri gelen zâtları ile ilim sâhiplerini dâvet eder, çeşit çeşit ikrâmlarda bulunurdu. Bâzan da fakir ve yoksullara ziyâfet çeker, gönüllerini alırdı. Her sene Resûlullah efendimizin, dünyâya teşriflerinin sene-i devriyyesi olan mevlid kandilinde, daha çok iyilik ve ikrâmlarda bulunur, daha geniş ziyâfetler verirdi. İlim talebelerinden, fakirlerden ve zayıflardan ziyâretine gelenlere çok sadakalar verir, en aşağı hediyesi kayık ücreti olurdu. Bahçesinde bulunan meyvelerden Kânûnî Sultan Süleymân Hâna takdîm ve hediye eder, Sultân da ona, maddî yardımda bulunurdu.

    Yahyâ Efendi, çeşitli ilimlerde söz sâhibi olup, naklî ilimlerden başka; tıb, hikmet, hendese ve fizik gibi aklî ilimlerde de mahâret ve ihtisas sâhibi idi. Duâsı Allahü teâlânın izniyle hastalara şifâ olurdu. Kendisi, hem zâhirî, hem de bâtınî kemâlâta sâhipti. Üveysî idi. Dil ve gönül ehli, şâir, tabîb, hakîm, cömert, kerîm (iyilik edici), şefkatli, yumuşak huylu, zekî, iyi huylu, takvâ ve güzel ahlâk sâhibi bir zâttı. Ziyâretine gelenler, onun kereminden, kerâmetinden, hikmetli sözlerinden, tıbba dâir bilgilerinden, ilim ve fazîletinden istifâde ederler, feyz almış olarak dönerlerdi. Sohbetinde bulunanların herbirine “Âşık” diye hitâb ederdi. Sohbetlerinde din büyüklerinden bahseder, onların menkıbelerini, güzel hâllerini anlatırdı.

    Yahyâ Efendinin iyilik, ikrâm ve ihsânları pekçok olmakla birlikte, kendisi gâyet sâde bir hayat yaşar, her türlü lüzumsuz âdetten kaçınır, resmiyetten uzak dururdu. Tekellüf ve fazla masraftan uzak olup, elbisesi ve sarığı sâdeydi.

    Çeşitli yerlerden adak ve hediye olarak gelen malların çoğunu, binâ yapmakta ve bahçelerinin bakımında harcardı. Her tarafta binâlar yapardı. Yaptığı inşâatın biri tamam olmadan diğerine başlardı. Mescid, medrese, tıb mektebi, hânekâh, hamam gibi binâlar inşâ ederdi. İnşâat işinde çok mâhir idi. Dağları kazdırır, toprakları indirip, deniz sâhillerini doldurur, oralara yeni binâlar yapardı. Böyle çok binâ yapmasının hikmeti suâl edildiğinde; “Bekara sûresi 36. ve A’râf sûresi 24. âyet-i kerîmelerinde meâlen; “...Yeryüzünde sizin için bir vakte (ömrünüzün, ecelinizin sonuna) kadar, yerleşmek, geçinmek ve menfaatlenmek vardır.” buyruldu. Bizim ve bizden sonra gelip yolumuzda olanlar için, en güzel kalma yerleri, en münâsip ve lâzım olan yerler böyle binâlardır. Bunun için bu tip binâların inşâsına bu kadar gayret ediyoruz.” buyururdu.

    Kânûnî Sultan Süleymân, sultan olunca, ona çok yakın alâka gösterdi. Çok yardım edip, İstanbul’daki meşhûr yerine yerleştirdi.

    Kânûnî Sultan Süleymân Han bir gün Yahyâ Efendiye hatt-ı şerîf gönderip; “Birâderim Yahyâ Efendi! Şaşılacak şeydir ki, bizi terkettin. Hayli zamandır görüşemedik. Buna sebep nedir? Eğer bizden size karşı bir kusur meydana geldi ise kerem edip af buyurunuz. Teşrif edip bizi sevindiriniz. Böylece kırık gönlümüz neşelensin.” dedi. Hatt-ı şerîf, Yahyâ Efendiye ulaşınca, kâğıt kalem istedi ve Kânûnî’ye cevap yazıp onun görüşme isteğini kabûl etti. Dergâhına dâvet etti. Sohbette bulundular.

    Yahyâ Efendi hazretlerinin çok kerâmetleri görüldü. Kânûnî Sultan Süleymân Han sık sık kendisini ziyâret eder nasîhatlerini ister, duâsını alırdı.

    Bir gün Yahyâ Efendi hazretleri Sahn-ı semân Medresesine gitmek için yola çıkmıştı. Yolda atının yularını bir papaz tuttu ve; “Ey âlim zât! Ey Yahyâ Efendi! Size bir suâlim var. Bu müşkül işi bana îzâh edin. Soracağım şeyin cevâbı acabâ dîninizde var mıdır? Her sene yeni defter tutulmayıp, gidiyor. Ölen kalan kim bilinmeden ölmüş bir gayr-i müslimden devletçe haraç isteniyor? Bu nasıl iştir. Bu şekilde hareket dîninizde var mıdır?” dedi. Yahyâ Efendi bunları duyunca; “Hayır. Dînimizde ölmüş bir gayr-i müslim vatandaştan haraç alınmaz. Sonra çok fakir kazandığıyla güç geçinen kimseden ve çok yaşlı olanlardan da haraç alınmaz. Bunlar affolunmuşlardır. Sultânımız ona muhtaç değildir.” dedi. O zaman papaz; “Efendi şunu iyi bil ki, bizden ölen kimsenin bile haracını isteyip, her yıl alırlar. Bunu ben size soruyorum. İslâm dîni bunun alınmasını istiyor mu? Ne olur bunu Sultan Süleymân Hana arzedin, haber verin, sorun?” dedi.

    Bunları işiten Yahyâ Efendi celâllendi ve din gayreti ile medreseye vardı. Ders yapmadan önce hemen kalem kâğıt istedi ve Sultan Süleymân Hana hitâben; “Ey cihân sultanı Süleymân Han! Şimdi sana saltanat haram oldu. Zulmün ölen kişilere kadar uzandı demek. Halbuki böyle bir zulmü senin ecdâdın yapmamıştı. Bu mudur din gayreti? Bak, müminleri bir kâfir ilzâm ediyor, susturuyor, çâresiz bırakıyor.” diye yazdı. Sonra da sevdiği birine bu mektubu verip Sultana gönderdi. Mektup, Kânûnî’nin eline ulaştığında, Kânûnî ona nazar edip okudu. Rengi değişip, kalbini bir üzüntü kapladı. Tahtından indi ve bir adamını Yahyâ Efendiye göndererek geleceğini bildirdi. Çok geçmeden saltanat kayığına binip Yahyâ Efendinin dergâhına vardı. Hürmetle selâm verip yaklaştı ve; “Ağabey! Bu mektup da nedir? Bunu bize siz mi gönderdiniz? Ey güzel haslet sâhibi! Nedir suçumuz? Bize bunu beyân edip açıklayınız? Biz de işin hakîkatını bilelim. Saltanat bana neden haram oldu? Kime zulmeyledim?” diye sordu.

    O zaman Yahyâ Efendi hazretleri ona; “Pâdişâhım! Bu ne iştir. Defterleri her sene niçin yenilemezsiniz? Ölmüş olan gayr-i müslimlerden memurlarınız haraç toplarlar. Böyle ele geçen mal sana hiç helal olur mu? Bu senden beklenmez. Yediğin, giydiğin haram olunca, elbetteki saltanat da sana haram olmuş demektir.” dedi.

    Hayretler içinde kalan Kânûnî; “Hâlimi Allahü teâlâ biliyor ki, bu söylediklerinizden zerrece haberim yoktur.” dedi. Yahyâ Efendi de; “O halde bu gaflet nedir? Yarın Allahü teâlânın huzûrunda buna vereceğin cevap ne olur. Memurların gayr-i müslim malı alırlar. Bu kâfir hakkı, kul hakkı olur. Ergeç Allahü teâlânın huzûruna çıkacaksın. Yakanı kâfirin eline vereceksin. Netîcede korkarım Cehennem ateşine atılırsın. Cihân pâdişâhının kâfirle birlikte gelmesi lâyık mıdır? Bu mudur din gayreti, bu mudur îmân gayreti? Kullara zarar verene, inletip ağlatana Allahü teâlânın rızâsı yoktur. Sana yolların en hayırlısı gösterilmişken, buna Resûlullah efendimiz hiç rızâ gösterir mi? Yaptığın işler yanlıştır. Niçin adâletle işlerini görmezsin? Dîninin bildirdiği yola gitmezsin? Şunu iyi bil ki, ey cihân pâdişâhı! Şöhret zînetinin hepsi burada bu dünyâda kalır. Bu apaçık bir iştir. Eğer adâletle bir iş yaptıysan, sana kalacak odur.” buyurdu.

    Kânûnî Sultan Süleymân Han bu sözleri işitince ağladı ve vezîrine emredip; “Her sene evleri teker teker sayın. Gayr-i müslimlerden ölen kalanları yazın. Haraç hesâbını iyi tutun. Hazîneye haram para getirmeyin. Şunu iyi bilin ki, buna kesinlikle rızâm yoktur.” diye ferman etti. Sonra da Yahyâ Efendi hazretlerine dönüp; “Sen bizim doğru yolu gösteren rehberimizsin. Gaflet uykusundan bizi uyandırdın. Bu sebeple Allahü teâlâ senden râzı olsun. Suç bizdeymiş.” dedi. Yahyâ Efendi de ona; “Ey cihân pâdişâhı! Tövbe edin ki, Allahü teâlâ affetsin. Bir daha gaflette kalıp zulüm etmeyiniz. Doğru yolu bırakıp eğri yola gitmeyiniz.” buyurdu. Kânûnî ona; “Ağabey! Şimdi artık bizim tahta geçmemize izin var mıdır?” diye sordu. O zaman Yahyâ Efendi, Kânûnî’nin elinden tutup; “Evet şimdi çıkabilirsin.” buyurdu.

    Yahyâ Efendinin sevdiklerinden Baba Tarak anlatır: “Balıkçı idim. Balık avlar, onunla geçinirdim. Bir seher vakti Yahyâ Efendi hazretlerinin dergâhına vardım. Beni gördükte; “Gel, teknen ile beni denizde bir gezdiriver. Allahü teâlânın kudretini düşünelim. Deryâyı bir güzel seyredelim.” buyurdu. Ben de; “Başüstüne efendim!” dedim. Hemen gidip kayığa bindik. Yahyâ Efendi hazretleri kayığa oturdu. Kıyıdan biraz ayrılınca, gönlümü bir üzüntü kapladı. Gam ile doldum. Zîrâ hanımım bana o gece fakirlikten yakınıp; “Evin ihtiyâcını karşılayamıyorsun. Bak kızın yetişti. Çeyizi bile yok. Sen ise durmadan Yahyâ Efendiye gidersin. O da böylece seni işten alıkoymaktadır. Kuru kuruya gezmek hangi akıl îcâbıdır." demişti. Gece söylediği bu sözleri hatırıma gelmişti. Kimseye bir şey söylememiştim. Birden Yahyâ Efendi hazretleri bana; “Evlâdım! Yanında balık tutmaya ağın var mı?” diye sordu. Ben de; “Efendim, denizde balık olmayınca, ağ olmuş neye yarar.” diye cevap verdim. Yahyâ Efendi yine; “Balık yok ise üzülme. Allahü teâlâ sana rızkını elbet ihsân ediverir. Ağı bana ver. Şimdi sana Allahü teâlânın kudretini göstereceğim.” buyurdu. Yahyâ Efendi bu sözü söyler söylemez denizin yüzü balıkla dolup kaynamaya başladı. Ağı attı, içi balıkla doldu. Onları kayığın içine boşalttı. Herbiri iri iri, tâze kefallerdi. Bana dönüp; “Evlâdım! Şimdi beni kenara bırak, sen de balıkları satmaya git. Bu balıklar ne kadar para ederse, onunla kızına babalık yap. Çeyizini alıp, hazırla. Hanımının da istedikleri böylece yerine gelsin.” buyurdu. O zaman ben hayretler içinde kaldım. Zîrâ benim üzüntü sebebimi anlamıştı. Hemen Yahyâ Efendi hazretlerini kıyıya bıraktım ve balıkları pazarda satmaya gittim. Balıkları satıp parasını getirerek, durumu hanıma anlatıp parayı saydım. Hanım buna çok sevindi. Bütün ihtiyaçları karşıladım. Çeyizi aldık. Hanım ondan sonra bana karşı hiç huysuzluk yapmaz oldu. Sonra koşarak Yahyâ Efendi hazretlerinin huzûruna geldim. Beni tebessüm ile karşıladı ve; “Balığı şu kadara sattın ve ihtiyaçlarını da karşıladın herhalde.” buyurdular. Ben de; “Evet efendim. Size canım fedâ olsun. Bize kereminizle yardım ettiniz.” dedim. Sonra bana; “Ey Baba Tarak! Sen bu sırrı kimseye söyleme. Allah için yayma. Bizdeki yardım doğrudur. Kısmetmiş ve senin hakkın olmuştur.” buyurdu.”

    Yahyâ Efendi hazretlerinin elbiselerini bir Rum terzi dikerdi. İsmi Kusta Usta idi. Yahyâ Efendi ona zaman zaman; “Ey Kusta Usta! Küfür hâlinde olman uygun değil. Îmâna gelsen de seninle bir kardeş olsak. Âhiret yolunda da yoldaş olsak, daha iyi değil mi?” derdi. O da; “Sözleriniz doğrudur. Bir gün gelir başımızın yazısını elbet görürüz. Hak nasîb ederse oluruz.” diye cevap verirdi. Yahyâ Efendi bir zaman terziye dikmesi için bir elbise verdi. O da kısa zamanda biçip dikti ve Yahyâ Efendi hazretlerine getirdi. Yahyâ Efendi onu eline alınca, ceplerini aramaya başladı. Terzi Kusta Usta; “Bir noksanı mı var?” diye sordu. Yahyâ Efendi de; “Onun bir noksanı yoktur. Acabâ bunun ceplerini dikmediniz mi?” diye sordu. Bunun üzerine Kusta Usta; “Efendim! Cebini dikmiştim. Cep ağızları dikişlidir. Verin bana ağızlarını açayım.” dedi. O zaman Yahyâ Efendi, ona; “Ellerini ceplerine sok ne çıkar, ne bulursan senin olsun.” buyurdu. Terzi Kusta bu söze bir mânâ veremeyip şaşırdı ve ellerini, ipliklerini söktüğü ceplere soktu. Bir avuç altın çıkardı. Kusta Usta’nın aklı başından gitti ve kendisini bir titreme aldı. Sonra Yahyâ Efendinin ellerine sarıldı ve; “Ey Allah’ın sevgili kulu! Bana yardım edin. Mümin olma zamânım geldi. Îmân etmek istiyorum. Bana îmânı öğretiniz.” dedi. Yahyâ Efendi onun başına kendi tülbendini sardı ve; “Artık ismin Ali Usta oldu.” buyurdu. Ali Efendi Kelime-i şehâdeti söyleyip Yahyâ Efendinin talebeleri, sevdikleri arasına girdi ve dergâhta ömür boyu hizmet etti.

    Yahyâ Efendinin torunu Azîz İbrâhim Efendi anlatır: “Dedemin yanında oturmuştum. Bir beyt okudu. “Nasîbin var ise gelir Yemen’den. Ne Yemen’den. Hind’den de dahi Hind’den de.” dedi. Sözünü tamamladığında kapı çalındı. Bana; “Kapıyı çalan kimdir bir bak?” buyurdu. Ben de gidip kapıya baktım. Hindli birisi duruyordu. Ona; “Kimsin ve ne istiyorsun. Çaldığın bu kapıdan istediğin nedir?” dedim. Sonra geri dönüp ceddime; “Dedeciğim birisi sizinle kapıda görüşmek istiyor.” diye haber verdim. O da bana; “Onu içeriye dâvet et, sohbet etmek istiyoruz.” dedi. Derhal gidip kapıyı açtım ve ona; “Dedem sizi istiyor.” dedim. O da eşyâsıyla birlikte içeriye girdi. Selâm verdi ve dedemin elini öptü. Koynundan bir mektup çıkarıp verdi. Sonra da; “Ben senin için tâ Hindistan’dan geldim. Sizi sevenler bizi bilir. Bu hediyeleri size gönderdiler.” dedi. Dedem Yahyâ Efendi hazretleri de tebessüm edip, o kişiyi misâfir ettiler ve sonra geri gönderdiler.”

    "Orhan" <kapk...@gmail.com> Oct 12 11:49AM +0300

    EMÎR-İ ÇİN ŞEYH OSMAN EFENDİ
    Şeyh Ahmed Yesevî hazretlerinin halîfelerinden. Lakabı Şerefüddîn olup, babasının adı Muhammed'dir. Emirci Sultan adı ile de anılmaktadır. Doğum târihi bilinmemektedir. Ancak on ikinci asrın ortalarında doğduğu tahmin olunmaktadır. kaynaklarda ecdâdının Veysel Karânî hazretlerinin sohbeti ile bereketlendiği ve duâsını aldıkları kaydedilmektedir. 1240 (H.638) yılında Yozgat'ın Osmanpaşa nâhiyesinde vefât etti.

    Doğumunda babası kendisine dört büyük halîfeden hazret-i Osman'ın adını koydu. Tahsil çağına geldiği zaman kendisinin de bağlı bulunduğu büyük velî Şeyh Ahmed Yesevî hazretlerinin yanına gönderdi. Küçük Osman bundan sonra Yesevî hazretlerinin yanından ayrılmadı. Dâimâ onun hizmetinde oldu. Mübârek sohbetlerinde bulunup dersleriyle yetişti. Tasavvuf makamlarında ilerledi. Talebelerinin en meşhurları arasında yer aldı. Kendisinde daha küçük yaştan hârikulâde haller ve kerâmetler görülmeye başlandı.

    Bir kış günü talebelerine ders vermekte iken, Ahmed Yesevî hazretlerinin canı tâze üzüm yemek istedi. Bulup bulunamayacağını sordu. Talebeleri tâze üzüm bulmanın güçlüğünü hattâ mümkün olmadığını bildiklerinden sükût hâlinde kaldıkları sırada küçük Osman içeri girdi. Elinde tuttuğu bir salkım tâze üzümü hocası Ahmed Yesevî hazretlerine takdim etti. Hayret içerisinde kalan halîfeler çocuğa üzümü nerede bulduğunu sordularsa da, Yesevî hazretleri, bu sırrı kendilerinin bilmesi gerekmediğini söyledi.

    Günlerden bir gün Ahmed Yesevî hazretlerinin hânekâhına Çin diyârından bir grup tüccar geldi. Şeyhin huzûruna çıkıp memleketlerinde o güne kadar görülmemiş korkunç bir ejderhanın türediğini ve küçük-büyük herkesi âciz bıraktığını arzederek kendilerini bu belâdan kurtarması için yardım istedi. Çin tüccarlarının perişan hallerine bakan Ahmed Yesevî hazretleri, talebelerine dönerek; "Ejderi öldürmeye hanginiz gider?" diye sordu. Hepsi de; "Emir sizindir." diye cevap verdilerse de az da olsa çekindikleri belli oluyordu. Şeyh Hazretleri düşünceye daldığı sırada Osman Efendi ileri atılarak müsâade ettikleri takdirde, bu iş için gidebileceğini söyledi. Şeyh hazretleri Osman'ın beline bir tahta kılıç kuşandırarak; "Cenâb-ı Hak yardımcın ve uğurun açık olsun." diye duâ ettikten sonra yolcu etti.

    Halîfe Osman Çin'e doğru yola çıktıktan sonra içinde tahta kılıcın ejderhayı kesip kesmeyeceği husûsunda tereddüt hâsıl oldu. Onu güçlü bir şey üzerinde denediğinde keskin bir kılıçtan daha etkili olduğunu hayretle gördü. Hocasına olan derin îtimâdı bir kat daha arttı ve hiç endişe ve korku duymadan yoluna devâm etti. Çin diyârına vardığında ejderi bir nehir kenarında buldu. Tahta kılıcını çekip bir hamlede öldürdü. Bu hizmeti böylece îfâ eden Osman, tekrar Hâce Ahmed Yesevî'nin yanına geldi ve elini öptü. Şeyh hazretleri gazâsını tebrik ettikten sonra ejderi nasıl öldürdüğünü sordu. Osman olup bitenleri anlatınca Şeyh, ona, Emîr-i Çin lakabını verdi. Ahmed Yesevî hazretleri çok geçmeden Emîr-i Çin Osman'a icâzet, diploma verdi.

    Ahmed Yesevî hazretlerinin 1194'te vefâtından sonra Emîr-i Çin Osman, Türkistan'da duramaz oldu. Gönlü hocasının ayrılığı ile yanıyordu. Bir müddet sonra 1204 yılında hocasının meşhur talebelerinden Avşar Baba, Şeyh Nusret, Gaygay Dede, Pîr Dede ve Pertev Sultan gibi o da İslâmiyeti yaymak gâyesiyle Rum diyarına doğru yola çıktı. Talebesi İmad Sultanla birlikte günlerce yol alıp, Anadolu'ya geldi ve Keykavus Kalesi yakınlarında konakladı. O gece rüyâsında şeyhi Ahmed Yesevî hazretlerini gördü.Şeyhi ona; "Bu yakınlarda bir köy vardır, halkı, gelip geçen misâfir yolcuları öldürür. Onların irşâdını, yetişmesini sana vazîfe verdim." buyurdu.

    Ertesi sabah Emîr-i Çin Osman hazretleri İmad Sultanla birlikte söz konusu köye varıp misâfir oldular. Şeyh Osman, yanlarına toplanan ahâliye, kendilerini de öteki yolcular gibi öldürüp öldürmeyeceklerini sordu. Halk bu soru üzerine; "Sizi öldüreceğimizi de nereden çıkardınız?" deyince, Şeyh; "Öküzleriniz haber verdi." dedi. Bu cevap üzerine daha da şaşıran köylüler öküzlerin nasıl konuştuklarını görmek istediklerini söylediler. Şeyh Osman hazretleri hemen bir adam göndererek hayvanları getirtti ve onlara köy halkının misâfirleri öldürüp öldürmediklerini sordu. Öküzler, Allahü teâlânın kudretiyle lisana gelip; "Evet öldürüyorlar." cevâbını verdiler. Gördükleri manzaradan şaşkına dönen köy halkı ve Keykavus kalesi sâkinleri karşılaştıkları kimsenin mübârek bir zât olduğunu anlayıp onun telkini ile İslâmiyeti kabûl ettiler. Yanlış ve bozuk âdetlerinden vazgeçtiler. Emîr-i Çin Osman hazretleri de hocasının öğüdüne uyarak; "Keçikıran" adındaki bu köye yerleşti. Yaptırdığı zâviyede köylülere İslâmiyetin emir ve yasaklarını öğretmeye başladı.

    O sıralarda Selçuklu vezirlerinden Osman Paşa adında bir zât, Sivas'a vâli tâyin edilmiş olup memuriyet yerine gitmekteydi. Keçikıran köyünden geçerken daha önceden burada oturduğunu duyduğu güzel ahlâkı ve kerâmetleriyle meşhur Şeyh hazretlerini görmek istedi. Zâviyeye gelerek sohbetine dâhil oldu. Şeyhin fazîleti, bilgisi, tatlı ve rûhları cezbeden sözleriyle kendinden geçti. Sonra da bu mübârek kişinin sohbetinden istifâde etmenin kendisi için çok daha iyi olacağını düşünerek vazîfesine gitmekten vazgeçti. Bir istifâ mektubu yazarak hükümdâra yollayıp, Şeyhin talebelerinden oldu. Zâviye civarında bulunan birkaç köyü ve bir kısım arâziyi satın alarak buraya vakfetti. Tekkenin adı da o günden sonra Osman Paşa Tekkesi adı ile anılır oldu. Tekkede yıllarca talebe yetiştiren Emîr-i Çin Şeyh Osman hazretleri 1240 (H.638) senesinde vefât etti. Kabri, tekkenin yanında yer alan türbesindedir. Yozgat'a bağlı Keçikıran köyü bugün Osmanpaşa nâhiyesi adıyla anılmaktadır.


    KAYNAKLAR
    1) Âli, Künhü'l-Ahbâr; c.5, s.58-61

    2) Evliyâ Çelebi, Seyâhatnâme; c.3, s.237-238

    3) Ahmed Eflâkî, Menâkıbü'l-Ârifîn; c.2, s.860

    4) A.Y.Ocak, "Emirci Sultan ve Zâviyesi", Târih Enstitüsü Dergisi, sayı-9, s.132-179

    ÜLKELER
    AfganistanÂzerbaycanBulgaristanCezâyirFasFilistinHindistanIrakİranİspanyaİsrâilKazakistanKıbrıs AdasıKıpçakLibyaLübnanMacaristanMakedonyaMısırÖzbekistanPakistanRomanyaRusya FederasyonuSenegalSûriyeSuudî ArabistanTunusTürkiyeTürkmenistanUkraynaÜrdünYemenYunanistan
    ŞEHİRLER
    AdanaAdıyamanAfyonAğrıAksarayAmasyaAnkaraAntalyaAydınBalıkesirBilecikBingölBitlisBoluBursaÇanakkaleÇorumDenizliDiyarbakırEdirneElazığErzincanErzurumEskişehirGâziantepGiresunHakkariHatayIspartaİçelİstanbulİzmirKahraman MaraşKaramanKarsKastamonuKayseriKırklareliKırşehirKocaeliKonyaKütahyaMalatyaManisaMardinMuğlaMuşNevşehirNiğdeRizeSamsunSiirtSinopSivasŞanlıurfaŞırnakTekirdağTokatTrabzonUşakVanYozgatYeri BilinmeyenlerÇankırı
    EVLİYALAR
    EMÎR-İ ÇİN ŞEYH OSMAN EFENDİZÂHİD YOZGADÎ ŞEYH HACI AHMED EFENDİ
    Hüseyin Hilmi Işık efendi hakkında
    detaylı bilgi
    Bütün Konuların
    Sesli Arşivi
    İnternet Radyomuz
    Facebook'ta takip et
    Twitter'da takip et
    Peygamber Efendimiz
    Eshab-ı Kiram
    İslam Alimleri Ansiklopedisi
    Evliyalar Ansiklopedisi
    Silsile-i Âliyye
    Kur’an-ı Kerim Oku
    Şiirlerle Menkîbeler
    Meşhurların Son Sözleri
    Osmanlı Hikayeleri
    Evliya Filimleri
    Kitaplar
    Dualar
    İnternet Radyosu
    Sual/Cevap
    Arama Sayfası
    Hakkımızda
    Linkler
    Mail Grubu

    Facebook’ta takip et
    Twitter’da takip et
    RSS

    "Orhan" <kapk...@gmail.com> Oct 12 11:48AM +0300

    ZÂHİD YOZGADÎ ŞEYH HACI AHMED EFENDİ
    Yozgat'ta yetişen velîlerden. Yozgat'ta doğmuştur. Babası eşraftan Süleyman Efendidir. Yaklaşık 1774 (H. 1188) târihinde doğdu. 1897 (H.1314)de 123 yaşında vefât etti.

    İlk tahsilini o zamanki medreselerde yapmış ve Arabî, Farisî lisanlarını da öğrendikten sonra kendisinde bir tasavvuf aşkı belirmiştir. O zamanlarda Pîr-i Sanî lakabını alan Çankırı'nın Çerkeş kasabasındaki Halvetî tarîkatı şeyhi Mehmed Mustafa hazretlerine intisâb ederek dergâhda bir süre hizmet etmiş ve tarikatta hilâfet almıştır.

    Şeyh Efendi icazetini verdikten sonra seyahatle vazifelendirdi. Ahmed Efendi "Terkiya" mahlasını alarak seyahatlerine başladı. Şiirlerinde de bu mahlası kullanmıştır. Mısır, Suriye ve Irak'ı dolaşarak Hindistan'a kadar gittiği rivâyet olunmuştur. Bağdat'ta Abdülkâdir Geylânî hazretlerinin dergâhında bir müddet kaldı. Seyahatleri sırasında birçok zevâtla görüştü. İki defa Hicaz'a gidip döndü. Üçüncü haccını da yaya olarak üç yılda tamamladı.

    Yaşı altmışa yaklaşmış olduğu hâlde İstanbul'a geldi ve Sivas vâlisi iken kendisine intisab eden, zamanın Maârif Nâzırı (Milli Eğitim Bakanı) Münib Paşada misâfir kaldı. İstanbul'da kaldığı müddetçe Münib Paşa vâsıtası ile Padişah Abdülmecid Han ile de görüşmüşlerdir. İstanbul'dan ayrılacağı zaman veda ziyâretinde Sultan Beşinci Murad'ın annesi Şevkefzâ Hanımefendi kendisine Yozgat'ta câmi ve tekke yaptırması için 1500 altın hediye etmiş ise de Şeyh Efendi kabul etmiyerek İstanbul'dan ayrılmıştır. Kastamonu'da Şeyh Şâbân-ı Velî hazretlerinin türbesini ve Çerkeş'te de Şeyh Mehmed Mustafa hazretlerini ziyâret ettikten sonra Yozgat'a 1834 (H.1250) târihinde döndü. Şevkefzâ Hanım mezkur parayı Yozgat Vâlisi vâsıtasıyla gönderdi. Ahmed Efendi de câmi, çeşme ve dergâhını 1836 (H. 1252) târihinde yaptırdı.

    Şeyh Hacı Ahmed Efendi 1897 (H.1252) yılında 123 yaşında Yozgat'ta vefât etmiş olup, câmisinin yanındaki türbesine defnedilmiştir. Cenâzesine o kadar gelen olmuştur ki namazının kılındığı Çapanoğlu'nun büyük câmisinden kendi câmisine kadar ancak elden ele verilerek götürülebilmiştir.

    Hacı Ahmed Efendinin beş oğlu olmuştur. Gerek vefatından sonra ve gerekse Birinci Dünyâ Savaşında kitapları ve seyahatnamesi oğulları tarafından taksim edilmiş olmalı divanından başka diğer eserleri bulunamamıştır.

    Hacı Ahmed Efendinin bir şiiri


    Ezelden ben aşkla yana geldim

    Cemalin şemine pervâne geldim

    İçüb vahdet şerâbından

    Aşkla ben mestâne geldim


    Arayı arayı mürşidim buldum

    Dergâhına yüzlerim sürdüm

    Rızay-ı İlâhîyi mürşidimde buldum

    Hak'la ezel devrâna geldim


    Yavaş yavaş basar idib

    İncinmesün karıncalar

    Basdığım hem taş idi

    Hak'dan ezel ihsâna geldim.

    ÜLKELER
    AfganistanÂzerbaycanBulgaristanCezâyirFasFilistinHindistanIrakİranİspanyaİsrâilKazakistanKıbrıs AdasıKıpçakLibyaLübnanMacaristanMakedonyaMısırÖzbekistanPakistanRomanyaRusya FederasyonuSenegalSûriyeSuudî ArabistanTunusTürkiyeTürkmenistanUkraynaÜrdünYemenYunanistan
    ŞEHİRLER
    AdanaAdıyamanAfyonAğrıAksarayAmasyaAnkaraAntalyaAydınBalıkesirBilecikBingölBitlisBoluBursaÇanakkaleÇorumDenizliDiyarbakırEdirneElazığErzincanErzurumEskişehirGâziantepGiresunHakkariHatayIspartaİçelİstanbulİzmirKahraman MaraşKaramanKarsKastamonuKayseriKırklareliKırşehirKocaeliKonyaKütahyaMalatyaManisaMardinMuğlaMuşNevşehirNiğdeRizeSamsunSiirtSinopSivasŞanlıurfaŞırnakTekirdağTokatTrabzonUşakVanYozgatYeri BilinmeyenlerÇankırı
    EVLİYALAR
    EMÎR-İ ÇİN ŞEYH OSMAN EFENDİZÂHİD YOZGADÎ ŞEYH HACI AHMED EFENDİ
    Hüseyin Hilmi Işık efendi hakkında
    detaylı bilgi
    Bütün Konuların
    Sesli Arşivi
    İnternet Radyomuz
    Facebook'ta takip et
    Twitter'da takip et
    Peygamber Efendimiz
    Eshab-ı Kiram
    İslam Alimleri Ansiklopedisi
    Evliyalar Ansiklopedisi
    Silsile-i Âliyye
    Kur’an-ı Kerim Oku
    Şiirlerle Menkîbeler
    Meşhurların Son Sözleri
    Osmanlı Hikayeleri
    Evliya Filimleri
    Kitaplar
    Dualar
    İnternet Radyosu
    Sual/Cevap
    Arama Sayfası
    Hakkımızda
    Linkler
    Mail Grubu

    Facebook’ta takip et
    Twitter’da takip et
    RSS

    Karamanlika <karam...@hotmail.com> Oct 12 11:28AM +0300

    Ömer Nasuhi BiLMEN

    (1883 m.-1971 m.)


    1883'te Erzurum'un Salasar köyünde doğdu. Babası Hacı Ahmet Efendi, annesi Muhibe Hanım'dır.

    Küçük yaştayken babasının vefat etmesi üzerine, Erzurum Ahmediyye Medresesi müderrisi ve nakibüleşraf kaymakamı olan amcası Abdürrezzak İlmi Efendi'nin himayesine girdi.

    Amcasının ve Erzurum müftüsü Narmanlı Hüseyin Efendi'nin rahle-i tedrisinden geçti.


    İki hocası da yakın aralıklarla ölünce, 1908'de İstanbul'a giderek derslerine devam ettiği Fatih dersiamlarından Tokatlı Şakir Efendi'den icazet aldı.

    Ders Vekaleti'nce açılan imtihanı kazanarak 1912'de dersiâmlık şehadetnâmesi aldı. Bu arada okumakta olduğu Medresetü'l kudat'ı da bitirdi.

    1912 yılının eylül ayında Bayezid Medresesi dersiâmı olarak göreve başladı.

    1913'te Fetvâhâne-i Ali müsevvid mülazımlığına tayin edildi.

    Bir yıl sonra başmülazımlığa terfi edildi. 1915'te Heyet-i Te'lifiyye üyesi oldu, 1922'de bu dairenin kaldırılması üzerine dersiâmlığa devam etti.

    1943'te İstanbul müftülüğüne getirildi.

    30 Haziran 1960 tarihinde Türkiye Cumhuriyeti'nin beşinci Diyanet İşleri Başkanı olarak atandı ve daha bir yılını bile doldurmadan emekliye ayrıldı.

    On ay gibi kısa bir sürede görevinden ayrılmasının nedeni, dönemin yöneticilerinin Türkçe ezan ve daha bir çok konuda Diyanet İşleri Başkanlığı'nı politik amaçlarına alet etmek istemesiydi.

    Ömer Nasuhi Bilmen de, selefleri gibi dini meseleler konusunda asla taviz vermeyen bir yapıya sahipti. Nitekim, 1960'lı yıllarda dinde reform gerekliliğini savunan ve bunun için çabalayanlara:

    "Bozulmayan bir dinde reform mu olur" diyor ve İslam'ın ortaya koyduğu iman, ahlak ve hukuk ilkelerinin orjinalliğini, evrenselliğini kendinden beklenen liyakat ve cesaretle savunuyordu.

    Uzun memuriyet hayatı boyunca öğretmenlik hizmetinde de bulunan Ömer Nasuhi Bilmen, Darüşşafaka Lisesi'nde yirmi yıla yakın bir süre ahlak ve yurttaşlık dersi okuttu.

    İstanbul İmam Hatip Okulu'nda ve Yüksek İslam Enstitüsü'nde usul-i fıkıh ve kelam dersleri verdi. Hayatının sonuna kadar ilmi çalışmalarını sürdürdü ve sekiz ciltlik tefsirini emekli olduktan sonra yazdı.

    12 Ekim 1971'de İstanbul'da vefat eden Ömer Nasuhi Bilmen Edirnekapı Sakızağacı Şehitliğine defnedildi.


    Ömer Nasuhi Bilmen, İstanbul müftülüğüne tayin edildiği tarihten itibaren vefat edinceye kadar gerek ilmi ve ahlaki otoritesi, gerekse sâmimi dindarlığı ve tevazuu ile dini konularda ülke insanının

    başlıca güven kaynağı olmuştu. Ehl-i sünnet mezhebini şahsında tam bir liyakatla temsil ettiği için herkesin sevgi ve saygısını kazanmıştı. Bunda şüphesiz, yaşadığı sürece aktif politikanın dışında

    kalmasının da önemli bir rolü vardır.

    Arapça ve Farsça'yı da çok iyi bilen, Türkçe ile birlikte üç dilde şiir yazabilen Ömer Nasuhi Bilmen, bir ara Fransızca'ya da merak sarınış ve bu dili de tercüme yapabilecek kadar öğrenmişti.

    Kendisi Erzurum ağzı ile konuştuğu halde eserlerinde kullandığı üslup ağdalı fakat mükemmel denebilecek kadar sağlamdır.

    Gençliğinde yazdığı Türkçe ve Farsça şiirlerinde de duygu, düşünce ve ölçü açısından oldukça başarılıdır.


    Hayatının büyük bir kısmını telifle geçiren ve temel islami ilimler alanında çok sayıda eser veren Ömer Nasuhi Bilmen'in


    Başlıca eserleri şunlardır:

    Latin harflerinin kabulünden sonra Türkiye'de İslam hukuku alanında kaleme alınmış ilk ve en muhtevalı eser olan ve o dönemde akademik çevrelerde büyük yankı uyandıran Hukuk-ı Islamiyye ve Islahat-ı Fıkhıyye Kâmûsu; mezhepler arası mukayeseli sistematik bir İslam hukuku kitabıdır.

    Onun Türkiye çapında tanınmasını sağlayan diğer önemli bir eseri de, Büyük İslam İlmihali'dir.

    Diğerleri ise;

    Kur'an-ı Kerim'in Türkçe Meali Alisi

    Kur'an-ı Kerim'in Türkçe Tefsiri,

    Büyük Tefsir Tarihi,

    Kur'an-ı Kerim'den Dersler ve Öğütler,

    Sure-i Fethin Türkçe Tefsiri

    İ'tilâ-yı İslam ile İstanbul Tarihçesi,

    Hikmet Goncaları,

    Muvazzah-ı İlm-i Kelâm,

    Mülahhas İlm-i Tevhid

    Akaid-i-İslamiye,

    Yüksek islam Ahlakı,

    Dini Bilgiler'dir.

    Ömer Nasuhi Bilmen'in ayrıca gençlik yıllarında Farsça olarak yazıp Türkçe'ye çevirdiği Nüzhetü'l ervah adlı bir divançesiyle, İki Şükûfe-i Taaşşuk adlı bir de ,romanı vardır.

    Kaynak: www.davetci.com.tr


    .

    "Münir Balkan" <munir...@gmail.com> Oct 12 11:24AM +0300

    ----- Original Message -----
    From: erol
    Sent: Wednesday, May 25, 2011 12:01 PM
    Subject: [Engelli Platformu] :: Kapatılan cami avlusunda sergilenen ulema kesikbaşları




    Kapatılan cami avlusunda sergilenen ulema kesikbaşları
    Mustafa Armağan

    Başbakan Erdoğan'ın, 1949'da Bakanlar Kurulu kararıyla bir caminin satılmasını gündeme getirmesi gayet isabetliydi. Zira nicedir yazmayı düşündüğüm bir yaramızı kaşımış oldu.


    Bir gün elinize bir gazete aldığınızı ve ilk sayfada şöyle bir haber okuduğunuzu varsayın: "Diyanet İşleri Başkanı, İstanbul'da gereksiz camilerin kapatılacağını açıkladı." Ne düşünürdünüz? Üstelik her biri tarihî birer eser olan bu camilerin kapatılmasının ardından satılması, gerekirse minarelerinin yıktırılarak ocak bucak teşkilatlarına kiralanması ve daha ötesi, yıktırılarak yok edilmesi ve arsasının birilerine peşkeş çekilmesi gündeme gelmiştir.

    Yukarıdaki haberin aslını "Akşam" gazetesinin 29 Haziran 1927 tarihli nüshasından okuyalım (dilini sadeleştirdim):

    "İstanbul'da mevcut işe yaramayan ve cemaatsizlik yüzünden daima boş kalan bazı camilerin kapatılarak bütçeye tasarruf sağlanması uygun bulunmuştur. Diyanet İşleri Başkanlığı'ndan İstanbul Müftülüğü'ne yapılan tebligata göre bu hususta incelemeler yapılarak camilerin tasnif edilmesi gerektiği emredilmiştir. Bilindiği üzere İstanbul'da yüzlerce cami ve mescid mevcuttur. Bazen bir mahalleye 5-6 cami isabet etmekte ve bu camilerin yanında da birçok mescidlere tesadüf olunmaktadır. Camilerin birçoklarının böyle cemaatsiz açılıp kapandıkları öğrenilmiştir. Bundan dolayı Diyanet İşleri Başkanlığı özellikle bütçede tasarruf maksadıyla bu tür camilerin kapatılmasını emretmiştir."

    Böylece 1927'yi takip eden 23 yılda yüzlerce cami ibadete kapatılmıştı. Hatta II. Dünya Savaşı bahane edilerek devlet camilere el koyacak ve askeriyenin emrine verecektir. Kimisi buğday deposu olarak, kimisi asker alma dairesi, kimisi de askeriyenin atları için ahır olarak kullanılacaktır.

    Başbakan Erdoğan, konuşmasında 4 Mart 1949 tarihli Bakanlar Kurulu kararında "Bolu'daki Karakadı Camii'nin bakım ve onarım giderleri devlet bütçesinden karşılanmak şartıyla kitaplık olarak kullanılmak üzere Milli Eğitim Bakanlığı'na devrinin kararlaştırıldığının" yazılı olduğunu söylemiş, "Böylece CHP'nin camileri kapattığı, camilerin ahır olarak kullanıldığı belgelenmiştir." demişti. Yara bir tane değil ki.

    Çocukluğum Bursa'da geçti. Heykel'de, Kafkas Pastanesi'nin az yukarısındaki Karaşeyh Camii hayatımda tanıdığım ilk çocuk kütüphanesiydi. Tek Parti devrinde Bursa'da kapatılan ve ev, dükkan, depo vs. yapılan camileri öğrenmek isteyenler Kâzım Baykal'ın "Bursa ve Anıtları" adlı eserine bakabilirler. Heykel Meydanı'nda bulunan sapasağlam Sarı Cami'nin 1939'da "kör kazma"yla yıktırılışının hazin hikâyesini günün birinde anlatırım nasipse.



    Bursa'da 1939'lara kadar ayakta duran Sarı Abdullah Camii'nin yıkılmadan önceki bir fotoğrafı. Acaba birileri Cumhuriyet'le özdeşleşen bir meydanda Osmanlı kokan bir caminin varlığından rahatsız mı oldu?

    Bu arada halkımızın camiler kapanmasın diye nasıl canla başla çabaladığını şu örnekten daha vurucu bir şekilde ortaya koyamazdım herhalde: Torunu Gürbüz Işık'ın verdiği bilgiye göre Bulgaristan muhacirlerinden Hafız Ahmed adlı imam, emekli olduktan sonra sırf camiler kapanmasın diye Bursa'daki Bitpazarı ve Davutkadı camilerinde birden fahri imamlık görevini üstlenmiş ve ölene kadar da bunun için koşturup durmuştu. O devirde imamların, camileri kadro dışı bırakılıp kapatılmasın diye tanıdıklarına haber göndererek ara sıra da olsa camiye gelmelerini rica ettiklerini bilenler biliyor.

    İstanbul, Bursa tamam da, Anadolu'nun diğer şehirlerindeki durumdan da biraz bahsetseniz, dediğinizi duyar gibi oldum. Anadolu zaten büyük bir yaradır ki, hâlâ kanar içimizde.

    Kendisi halen Elazığ'da yaşayan yaşlı bir hocaefendi (ismi bende mahfuz) ile yaptığımız özel bir sohbette anlattıkları birer belge değerindedir. Sohbetimizin bir yerinde şu dehşet verici hatıralarını yeniden yaşarcasına anlatmıştı:

    "1942'de Kayseri'de okuyordum. Bizi silah altına alıp Çukur Cami'ye sevk ettiler. O camide tam 7 gece yattık. Oradan İstanbul'a sevk ettiler. İstanbul'da nerede kaldık, biliyor musun? Sultanahmet Camii'nde. Camileri at ahırı, ambar, depo dahi yaptılar. Hepsi askeriyenin işgali altındaydı. Diyarbakır'da bir Ulucami vardır. İnönü devriydi, Ramazan'dan önce içerisine beş on tane sandık attılar, ambar diye kapattılar. Millet çok müracaat etti, "Nerede namaz kılalım?" dediler. Gelen cevap, "Evlerinde kılsınlar." oldu.

    Hangi birini söyleyeyim evladım, hangi birini söyleyeyim! Diyarbakır'da bir gün kalkıyor ki halk, Dağkapısı'ndan Mardinkapısı'na kadar hep idam sehpaları kurulmuş. O insanlar Diyarbakır ve havalisinin ilim adamları, şeyhleri, alimleri...

    Böyle bir sahneyi ben gözlerimle gördüm. Biz Haniliyiz, bir gün dellal çağırdı: 14 eşkıya yakalanmış, başları kesilmiş, jandarmaların süngülerinde getirilip Ulucami'nin cağlarına (demirlerine) asacaklar. Hani halkı toplandı. Caminin önünde bekliyoruz. O zamanlar 8-10 yaşlarında bir çocuğum. Hakikaten 14 jandarma geldi. Süngülerinde kesilmiş birer insan başı. Getirdiler, caminin cağlarına taktılar. Millet dehşet içinde seyrediyor. Yanımda da iki kişi konuşuyor. Birisi "Ne eşkıyası yahu?" dedi, "Şu baş filan alimin, şu baş filan şeyhin, şu filan memleketin ağası, şu filan diyarın meşhur insanı..." Meğer hepsini tanıyorlarmış."

    Anlaşılan, cami avluları o zaman halkı tehdit etmek için kullanılıyormuş. "Peki camileri yeniden kim açtı?" diye soruyoruz kendisine. Cevabı tereddütsüz "rahmetli Menderes" oluyor. "Müslüman insandı Menderes. Dine hizmet etmek isteyen bir insandı. Onun için idam ettiler ya zaten."

    Ya 1935'te Muş'ta dinamitle havaya uçurulan Murad Paşa Camii? Görgü tanığı Sıddık Çeşmidil yıllar önce "Sebil" dergisine şöyle yazmış hatırasını (12 Mart 1976): "Dellal yarım saat sonra caminin yıkılacağını haber verdi. Dinamitlenen minarenin, ekseni etrafında son zikrini yaparcasına daireler çizerek cami harabesinin üzerine uzanışını elemle, biraz da utanarak seyrediyorduk."

    Hangi birini anlatayım sevgili okur, hangi birini anlatayım?





    --
    Cahil kimsenin yanında kitap gibi sessiz ol!


    http://groups.google.com/group/engelliplatformu

    İletiniz, kişiliğinizi yansıtır.
    Yasalar önünde mesul olduğunuz gibi; üyelerimizin önündede , kelimelerinzden mesulsunuz. Grup kurucusu, yöneticisi ve üyeler mesul tutulamazlar.
    Bu grubun hiçbir kurum, kuruluş, dernek ve siyasi oluşumla ilişkisi bulunmamaktadır.

    İletinizi Platform sakinleri ile paylaşmak için:
    engellip...@googlegroups.com


    Daha fazla seçenek için,
    http://groups.google.com/group/engelliplatformu

    -~----------~----~----~----~------~----~------~--~---
    -~----------~----~----~----~------~----~------~--~---

    ferhat <ferhat...@hotmail.com> Oct 12 10:48AM +0300

    Ömer Nasuhi Bilmen Hocayı anıyoruz.


    Merhaba arkadaşlar,

    Bu gün büyük alimlerimizden Ömer Nasuhi Bilmen’in vefat yıldönümü. Kendisini rahmet ve minnetle anarken hayatı ve eserleriyle ilgili kısa bilgileri istifadenize sunuyorum. Birer Fâtiha ile olsun vefamızı gösterelim inşallah.



    Ömer Nasuhi BİLMEN (1883 – 1971)

    beşinci Diyanet İşleri başkanı, fıkıh ve tefsir âlimi.

    a- Doğumu:

    1883'te (hicrî Rebîulevvel 1300, Rumi 1299) Erzurum'un Salasar köyünde doğdu. Babası Hacı Ahmed Efendi, annesi Muhîbe Hanım'dır.

    b- Tahsili:

    Küçük yaşta iken babasının vefatı üzerine Erzurum Ahmediyye Medresesi müderrisi ve nakîbüleşraf kaymakamı olan amcası Abdürrezzak İlmi Efendi'nin himayesinde yetişti. Amcasından ve Erzurum müf-tüsü Narmanlı Hüseyin Efendi'den ders okudu. İki hocası da yakın aralıklarla ölünce İstanbul'a gitti (1908) ve Fatih dersiamlarından Tokat’lı Şâkir Efendi'nin derslerine devam edip icazet aldı (1909). Ayrıca Ders Vekâleti'nce açılan imtihanı kazanarak dersiâmlık şehâdetnâmesi aldı (1912). Bu arada okumakta olduğu Medresetü'l-kudât'ı da ALİY-YÜLÂLÂ (birincilik) derecesiyle bitirdi (1913). Arapça ve Farsça'yı çok iyi bilen, Türkçe ile birlikte üç dilde şiir yazabilen Ömer Nasuhi Bilmen bir ara Fransızca'ya da merak sarmış ve bu dili de tercüme yapacak kadar öğrenmişti.

    c- Vazifeleri:

    Eylül 1912'de Beyazıt dersiamı olarak göreve başladı. Temmuz 1913'te Fetvâhâne-i Âlî müsevvid mülâzımlığına tayin edildi. Bir yıl sonra başmülâzımlığa terfi edip Ağustos 1915'te Hey'et-i Te'lîfiyye üyesi oldu. 18 Mayıs 1916'da Dârülhilâfe Medresesi Kısm-ı Alî fıkıh müderrisliğine, Nisan 1917'de Mahkeme-i Temyîz Şer'iyye Dairesi tere-keye müteallik İ'lâmât telhis mümeyyizliğine nakledildiyse de Mayıs 1920'de tekrar Hey'et-i Te'lîfiyye üyeliğine getirildi. 1922 yılında Meclis-i Tedkikat-ı Şer'iyye üyeliğine nakledildi ve aynı yıl bu dairenin kaldırılması üzerine dersiamlığa devam etti. 1923'te Sahn Medresesi kelâm müderrisi oldu; fakat bu medrese de bir yıl sonra kapatıldı. 14 Şubat 1926'da İstanbul Mütfülüğü müsevvidliğine, 16 Haziran 1943'te de İstanbul mütfülüğüne getirildi. 30 Haziran 1960 tarihinde Diyanet İşleri başkanlığına tayin edildi ve henüz bir yılını doldurmadan 6 Nisan 1961'de emekliye ayrıldı. Uzun memuriyet hayatı boyunca öğretmenlik hizmetinde de bulunan Ömer Nasuhi Bilmen, Dârüşşafaka Lisesi'nde yirmi yıla yakın bir süre ahlâk ve yurttaşlık dersleri okuttu. İstanbul İmam-Hatip Okul’unda ve Yüksek İslâm Enstitüsü'nde usûl-i fıkıh ve kelâm dersleri verdi. Hayatının sonuna kadar ilmi çalışmalarını sürdürdü ve sekiz ciltlik tefsirini emekli olduktan sonra yazdı.

    Önemli not: Uzun memuriyet hayatı süresince sadece 1953 yılın-da hac farizasını yerine getirebilmek için üç aylık izin almış ve 60. gün görevine başlamıştır. Uzun yıllar içerisinde bir tek gün dahi vazifesine gitmediği görülmemiştir.

    d- Vefatı:

    12 Ekim 1971'de İstanbul'da vefat eden Ömer Nasuhi Bilmen, Edirnekapı Sakızağacı Şehitliği'ne defnedildi ve bir ilim güneşi daha battı. Âlimin ölümü, âlemin ölümüdür.

    e- Kişiliği:

    Ömer Nasuhi Bilmen İstanbul müftülüğüne tayin edildiği tarihten itibaren vefat edinceye kadar gerek ilmi ve ahlâkî otoritesi, gerekse samimi dindarlığı ve tevazuu ile dinî konularda Türkiye'de müslüman hal-kın başlıca güven kaynağı olmuştur. İnançta, ibadet ve ahlâkta Ehl-i sünnet mezhebini şahsında tam bir liyakatla temsil ettiği için herkesin saygı ve sevgisini kazanmıştı. Şüphesiz bunda yaşadığı sürece aktif politikanın dışında kalmasının da önemli rolü vardır. Aslında Diyanet İşleri

    başkanlığından on ay gibi çok kısa bir süre içinde ayrılmasının gerçek sebebi, o günkü yönetimin Türkçe ezan ve benzeri konularda Ömer Nasuhi Bilmen'i kendi politik amaçlarına alet etmeye kalkışmasıdır. Çünkü 1960 ihtilaliyle Türkiye'de yeni bir devir başlamış oluyordu. Cumhuriyetin her devrinde olduğu gibi ihtilalden sonra da Diyanet İşleri Başkanlığı için yine Ömer Nasuhi BİLMEN akla gelmiş ve devrin başkanı Cemal Gürsel tarafından bu görevi kabul için rica ve ısrar edilmişti. O güne kadar daima bu görevi reddeden bu zatın bu sefer ka-bulü çok manalıydı. O günün havası içerisinde eğer zayıf mizaçlı bir kimse bu göreve getirilseydi Türkiye'de çok şeyler değişirdi. Ezanın Türkçe okunmasından Kur'an-ı Kerim'in Türkçe okunmasına kadar değişik cereyanlar o günlerin yaygın sloganları idi.

    Yine ne gariptir ki Türkiye'de dinle uzaktan yakından ilişkisi olmayan kimselerin dini tadil için gösterdikleri gayret şayanı hayrettir.

    Evet, işte o günün şartlarında bu görevi kabul etmekle Türkiye'de birçok değişikliği önlemeyi başardı ve bir müddet sonra da vazifesini yapmış bir insanın huzuru içinde emekliliğini isteyerek kendisini daha fazla çalışmaya ve son büyük eseri olan Kur'an-ı Kerim Tefsiri'ni yaz-maya adadı.

    Ömer Nasuhi Bilmen de selefleri gibi dinî meseleler söz konusu olunca asla taviz vermeyen bir yapıya sahipti. Nitekim o yıllarda dinde reform imajını Türkiye'nin gündeminde tutmak için büyük çaba gösteren çevrelere karşı, "Bozulmayan bir dinde reform mu olur" di-yor ve İslâm'ın ortaya koyduğu iman, ahlâk ve hukuk ilkelerinin orijinalliğini, evrenselliğini kendinden beklenen liyakat ve cesaretle savunuyordu.

    Ömer Nasuhi BİLMEN, okumayı yazmayı sevdiği kadar insanlarla sohbetten o nisbette zevk alırdı. Hiçbir gün misafiri eksik olmaz, her misafirinin mesleği ve kişiliği ile mütenasip sohbetler ederdi. Sabrı sonsuzdu. Kendisine en ters gelen konularda dahi karşısındakini sabırla sonuna kadar dinler ve en yumuşak şekilde onu iknaya ve doğru yolu göstermeye çalışırdı.

    Yürümeyi, camileri dolaşmayı ve kabristanları ziyareti severdi. Eski arkadaşlarının birer birer ahirete intikali onu fazlasıyla müteessir eder, gözyaşı dökerdi.

    Son derece sağlam bir bünyeye sahipti. Diyanet İşleri başkanlığı döneminde ilerlemiş yaşına rağmen merdivenleri çok hızlı çıkmasına dikkat eden arkadaşları: "Aman Hoca Efendi nazar değecek biraz yavaş çıkın" dediklerini şaka olarak anlatırdı. Büyük ilim dehasının yanı sıra çok nüktedan bir mizaca sahipti.

    f- Eserleri:

    Ömer Nasuhi Bilmen, eski dersiamlardan Cumhuriyet döneminde telifle meşgul olan birkaç âlimden biridir. Kendisi Erzurum ağzı ile konuştuğu halde eserlerinde kullandığı üslûp ağdalı, fakat mükemmel denecek kadar sağlamdır. Gençlik döneminde yazdığı Türkçe ve Farsça şiirlerinde de duygu, düşünce ve ölçü açısından oldukça başarılıdır.

    Hayatının büyük bir kısmını telifle geçiren ve temel İslâmî ilimler alanında çok sayıda eser veren Ömer Nasuhi Bilmen'in başlıca eserleri şunlardır:

    1. Hukûk-ı İslâmiyye ve Istılâhât-ı Fıhhiyye Kamusu. Sekiz cilttir. Mezhepler arası mukayeseli sistematik bir İslâm hukuku kitabı olup Latin harflerinin kabulünden sonra Türkiye'de İslâm hukuku saha-sında kaleme alınmış ilk ve en muhtevalı eserdir. İlk olarak İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi tarafından bastırılmıştır. Bu kitap yayımlandığı zaman akademik çevrelerde büyük bir yankı uyandırmıştı.

    2. Büyük İslâm İlmihali.

    3. Kur'ân-ı Kerim'in Türkçe Meâl-i Alîsi ve Tefsiri. Sekiz cilttir. Eserde önce sûreler ve muhtevaları hakkında kısa bilgi verildikten sonra âyetlerin meali yer almakta, ardından her âyetin sade bir üslûpla izah ve tefsiri yapılmaktadır.

    4. Büyük Tefsir Tarihi. İki cilttir. İki kısımdan oluşan eserin birinci kısmı (I, 9-l76) usülü tefsire, ikinci kısmı ise tefsir tarihine ayrılmıştır.

    5. Kur'ân-ı Kerim'den Dersler ve Öğütler.

    6. Sûre-i Fethin Türkçe Tefsiri, İ'tilâ-yı İslâm ile İstanbul Tarihçesi.

    7. Hikmet Goncaları. 500 hadisin tercüme ve izahını ihtiva etmektedir.

    8. Muvazzah İlm-i Kelâm. Geniş bir girişle altı bölüm ve sonuç kısmından oluşan ve yeni İlm-i kelâm çığırında yazılmış olan eserde başlıca itikadî ve kelâmî konular yanında İslâm inançlarına ters düşen bazı modern felsefî akımlar da tenkit edilmeye çalışılmıştır.

    9. Mülehhas İlm-i Tevhid, Akaid-i İslâmiyye.

    10. Yüksek İslâm Ahlâkı.

    11. Dini Bilgiler. Diyanet İşleri Başkanlığı'nda çeşitli görevler için yapılan imtihanlara girecek kimseler için sorulu cevaplı olarak hazırlanmış bir eser olup tefsir, hadis, kelâm, usûlü fıkıh, vakıf, ferâiz ve siyer konularını ele almaktadır.

    12. Ashab-ı Kiram Hakkında Müslümanların Nezih İtikatları. Bu kıymetli eserinde Hz. Muaviye (R.A) hakkındaki suallere de cevaplar bulunmaktadır.

    13. Dîni ve Felsefî Ahlak Lûgatçesi.

    Beyânülhak, Sırât-ı Müstakim ve Sebilürreşâd mecmualarında çeşitli makaleleri yayınlanan Ömer Nasuhi Bilmen'in ayrıca gençlik yıllarında Farsça olarak yazıp Türkçe'ye çevirdiği “Nüzhetü'l-ervah” adlı bir divançesiyle 1322'de (1904) yazdığı “İki Şükûfe-i Taaşşuk” adlı bir romanı da vardır.



    Siyaset hakkındaki görüşlerini de şu bir kaç satır ile dile getirmiştir:

    1. "Etme siyasetle sakın iştigal; Berk-i siyasetle yanar perr-ü bal

    (Sakın siyasetle meşgul olma; Siyaset şimşeğiyle kol ve kanat yanar.)

    2. Ehl-i siyaset olamaz her kişi Ehline terk etmelidir her işi

    (Herkes siyaset ehli olamaz. Her işi ehline terk etmelidir.)

    3. Verme halel birliğine ümmetin Nefine say eyle bütün milletin

    (Ümmetin birliğine bozukluk verme.Bütün milletin menfeatine gayret eyle.)

    4. Kendi işinle yürü kıl iştigal Görmesin alem seni şuride hal..."

    (Daima kendi işinle meşgul ol. Seni, millet perişan halde görmesin.)

    Mesut <siyahbeyazi...@hotmail.com> Oct 12 11:00AM +0300

    DUANIN ÖNEMİ NEDİR? "DUANIZ OLMASA NE EHEMMİYETİNİZ VAR" AYETİNİ AÇIKLAR MISINIZ?

    Ayetlerimizin birinde" duanız olmasa ne ehemmiyetiniz var deniyor." Kişi kendini ne kadar zorlasa da dua edemiyorsa bunun nedeni ve çözümü nedir acaba?

    Dua Nedir?

    Dua Arapça bir kelime olup çağırmak, birisine mesaj vermek, onunla irtibat kurmak manalarına gelir. Özel kullanımı esas alındığında ise kulun Allah'a yalvarması, halini arzetmesi, içini dökmesi, ihtiyaçlarını dile getirmesi demektir.

    Dua günümüzde sadece beş vakit namazın veya belli bir kısım ibadetlerin sonuna sıkıştırılarak küçültülmüştür. Öncelikle dua, imanın en önemli göstergelerinden birisidir. Duâ, Allah'la kul arasında kuvvetli bir bağdır. Başka bir ifade ile, kulun düşüncesinin Rabb'e arz edilmesi şeklidir duâ. Kul erişemeyeceği ve iktidarıyla elde edemeyeceği her şeyini, mutlak iktidar sahibi olan Kadîr-i Mutlak'tan ister; işte bu isteğin adıdır duâ. O, helezonlar hâlinde kuldan Rabb'e yücelen tatlı bir nağmedir...

    Duâ imanın en berrak bir göstergesi olduğu gibi aynı zamanda kulluktur, ibadettir. Hatta Peygamber efendimizin beyanıyla ibadetin özüdür o. Duâ Rabb'e dönüş ve yönelişin adıdır. Yine duâ, kuldan Rabb'e yükselen kulluk nişanı, Rab'den kula inen rahmet simgesidir. Daha doğrusu o, Allah'la kul arasında olan münasebetin tam odak noktasıdır. Kulluktan bahsedilen bir yerde, duâdan bahsetmemek mümkün değildir.

    Dua kulluğun simgesi ve başlı başına bir ibadet olduğuna göre sadece insana has bir olgu değildir. Bu yönüyle kainattaki bütün mahlukat onunla ilgilidir. Toprağın bağrına atılan bir tohum, çatlamak, başını topraktan çıkarmak ve güneşe doğru filizlenmek için dua eder. Ama biz onun dilini anlamayız. Yumurtaları üzerinde yatan kuş, yavruları için dua eder. Ama kendi lisanında. Ağaçlar, mevsimi geldiğinde meyve vermek için dua ederler. Ama insan bunun farkında değildir. İşte müminin kainata bakışı budur. Kur'an-ı Kerim'de buyrulur ki "Kainatta hiçbir şey yoktur ki hamd ile Allah'ı tesbih etmesin, Onu anmasın, Ona dua etmesin. Fakat siz onların bu tesbihlerini, zikirlerini, dualarını anlamazsınız". Yine Kur'an'da Allah korkusundan yarılan, dağlardan yuvarlanan taşlardan bahsedilir. Gök gürültüsünün hamd ile Allah'ı tesbih ettiğinden bahsedilir. Peygamber efendimiz "Bu dağ Uhud'dur. O bizi sever biz de onu severiz" buyurur. Yine Peygamberimiz hayvanların kendi dillerince Allah'ı andığını söyler. Evet Allah'tan korkan taşlar, insanları seven dağlar, Allah'ı zikreden canlı veya cansız mahluklar. Müminin kainata bakışı budur. Biz bu mahlukatın dillerini anlasaydık fırtınalı denizin "Ya Celil, Ya Celil" diye zikrettiğini duyacaktık. Dillerini anlasaydık, kedilerin "Ya Rahim, Ya Rahim" diye dua ettiğini işitecektik. Yani sözün kısası sadece insanlar dua etmez. Bütün mevcudat, bütün varlık kendi dilinde dua eder.

    Duanın Hayatımızdaki Önemi

    Biraz önce söylediğimiz gibi her şey dua etmektedir. Hayatı, duâsız düşünmek mümkün değildir. Yaşadığımız hayat, baştan sona kadar duâdan ibarettir. Duâ, Rıza-i İlâhî'nin şifresi ve cennet yurdunun da anahtarıdır.

    Duânın bizatihi ibadet olduğunu, hatta ibadetin özü olduğunu ifade etmiştik. Onun için ibadetin önemi hakkında söylenen her şey dua için de geçerlidir.

    Duanın önemi hakkında söylenmesi gereken en önemli şey Furkan suresinde geçen şu ayet olmalıdır: "Habibim, insanlara de ki, duanız olmasaydı Allah katında ne ehemmiyetiniz vardı". Evet Allah katında bizim ehemmiyetimiz, değerimiz duamız sayesindedir. Duamız yoksa bir değerimiz de yok demektir. Onun için Allah'ın bütün sevgili kulları duadan bir an bile uzak kalmamışlardır. Mesela Kur'an'da peygamberler anlatılırken hep onların duaları nazara verilir ve onların dua insanları oldukları vurgulanır. Hz. Adem dua eder ve hatası affedilir. Hz. Nuh o denli gürül gürül dua eder ki, onun duası neticesinde tufan gerçekleşir ve o da tufan peygamberi olur. Hz. İbrahim dua dua yalvarır, ve nesiller sonra Peygamber Efendimiz diyecektir ki "Ben dedem İbrahim'in duasıyım". Hz. Musa her dem dua halindedir ve duasıyla kardeşi Hz. Harun, bir insana lutfedilen en büyük makama mazhar olur, yani peygamber olma şerefiyle şereflendirilir. Hz. Yunus'un, Hz. Eyyub'un ne hazin duaları vardır. Hz. Zekeriya, Hz. İsa hep dua insanlarıdır. Ve Peygamber Efendimiz (s.a.s), ömründe bir an bile duadan uzak olmamıştır. Peygamber Efendimiz'in duaları bir araya getirildiğinde oldukça hacimli bir dua mecmuası ortaya çıkmaktadır. Sonra peygamberlerin varisleri olan din büyüklerine baktığımızda onların da birer dua kahramanı olduklarını ve hayatlarını dua çevresinde örgülediklerini görüyoruz. Bir Muhyiddin İbn Arabi Hazretlerinin, bir Şah-ı Nakşibendi, bir İmam-ı Rabbani hazretlerinin dualarına baktığımızda kalbimiz duracak gibi oluyor, ve onların kulluk şuurlarına, Cenab-ı Hak karşısındaki saygılarına hayret ediyoruz. Kısacası Allah'ın bütün sevgili ve değerli kullarının hayatında dua çok önemli bir yer işgal etmektedir. Onlar büyük insan olduklarından mı duaya bu kadar önem vermektedirler, yoksa duaya çok ehemmiyet verdiklerinden mi büyük insan olma payesine ermişlerdir. Şöyle veya böyle ayet bize diyor ki "Duanız olmasa ne ehemmiyetiniz vardı".

    Başka bir ayette Rabbimiz "Anın beni, anayım sizi" buyurmaktadır. Cenab-ı Hakk'ın bizi anması ne büyük bir şeydir. İşte kul, bu büyüklüğe ve bahtiyarlığa O'nu anmakla ulaşır. Dua etmek de O'nu anmaktan başka nedir ki? Büyük bir zat çevresindekilere der ki "Ben Allah'ın beni andığı vakitleri biliyorum". Ona bunu nasıl bildiği sorulduğunda "Ben O'nu andığım zaman O da beni anmaktadır. Zira kendisi bunu ifade buyurmaktadır" diye cevap verir.

    Evet dua çok ama çok önemlidir. Rahmet elinin üzerimizde dolaşması, duâ sayesindedir. Duâ, aynı zamanda gazabın da paratoneridir. Evet, hakkımızda rahmeti ve rızayı celp, gazap ve öfkeyi def edecek olan müessir bir ubudiyettir duâ. Çok defa beşer imkânının tükendiği noktada duâ şuuru başlar. Rabbin kapısına duâ ile varılır, o kapıda duâ ile konuşurlar ve rahmeti hakkımızda sağnak sağnak celbeden de duadır. Evet dua rahmetin celbine vesile olduğu gibi belayı ve musibeti de ortadan kaldırır.

    Bir hadis-i şerifte şöyle buyurulmaktadır: "Allah katında duadan makbul ve kıymetli hiçbir şey yoktur". Çünkü Rahmeti Sonsuz bizden dua etmemizi istemektedir. Mümin suresi 60. ayette Rabbimiz buyurmaktadır ki: "Bana dua edin size icabet edeyim, cevap vereyim". Bir başka hadis-i şerifte de şöyle buyurur Efendimiz: "Allah'ın fazlından isteyin. Allah kendinden istenilmesini sever". Şu halde biz dua etmekle Allah'ın sevdiği bir şeyi yapmış oluyoruz. Allah'ın sevdiği bir iş olmasının yanında Onun emrettiği bir ibadeti yerine getirmiş oluyoruz.
    Öte yandan dua, insanı hayırlara, iyiliklere yönlendirir. Evet istiğfar, günahlardan tövbe kötülüklere yönelmeye mani olduğu gibi dua da insanı iyiliklere yönlendirir.

    Dualarda Neler Söylenmeli, Neler İstenmeli?

    Dualarımızda her şeyi isteyebiliriz. Ancak öncelikle ve daima en önemli şeyleri istemeliyiz. Nedir en önemli olan şey? Dünyada mutlu bir hayat sürmek mi? Hayır. Çünkü bu dünyada mesûdâne bin senelik bir hayat, Cennet hayatının bir saatine mukabil gelmez. O zaman en önemli şey Cennet hayatı mı? Hayır. Zira gözlerin görmediği, kulakların işitmediği ve hiçbir insanın aklına gelmeyen Cennet hayatının bin senesi, bir an Rabbimizin cemalini müşahede etmeye denk değildir. Buna rağmen en önemli şey bu da değildir. "Ve Rıdvânun minallahi ekber." Her şeyden öte, her şeyin üstünde, her şeyden önemli olan Allah'ın rızasıdır. O kazanıldığı zaman diğerleri de kazanılmış demektir. Öyle ise dualarımızda mütemadiyen Onun rızasını istemeliyiz.

    Bizim ne güzel adetlerimiz vardır. Birisinin bir iyiliğini gördüğümüzde "Allah razı olsun" deriz. Bu üç kelimelik basit cümle aslında en önemli duayı ifade etmektedir. Keşke hep birbirimizle karşılaştığımızda ve ayrılırken birbirimize böyle desek. Keşke her telefon konuşmamız bu duayla son bulsa. Keşke her radyo programı, televizyon programı bununla açılsa kapansa. Ve böylece bu kadar sık karşılaştığımız bu duadan birisi kabul edilince, ahirette beratımızı aldık demektir. Bu güzel âdet, dinî kitaplarımıza da yansımıştır. Bu kitaplarda geçen isimlerden sonra hep parantez içinde bu dua tekrar edilir.

    Öyleyse dualarımızda en çok Allah'ın rızası istenmeli, ondan başka ahiret saadeti istenmeli. Peygamber Efendimiz "Cenneti istediğin zaman Firdevsi iste!" buyurmaktadır. Firdevs, Cennet'in en yüce mertebesidir. Ayrıca dünyada ve ahirette hasene, iyilik, güzellik istenmelidir. Her şeyin hayırlısı ve Allah rızasına muvafık olanı istenmelidir. Günahlarımızın bağışlanması talep edilmelidir.

    Sana ahvalimi arz etmeğe hacet mi var Ya Rab!
    Günahkarım, recaya elde bir kuvvet mi var Ya Rab!

    şuuru içinde Necip Fazıl gibi demeliyiz ki:
    Bende sıklet, sende letafet...
    Allahım affet!
    Latiften af bekler kesafet...
    Allahım affet!
    Etten ve kemikten kıyafet...
    Allahım affet!
    Şanındır fakire ziyafet...
    Allahım affet!
    Acize imdadın şerafet...
    Allahım affet!
    Sen mutlaksın, bense izafet!
    Allahım affet!
    Ey kudret, ey rahmet, ey re'fet!
    Allahım affet!


    Mü'min bencil değildir. Biz dualarımızda kendimiz için istediklerimizi en yakın daireden başlayarak ailemiz için de istemeliyiz. Peygamber Efendimiz bize bunu talim buyurmaktadır. Daha sonra akrabalarımız, komşularımız, tanıdıklarımız adına da dua etmeliyiz. Bu, mü'min olmanın gereğidir. Bir hadis-i şerifte buyrulur ki: "Bir kimse kendisi için istediğini mü'min kardeşi için istemedikçe hakiki mü'min olamaz".

    Daha sonra daireyi genişleterek ülkemizin dirliği birliği için dua etmeliyiz.

    Biz kısık sesleriz.. minareleri,
    Sen ezansız bırakma Allahım!
    Ya çağır şurda bal yapanlarını;
    Ya kovansız bırakma Allahım!
    Mahyasızdır minareler.. göğü de
    Kehkeşansız bırakma Allahım!

    Müslümanlıkla yoğrulan yurdu
    Müslümansız bırakma Allahım!

    Yarının yollarında yılları da
    Ramazansız bırakma Allahım!
    Ya dağıt kimsesiz kalan sürünü
    Ya çobansız bırakma Allahım!
    Bizi sen sevgisiz, susuz, havasız
    Ve vatansız bırakma Allahım!

    Müslümanlıkla yoğrulan yurdu
    Müslümansız bırakma Allahım! (Arif Nihat Asya)

    Evet vatanımızı milletimizi dualarımızda ihmal etmemeliyiz. Bununla da yetinmeyerek tüm İslam alemini duamızda yadetmeliyiz. Dünyanın değişik yerlerinde sıkıntıya maruz kalan din kardeşlerimizin kurtulması için, bugün dağılmış bir görüntü arz eden İslam aleminin yeniden derlenip toparlanması için dua etmeyi ihmal etmemeliyiz. Eğer bir günlük duamızda bunları dile getirmezsek, o gün vefasızlık ettiğimize inanmalıyız. Ümmet-i Muhammed (s.a.s) için edilecek şu dua abdalların duası olarak meşhurdur: "Allahümmerham Ümmete Muhammed- Allahım, Ümmet-i Muhammed'e rahmet ve merhametinle muamele et".

    Müslüman, himmeti ali insandır. Onun için duamız bu söylediklerimizdeh ibaret olmamalı, tüm insanları kapsayıcı olmalıdır. En yüce dinin mensupları olarak bütün insanlığın inandığımıza inanması, duyduğumuzu duyması, sevdiğimizi sevmesi için dua etmeliyiz.

    Keşke sevdiğimi sevse kamu halk u cihan
    Sözümüz cümle heman kıssa-i canan olsa.

    "Allah'ım sen adını dünyanın dört bir tarafında duyur. Kalmasın sana inanmayan bir mahzun gönül. Habib-i edibinin nam-ı celili, güneşin doğup battığı her yerde şehbal açsın." sözleri her gün bizim vird-i zebanımız, dilimizden düşürmediğimiz duamız olmalı.

    Ya ilahi
    Hak tanınsın: kimse gaddar, kimse mağdur olmasın;
    Mest olup ikbal meyinden, sonra mahmur olmasın!
    Bir misafirhanedir, dünyaya mağrur olmasın;
    Ya ilahi, rahmetinden kimseler dur olmasın!

    Dualarımızda Dünyaya Ait İstekte Bulunabilir miyiz?

    Dualarımızda elbette dünyaya ait isteklerde bulunabiliriz. Bir yazarımızın ifadesiyle "Dua kabın çok geniş olsun. Varsın ona kainat bile sığsın. Sen onu, Sahibinden istiyorsun ya." Mesela Peygamber Efendimiz yağmur duası yapmıştır ve yağmur duası, O'nun sünneti olarak o günden bugüne değin gelmiştir. Daha önce bahis mevzuu yaptığımız bir hadisi yine hatırlatalım: "Allah'ın fazl-ı kereminden çok çok isteyin. Şüphesiz Allah kendisinden istenilmeyi sever". Bakara suresi 186. ayette Rabbimiz şöyle buyurur: "Kullarım sana beni sorduğunda söyle onlara ben çok yakınım. Bana dua ettiği vakit dua edenin dileğine karşılık veririm. O halde kullarım da benim davetime uysunlar ve bana inansınlar ki doğru yolu bulurlar." Gafir Suresi 60. ayette de "Bana dua edin size icabet edeyim, cevap vereyim" buyurulur.

    Allah Yaptığımız Dualara Çok Önem Veriyor. Ancak Bazen Duada İstediğimiz Şeyler Gerçekleşmiyor?

    Dualarımızla alakalı bir-kaç hususa dikkat etmemiz gerekiyor. Birincisi: Dua ikiye ayrılır. Birisi fiilî dua (tavır ve hareketle yapılan dua), ikincisi kavlî dua (dilimizle yapılan dua). Bir şeyin gerçekleşmesi için bu iki duaya riayet edilmeli. Mesela hasat mevsiminde bereketli mahsul için dua dua yalvaran kimsenin bu duasının gerçekleşmesi için öncelikle fiilî duasını bihakkın eda etmesi ve toprağın bağrına tohum atması gerekir. Zamanı gelince tarlasını sürmesi, gerekiyorsa sulaması hep fiilî dua kapsamındadır. İmtihanında başarılı olmak için dua eden öğrencinin öncelikle ders çalışmak suretiyle fiilî duasını yapması gerekmektedir.

    İkincisi: Duanın bir ibadet olduğunu söylemiştik. Dolayısıyla duanın semeresi, neticesi uhrevîdir, ahirete aittir. Dünyaya ait maksatlar ise duanın sebebi değil vakitleridir. Mesela yağmursuzluk hali, yağmur duası ibadetinin vaktidir. Bir hadis-i şerif konumuzu aydınlatması bakımından önem arzeder: "Kul duasında şu üç şeyden birisini mutlaka kazanır: ya duası sayesinde günahı bağışlanır, veya dünyada mükafatını alır, veya ahirette mükafatını kazanır." Yani dua ettiğimizde, mutlaka kazanç içinde bulunmaktayız.

    Üçüncüsü: Bize şahdamarımızdan yakın olan Rabbimiz, bizi bizden iyi bilmektedir. Dolayısıyla bir şey istediğimizde, o şeyin bizim için hayırlı olup olmayacağını da en iyi O bilir. Mesela erkek evlat isteyen bir kula Hz. Meryem gibi bir kız evlat lutfedildiğinde duası kabul olunmadı denmez. Allah daha hayırlısını verdi denir. Yine mesela ben mal istediğimde Allah'ın bana nasib edeceği mal benim Karun gibi yerin dibine batmama sebep olacaksa, Allah'ın beni fakir yaşatması Onun ayrı bir rahmet tecellisidir.

    Nasıl Dua Etmeliyiz? Duanın Adab ve Erkanı

    Peygamber Efendimizin ve maneviyat büyüklerimizin talim buyurduğu bir takım dua adabı ve erkanı vardır:

    Birincisi: Dua için bazı şerefli vakitleri kollamak. Mesela sene içinde bayram ve arefe günleri, duanın makbul olduğu günlerdir. Aylardan Ramazan dua için en uygun, altın bir zaman dilimidir. Bir hadiste ifade buyurulduğuna göre oruçlunun duası kesinlikle kabul edilir. Dolayısıyla mübarek Ramazan'da oruçlu dillerimizle mümkün olduğu kadar çok dua etmeye gayret etmeliyiz. Mesela Cuma günleri de dualar için en elverişli günlerdir. Gün içinde seher vakitleri tam dua vakitleridir. Efendimiz buyurur ki; "Allah

    "Mücahit Emir" <mucah...@gmail.com> Oct 12 10:59AM +0300

    DUADAKİ İNCE SIR NEDİR? HER DUA KABUL OLUR MU? İSTİDAT, FITRİ İHTİYAÇ, IZDIRARİ VE HAL DİLLERİYLE YAPILAN DUA NE DEMEKTİR?

    Dua, kulun Rabbine yönelip O'ndan yardım dilemesidir. İnsan, gücünün yetmediği ihtiyaçlarını elde etmek, kendi kudretiyle erişemediği arzularına erişmek için Allah'a sığınır. Çünkü Allah'tan başka hiç kimse yoktur ki, onun en gizli arzularını duyup yerine getirsin, ihtiyaçlarını karşılasın.



    Dua bir ibadettir. Hattâ ibadetin ruhudur.



    Nasıl ki, bir çocuk eli yetişemediği bir ihtiyacını, bir arzusunu elde etmek için ya ağlar, ya ister; yani acizlinin diliyle dua eder ve isteklerini elde eder.



    Öyle de, insan bütün canlılar içinde nazik ve nazlı bir çocuğa benzer. Cenab-ı Hakkın dergâhına acziyle ağlamak veya ihtiyacıyla dua etmekle yönelir. Yoksa bir sinekten korkan haylaz bir çocuk gibi, “Bu insanları kendi gücümle emrimde çalıştırıyorum” deyip nankörlük etmek, insanın yaratılışına aykırı olduğu gibi, üstelik âhirette şiddetli bir azabı da hak eder.



    İnsan dua vasıtasıyla Cenab-ı Hakka yaklaşır. Bu itibarla başa gelen çeşitli sıkıntılar ve belalar, insana aczini ve güçsüzlüğünü hatırlatıp onu Rabbine yönelmeye zorlaması cihetiyle rahmettir. Çünkü insan bilhassa böyle vakitlerde ne kadar âciz ve çaresiz olduğunu anlayıp sığınacak bir yer bulmaya muhtaç durumdadır. Dua bunun en güzel vesilesidir.



    Dua bir ibadet olduğuna göre, onun sadece ve sadece Allah'ın rızasını kazanmak gayesiyle yapılması gerekir. Bunun için insan âcizliğini, yalnızlığını ve çaresizliğini bütün ruhuyla hissedip kendisine yardımcı olacak, korkulardan, endişelerden kurtaracak yegâne zatın Allah olduğunu düşünerek ellerini semaya kaldırmalıdır. O Yaratıcı sonsuz bir kudret, bir rahmet ve bir hikmet sahibidir. Bütün kâinat Onun eseridir ve Onun izni olmadan yaprak bile kıpırdayamaz. Bütün kemal sıfatların sahibi olan Cenab-ı Hak, buna karşılık bütün noksan sıfatlardan münezzehtir. Yarattığı canlı-cansız bütün varlıkları sayısız nimetlerle donatmış, onların üstünde insanı en yüksek bir mevki ile şereflendirmiştir. Bunun için Cenab-ı Hak sonsuz hamd ve senâya layıktır. Zaten varlıkların yaratılış maksadı da hamd, tesbih, tekbirle Ona kulluk etmek değil midir? İşte dua bundan dolayı ehemmiyet taşımaktadır.



    Her dua kabul olur mu?



    Her ettiğimiz dua kabul olunmuyor. Oysa âyet-i kerimede “Bana dua edin, size cevap vereyim” buyuruluyor? Bunun sebebi nedir?



    Dua meselesinde iki ifade vardır; biri cevap, diğeri de kabul. Yani ettiğimiz her duaya Cenab-ı Hakk'ın cevap vermesi ayrıdır, kabul etmesi ayrıdır. Allah her duaya cevap verir. Fakat her zaman istenen şeyin aynısını vermez. Çünkü hikmeti bunu gerektirmektedir.



    Bu durum, doktor çocuk misaline benzer. Şöyle ki: Doktora götürülen çocuk muayenehanede bir ilâç görür, hemen onu ister. O ilâcın hastalığına iyi geleceğini sanır. Doktor muayene eder. Hastalığı teşhis ettikten sonra, ya çocuğun istediği ilâcı verir, ya başka bir ilâç verir, yahut gerek görmez, hiç ilâç yazmaz.



    İşte Cenab-ı Hak her yerde hazır ve nâzırdır. İnsanın yaptığı her duayı işitir ve cevap verir. Fakat insanı insandan daha çok düşündüğünden, derdini ve asıl ihtiyacını iyi bildiğinden; neyin hayrına, neyin zararına olacağını ezelî ilim ve hikmetiyle bildiğinden, insanın istediğinin aynısını verebildiği gibi, bazan daha iyisini verir, bazan da zararlı olacağından hiç vermez. Bunun için insanın, “Allah, benim her istediğimi vermiyor” demeye hakkı yoktur.



    Dua bir ibadet olduğuna göre mükâfatı âhirette verilir. İnsanı duaya sevk eden sebepler ise o ibadetin vaktidir.



    Meselâ hava kurak gidip yağmursuzluk devam ettiği zamanlarda yağmur duasına çıkılır. Güneşin batması akşam namazının vakti olduğu gibi, kuraklık da o duanın vaktidir. Yoksa o dua yağmuru yağdırmak için değildir. Çünkü o takdirde dua Allah rızası için değil de, sırf yağmurun yağması için edilmiştir. Bundan dolayı da kabule layık olmaz.



    Bunun gibi, insanın birtakım belâ ve musibetlere uğraması, hastalanması, bazı duaların vakitleri sayılır. İnsan böyle zamanlarda çaresizliğini, güçsüzlüğünü anlar, dua ve niyazla İlâhî dergâha iltica eder. İnsan o kadar dua ettiği halde belalar gitmez, hastalıklar geçmez ve netice itibariyle o an için istekler yerine gelmemiş görünür. İnsan, “Duam kabul edilmedi” dememeli, “Duamın vakti bitmedi, daha çok dua etmem gerekir” demelidir. Şayet Cenab-ı Hak, edilen duanın aynısını verse, belayı kaldırsa, işte o zaman duanın vakti sona ermiş olur.



    Başka bir misâl:



    İnsan duasında Allah'tan erkek çocuğu ister, Hazret-i Meryem'in annesinin duasında olduğu gibi Cenab-ı Hak ona Hazret-i Meryem gibi bir kız çocuğu verir. Bu insan, “Duam kabul olunmadı” diyemez, belki “Daha güzel bir şekilde kabul edildi” der.



    Diğer taraftan, bazan insan dünyevî bir ihtiyacı için dua eder. Fakat Cenab-ı Hak duasını âhireti için kabul eder. Yani ettiği bu duası sayesinde ya Cehennem azabından kurtulur veya Cennetteki makamı yükselir. Bu insan, “Duam reddedildi” diyemez, “belki daha faydalı bir şekilde kabul edildi” diyebilir.



    “Duanın en güzel, en lâtif, en leziz, en hazır meyvesi, neticesi şudur ki:



    “Dua eden adam bilir ki, Birisi var ki, onun sesini dinler, derdine derman yetişir, ona merhamet eder. Onun kudret eli her şeye yetişir. Bu büyük dünya hanında o yalnız değil, bir Kerim zat var, ona bakar, ünsiyet verir. Hem onun hadsiz ihtiyacatını yerine getirebilir ve onun hadsiz düşmanlarını defedebilir bir Zatın huzurunda kendini tasavvur ederek bir ferah, bir inşirah duyup, dünya kadar ağır bir yükü üzerinden atıp Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn der.



    “Dua ubudiyetin (kulluğun) ruhudur ve hâlis bir imanın neticesidir. Çünkü dua eden adam duası ile gösteriyor ki, bütün kâinata hükmeden birisi var ki, en küçük işlerime ıttılâı var ve bilir, en uzak maksatlarımı yapabilir, benim her halimi görür, sesimi işitir. Öyle ise bütün mevcudatın bütün seslerini işitiyor ki, benim sesimi de işitiyor. Bütün o şeyleri o yapıyor ki, en küçük işlerimi de Ondan bekliyorum, Ondan istiyorum.”1



    Duanın çeşitleri



    1. İstidat diliyle dua:



    Bitki ve hayvanların duasıdır. Bütün tohumlar, çekirdekler hal ve istidat dilleriyle Cenab-ı Hakka şöyle dua ederler:



    “Ya Rab! Senin isimlerinin nakışlarını tafsilatlı olarak göstermek için bizi geliştir. Küçük hakikatlerimizi sümbül ve ağaçla büyük hakikata çevir. Bize kuvvet ver ki, yeryüzünün her tarafında kendi türümüzün bayrağını dikelim. Yeryüzü mescidinin herbir köşesinde Sana ibadet etmek için bize yardım et. Dünya sergisinde Senin güzel sanatlarını kendi dilimizle sergilemek için güç ver.”



    Bitkilerin bu duasının kabulü için sebepler biraraya gelir. Meselâ, güneş, su ve toprak çekirdeğin etrafında bir vaziyet alarak şöyle derler:



    “Yâ Rab! Bu çekirdeği ağaç yap!” Çekirdek ağaç olur. İşte sebeplerin biraraya gelmesi bir çeşit duadır. Çünkü o ağacı şuursuz sebepler yapmıyor, onu yeşerten Cenab-ı Hak'tır. Ayrıca bitkilerin tohumları da rüzgâr vasıtasıyla dünyanın dört bir tarafına ulaşır ve kendi türünün bayrağını dalgalandırır.2



    Her şey Bismillah der



    Bismillah güzel bir duadır. Bu duayı sadece insan yapmaz. Bitkiler ve hayvanlar da yapar. Şöyle ki:



    Her şey Cenab-ı Hakk'ın namına hareket eder. Zerre kadar tohum ve çekirdekler başlarında koca ağaçları taşır, dağ gibi yükleri kaldırır. Demek ki, her bir ağaç “Bismillah” der, rahmet hazinesi meyvelerinden ellerini doldurur, bizlere tablacılık eder. Her bir bostan “Bismillah” der, kudret mutfağından bir kazan olur, çeşit çeşit pek çok leziz yiyecekler beraber içinde pişirilir. Her bir inek, deve, koyun, keçi gibi mübarek hayvanlar “Bismillah” der, rahmet feyzinden bir süt çeşmesi olur. Bizlere Rezzâk namına en lâtif, en nazif âb-ı hayat gibi bir gıdayı takdim eder. Her bitki ve ağaçların ipek gibi yumuşak kökleri “Bismillah” der, sert olan taş ve toprağı deler, geçer. Allah namına, Rahman namına der, her şey onun emrine girer.



    Evet, havada dalların yayılması ve meyve vermesi gibi, o sert taş ve topraktaki köklerin kolaylıkla yayılması ve yer altında yemiş vermesi, kavurucu sıcağa karşı aylarca nazik, yeşil yapraklarının yaş kalması, tabiatçıların ağzına şiddetle tokat vuruyor, kör olası gözüne parmağını sokuyor ve diyor ki:



    “En güvendiğin sertlik ve sıcaklık dahi emir altında hareket ediyorlar; o ipek gibi yumuşak damarlar birer Asa-yı Musa gibi “Asanı taşa vur demiştik” emrine uyarak taşları şak eder. Ve o sigara kâğıdı gibi ince yapraklar İbrahim Aleyhisselâmın birer azası gibi ateş saçan hararete karşı “İbrahim için serin ve selametli ol” meâlindeki âyeti okuyorlar.3



    Değişme ve gelişme halinde olan her varlığın istidat diliyle yaptıkları dua da bu kısma girmektedir. Her şey kendine has diliyle Cenab-ı Hakkı tesbih ettiği gibi, ihtiyacıyla da Allah'a dua etmektedir.4



    Diğer bazı varlıkların kendi dilleriyle yaptıkları dua Sözler'de şöyle ifade edilir:



    “Eğer o yüksek hakikatleri yakından temaşa etmek istersen, git, fırtınalı bir denizden, zelzeleli bir zeminden sor, 'Ne diyorsunuz?' de. Elbette 'Yâ Celîl, yâ Celîl, yâ Azîz, yâ Cebbar' dediklerini işiteceksin. Sonra deniz içinde ve zemin yüzünde merhamet ve şefkatle terbiye edilen küçük hayvanattan ve yavrulardan sor, 'Ne diyorsunuz?' de. Elbette, 'Yâ Cemîl, yâ Cemîl, yâ Rahîm, yâ Rahîm' diyecekler. Semâyı dinle. Nasıl 'Yâ Celîl-i Zülcemâl' diyor. Ve arza kulak ver. Nasıl, 'Yâ Cemîl-i Zülcelâl' diyor. Ve hayvanlara dikkat et. Nasıl 'Yâ Rahmân, yâ Rezzâk' diyorlar. Bahardan sor. Bak, nasıl, 'Yâ Hannan, yâ Rahman, yâ Rahîm, yâ Kerîm, yâ Lâtif, yâ Atûf, yâ Musavvir, yâ Münevvir, yâ Muhsin, yâ Müzeyyin' gibi çok esmayı işiteceksin.”5



    Bediüzzaman, kedilerin hırhır ve mırmırlarıyla “Yâ Rahîm, yâ Rahîm!” dediklerini hem kendisinin, hem de talebelerinin fark ettiğini söylemektedir.



    2. Fıtrî ihtiyaç diliyle dua:



    İnsan ve hayvan bütün canlılar, iktidar ve iradeleri ile elde edemedikleri zaruri ihtiyaçlarını Cenab-ı Hak'tan isterler. Her bir varlık o ihtiyaç diliyle hayatlarını devam ettirmek için Cenab-ı Hak'tan rızık hükmünde ihtiyaçlarını isterler. Bu duaları kabul olunur, ihtiyaçları münasip vakitte ummadıkları yerden gönderilir.



    3. Iztırar diliyle yapılan dua:



    Muztar durumda kalan her insan Yüce Allah'a iltica ederek dua eder, göremediği bir hâmisine sığınır, Rabbine yönelir. Tarih boyu insanlığın yapmış olduğu keşif ve icatlar da bu duaya dahildir.



    Muztar olan bir insanın yaptığı duanın büyük bir tesiri vardır. Bazan böyle duaların hürmetine en büyük bir şey en küçük bir şey kadar insanın emrine girer. “Evet, kırık bir tahta parçası üzerindeki fakir ve kalbi kırık bir masumun duası hürmetine denizin fırtınası, şiddeti, hiddeti inmeye başlar. Demek dualara cevap veren Zat mahlukata hâkimdir. Öyle ise mahlukata dahi Hâlık'tır (yaratıcıdır).”6



    Bu üç çeşit dua, bir mani olmazsa daima makbuldür.



    4. Her zaman yaptığımız meşhur dua



    Bu da iki kısımdır:



    a. Fiilî dua: Sebeplere teşebbüs etmek fiilî duadır. Çift sürmek gibi. Toprak rahmet hazinesinin kapısı olduğundan çiftçi o kapıyı sabanıyla çalar. Bu dua doğrudan Cenab-ı Hakk'ın isim ve ünvanına yönelmiş olduğundan çoğunlukla kabul olunur.



    b. Kavlî dua: Dil ve kalble yapılan dua: İnsanın eli yetişmediği bir kısım ihtiyaçlarını istemesidir. Bunun en mühim tarafı, en güzel meyvesi şudur:

    “Dua eden adam anlar ki, Birisi var, benim kalbimden geçenleri işitir, her şeye eli yetişir, her bir arzusunu yerine getirebilir, âcizliğine merhamet eder, fakirliğine medet eder.”

    Hayvanların acıktıkları zaman kendilerine has dilleriyle çıkardıkları sesler de kavlî duaya girmektedir.7



    Duada elleri ters çevirmenin sünnetteki yeri

    Bu hususta Peygamberimizin (a.s.m.) tatbikatı belli ve açıktır. Sahabilerin ifadesine göre, Peygamberimiz (a.s.m.) ellerini göğüs hizasına getirip, avuç içlerini yüzüne meyilli olarak açar, dua buyururlardı. Hattâ yağmur duası esnasında ellerini iyice yukarı kaldırdığını ve koltuk altlarının beyazlıkları görülünceye kadar dua ettiğini on yıl hizmetinde bulunan Hz. Enes bin Mâlik bildirmektedir.(8)

    Peygamberimizin (a.s.m.) yağmur duası dışındaki dualarında da ellerini fazla kaldırdığı rivayet edilmektedir.

    Allah'tan birşey isterken veya arzu etmediğimiz bir şeyden korunmak için dua ettiğimizde, ifadelerimizde değişiklikler olduğu gibi, duruşunda da farklılık vardır.

    Nitekim, Hallad bin Sâibi'l-Ensarî, Peygamberimizin (a.s.m.) dua ederken ellerini nasıl tuttuğunu şöyle anlatmaktadır:

    “Peygamber (a.s.m.) Allah'tan birşey istediği zaman avuçlarının içini semâya kaldırır, bir şeyden Allah'a sığındığı zaman da avuçlarının dışını, ellerinin tersini semâya çevirirdi.”(9)

    Yine Peygamberimizin (a.s.m.) yağmur duası esnasında ellerinin dışını çevirdiğini rivayet eden Enes bin Mâlik (r.a.) şöyle demektedir:

    “Peygamber (a.s.m.) yağmur duası yaptı ve avuçlarının sırtı ile semaya işaret etti.”(10)

    Çünkü yağmurun kesilmesi ve uzun bir süre yağmaması bir musibettir. Bu belânın def'i için yağmur duası yapılmaktadır. Kıtlığın, yağmursuzluğun gidip, bereketin ve bolluğun gelmesi istenmektedir. İşte bu susuzluğun gitmesi için dua esnasında elin tersi döndürülmektedir.

    Sahih-i Müslim'in Şârihi ve Şafiî mezhebinin büyük âlimlerinden İmam-ı Nevevî Hazretleri bu hadisi açıklarken şöyle demektedir:

    “Bizim âlimlerimizden bir cemaat ve diğer bazı âlimler kıtlık ve benzeri belâların def'i için edilen dualarda elleri kaldırıp avuçların sırtlarını semaya çevirmiş, Allah'tan bir şey isterken de avuçların içini semâya kaldırmanın sünnet olduğunu, bu hadisi delil getirerek söylemişlerdir.”(11)

    Enbiya Suresinin 90. âyetinin, duanın âdâbını bildirdiğini söyleyen müfessirler, bu âyete göre dua esnasında yerine göre ellerin bazan içi, bazan da tersi çevrilir demektedir. Âyetin meali şöyledir:

    “Gerçekten onlar daima hayırlı işlere koşar ve rahmetimizi umup azabımızdan korkarak Bize dua ederlerdi. Onlar Bize karşı derin bir hürmet ve tevazu içindeydiler.”

    Âyette geçen “rağaben” rağbet ve ümit mânâsına gelirken, “rahaben” kelimesi de korku hâli demektir. İşte bazı müfessirler bu âyetten murad, “Allah'tan birşey istenildiği zaman avuçların içi, korku ânında Allah'a sığınırken avuçların dışı semaya kaldırılır.” demektedirler.(12)

    İşte Allah'tan sıhhat, âfiyet, huzur, sükûn, bereket ve bolluk dilerken ellerin iç kısmını; kötülük, kıtlık, kuraklık, belâ, musibet, maişet darlığı, ihtilaf ve düşmanlıklardan sakınmak için Allah'a iltica ederken de ellerin

    "Osman akgünlü" <hassa...@gmail.com> Oct 12 10:57AM +0300

    ÇOCUK


    Dogumundan bülûg yasina kadar insan yavrusu, evlât.

    Allah'u Teâlâ Hz. Âdem (a.s.)'e bizzat hayat verdikten sonra, muayyen bir yolla erkekle kadinin birlesmesi, erkek ve disideki sperm denen canli hücrelerin birbirleriyle bulusmasi yoluyla insanin yaratilisinin devamli olarak tekrarini murad etti. Erkek ve kadinin birlesmesi tamamlaninca, insan yaratilisinin sebebi olan olay da tamamlaniyor.

    Insanlar, iste bu birlesme ile nesillerini devam ettiriyorlar. Islâm bu birlesme için bir ölçü koymustur. Bu ölçü de nikâhtir. Nikâhdan maksat da, her canli için gerekli olan neslin devamini saglamaktir. Insandaki devamliligin gayesi ise, Allah'a ibadet ve dünyayi Allah için imar ederek insanlarin yardimina kosmaktir. Bu, esas gaye olunca çocuk ve nesil arzusu, salih ve hayirli bir neslin talep edilmesini gerektirmektedir.

    Kur'ân-i Kerîm'de çocuk arzusu ile ilgili âyetlerde bu hayirli ve salih çocuk meselesine her seferinde ayri ve tevhidî bir önem verilir:

    Onlar ki: "-Ey Rabbimiz, bize zevcelerimizden ve nesillerimizden gözlerimizin bebegi olarak (salih insanlar) ihsan et, bizi takva sahiplerine rehber kil derler" (el-Furkan, 25/74)

    Bu âyette çocuk kelimesi yerine "gözbebegi gibi kiymetli" anlaminda "kurretu aynin" kelimesi kullanilmistir. Bu ise arzularimiza uygun, ve gerçekten Allah'tan korkan takva sahibi bir nesil demektir.

    Istenmesi gereken neslin ana vasiflari, baska âyetlerde de kaydedilmistir: "Ya Rabbi, bana kendi katindan temiz bir soy bahset. Dogrusu sen duayi isitirsin. " (Ali Imrân, 3/38)

    Bu âyette istenecek neslin "temiz" oldugu belirtilmektedir. Mümin, ancak temiz bir nesil talebinde bulunur. Bu dua, Zekeriyya (a.s.)'in duasidir.

    "Ey Rabbimiz, ikimizi de sana teslimiyette sabit kil. Soyumuzdan da müslüman bir ümmet yetistir. " (el-Bakara, 2/128)

    "Müslüman nesil" istegini dile getiren Ibrahim ve Ismail (a.s.) bize bu bakimdan birer örnektirler. Ayrica Cenâb-i Allah bize: "Ibrahim ve onunla birlikte olanlarda sizin için uyulacak güzel örnekler vardir" (el-Mümtehine, 60/4). buyurmaktadir.

    Kur'ân-i Kerîm'de, elde edilecek çocuk ve arkadan gelen nesille alâkali olarak yapilmasi gereken duayi ögretici mahiyetteki bir âyet, neslin "salih" olmasina dikkat çeker. Kirk yasina basan kimsenin, yapmasi gereken dualar meyaninda söyle demesi istenir:

    "Bana verdigin gibi, soyuma da salâh ver. " (el-Ahkâf, 46/15).

    Bu talepteki salâhtan, iyi amel üzere olan hayirli nesil anlasilacagi gibi, yaratilis yönünden bedeni saglam, tam, kusursuz, sakat olmayan anlami da çikarilmaktadir.

    Hz. Âise validemize bir dogum haberi ulasinca, kiz mi erkek mi diye hiç sormayip, "Yaratilisi tamam mi?" diye sordugu; "Evet!" cevabi alinca da, "Âlemlerin Rabbine hamdolsun" diye dua ettigi bilinmektedir. Hz. Âdem (a.s.) ve Havva validemiz de zaten bu sekilde dua etmislerdir:

    "Bize salih, bedence kusursuz bir çocuk verirsen, and olsun ki, sükredenlerden oluruz" (el-Âraf, 7/189).

    Ihtiyarligina ragmen kendisine Cenâb-i Hakk'in iki çocuk vermesi karsisinda Hz. Ibrahim (a.s.) su duayi yapmistir:

    "Ihtiyarligima ragmen bana Ismail'i ve Ishak'i bahseden Allah'a hamd olsun. Dogrusu Rabbim dualari isitendir" (Ibrahim, 14/39)

    Bu teslimiyet içindeki bir baba Allah Teâlâ'ya su niyazda bulunmaktadir:

    "Rabbim, beni ve çocuklarimi namaz kilanlardan eyle. Duami kabul buyur Rabbimiz" (Ibrahim, 14/40)

    Çocuk, babasinin sirri ve hususiyetlerinin sahibidir. Hayati boyunca onun gözbebegi, ölümünden sonra da mevcudiyetini devam ettiren ve ebedilige dogru götüren bir parçasidir. Bütün hususiyetleri (iyi ve çirkinini) ondan âdeta miras yolu ile aktarir. Zira o, kalbinin bir parçasidir. Bundan dolayi Allahu Teâlâ, neseplerin korunmasini, neslin tevhid üzre yetismesini emretmistir. Bunun için aile halkina, özellikle yeni yetisen çocuklara her seyden önce ögretilmesi gereken sey, iman esaslari ve bilhassa "tevhid" inancidir. Yani Allah'in varligi ve sifatlariyla tanitilmasi, hiç bir sekilde O'nun ortagi yardimcisi, O'na giden yolda aracinin olmadigi, insanlarin O'nun hükümleri, emir ve yasaklariyla yönetilmesi gerektigi inancidir. Yas ve idrak yönüyle bir seyler ögrenme durumuna gelen bir çocuga, öncelikle bu inanç kazandirilmalidir. Nitekim bir kisim rivayetler, Rasûlullah (s.a.s.)'in kendi yakinlarindan bir çocuk konusmaya baslar baslamaz çocuga tevhîd'i ögrettigini ve bu maksatla:

    "Çocuk edinmeyen, mülkte ortagi olmayan, acizlikten ötürü bir yardimcisi da bulunmayan Allah'a hamd olsun..." (el-Isra, 17/111) âyetini okudugu kaydedilmektedir.

    Tevhidle birlikte, sirkin kötülügü, batilligi, sirke düsmenin ne büyük bir zulüm ve cinayet oldugu da, öncelikle ögretilmesi gereken bilgiler olmaktadir. Bu konuda Kur'ân'in verdigi en güzel örnek Hz. Lokman (a.s.)'dir.

    "Hani Lokman ogluna -ona ögüt verirken- söyle demisti: "-Ogulcugum, Allah'a ortak kosma. Çünkü Sirk büyük bir zulümdür" (Lokman, 31/13)

    Hz. Nuh (a.s.) da kavmini Allah'a davet etmis, davetini kabul ederek inanan insanlari tufandan kurtulmalari için gemisine almis, bu arada öz oglunun da inanarak gemiye binmesini istemisti. Ancak oglu, inanmadigi için gemiye bilmeyerek, kendi helâkini kendi elleriyle hazirlamistir. Sefkatinin eseri olarak oglunun affedilmesi için; "Ya Rabb, oglum benim ailemdendir. " diye dua etmis, Allah da "Ey Nuh, o senin ailenden degildir, onun yaptigi yaramaz istir" (Hûd, 11/42-46) buyurarak, evlâd olabilmek için sadece babanin sulbünden gelmis olmanin yetmedigini; bilâkis babanin gösterdigi egitimi ve akideyi kabul etmeyi gerektigini vurgulamistir.

    Bir çok insan, evlâd sahibi olmayi toplum içerisinde bir iftihar vesîlesi (el-Hadid, 57/20) olarak düsünmüs, Allah'in ebeveyne emaneti olan bu varliklara Islâmî terbiye ve egitimi vermedigi için de, onlari kendilerine adeta düsman yapmistir. Allah, böyleleri için buyurmaktadir: "...Eslerinizden ve çocuklarinizdan size düsman olanlar vardir, onlardan sakinin " (et-Tegabun, 64/14). Gerçekte evlât, insan için bir imtihan vasitasidir. "Mal ve çocuklar birer fitnedir" (el-Enfâl, 8/28).

    Peygamber de, (s.a.s.), bütün insanlarin, emri altindakilerin çobani oldugunu ifade etmistir. (Buharî, Cumua, 11)

    Ebeveynin evlâda birakacagi en güzel mirâs, hiç süphesiz ki, onu güzel terbiye etmesidir (Tirmizî, Birr, 33). Güzel terbiye edilen Gocuk, ebeveyni için âhiret mutlulugunun sebebidir. Ölen insanin amel defteri kapandigi halde salih evlât birakanin defteri kapanmaz; onun yaptigi hayirli islerden ebeveyn de mutlak fayda görür (Müslim, V, 73; Ahmed b. Hanbel, IV, 105).

    Evlâdin ruh terbiyesine önem verildigi gibi, zamanin meshur olan bilgilerinin de ona kazandirilmasi geçimini temin edebilecegi helâl kazanç yollarinin ögretilmesi gerekir.

    Diger taraftan, yine Kur'ân-i Kerîm, rasûl inanci olmadan Allah'a inanmanin hiç bir deger ifade etmedigini, Allah'a inanmanin mutlaka rasûllere de inanmayi gerektirdigini bildirir:

    "Allah'i ve Rasûlü'nü inkâr eden Allah ile rasûllerinin arasini ayirmak isteyen Bir kismina inanip, bir kismini inkâr ederiz." diyerek, ikisi arasinda bir yol tutmak isteyenler, kâfirlerdir. Kâfirlere agir bir azap hazirlamisizdir. "Allah'a ve rasûllerine inanip onlardan hiç birini ayirmayanlara, iste onlara, Allah ecrini verecektir. O, bagislar ve merhamet eder" (en-Nisâ, 4/150-152).

    Islâm, çocugun gösterecegi kabiliyete göre yönlendirilmesini müminlere tavsiye eder. Bu konuda Ibn Kayyim el-Cevziyye su görüse yer vermektedir:

    "Eger baba, çocukta iyi bir anlayis, sihhatli bir idrak, kuvvetli bir hâfiza ve yeterli bir kavrayis kesfederse onu ilme tesvik etmelidir. Zira, bu vasiflar ilmi kolayca kabul için çocukta fitrî bir kâbiliyetin varligina delildir. Bunun aksine, çocukta mesleklerden birine yönelik bir kâbiliyet ve heves görürse ve meslek de mübah ve insanlar için faydali bir meslekse, Gocugu o sahada yetistirmesi gerekir" (Ibn Kayyim el-Cevziyye, Tuhfetu'l-Mevdud fi Ahkâmu'l Mevlud, 144-145).

    Kur'ân-i Kerim'de ögretim ve terbiye konulariyla ilgili olarak erkek ve kiz çocuklar arasinda herhangi bir ayirim açik olarak gelmis degildir. Egitimle ilgili hükümler; kiz ve erkek, her iki cins için de aynidir. Ancak, özellikle cinslerin egitimi ile ilgili bir çok bahsin kadin ve erkek, her iki cinste de ayri ayri ele alinarak teblig edilmis olmasi; âyetlerin açik olan hükümlerinin yaninda, cinslerle alâkali bilgilerin, onlarla çesitli sekilde ilgilenilmesi gerektigini müminlere hatirlatmak içindir:

    "...Mahrem yerlerini, henüz anlamayan çocuklardan baskasina göstermesinler. Gizledikleri süslerin bilinmesi için ayaklarini yere vurmasinlar... " (en-Nur, 24/31).

    "Ey Nebî, eslerine, kizlarina ve müminlerin kadinlarina disari çikarken üstlerine cilbablarini almalarini söyle. Bu, onlarin hür ve namuslu bilinmelerini ve bundan dolayi incitilmemelerini saglar. Allah bagislar ve merhamet eder" (el-Ahzâb, 33/59).

    Çocuklarin, iki cinsi arasindaki terbiyenin çesitliligi hadislerle ve sünnet ile daha açik olarak gösterilmistir. Onlarin cinsiyetlerinin farkli olusu sebebi ile egitimlerinin farkliligi tabii karsilanirken, ikisine de esit davranmak emredilmistir.

    Âdil ismi ile muttasif olan Allah, kullarina karsi adil oldugu gibi, kullarinin da birbirlerine karsi adaletli davranmalarini ve iyilikte bulunmalarini emretmektedir (en-Nahl, 16/90). Bu ilâhî emir, ayni zamanda ana-babanin evlâdina karsi gösterecegi ilginin de esasini teskil etmektedir. Ebeveyn tarafindan çocuklar arasinda gösterilecek adaletli muamele, sayginliklarinin artmasina vesîle olur. Islâm âdabi kiz veya erkek çocuklar arasinda ayirim yapmayi hos görmemektedir. Öyle ki, gönül isi olan sevgide bile her iki tarafi esit tutmayi öngörmektedir. Ebû Hüreyre'den rivayet edilen su hadis bunun açik bir delilidir:

    "Peygamber (s.a.s.)'in yanina bir adam gelmisti. Yaninda da bir çocuk vardi. Adam çocugu öpmeye baslayinca Peygamber, "Ona aciyor musun?" dedi. Adam "Evet" deyince Rasülullah Söyle buyurdu: "Çocuga olan sefkatinle sen de Allah'in merhametine lâyiksin. Çünkü Allah, merhametlilerin en merhametlisidir. "

    Hz. enes'in rivayetinde ise su ilâve vardir: "Adam çocugunu öpüp dizine oturttu. Derken bir de kizi geldi. Onu da önüne oturtunca Rasûlullah (s.a.s.) "Aralarinda esit muamele yapacak misin?"diye ikazda bulundu." (Buharî, Edeb, 12-13)

    Kiz çocuklarina bakma ve onlari yetistirme konusunda Hz. Peygamber (s.a.s.) söyle buyurmaktadir: "Kim üç kizi olur da bunlara sabrederse ve varligindan onlara giydirirse, ona atesten koruyucu bir perde olurlar" (Ibn-i Mâce, Edeb, 3) "Kimin üç kizi yahut üç kiz kardesi olur da onlara iyi muamele ederse muhakkak Cennet'e girer" (Ebû Dâvüd, Edeb, 130). Hz. Peygamber (s.a.s.) Sürekâ Ibn Cu'süm'e söyle dedi: "Sana sadakalarin en büyügünü göstereyim mi?" Sürakâ: "-Evet yâ Rasûlullah" dedi. Peygamber (s.a.s.) de: "(Bosanmak veya kocasi ölmek suretiyle) sana dönmüs olan, senden baska geçindiricisi olmayan kizindir" (Ibn Mâce, Edeb, 3)

    Enes b. Mâlik'ten rivayetle Hz. Peygamber (s.a.s.)'in söyle dedigi rivayet edilmistir: "Her kim bülûg çagina ulasmalarina kadar iki kiz çocugunun bakimlarini, nafakalarini, terbiye ve yetistirilmelerini üzerine alir, yerine getirirse o kimse kiyamet gününde benimle beraber (söyle) gelecektir." buyurmus ve parmaklarini birbirine yanastirip kavusturmustur (Müslim, el-Birr Ve's-Sila Ve'l-âdab, 149)

    Evlâda karsi sevgi ve sefkat, fitrî bir duygudur. Bu konuda genellikle adaletsiz davranilmasi pek olagan bir hadise degildir. Ancak, hayatta bulunan ebeveynin mal konusunda evlâdindan bir kismini digerine tercihi mümkündür. Islâm fikhinda çocuklardan bir kismina mal hibe etme konusu özetle söyle kaydedilir:

    "Bir kimse, sagliginda kendi malini diledigi bir kimseye bagislayabildigi gibi; bu mali çocuklarindan herhangi birine de bagislayabilir. Ancak, bu durum adalete aykiri olacagindan harama yakin bir kerahattir. Çocuklardan bir kismini digerine tercih etmek, kardesler arasinda düsmanliga ve sogukluga sebep olur. Hatta mîrasta erkek kardesinden daha az alacak olan kiz bile, bagislamada diger kardesleriyle esit miktarda tutulmalidir. Hanefî mezhebine göre fetva böyle verilmistir. Ancak, Mütekaddimîn denen ilk devir Islâm âlimleri, çocuklardan bir kismi cahil, fâsik da olsalar, takva sahibi ve edepli olan diger kardeslerini bunlara mal ile tercih etmenin uygun olmadigini söylerken; Müteahhirîn denen son devir Islâm âlimleri takva ve edep sahibi evlâdi digerlerine tercih etmenin mümkün oldugunu söylemislerdir. Bir hadiste Hz. Peygamber (s.a.s.): "Allah'tan korkunuz, evlâdiniz arasinda adalete riayet ediniz." buyurur. Diger bir hadiste: "Ey ashabim ve ümmetim, Atiyye ve hibede çocuklar arasinda esitlige riâyet ediniz. Ben, evlâttan birisini üstün görecek olsaydim kadinlari üstün görür ve tercih ederdim." buyurur. Bir diger hadiste ise: "Çocuklarinizin arasinda adaletli olun. Çocuklarinizin arasinda adaletli olun. çocuklarinizin arasinda adaletli olun." buyurur (Buhârî, Hibe, 12-13; Müslim, Hibât, 13; Ebû Dâvud, Büyû 83; Ahmed b. Hanbel, IV, 275, 278).

    Bu hadisin vürûdu söyledir: Besir b. Sa'd el-Ensârî'nin karisi, oglu Nu'man b. Besir'e, köle, bahçe ve benzeri malî bir yardimda bulunarak onu diger çocuklarindan ayirmasini ve bu bagisi belgelendirmek için Rasûlullah (s.a.s.)'in sahit olmasini kocasindan istemisti. Bunun üzerine Besir, Rasûlullah (s.a.s.)'a gitmis ve aralarinda su konusma geçmistir:

    "-Yâ Rasûlullah, Revaha kizi Amre (kendi karisi) ogluna kölemi bagislamami benden istedi."

    "-Onun kardesleri var mi?"

    "-Evet!"

    "-Buna verdigin gibi digerlerine de verdin mi?" "-Hayir!"

    "-Bu dogru degildir. Ben de dogru olmayan seye sahit olmam. "

    Ebû Davûd'un rivayetinde Rasûlullah (s.a.s.) su cevabi vermistir:

    "-Haksizliga beni Sahit tutma. Sana iyilik etmeleri yönünden çocuklarin üzerinde senin hakkin oldugu gibi, aralarinda adaletli olman için de senin üzerinde onlarin haklari vardir."

    "-Allah'dan korkunuz ve çocuklarin arasinda adaletli olunuz" (Ebû Davud, Büyû 83).

    Imam Muhammed ve diger bazi fakihler, ebeveynin çocuklara verecegi hibe konusunda miras nispetinin nazara alinmasi; ogullara iki, kizlara bir nisbetinde verilmesi gerektigini, adaletin böyle yerine gelecegini söylemislerdir. Mirasta oldugu gibi hediyede de erkegin, kizin alacagindan iki misli almasi, erkegin, aile ve çocuklarin nafakalarini temin ile mükellef olmasindandir.

    Imam Mâlik ve Imam Leys ile Imam Sevrî'ye göre; evlât arasinda bazilarini tercihen bir mali hibe etmek caizdir. Ancak Imam Mâlik, malin tümünün degil, malin bir kisminin bagislanabilecegini belirtir. Hepsini bagislamak caiz degildir.

    Safiîlere göre; tercihe sayan görüs, bagislanacak malin kadin-erkek arasinda ayirim yapilmaksizin esit ölçüde bagislanmasidir. Bir görüse göre de, mirastaki hisse nispetinde bagislanir.

    Hanbelî fakîhlere göre; bagisin evlât arasinda, mirastaki hisseleri oraninda yapilmasi gerekir. Çocugun evlendirilmesinde de digerlerinin izni olmaksizin fazla masrafta bulunmamali veya digerlerine de ayni ölçüde masraf yaparak esitligi saglamalidir. Nafaka ve giyim hususunda ihtiyaç miktari nazari itibara alinir. Fakat, Imam Ahmed'den bir rivayete göre; bir kimse, çocuklarindan, ihtiyaç sahibi olan aile fertlerinin çoklugu yahut ilim ile mesgul olmasi gibi sebeplerden dolayi, birini veya bir kismini, fâsik ve malini kötü yolda sarf edecek olan diger çocuklarina tercih eder ve onlara mal hibe edebilir. Bu caizdir. Diger akrabaya hibe konusunda ise esitlik sarti aranmaz.

    Zâhiriyye mezhebi âlimlerince, bir kimsenin evlâdindan yalniz birine hibe ve tasaddukta bulunmasi helâl

    "saadet atlas" <saade...@gmail.com> Oct 12 10:53AM +0300

    KUSURLARI GİZLEMEK

    Salih bir arkadaş bulunca, ona lüzumlu hürmeti göstermelidir! Onun can ve malını kendi can ve malından önce tutmalıdır! Ayıplarını araştırmamalı, aybı olsa bile görmemeli ve kimseye söylememeli, hatta kendi kendine aybını düşünmemeli, asla münakaşaya girmemelidir! Aleyhinde konuşan olursa, münasip şekilde susturmalıdır! Alınacağı veya üzüleceği bir söz söylememelidir! Suizanda bulunmamalı, uygunsuz hareketlerini dalgınlığa ve unutkanlığa yormalıdır! Yani bir mazeret arayıp susuz olduğunu kabul etmelidir! Çünkü güzel ahlâk sahibi, insanları mazur görür. Onların kusurlarını meydana çıkarmaz.


    Güzel ahlâklı mert kimse, insaflıdır. Yani kendisi insafla hareket eder; fakat başkasından bu insafı beklemez. Böyle bir arkadaşın sevdiklerini sevmeli, sevmediklerinden ve düşmanlarından uzak olmalıdır! Ona karşı ve herkese karşı tevazu sahibi olmalıdır! Böyle bir kimseyi kendisine dost ve kardeş bilmelidir. ona hürmet göstermedikçe ilminden istifade edemez.


    Arkadaşın kusurlarını gizlemeye çalışmamız çok iyi olur. Müslüman, kusurları gizleyici olmalıdır. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:

    (Kim, bir müslümanın dünya sıkıntılarından birini giderirse, Allah da onu kıyamet günü sıkıntılardan korur. Kim, müslümanın aybını örterse, Allah da onun dünya ve ahirette aybını örter. Kişi, arkadaşına yardımcı olduğu müddetçe, Allah da onun yardımcısı olur.) [Müslim]


    (Müslüman müslümanın kardeşidir,ona zulmetmez, zulmedilmesine de yardımcı olmaz. Kim arkadaşının ihtiyacını giderirse,Allah da onun ihtiyacını giderir. Kim, müslümanın sıkıntısını kaldırırsa, Allah da kıyamet günü onun sıkıntılarını kaldırır. Kim, müslümanın aybını örterse, Allah da kıyamette onun aybını örter.) [Tirmizi]


    (Bir mümin, arkadaşının aybını görmez, onu gizlerse, şüphesiz Allahü teâlâ bu hareketi sebebiyle onu Cennete koyar.) [Taberani]

    (Kim bir ayıp örterse, diri diri kuma gömen suçsuz kız çocuğunu kurtarmış gibi sevap olur.) [Ebu Davud, Nesai, Hakim]


    (Kim arkadaşının aybını örterse, Allah da kıyamet günü onun aybını örter. Kim de müslüman arkadaşının aybını açığa vurursa, Allah da onun aybını açığa vurur. Hatta evinde bile onu rezil eder.) [İbni Mace]


    (Kötülük etmeyin, ayıp araştırmayın! Kim bir müslümanın aybını araştırırsa, Allah da onun aybını ortaya çıkarır ve böyle bir kimse, en gizli bir yerde sığınsa bile, onu rezil eder.) [Tirmizi]


    (Müslümanların aybını araştıran, onlara kötülük etmiş ve onları kötülüğe itmiş olur.) [Ebu Dâvud]

    (Kim arkadaşını, tevbe ettiği bir günahtan dolayı ayıplarsa, o kimse, aynı günaha müptela olmadan ölmez.) [Tirmizi]


    Arkadaşın kusuru

    Nahoş iş yapan samimi bir arkadaşım var. Ondan uzaklaşmam uygun mu?

    CEVAP

    Arkadaş, bir günah veya bir kusur işleyebilir. Bunlarda ısrar ediyorsa hâlini düzeltecek şekilde güzel nasihatlerde bulunmalıdır.


    Hz. Ömer’in Şam’da bir arkadaşı vardı. Gelenlerden onu sordu. (Şeytana arkadaş oldu. Günah işliyor) dediler. Bunun üzerine Hz. Ömer öyle diyen kimseyi susturup (Giderken bana uğra!) dedi. Dönüşte o kimseye bir mektup verdi. Mektubunda Mümin suresinin ilk üç âyet-i kerimesini yazıp, lüzumlu nasihatlerde bulundu. 3. âyet-i kerimede, Allahü teâlânın her şeyi bildiği, günah işleyenlerin tövbesini kabul edeceği ve azabının şiddetli olduğu bildiriliyordu. Şam’daki arkadaşı mektubu okuyunca ağladı. (Elbette Allahü teâlânın söylediği doğrudur. Ömer de bana nasihat etti) diyerek tevbe edip günahlarından vazgeçti.


    Salih bir kimsenin arkadaşı günahlara dalmıştı. (Artık onunla arkadaşlığı bırak! Çünkü o sapıttı) dediler. O ise (Arkadaşım asıl şimdi bana muhtaçtır. Böyle bir anda onu bırakmak arkadaşlığa yakışmaz. Arkadaşımın düzelmesi için çalışacağım ve ıslahı için dua edeceğim) dedi.


    Arkadaşımızı, hoşlanmadığımız hareketlerinden dolayı terk etmemeliyiz. Yerinde ikazlarımızla tövbekâr olup eski haline dönmesine çalışmalıyız. Eğer ondan yüz çevirip münasebetlerimizi kesersek, günah ile felaket ile onu başbaşa bırakmış oluruz. Arkadaşa karşı vefalı olmalıdır. Vefa demek, ihtiyaç halinde ona yardım etmektir. Arkadaşın dindeki ihtiyacı, maldaki ihtiyacından daha çoktur. Onunla beraberken, günah işlemeye utanabilir. Arkadaşlık, yakın akrabalık gibidir. Çocuğumuz, kardeşimiz, bir günah işlerse onu hemen terk etmeyiz. Arkadaşı da hatasından dolayı tamamen terk etmek uygun olmaz. Kusurunu düzeltemeyen arkadaşı bırakmamalı, çünkü dörtbaşı mamur arkadaş bulunmaz.

    Kötü biri arkadaşlık etmek elbette uygun olmaz. Fakat arkadaşımızın bazı kusurları görülünce, onu tamamen terk etmek de doğru değildir. Çünkü kusursuz dost olmaz.


    Arkadaşımızın kusurlarını yüzüne vurmak, aramızın açılmasına sebep olur. Şeytanın da istediği budur. Onun için, şeytanın dediğini yapmamalı, arkadaşın kusurlarını gizlemeli. Bize karşı işlediği hatalarına gelince, bunu affetmemiz gerekir. Hatta hatasını tevil etmemiz, mazur görmeye çalışmamız vaciptir.


    Arkadaşımızın bize karşı olan bir kusuru için, bir çok mazeret aramalıdır. Şayet kalbimiz yine mutmain olamazsa, kabahati kendimizde bulmalıyız. Kendi kendimize (Sen ne katı yüreklisin! Arkadaşın sana yetmiş mazeret buldu. Sen hâlâ kusur arıyorsun.) demelidir. Eğer arkadaş, hatasını anlayarak özür dilemişse, hemen affetmeli! Çünkü İmam-ı Şafii hazretleri, gönlü alınmaya çalışıldığı hâlde rıza göstermeyen kimsenin makbul biri olmadığını bildiriyor. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:

    (Arkadaşının mazeretini kabul etmemek günahtır.) [İbni Mace]

    (Özrü kabul etmeyen, özür dileyenin günahını yüklenmiş olur.) [İbni Mace]

    (Kaba kimseye nazik davranan, zulmedeni affeden, mahrum edene ihsan eden, uzaklaşana yaklaşan yüksek derecelere kavuşur.) [Bezzar]

    Allahü teâlâ da hiddetini, öfkesini yenenleri övüyor. (Al-i İmran 134)


    İkramı reddetmek
    Gittiğim yerlerde çeşitli sebeplerden dolayı bazı bahaneler bularak yapılan ikramları kabul etmiyorum. Günah oluyor mu?

    CEVAP

    Meşru bir mazeretiniz yoksa, yiyip içilmesi haram olmayan ikramı reddetmek uygun değildir. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:

    (Bir kimseye bir arkadaşı ikramda bulunursa, onu kabul etsin! Çünkü o Allahın ikramıdır. Allahın ikramını da reddetmeyin!) [Ebu Nuaym]

    (Arkadaşının evine gelip de, önüne konulanı yememek cefadır.) [Deylemi]

    Kötülerle gezmek bile çok zararlıdır. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:

    (Kötü arkadaş, demirci körüğü gibidir. Üflenince, ateş kıvılcımları seni yakmazsa da, kokusu seni rahatsız eder.) [Buhari]

    (İyi arkadaş, güzel koku satan gibidir. Sana koku sürmese de, yanında bulunduğun müddetçe güzel kokusundan faydalanırsın.) [Müslim]


    Bid’at ehli ve gıybet
    Bazı kişilerin hilelerini, kusurlarını başkalarına anlatmak günah mıdır, gıybet olur mu?

    CEVAP

    Bid'at ehlinin bid'atini ve alış verişte insanları kandıranların bu hilelerini söylemek gerekir, gıybet olmaz. Ama bir kimsenin günahının zararı yalnız kendine ise ve bu günahı gizli ise, bunu açığa çıkarmak günah olur. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:

    (Kim, bir müslümanın ayıplarını örtüp gizlerse, Hak teâlâ da, dünya ve ahirette onun ayıp ve kusurlarını örter. Kul, din kardeşine yardım ettiği müddetçe, Allahü teâlâ da o kula yardım eder.) [Müslim]

    (Müslümanlara eza cefa yapmayın, onları çekiştirip ayıplamayın ve onların hata yapmalarını arzulamayın!) [İbni Hibban]


    Gıybet, Kur'an-ı kerimde, ölü kardeşinin etini yemeye benzetilmiştir. Gıybetin bazı durumlarda zinadan da kötü olduğu hadis-i şerifle bildirilmiştir.


    Gıybet, kendi ayıp ve kusurlarını bırakıp, başkalarının ayıp ve kusurlarını araştırmaya çalışmaktır ki, bir müslüman için bundan daha kötü ve zararlı bir şey yok gibidir.


    Biz, kendi ayıplarımızın ortaya dökülmesini, rüsvay olmamızı istemediğimiz gibi, başkaları da ayıplarının açıklanmasını istemez. Sen arkadaşının aybını örtersen, Allah da senin aybını örter.

    Sen başkasının aybını açarsan, senin ayıplarını da açan çıkar. Elâleme rüsvay olursun. Bu husus hadis-i şerifle bildirilmiştir.


    Kendi kusurlarını araştıran ve bunların çaresini düşünerek başkasının kusurlarını göremeyen müslüman çok iyi insandır. Hadis-i şerifte de, (Kendi aybını gören, Allahın hayır dilediği kimsedir) buyuruluyor. Kişi kendi noksanını bilmek gibi irfan olmaz. (İmad-ül İslam)


    Gıybet, söz taşımak ve diğer günahlardan kaçınmak "cihad-ı ekber" olarak bildirilmiştir. Ne mutlu kendi kusurunu görebilenlere...


    Kusurları bilmek için
    İnsanların bazıları, hatta çoğu, kendi kusurunu bilemez. Başkasının gözündeki çöpü görür de, kendi gözündeki merteği göremez. Alışkanlık hâline getirdiğimiz kusurlarımızın hata olduğunu bile düşünmeyiz. Kusuru öğrenmenin birkaç yolu vardır:

    1- Bir şey öğrenmek isteyen, o hususta kendini talebe kabul etmelidir. Yaşı kendinden küçük de olsa, bilmediği hususlarda bilenlere sormalıdır. Kalbin kusurlarını bilen, ilmiyle amil salih birinden kusurlarını ve tedavi çarelerini öğrenmelidir.


    2- Kendisine kusurlarını gösterecek salih ve basiret sahibi bir arkadaş bulmalı, kusurlarını söylemesi için ona rica etmelidir. Hz. Ömer, eshab-ı kiramdan bazılarına kusurlarını sorardı.

    Akıllı kimse, daima kendini kusurlu görmelidir. Hakiki dostlarımızdan başkasına kusurumuzun ne olduğunu sormak faydasızdır. Kimi dalkavukluk eder, kusurlarımızı gizleyip söylemez. Kimisi de haset eder, kusur olmayan şeyi kusur gibi gösterir.

    Kötü huylarımız, zehirli yılan ve akrep gibidir. Birisi, ceketimizde bir akrep olduğunu söylese, doğru söyleyip söylemediğine bakmadan hemen ceketi çıkartırız. Kötü huylar ise akrepten daha tehlikelidir. Akrep en fazlasından bizi zehirleyip öldürebilir. Fakat kötü huylar, sonsuz felâketimize sebep olabilir. Kötü huylarımızı haber verene teşekkür etmiyorsak, bizi ikaz ettiği için sevinmiyorsak, gerçekten kusurlu olduğumuz anlaşılır. Hele bir de, (Senin de şu kusurların var. Bir de bana öğüt mü veriyorsun?) diyerek nasihati kabul etmediğimizi gösterirsek, kötü olduğumuz iyice açığa çıkar.

    Bu hâl, günahlarımızın çokluğu sebebiyle kalbimizin karardığını gösterir. Daha açıkçası iman zayıflığından meydana gelmektedir. Kusurlarımızı söyleyene teşekkür ve dua etmeliyiz!


    3- Düşmanlarımız da kusurlarımızı dillerine dolayabilir. Çünkü kin ve nefret gözlüğü ile bakan, kusurları daha kolay görür. Böyle bir düşman, kusurlarımızı gizleyen dalkavuktan daha iyidir. İnsan tabiatı, düşmanın ikazını hoş görmez. Fakat akıllı kimse, düşmanın sözlerinden istifade eder.


    4- Kusurlarımızı öğrenmenin bir başka yolu da, başka Müslümanlara bakmaktır. Hadis-i şerifte, (Mümin müminin aynasıdır) buyuruldu. Başkasının kusurlarında kendi kusurlarını görür. Başkasında görüp hoşlanmadığı şeylerden kendini temizler. Birçok salih kimse, kötü insanın kötülüğünü görüp, kendilerini ıslah etmiştir. Bir ayyaş düşünün, fazla içtiğinden yol kenarına yatıp, kustuğunu köpekler yalamaktadır. Bu hâli gören kimse, ayyaşlığa özenmez. Bunun gibi kumarbazın, hırsızın hâline gıpta etmez. İyilerin iyiliklerine imrenir. Bildirilen bu yollarla kusurlarımızı düzeltmemiz mümkündür.


    5- İnsan kendi kusurlarını zor anlar. Güvendiği arkadaşına sorarak da, kusurunu öğrenir. Sadık dost, arkadaşını tehlikelerden, korkulardan koruyan kimsedir. Böyle bir arkadaş bulunursa, bunu büyük nimet bilmelidir. Onun tavsiye ve nasihatlerine kızmamalı, aksine çok sevinmelidir. Meselâ gıybetin, zinadan kötü olduğu, sevapları ateşin kuru odunu yaktığı gibi yok ettiği hadis-i şeriflerle bildirilmiştir. Biz gıybet etmeye başlayınca, bir arkadaşımız, (Sus, sevapların yanacak, cehenneme gideceksin!) derse, bize iyilik mi etmiş olur, yoksa kötülük mü? İyilik ettiğine göre, böyle arkadaşa kızmak mı, yoksa minnettar kalmak mı gerekir? Yanımızda bir arkadaşın gıybeti yapılınca, hemen müdahale etmemiz gerekir.


    Kötü huylar, kalbi, ruhu hasta eder. Hastalığın artması, kalbin, ruhun ölümüne sebep olur. Müslümanın önce kalbini temizlemesi gerekir. Kalp, yürek denilen et parçasındaki gönüldür. Kötü huylar çoktur. Hepsi için müşterek ilaç, hastalığı, zararını, sebebini, zıddını ve ilacın faydasını bilmektir. Bu hastalığı kendinde teşhis etmek, aramak, bulmak gerekir. Bu teşhisi herkes kendi yapmalıdır. Kendi yapamazsa, iyilerin, salih kimselerin bildirmesi ile anlamalıdır.


    Bid’at ehli ile dostluk kurmak

    Bid’at ehli ile arkadaşlık yapmak, oturup onunla sohbet etmek caiz değildir. İmam-ı Rabbani hazretleri (İyi biliniz ki, bid'at ehli ile konuşmak, kâfirle arkadaşlık etmekten, kat kat daha fenadır. Bid'at ehlinden yılandan, canavardan kaçar gibi kaçmak gerekir) buyurdu. (m.260)


    Bid'at ehlinden başka herkese, dosta ve düşmana, Müslümana ve kâfire, daima güler yüz, tatlı dil göstermelidir. Bid'at ehline ve münafıklara tatlı dil ve güler yüz caiz olmadığı için, zaruret olmadıkça, bunlarla karşılaşmamaya, görüşmemeye çalışmalı, görüşülürse, zaruret miktarını aşmamalıdır. (Nikaye)

    Bid'at ehli ile görüşmeyi yasaklayan hadis-i şeriflerden bazıları şunlardır:

    (Bid'at sahibine hürmet eden, İslamiyeti yıkmaya yardım etmiş olur) [Taberani]

    (Onlardan kaçın! Sizi dalalete, fitneye düşürmesinler.) [Müslim]

    (Onlarla birlikte bulunmayın, birlikte yiyip içmeyin!) [Ukayli]

    (Onların cenazelerine gitmeyin, onlarla birlikte namaz kılmayın!) [İbni Hibban]

    (Bid’at ehlinden ilim öğrenmeye çalışmak, kıyamet alametlerindendir.) [Taberani]

    (Bid'at çıkarana, bunu yapana şeytan çok ibadet yaptırır, onu çok ağlatır.) [Mekt. Masumiyye c.2, m. 110]


    Seyyid Abdülkadir-i Geylani hazretleri Gunye’de buyuruyor ki:

    Hadis-i şerifte (Bid'at ehline, Allah için sert bakanın kalbini, Allahü teâlâ imanla doldurur ve korkulardan emin kılar) buyurdu.


    Tasavvuf büyüklerinden Fudayl bin Iyad, “Bid'at söyleyenleri ve yapanları sevenlerin ibadetlerini, Allahü teâlâ kabul etmez ve kalplerinden imanlarını çıkarır. Bid'at ehlini sevmeyenin ibadeti az olsa da, Allahü teâlânın bunu affetmesi umulur. Yolda bid'at sahibine karşı gelirsen, yolunu değiştir” buyurdu.

    Süfyan bin Uyeyne de, “Bid'at ehlinin cenazesinde bulunana cenazeden ayrılıncaya kadar, Allah gadap eder” buyurdu. (Mektubatı Masumiyye c.4, m.29)


    Bid’at ehlinden böyle uzak durmanın sebebi bid’atin çok kötü bir iş olduğu içindir. Çünkü bid’at çıkaran dine

    "Onurdolunay" <onurd...@gmail.com> Oct 12 10:48AM +0300

    ESMÂÜ'L-HÜSNÂ


    Cenâb-i Allah'in güzel isimleri.

    Yasadigimiz dünya, felekler, yildizlar, ay ve günes birer âlemdir. Bütün bu âlemler bir ahenk içindedirler. Bu, Allah'in Rab sifatinin bir tecellisidir. Dünyadaki düzenin kaidelerini koyup, varliklari bir ahenk içinde yasatma da Rab sifatinin geregidir.

    Dogmamiz, büyümemiz, ölmemiz, insanlardâki yücelik, ahlâk, terbiye, kemal hep Rubûbiyet sifatinin yansimasindandir. Gözün görmesi, aklin ermesi, bütün is ve hareketler, olma ve olusma Rab sifatinin bir tecellisidir. Onsuz bir hareket ve düsünce yoktur.

    Gerek Kur'ân-i Kerîm'de gerek hâdis-i seriflerde gecen birçok güzel ismi vardir. Aslinda bu isimleri iki grupta ele almak mümkündür:

    a) Hak Teâlâ'nin zatina mahsus bir özel isim olan "Allah" lâfz-i serifi Ondan baska bir varlik hakkinda kullanilmamistir. Kullanilmasi caiz degildir. Bu ismin tesniyesi (ikil sigasi) ve çogulu da yoktur. Bir baska dile tercüme edilemez, hiçbir kelime onun yerini tutamaz.

    b) Allahu Teâlâ'nin ikinci gruba giren isimleri, sifatlarindan alinan isimlerdir. Ayet ve hadislerde Cenâb-i Hakk'in pekçok güzel isminden bahsedilir. Bunlardan her biri O'nun sifatlari ile ilgili ve onlardan alinan isimlerdir. Rahman, Rahîm, Âlîm, Hâlik vs. gibi. Bu isimler bir baska dile tercüme edilebilir. Meselâ, Hâlik ismi, yaratan veya yaratici olarak söylenebilir. Müminin Allah hakkindaki inanci, O'nun zâtinin mukâddes oldugu, diger zat ve esyâyâ benzemedigi, yüce sifatlarla sifatlandigidir. Allah kendisini Esmâü'l-Hüsnâ en güzel isimler ile isimlendirmistir (el-A 'râf, 7/180; el-Isrâ, 17/1 10; Tâhâ, 20/7; el-Hasr, 59/24). Doksan dokuz adet olan bu isimlerin basinda "Allah gelir. Diger isimlerin hiçbiri anlam ve içerik itibariyla "Allah" isminin yerini alamaz. Bu nedenle, Islâm'a girecek kisi, "Lâ ilâhe Illâllah" der; "Lâ ilâhe illarahman" demez. Namaza baslarken, "Allahü Ekber"der; "Rahman Ekber" diyemez. Allahu Teâlâ'nin bütün isimleri güzeldir. Kur'an-i Kerîm'de, "Allah'in güzel isimleri vardir. O halde Allah'a o güzel isimlerle dua edin" (el-A'râf, 7/180);

    "De ki: "Ister Allah deyip dua edin, ister Rahman deyip dua edin; hangisi ile dua ederseniz edin, onun güzel isimleri vardir '' (el-Isrâ, 1 7/110) buyurulmustur

    Peygamber efendimiz de bir hadislerinde söyle buyurmustur: "Allahu Teâlâ'nin doksan dokuz ismi vardir. O isimleri kim ezberlerse (sayar, manasini anlar ve suûruna ererse) cennete gider. süphesiz, Allah tektir ve tek olmayi sever" (Buhârî, Daavât, 68). Allahu Teâlâ'nin isimleri doksandokuz isimden ibaret degildir. O'nun ayet ve hadislerde gecen baska isimleri de vardir. Yalniz Tirmizî ve Ibn Mâce'de geçen bir hadiste bu doksandokuz isim teker teker sayilmistir. Bu isimler sunlardir:

    1) ALLAH:-Tüm isim ve sifatlan kendinde toplayan yüce Allah'in zatinin, baska hiçbir varliga verilemeyen ismidir.

    2) RABB: Terbiye eden, yaratan, besleyen, mâlik, en mükemmel, sahip tutan ve idare eden anlamlarina gelir. Rabb ismi, yüce Allah'in umûmî isimlerindendir. Âlemlerin devamini saglayan yüce Allah, onlarin Rabbi'dir. Allah'in her türlü eksiklikten münezzeh olan Rubûbiyeti ve O'nun neticesi olan terbiyesi, besleyip büyütmesi olmasaydi, kainatta ne varliktan, ne de tekâmül'den hiçbir eser bulunmazdi. Eger bir kemâlimiz, bir terbiyemiz, ölçülü bir sekilde dogmamiz, büyümemiz, yasamamiz ve ölmemiz varsa bunlarda yüce Allah'in Rab sifatinin yansimasini görmemek mümkün degildir. Bu âlemde görülen ve bilinen her seyde yüce Allah'in sifatlarinin belirtisi vardir.

    3) RAHMAN: Allah'in pek merhametli, çok rahmet sahibi olmasi anlamlarina gelen bir sifat ismidir. Sifat ismi olmakla beraber, bu ismin Allah'tan baskasina verilmesi uygun görülmez. "Çok rahmet sahibi, gayet merhametli ve sonsuz rahmeti bulunan" diye tefsir edilip açiklanabilirse de, yalniz yüce Allah'in özel bir ismi oldugundan dolayi tam anlamiyla tercüme edilemez. Dilimizde onun tam karsiligi olan bir kelime yoktur. "Esirgeyici" olarak tercüme edilmesi de dogru degildir. Dolayisiyla bu anlam Rahman isminin tercümesi olamaz. "Aciyan" diye tercüme edilmesi de onun tam anlamini vermekten uzaktir. Çünkü kuru bir acima merhamet degildir. Bilindigi gibi, merhamet aciyi giderip yerine sevinç ve iyiligi getirmektir. Bu itibarla merhametli sözcügünden anladigimiz anlami, digerlerinden anlayamayiz. Rahman, "pek merhametli" seklinde eksik olarak tefsir edilebilirse de tercüme edilemez. Yüce Allah'in rahmeti, sadece bir iyilik duygusundan ibâret degildir. O'nun rahmeti, insanlara iyilik dilemesi ve sayilamayacak kadar nimetler vermesidir. O halde "Rahman" ismini böylece bilmek ve anlamak gerekir. Her gün karsilastigimiz ve içinde bulundugumuz nimetler, aslinda bize Rahman'in en güzel açiklamasidir.

    4) RAHÎM: "Çok merhamet edici' anlaminda bir isimdir. Allah'in sifat ismi olmayip, Allah'tan baska varliklara da verilebilen bir isimdir. Bu iki sifat "Rahmet" mastarindan türemis olmakla beraber, aralarinda ifade ettikleri anlam bakimindan farklar vardir. Rahman ve Rahîm arasindaki bu farklar söylece belirtmek mümkündür:

    a) Rahman sifati; daha ziyâde ezelle; Rahîm sifati ise daha çok ebedle ilgilidir. Bu nedenle hadislerde yüce Allah'in hakkinda "Dünyanin Rahman'l ahiretin Rahîm'i" ifadelerinin kullanildigini görüyoruz. Rahman sifati bütün insanlari; Rahîm sifati ise yalniz müminleri kapsar.

    b) Rahman sifati; hiçbir kayit ve sarta bagli olmaksizin varliklari yaratmak, meydana getirmek, onlarin çalisip çalismadiklarina bakmadan sayisiz nimetlerle nimetlendirmek anlamina gelirken; Rahîm sifati Allah'in emirleri dogrultusunda çalisanlara, çalistiklarinin karsiligini vermek anlamina gelmektedir.

    c) Rahman sifati; ümitsizlige, karamsarliga imkan birakmayan kesin bir ümit ve ezelî bir yardim ifade eder. Rahîm sifati ise, yaptigimiz islerimizin Allah tarafindan mükâfatlandirilacagini ifade etmektedir. Bu nedenle Rahman sifatinin ifade ettigi mânâda mü'min ve kâfir esit tutulup ayirim yapilmamis; Rahîm sifatinin belirttigi manada ise, mü'min ve kâfir açik bir farkla ayrilmislardir.

    5) el-MELIK: Yüce Allah Melik'tir. Yani mülk sahibi, bütün esyanin ve yaratilanlarin tek mâlikidir. Bütün varliklar üzerinde emretme, istedigi gibi tasarruf etme, hiçbir sarta bagli olmaksizin sahip olma O'na mahsustur. Yarattiklarina emretme, sakindirma, cezalandirma, istedigini zelil, diledigini de aziz etme kudretine sahip olan yalniz yüce Allah'tir. O yarattigi mülkünde ve orada olanlarin hepsinde yegane hükümdardir. Sonsuz kudretiyle onlari idaresi altinda tutan tek yaratik Allah'tir..

    6) el-KUDDÛS: Her türlü hata, gaflet ve acizlikten uzak, eksiklikten beri, mutlak kemâl sahibi anlaminda. Allah, sonradan olma ve hiçbir tasvir kayitlarina sigmayan, hakkinda hiçbir eksiklik düsünülemeyen en mukaddes olan en yüce varliktir (el-Hasr, 59/23; el-Cum'a, 62/1).

    7) es-SELÂM: Allah, her türlü eminligin, salimligin asli olup, ayiptan kusurdan ve her çesit eksikliklerden uzak olan yüce yaratici anlamindadir. Allah, yok olmaktan ve hatira gelen her türlü eksikliklerden uzaktir. Buna göre dünyadan ve ahiretten emin olmak isteyenleri ve kurtulusa ermek dileginde bulunanlari, kurtulusa erdirecek olan da yalniz Allah'tir (el-Hasr, 59/23).

    8) el-MÜMIN: Allah'in iman ve güven veren her türlü süphe ve tereddütleri kaldiran anlaminda bir ismidir. Allah, korku içinde olanlara emniyet ve güven verendir. Bu bakimdan her türlü korkudan emin olmak için Allah'a iltica edilmeli, O'na siginilmalidir.

    9) el-MÜHEYMIN: Allah'in görüp gözeten, her seye sahit olan, her seyi korumasi altina alan, onlari muhâfaza edip saklayan oldugu anlamina gelir.

    10) el-AZIZ: Allah'in, hiçbir yönden maglup edilemeyen, her isinde mutlak gâlip gelen, son derece izzetli ve yüce oldugu manasina gelir. Hiçbir yönden benzeri olmayan diledigini yapan ve buna güç yetiren, yüce varligini ve kudretini hiçbir gücün maglup edemedigi tek yaratici Allah'tir.

    11) el-CEBBAR: Allah'in, yarattigi tüm varliklarinin ihtiyaçlarini karsilayan, her konuda çok güçlü ve kudretli oldugu anlamindadir. Ayrica Allah'in yarattiklarinin tümünü kendi iradesine mecbur eden, diledigini de zorla yaptirmaya gücü yeten, kesin hükmüne karsi gelinemeyen yaratici oldugu anlamina da gelir. Yüce Allah'in "Cebbâr" sifati sebebiyle insanlarin, islerine kendi iradeleri ve serbestlikleri olmadigi sanilmamalidir. Çünkü Allah, bildirdigi emir ve yasaklarina uyup uymama konusunda insanlari kendi iradelerinde serbest birakmistir. Süphesiz insanlarin, Allah tarafindan akilli ve iradeli yaratilmalarinin bir anlami vardir. Allah, insani O'nun hükümlerini taniyip bilmesi için akilli, kendi irade ve istekleri ile O'nun emrine uymalari ve gösterdigi bu yolda yürümeleri için de serbest iradeli yaratmistir.

    Ancak Allah'in, insanlara islerinde serbestlik tanimis olmasi, onlarin bütün isteklerini yerine getirmeye mecbur oldugu anlamina gelmez. Örnegin Allah'in emirlerini dinlemeyip O'na karsi gelen asiler, günahkârlar cezaya yanasmak istemeseler de vakti gelince cezalarini çekmeye mecbur olacaklardir. Allah'in mutlak iradesi ve kudreti altina girmeyen hiçbir varlik düsünülemez. "Allah'in dininden baskasini mi ariyorlar? Oysa göklerde ve yerde olanlarin hepsi, ister istemez O'na teslim olmustur ve O'na döndürülüp götürüleceklerdir" (Âlu Imrân, 3/83).

    12) el-MÜTEKEBBIR: Allah'in her hususta çok büyük ve azamet sahibi ulu bir yaratici oldugu anlamindadir. Büyüklük O'nun hakkidir. Yaratilmislarin hiçbirinin böyle bir hakki yoktur. Allah, zatinda sifatlarinda ve islerinde, mutlak manada büyüklügün tek sahibidir. Hiçbir insan için bu mânâda bir büyüklükten söz edilemez. Kendilerini büyük sanan nicelerinin, Allah'in sonsuz kudreti ve büyüklügü karsisinda ne kadar küçüldükleri imkân imkânsiz olan bir gerçektir. Büyüklük sevdasina kapilanlarin yok olmalarina, bazen küçücük bir olay hattâ çok küçük bir yaratik, bir mikrop bile yetmistir. Bu gerçek karsisinda insanlar hangi büyüklükten söz edebilirler?..

    13) el-HÂLIK: Allah'in yaratici oldugunu belirten bir sifattir. Yaratmak ise bir seyi var etmek, hiç benzeri olmayan bir seyi meydana getirmek demektir. Bu manada Allah'tan baska hiçbir yaratici yoktur. Herseyi yaratan O'dur. Insanlarin ortaya koyduklari seyler yaratma degildir; var olanlardan yeni bir sey elde etmektir. Allah, yaratandir; O'nun disindaki tüm varliklar ise yaratilmistir.

    14) el-BÂRÎ: Allah'in, yarattiklarini temiz ve saglam bir nizâm üzere yaratmasi, olgunlastirarak birbirinden farkli niteliklerde meydana getirmesi mânâsindadir. Süphesiz varliklari seçip, düzenleyip olgunlastirarak her birini ayri bir özellikte yaratan Allah'tir.

    15) el-MUSAVVIR: Allah'in yaratmis oldugu varliklarin sekil ve durumlarini takdir edip, diledigi sekilde meydana getirmesi, sekillendirmesi anlamina gelir.

    16) el-GAFFÂR: Kullarinin günâhlarini affeden ve çok bagislayan yüce varlik anlamina gelir. Günâh islemek insanlarin özelligi oldugu gibi, onlarin günâhlarini örtmek ve bagislamak da yüce Allah'in ayrilmaz sifatlarindandir.

    17) el-KAHHÂR: Allah'in ziyadesi ile kahredici, yok edici yüce bir varlik oldugu manasina gelir. Sonsuz kudretinin karsisinda hiçbir kimsenin gücü ve kudreti olamaz. Ama serbest iradeleriyle O'nun karsisina çikma cüretini gösterenlere de lâyik olduklari cezalari tam olarak verecektir. Allah'in kayitsiz üstünlügüne sinir koyacak hiçbir varlik yoktur.

    18) el-VEHHÂB: Allah'in çok hibe eden, çok fazla bagislayan oldugu anlamina gelir. Hak sahibi olmadiklari halde yarattiklarina çok çok verendir.

    19) er-REZZÂK: Allah'in bütün yaratiklarin riziklarini veren oldugunu ifade eder. Her canli için gerekli gidayi bahsedip yaratan ve bol bol veren Allah'tir.

    20) el-FETTAH: Kullarin, her türlü güçlük ve sikintilarini açan ve kolaylastiran manasina gelir. Faydali ilimlere karsi insanlarin kalbini açarak, onlarin islerini kolaylastiran, bütün zorluklarini ortadan kaldiran yüce Allah'tir. Her isinde üstün gelen O'dur.

    21) el-ÂLIM: Allah'in, çok bilen, bilgisi ezelî ve ebedî olan, her seyi her yönüyle bilen tek yaratici oldugu manasini ifade eder.

    22) el-KÂBIZ: Allah'in, her seyi sonsuz kudreti altina alan, bu kudretiyle kusatip kavrayan, her seyi emri altina alip tutan en yüce varlik oldu

    Bu anlamina gelir.

    23) el-BÂSIT: Allah'in, her hayri veren, lütuf ve rahmetini kullarina yayan yüce yaratici oldugunu ifade eder. Allah, insanlara rizik, nese, rahatlik ve bolluk vererek onlara lütuf ve rahmetiyle muâmele etmektedir.

    24) el-HÂFID: Allah'in, emirlerini dinlemeyen, baskalarini begenmeyen, büyüklenip hak ve hukuk tanimaz zorbalari rezil, perisan eden anlamina gelen bir ismidir.

    25) er-RÂFI: Kaldiran, yükselten ve yüksek olan anlamlarina gelir. Gönülleri iman ve irfan isigiyla parlatan, yüksek gerçeklerden haberdar eden yüce Allah'tir. Her yönüyle yüce ve yüksek olan O'dur.

    26) el-MU'IZZ: Izzet ve ikrâm edici, seref sahibi anlamina gelir. Yalanciliga, samimiyetsizlige itibar etmez.

    27) el-MÜZILL: Yüce Allah'in, lâyik olanlari zillete düsüren, zelil kilan, onlari hor ve hakir eden anlamina gelen bir sifat isimdir.

    28) es-SEMI': Isiten, isitme kuvve tine sahip olan ve isitme gücünü verendir. O, hiçbir sartla ve kayda bagli olmaksizin isitir.

    29) el-BASÎR: Herseyi her yönüyle eksiksiz gören, yaratiklarina da görme duyusunu veren anlamini tasir.

    30) el-HAKEM: Hüküm koyan, emir veren, varliklar hakkinda hükmünü tamamen icra eden anlamina gelir.

    31) el-ADL: Allah'in herkese hakkini veren, koydugu âdil hükümleriyle zulme razi olmayan, zulmü ve zâlimi sevmeyen anlamina gelen sifatinin ismidir. O, hüküm verenlerin en hayirlisidir (el-A 'raf, 7/85; Yûnus, 10/109; Yûsuf, 12/80).

    32) el-LATÎF: En ince islerin bile bütün inceliklerini bilen, nasil yapildigina nüfuz edilemeyen en ince seyleri de yapan, seçilmez yollardan da kullarina çesitli faydalar ulastirandir (el-En'âm, 6/103).

    33) el-HABÎR: Herseyden haberdar olan, her seyin iç yüzünden ve gizli tarafindan her yönüyle haber sahibi bulunan, onlara yumusak davranarak cezalarini geriye birakandir.

    34) el-HALIM: Acele etmeyen, günahkârlarin cezasini vermeye güç yetirdigi halde bunu acele yapmayip, onlara yumusak davranarak cezalarini geriye birakandir.

    35) el-AZIM: Çok yüce ve çok büyük olan; sinirsiz ve kayitsiz büyüklük, üstünlük de yalniz O'ndadir.

    36) el-GAFÛR: Magfiret eden, yargilayan, suçlari bagislayan, affeden, insanlarin begenilmeyen taraflarini gizleyendir.

    37) es-SEKÛR: Çok sükre lâyik olan, kendi rizasi için sükredilen, sükür olarak yapilan iyi islerin daha fazlasiyla karsiligini veren, insanlara nimetlerini artirarak sükür muamelesi yapandir.

    38) el-ALIYY: Yüksek, büyük ve yüce olan; kudrette, bilgide, hükümde, irâdede ve diger bütün kemâl sifatlarinda üstün olandir. Hersey O'nun hükmü ve emri altindâdir.

    39) el-KEBIR: Büyük, yüce anlaminda olup, Allah'in kâinati ve ondâkileri hüküm ve kudretiyle idâre eden, her seyi hükmü altina alan sifatinin ismidir.

    40) el-HAFIZ: Muhafaza eden, koruyup saklayan, yapilan isleri bütün ayrintilariyla saklayip, her seyi belli vaktinde afet ve belâlardan koruyandir.

    41) el-MUKÎT: Riziklari yaraticidir.

    42) el-HASÎB: Herkesin yaptiklarini takdir eden, yapilanlari bütün ayrintilariyla bilip her insani hesaba çekerek yaptiginin karsiligini verendir (el-Ahzâb, 33/39).

    43) el-CELÎL: Büyüklük ve ululugu pek yüce olandir. Sifat ve-isimleriyle her türlü büyüklük kendine ait olandir.

    44) el-KERÎM: Cömert, kerem sahibi; muktedir iken affeden, cömertlik

    "Alpaslan dobra" <alpasl...@gmail.com> Oct 12 10:44AM +0300

    SELÂM


    Baris, rahatlik, esenlik; müslümanlarin birbirleriyle karsilastiklari zaman, karsilikli olarak saglik ve esenlik dileklerini sunmalari, yani birinin digerine "Selâmün aleyküm" (Selâm sizin üzerinize olsun, Allah her türlü kazâdan ve beladan korusun!) demesi; digerinin ise: "Ve aleykümü's-selâm ve rahmetullahi ve berekatüh" (Allah'in selâmi, rahmet ve bereketi sizin de Üzerinize olsun!) seklinde cevap vermesi anlamina gelen bir Islam ahlaki terimi.

    Müslümanlar arasinda, bir dostluk ve iyi niyet isareti olan selâmi vermek sünnet; almak ise farzdir.

    Hz. Peygamber (s.a.s)'in selâm ile ilgili hüküm ve talimati söyledir: Küçükler büyüklere, binekli atli veya arabali olanlar yayalara, yürüyenler, oturanlara; arkadan gelenler yetisince öndekilere; iki grup karsilastigi zaman, az olanlar çok olanlara önce selam verirler" (Buhârî, Isti'zân, 4-7; Müslim, Selâm, I). Gruplar arasi selâmlasmada ise, grubun birinden bir kisinin selâm vermesi, diger gruptan da bir kisinin almasi yeterlidir (Ebu Dâvud, Edeb, 141). Sayet gruptan hiç kimse selâmi almazsa, o grupta bulunan herkes günahkâr olur.

    Islâmî âdâba göre bir gruptan ayrilirken ayrilan kisi tarafindan da selâm verilmesi gerekmektedir (Ebu Dâvud, Edeb, 139).

    Bir kimseden selam getiren birisine:

    "Aleyhi ve aleyke's-selam!" seklinde cevap verilir. Bir mektuba yazilmis bir selâm için ise: "Ve aleyke's-selam" denilir yahut; cevabi mektupta bu ifade yazilir.

    Selâm verirken veya alirken, egilmek dogru degildir. Selâm verildigi takdirde alamayacak durumda olanlara ise, selam vermek dogru degildir. Meselâ, namaz kilanlara, Kur'an-i Kerîm okuyanlara, hutbe dinleyenlere, ilimle mesgul olanlara, yemek yiyenlere selam verilmez. Dolayisiyla bu durumda iken verilen selâmi almamanin bir sorumlulugu yoktur.

    Ayni sekilde müslüman olmayanlara selâm verilmez. Ehl-i Kitaptan birisi selâm verdigi takdirde ise, yalnizca "Ve aleyküm!" denilir, (Riyazü's-Sâlihîn Tercümesi, II, 242-243).

    Islam toplumu içinde selâmi yaymak, hem Allah'in emri ve hem de Hz. Peygamberin sünnetidir. Bir âyette yüce Rabbimiz söyle buyurur: "Ey inananlar! Evlerinizden baska evlere izin almadan, seslenip sahiplerine selam vermeden girmeyiniz. Eger düsünürseniz bu, sizin için daha iyidir" (en-Nûr, 24/27). Bir baska âyette de yüce Rabbimiz söyle buyurur: "Size bir selâm verildigi zaman, ondan daha iyisiyle selam verin veya ayniyla karsilik verin..." (en-Nisa, 4/86). Bu âyetlerden selâmi yaymanin bir Allah emri oldugu açikça anlasilmaktadir.

    Hz. Peygamber (s.a.s) de, birçok hadislerinde selamin önemi ve yayginlastirilmasinin geregi üzerinde durmustur. Bir sahabi Hz. Peygamber (s.a.s)'e: "Islamin hangi isi daha hayirlidir" diye sordugunda, Rasûlüllah söyle buyurmustur: "Yemek yedirmen, tanidigina ve tanimadigina selam vermendir" (Buhari, Iman, 6-20). Yine Peygamber Efendimiz (s.a.s) söyle buyurmuslardir: "Iman etmedikçe Cennete giremezsiniz: birbirinizi sevmedikçe, olgun bir îmana sahip olamazsiniz. Size, yaptiginiz takdirde birbirinizi seveceginiz bir seyi haber vereyim mi? Aranizda selâmi yayiniz!..." (Müslim, Îman, 93). "Süphesiz ki, Allah katinda insanlarin en iyisi, önce selâm verendir" (Ebû Davûd, Edeb, 133) hadîsinden ise, selâm vermede acele etmenin daha sevap oldugu anlasilmaktadir.

    Gerek âyetlerden ve gerekse hadîslerden anlasildigina göre selâmi yaymak, insanlar arasinda dostluk, sevgi ve barisin yayginlastirilmasi, müslümanlarin kalplerinin birbirlerine isindirilmasi bakimindan son derece önemlidir. O halde, Islâm toplumunda dost ve ahbaplarla, arkadas, tanidik kisaca bütün müslümanlarla sevgi, saygi ve samimiyet duygularinin gelistirilebilmesi için, karsilikli olarak selâm verip-almak gereklidir. Selâm, yalnizca disarida, sokakta, is yerlerinde verilip-alinmaz; evde de selâm verilip-alinmalidir. Peygamber Efendimiz bu konuda da, yaninda büyüttügü Enes (r.a)'e söyle buyurmustur:

    "Oglum! Ailenin yanina girdiginde selâm ver ki, sana ve ev halkina bereket olsun" (Tirmizî, Istizân, 20). O halde, kendi evimize geldigimizde, kendimize ve evdekilere selâm vermemiz gerekiyor (en-Nûr, 24/61). Aksam yatip, sabahleyin kalkildiginda da, evde bulunan herkese karsilikli selâm verip-almak gerekmektedir. Böyle davranmakla, karsilikli olarak müslümanlarin birbirlerine saglik, huzur, baris ve esenlik dilemesi gerçeklesmis olur. Bir aile ve toplum fertlerinin, birbirlerine bundan daha iyi dilekte bulunmalari düsünülemez.

    Mustafa ÖCAL

    "Celal Çelik" <celal...@gmail.com> Oct 12 10:24AM +0300

    *** Hac (Cuma Hutbesi)*



    Hac, İslâm’ın temel esaslarından biridir. İmkân bulabilenin ömürde bir defa
    hacca gitmesi farzdır. Yüce Allah şöyle buyurur: Yoluna gücü yetenin
    Beytullahı ziyaret etmesi, insanlar üzerinde Allah'ın bir hakkıdır. *[*Al-i
    İmran, 97*]* İnsanları hacca çağır; yürüyerek veya binekler üstünde uzak
    yollardan sana gelsinler. *[*Hac, 27*]** *Bu çağrıyı alan müminler, dün
    olduğu gibi bu gün de Dünyanın dört bir yanından Kâbe’ye akın ediyorlar.
    Hz. Peygamber de şöyle buyurur:* *Hac ve umre yapanlar Allah’ın
    misafirleridir O’na dua ettiklerinde dualarını kabul eder, O’ndan
    bağışlanma dilediklerinde kendilerini bağışlar [İbni Mace] Kim hacceder,
    kötü söz söylemez ve günah işlemezse anasından doğduğu gibi günahsız döner
    [Buhari] Kabul edilmiş bir haccın karşılığı ancak Cennettir [ Buhari]

    **

    **

    **

    *Aziz Cemaat! *Hac, bir okuldur ve en büyük dersi tevhiddir. Kâbe ve
    beraberindekiler tümüyle tevhidi çağrıştırmaktadır. Söz, fikir ve
    eylemlerimiz bu tevhidin bir provası olmalıdır. Hem kendi şahsımızı hem
    insanları bu temizlikte yaşama davet etmemiz varlık nedenimizdir.







    Kâbe dahi, tevhid üzerine bina edilmiştir. Yüce Allah şöyle buyurur: Bana
    hiçbir şeyi ortak koşma; tavaf edenler, orada kıyama duranlar, rüku edenler
    ve secdeye varanlar için Evimi temiz tut" diye İbrahim'i Kabe'nin yerine
    yerleştirmiştik. *[*Hac, 26*]** *Hz. Peygamber de şöyle buyurur:* *Duanın
    en hayırlısı arafe günü yapılan duadır. Benim ve benden önceki
    peygamberlerin arafe günü yaptığı en hayırlı dua ise şudur: "Lâ ilahe
    illallahu vahdehu lâ şerike lehu, lehu'l mulkü ve lehu'l hamdü ve huve alâ
    kulli şey'in kadîr / Allah'dan başka ilah yoktur; O, tektir ve ortağı
    yoktur; mülk O'nundur ve hamd O'nadır ve O, her şeye gücü yetendir. *[*
    Tirmizi*]** *







    Mekke, Hz. Peygamberin tevhid sancağını dalgalandırdığı kentlerin (Ümmü'l
    Kurâ) anasıdır. Hz. Peygamberin de en sevdiği beldedir. Dünyanın merkezi
    olan Mekke Allah katındaki en kutsal mekandır. Müslümanların birliğinin
    simgesidir. Hz. Peygamber burada doğmuş ve burada yaşamıştır.







    Onun karış karış gezdiği topraklarda nelerin yaşandığına şahitlik etmek
    önemli bir hadisedir. Şöyle bir ayakkabılarımızı çıkarıp kumlara basalım
    ayaklar dayanıyor mu o sıcaklığa. Sonra Hz. Bilal’lerin, Ammar’ların o
    kumların üzerine yatırıldığı, bağrına kızgın kayaların yığdırıldığını
    düşünelim. Bu davanın bugüne nasıl ulaştığı üzerinde bir tefekkür edelim.

    **

    **

    **

    *Kıymetli Kardeşlerim! *Hac; ırkları, renkleri, kültürleri, ülkeleri ve
    dilleri farklı, ancak; ortak gayeleri bulunan ve aynı duyguyu paylaşan
    milyonlarca Müslüman'ın bir çatı altında toplanmalarıdır. *Hac, Mahşerin bir
    * provasıdır. Tüm unvanların ve statülerin bırakıldığı, zenginle yoksulun,
    patron ile işçinin, general ile erin, amir ile memurun, devlet başkanı ile
    sıradan vatandaşın eşit olduğu ihramla simgelendiği bir alandır.







    Hac, dünyanın değişik ülkelerin köylerinden ve şehirlerinden gelen
    milyonlarca Müslüman’ın yıllık bir kongresidir. Ne yazık ki, insanların
    çoğu, ömürde bir defa hacca gitmek gerekiyormuş, ben de gideyim, bak falan
    komşu, falan dost gitti. Artık sakalını da bıraktı, herkes ona hacı diyor,
    ben de gideyim artık bana da hacı desinler diye gittiği için böyle bir
    kongreden haberi bile olmuyor.







    Muhammed İkbal’in hac ile ilgili güzel bir sözü var. Hacdan dönenler
    tespih, takke ve benzeri şeyleri İkbal’e hediye olarak getiriyorlar.
    Muhammed İkbal,* **‘Hediyeleriniz için teşekkür ederim. Keşke hacdan Hz.
    Ebubekir’in sadakatini, Hz. Ömer’in adaletini, Hz. Osman’ın hayâsını, Hz
    Ali’nin ilmini getirseydiniz de onlarla bir Pakistan inşa edilirdi’* diyor.

    **

    **

    **

    *Hutbemi iki hadis mealiyle bitiriyor: *Hz. Peygamber şöyle buyurur:*
    “**İnsanlar
    üzerine bir zaman gelecek ümmetimin zenginleri hac'ca seyahat, orta
    hallileri ticaret, fakirleri dilencilik, kurrâlarıda riya ve gösteriş için
    gideceklerdir.” **(Deylemî )*



    “Hac ve Umre körüğün madeni posasını temizleyip yok ettiği gibi fakirliği
    ve günahları yok eder”. (Tirmizi)




    --

    "mehmet saraç" <mehmet...@gmail.com> Oct 12 09:10AM +0300

    Bu mail düzgün bir şekilde görüntülenmiyorsa lütfen tıklayınız

    12 Ekim 2012
    26 Zilkade 1433




    Büyük Günahlar!
    Cenâb-ı Hak buyuruyor:

    "Eğer yasaklandığınız büyük günahlardan kaçınırsanız sizin küçük günahlarınızı örteriz ve sizi şerefli bir yere sokarız." (Nisâ, 31)


    Rasûlullah (sav) buyurdular:

    "Büyük günahlardan uzak durulursa bir namaz öteki namaza kadar, bir Cuma öteki cumaya kadar bir ramazan öteki ramazana kadar olan küçük günahlara keffâret olur." (Müslim, Tehâret 14-16, Tirmizî, Salât 160.)


    Büyük günahların hepsi üç şeyde toplanmıştır:

    1- Hevâ ve hevese uymak: Heva, nefsin tad aldığı şehvetlere meyletmesidir. İnsan hevâsı yüzünden namazı ve bütün tâatleri bırakarak nefsânî hazlara erme, ana-babaya itâatsizlik ve akraba hukukuna riâyetsizlik, namuslu kadınlara zinâ iftirâsı atmak vb. fiilerle bid'at, dalâlet, irtidâd, şüphe, şehvet, lezzet ve nimetler ve nefsin hazları içinde yaşama isteği gibi büyük günahlar düşer.

    2- Dünya sevgisi: Öldürme, zulüm, gasb, yağma, hırsızlık, fâiz, yetim malı yemek, zekât vermemek, yalancı şâhitlik, şâhitliği gizlemek, yemîn-i gamûs (bile bile yalan yere yemin etmek), vasiyet vb. konularda bazılarını kayırmak, haramı helal saymak, sözünde durmamak ve benzeri birçok günâhın kaynağı dünyâ sevgisidir.

    3- Allah'tan başka varlıklar görmek: Çünkü şirk, nifak, riyâ vb. bundan kaynaklanır. Bu sebepledir ki Allah Teâlâ: "Allah, kendisine şirk koşulmasını bağışlamaz. Bunun dışındaki günahları dilediği kimse için bağışlar." (Nisâ, 116) buyuruyor.

    Meşâyıhtan biri şöyle demiştir: "Senin varlığın öyle bir günahtır ki hiçbir günah ona kıyâs olunmaz. Kim, varlığının günahından kurtulursa Allah'tan başkasını görmez. Ondan ne şirk, ne de dünya sevgisi sadır olur. Hevâdan kurtulur ve kendisi için Allah'a ulaşıp kavuşma gerçekleşir. (İsmail Hakkı Bursevî, Rûhu'l Beyân 4. Cilt, 16-18. Sayfa, Erkam Yay.)


    Her Güne Bir Esma-ül Hüsna (Allah'ın En Güzel İsimleri)

    el-Habîr: Her şeyin iç yüzünden, gizli taraflarından haberdar olan, olanları ve olacakları en iyi şekilde bilen, mülkünde olup biten her şeyden haberdar olan demektir.


    Kısa Günün Kârı

    Büyük günahlardan uzak durmak, küçük günahların bağışlanmasını gerektirir. Hem küçük günahlar hem de büyük günahlar kalmayınca da o güzel yere, ikram edenlerin en cömerdi olan Allah'ın huzûruna girmek mümkün olur.


    Lügatçe

    keffâret: Suç veya günaha karşı ödenen bedel.
    riâyetsizlik: Saygısızlık.
    irtidâd: Dinden dönme.


    "İki Gün Bir Değil" mail servisi bir ALTINOLUK hizmetidir.

    Bir daha mail gönderilmesini istemiyorsanız lütfen tıklayınız.
    Please click here to unsubscribe









    __________ ESET Smart Security taraf?ndan sa?lanan bilgiler, vir?s imza veritaban? s?r?m?: 7574 (20121011) __________

    ?leti ESET Smart Security taraf?ndan denetlendi.

    http://www.nod32.com.tr

    "Erhan Patlak" <erhanp...@gmail.com> Oct 12 07:59AM +0300

    MÜNÂZARAT

    2.3.SUALLER VE CEVAPLAR(DEVAMI)

    Sual: İnşaallah, tâliimiz varsa biz de göreceğiz. Bize tevekkül kâfi değil midir?
    Cevap: Bîçare tâliinize siz de yardım etmelisiniz. Bağdat tarrarları gibi olmayınız. Sizin atâlet bahanesi olan şu teşebbüssüz tevekkülünüz, nizâm-ı esbâbı reddettiğinden, kâinatı tanzîm eden meşîete karşı temerrüd demektir. Şu tevekkül döner, nefsini nakzeder.
    Sual: Şimdi fenalığı da görüyoruz, iyiliği de görüyoruz. Meşrutiyetin âsârı hangisi, ötekisinin âsârı hangisidir?
    Cevap: Ne kadar iyilik var, meşrutiyetin ziyasındandır; ne kadar fenalık var, ya eski istibdadın zulmetinden, yahut meşrutiyet nâmıyla yeni bir istibdadın zulmündendir. Geri kaldı; ta tâziyeden sonra vedâ edip, pederini takip etsin. Fakat, emin olunuz, ziya galebe çalacaktır.
    Sual: Meşrutiyeti pek çok i'zâm ediyorsun. Eskide rey-i vâhid idi, milletten sual yok idi; şimdi meşverettir, milletten sual edilir. Millet, "Ne için?" der; ona, "Ne istersin?" denilir, işte bu kadar. Daha nedir, o kadar ilâveyi takıyorsun?
    Cevap: Zaten şu nokta bütün cevaplarımı tazammun etmiş. Zira meşrutiyet hükûmete düştüğü vakit, fikr-i hürriyet meşrutiyeti her vecihle uyandırır. Her nev'ide, her tâifede onun san'atına ait bir nevi meşrutiyeti tevlid eder. Hatta ulemâda, medâriste, talebede bir nev'i meşrutiyeti intâc eder. Evet, her tâifeye ona mahsus bir meşrutiyet, bir teceddüt ilhâm olunuyor. İşte, şu arkasında şems-i saadeti telvih eden ve temâyül ve incizap ve imtizâca yüz tutan lemeât-ı meşverettir ki, bana meşrutiyet hükûmetini bu kadar sevdirmiştir. Bence taklidin temelini atıp, ihtilâfâtı çıkarmakla, Mûtezile, Cebriye, Mürcie, Mücessime gibi dalâlet fırkalarını İslâmiyetten intâc eden mesâil-i diniyedeki istibdad-ı ilmîdir ve nefsü'l-emirde mukayyed olan şeyde ıtlaktır. HAŞİYE 1 Meşrutiyet-i ilmiye hakkıyla teessüs etse, meyl-i taharri-i hakikatin imdâdıyla, fünun-u sâdıkanın muâvenetiyle, insafın yardımıyla şu fırak-ı dâlle Ehl-i Sünnet ve Cemaate dahil olacakları kaviyyen me'mûldür. Şu fırkalar, eğer, çendan bir hizip olarak görünmüyor, fakat efkârda tahallül ederek münteşiredir. Herkesin dimâğında onların meylettiği mesleğe meyelân bulunabilir. Hatta, eğer bir dimağ büyütülse, maânî tecsim edilir ise, şu fırak sinematografvârî HAŞİYE 2 o dimağda temessül ettiği görülecektir. Şu kıssa, uzundur, makamı değil; siz suallerinizi ediniz.
    Sual: Şu meşrutiyet, büyüklerimizi, beylerimizi kırdı; fakat bazıları da müstehak idi. Hem de, maddeten birşey görmeden yalnız meşrutiyetin nâmını işitmekle, kendi kendilerine düştüler. Bunun hikmeti nedir?
    Cevap: Mânen her bir zamanın bir hükmü ve hükümrânı vardır. Sizin ıstılâhınızca, o zamanın makinesini çeviren bir ağa lâzımdır. İşte, zaman-ı istibdadın hâkim-i mânevîsi kuvvet idi; kimin kılıncı keskin, kalbi kâsî olsa idi, yükselirdi. Fakat zaman-ı meşrutiyetin zenbereği, rûhu, kuvveti, hâkimi, ağası hak'tır, akıl'dır, mârifet'tir, kanun'dur, efkâr-ı âmme'dir; kimin aklı keskin, kalbi parlak olursa, yalnız o yükselecektir. İlim yaşını aldıkça tezâyüd, kuvvet ihtiyarlandıkça tenâkus ettiklerinden, kuvvete istinad eden kurûn-u vustâ hükûmetleri inkırâza mahkûm olup, asr-ı hâzır hükûmetleri ilme istinad ettiklerinden, Hızırvârî bir ömre mazhardırlar.

    İşte ey Kürtler! Sizin bey ve ağa, hatta şeyhleriniz dahi, eğer kuvvete istinad ile kılınçları keskin ise, bizzarûre düşeceklerdir; hem de müstehaktırlar. Eğer akla istinad ile, cebr yerine muhabbeti istimâl ve hissiyâtı, efkâra tâbî ise, o düşmeyecek, belki yükselecektir.
    Sual: "Neden, şu inkılâb-ı hükûmet, herşeyde bir inkılâp getirdi?"
    Cevap: 1 ????????? ????? ??????? ??????????? sırrınca, istibdat herkesin damarlarına sirâyet etmişti, çok nâm ve sûretlerde kendini gösteriyordu, çok dâm ve plânlar istimâl ediyordu. Hatta benim gibi bir adam, ilmi vâsıta edip, tahakküm ediyor idi veyahut sehâvet-i milliyeyi sû-i istimâl ederdi. Veyahut şu şeyh gibi, necâbeti sebebiyle herkes onun hatırını tutarak, tutmakla mükellef bildiğinden tahakküm ve istibdat ediyordu.
    Sual: Demek, öldürmemize, hükûmetin istibdadına yardım eden başka istibdatlar da varmış?
    Cevap: Evet, cehâletimizin silâhıyla, asıl bizi mahveden, içimizdeki, garip nâmlar ile hüküm süren parça parça istibdatlar idi ki, hayatımızı tesmîm etmiş idi. Fakat, yine kabahat, o küçük istibdatların pederi olan istibdad-ı hükûmete aittir.
    Sual: Beyler, ağalar, müteşeyyihler iki kısımdır; farkları nedir?
    Cevap: İstibdat ile meşrutiyet kadar farkları vardır. Ben dahi meşrutiyet ve istibdadı müşahhas olarak size göstermek istediğimden, şu iki kısmı timsâl olarak beyân ediyorum.
    Sual: Nasıl?
    Cevap: Eğer, büyük adam, istibdat ile kuvvete veya hileye veya kendisinde olmayan, tasannûen kuvve-i mâneviyeye istinâden, halkı isti'bâd ederek havf ve cebrin tazyiki ile tutup, insanı hayvanlığa indirmiş; daima o milletin şevkini kırar, neşelerini kaçırır. Eğer, bir nâmus olursa, yalnız o şahs-ı müstebitte görünür; denir ki, "Falan adam şöyle yaptı." Eğer bir seyyie olursa, kabahat bîçare etbâa taksim olunur.

    İşte şu mâhiyetteki büyük, hakikaten büyük değildir, küçüktür; milletini küçüklettiriyor. Zira, milletin her sa'yi suhre gibi işliyor, hatır için gibi yapıyor, iyilik etse de riyâ karıştırıyor, müdâhene ve yalana alışıyor, daima aşağıya iniyor. Zira, sa'y-i insânînin buharı hükmünde olan şevk, müntafî oluyor. Ağaları ve büyükleri, omuzlarına biner, ta yalnız görünsün, onların etlerinden yer, ta büyüsün. O milletin gonca-misâl istidâdâtı üzerine o reis perde olup ziyayı göstermiyor. Belki, yalnız o neşvünemâ bulur, inkişaf eder, açılır. Eğer müşahhas istibdadı görmek arzu ediyorsanız, işte size şu...

    Dipnotlar - Arapça İbareler - Haşiyeler :

    HAŞİYE 1 : Dikkat lâzımdır.
    HAŞİYE 2 : Kürtlere medeniyetin garâbetini zikrettiğim sırada sinematografı târif etmiştim.

    1 : "İnsanlar kendi idârecilerinin yolunda giderler." Keşfü'l-Hafâ, 2:311.
    Lügatler

    âsâr : eserler

    asr-ı hâzır : şimdiki asır

    atâlet : hareketsizlik, tembellik, işsizlik

    beyân : açıklama

    bîçare : çaresiz, zavallı

    bizzarûre : ister istemez, zorunlu olarak

    cebr : zorlama, baskı yapma, dayatma

    cehalet : cahillik

    çendan : gerçi, her ne kadar

    dalâlet : doğru yoldan ayrılma, sapkınlık

    dalâlet fırkaları : sapkın gruplar, doğru yoldan ayrılan topluluklar

    dâm : tuzak

    dimağ : beyin, kafanın içi; akıl, bilinç

    efkâr : fikirler, düşünceler

    efkâr-ı âmme : genel düşünce, kamuoyu

    etbâ : halk, yönetilenler

    fazilet : üstünlük, erdem

    fırak : ayrılık

    fırak-ı dâlle : hak yoldan ayrılmış, sapkın gruplar

    fikr-i hürriyet : hürriyet fikri, özgürlük düşüncesi

    fünûn-u sâdıka : gerçek ve doğru fenler, ilimler

    galebe çalmak : üstün gelmek

    garâbet : gariplik

    hak : doğru

    hâkim : hükmeden, egemen güç

    hâkim-i mânevî : mânevî hâkim, mânevî lider

    haşiye : dipnot, açıklayıcı not

    havf : korku

    Hızırvârî : Hızır (a.s.) gibi

    hikmet : gaye, amaç, sır

    hissiyât : duygular, hisler

    hizip : grup, parti

    hükümrân : hükmeden, egemen olan

    ıstılah : kelimeye yüklenen özel anlam; terim

    ıtlak : mutlak olma; kayıtsız, sınırsız; teklik, çokluk veya nitelik gibi şeylere bakılmaksızın kullanıldığı mânâya delâlet eden lâfız; kitap kelimesi gibi. (Yani "kitap" lâfzı bütün kitap türünü kapsar.)

    i'zâm : büyütme, yüceltme

    ihtilâfât : ihtilaflar

    ilhâm olunma : Allah tarafından kalbe ve gönle doğma, konulma

    imdâd : yardım etme, yardım elini uzatma

    imtizâc : kaynaşma

    incizap : cezbedilme, çekilme, kapılma

    inkılâb-ı hükûmet : hükûmet inkılâbı, yönetim değişimi

    inkılâp : köklü değişim, dönüşüm

    inkırâz : yıkılma, dağılma

    intâc etme : doğurma, ürün verme, sonuç verme

    isti'bâd etme : köleleştirme

    istibdad-ı hükûmet : hükûmetin baskısı, despotluğu

    istibdad-ı ilmî : ilmî baskı, dayatma

    istibdat : baskı, diktatörlük, despotluk

    istimâl : kullanma

    istinad : dayanma

    istinaden : dayanarak

    kâfi : yeterli

    kâsî : katı, sert, duygusuz, taş gibi katı

    kaviyyen : güçlü, kuvvetli bir şekilde

    kıssa : ibretli hikâye

    kurûn-u vustâ : ortaçağ

    kuvve-i mâneviye : mânevî güç, moral

    lemeât-ı meşveret : fikir alışverişi yapmanın parıltıları

    maânî : mânâlar, anlamlar

    mârifet : bilme ve tanıma; ilim

    mazhar : erişme, ayna

    me'mûl : umulan, ümit edilen

    medâris : medreseler, yüksek dinî eğitim veren eğitim kurumları

    mesâil-i diniye : dinî meseleler

    meşîet : irade

    meşrutiyet-i ilmiye : ilmî meşrutiyet

    meşveret : işlerin halledilmesi, problemlerin çözülmesi için yapılan istişare, fikir alışverişi

    meyelân : meyletme, bir tarafa veya birşeye eğilim gösterme

    meyl-i taharri-i hakikat : gerçeği araştırma eğilimi, isteği

    muavenet : yardım

    mukayyed : nitelik, hal, gaye veya şart kaydına bağlı olarak bir mânâya işaret eden lâfız; mü'min köle, siyah at, beyaz insan gibi

    münteşir : yayılmış, yaygın

    müstehak : hak etmiş, lâyık

    müşahhas : somut

    müteşeyyih : şeyhlik iddia eden; şeyhlik taslayan

    nakzetmek : bozmak

    nâmus : kanun, yasa, düstur, prensip

    necâbet : asalet, soy temizliği, soyluluk

    nefis : birşeyin kendisi

    nefsü'l-emir : işin hakikati, aslı

    nevi : çeşit

    nizâm-ı esbab : sebeplerin düzeni, bir netice için uyulması gereken sebepler dizisi

    peder : baba

    rey-i vâhid : tek görüş; tek bir kişinin veya birkaç kişilik yönetici bir kadronun görüşü

    sehâvet-i milliye : millî cömertlik

    sinematograf : sinema, sinema makinesi

    sinematografvârî : sinema gibi

    sirayet etme : geçme, bulaşma

    sû-i istimâl : kötüye kullanma

    sûret : biçim, dış görünüş

    şahs-ı müstebit : despot kişi; baskı yapan şahıs, baskıcı kimse

    şems-i saadet : mutluluk güneşi

    şimendifer-i kemâlât : kemâlât treni, olgunluk ve mükemmellikler treni

    tahakküm : baskı ve zorbalık

    tahallül : araya girme, müdahale etme

    tâife : grup, sınıf

    taksim olunma : bölüştürülme, paylaştırılma

    tâli : kader, baht

    tanzim eden : düzenleyen

    tarrar : yankesici

    tasannûen : yapmacık olarak

    tazammun etme : içine alma, kapsama

    tâziye : başsağlığı, teselli

    tazyik : baskı

    teceddüt : yenilik, yenilenme

    tecsim edilme : cisimlendirilme, somutlaştırılma

    teessüs : kurulma, yerleşme

    telvih : kinaye şeklinde açıklama

    temayül : eğilimli olma, meyil gösterme

    temerrüd : inat etme, isyan, ayak direme

    temessül etme : görüntüye bürünme, görünme

    tenakus etme : eksilme, noksanlaşma

    terakkiyât : ilerlemeler, gelişmeler

    tesmim etme : zehirleme

    tevekkül : Allah'a dayanma ve güvenme

    tevlid : doğurma

    tezâyüd : artma, çoğalma

    timsâl : görüntü, sûret, simge

    ulemâ : âlimler

    vâsıta : aracı

    vecih : yön, taraf

    zaman-ı istibdat : istibdad dönemi, baskı zamanı

    zaman-ı meşrutiyet : meşrutiyet dönemi

    zemberek : hareketi sağlayan güç kaynağı, hareket yaptıran mekanizma

    zikretme : anma, belirtme

    ziya : ışık; parlaklık

    zulmetmek : haksız yere kötülük etmek

    "Erhan Patlak" <erhanp...@gmail.com> Oct 12 07:58AM +0300

    MEKTUBAT DERSLERİ



    9.2. DOKUZUNCU MEKTUP (DEVAMI)



    Amma ikram ise, o, kerametin selâmetli olan ikinci nev'inden daha selâmetli, bence daha âlidir. İzharı, tahdis-i nimettir. Kisbin medhali yoktur; nefsi onu kendine isnad etmez.

    İşte, kardeşim, hem senin hakkında, hem benim hakkımda, bahusus Kur'ân hakkındaki hizmetimizde eskiden beri gördüğüm ve yazdığım ihsânât-ı İlâhiye bir ikramdır; izharı, tahdis-i nimettir. Onun için sana karşı, tahdis-i nimet nev'inden, ikimizin hizmetimize ait muvaffakiyâtı yazıyorum. Biliyordum ki, sende fahr değil, şükür damarını tahrik ediyor.

    SALİSEN: Görüyorum ki, şu dünya hayatında en bahtiyar odur ki, dünyayı bir misafirhane-i askerî telâkki etsin ve öyle de iz'an etsin ve ona göre hareket etsin. Ve o telâkki ile, en büyük mertebe olan mertebe-i rızâyı çabuk elde edebilir. Kırılacak şişe pahasına daimî bir elmasın fiyatını vermez; istikamet ve lezzetle hayatını geçirir.

    Evet, dünyaya ait işler, kırılmaya mahkûm şişeler hükmündedir.

    Bâki umur-u uhreviye ise, gayet sağlam elmaslar kıymetindedir.

    İnsanın fıtratındaki şiddetli merak ve hararetli muhabbet ve dehşetli hırs ve inatlı talep ve hâkezâ şedit hissiyatlar, umur-u uhreviyeyi kazanmak için verilmiştir.

    O hissiyatı şiddetli bir surette fâni umur-u dünyeviyeye tevcih etmek, fâni ve kırılacak şişelere bâki elmas fiyatlarını vermek demektir.


    Lügatler :

    âli : yüce, yüksek
    aşk-ı hakikî : güzelliğin ve sevgiye lâyık herşeyin hakikî sahibine duyulan şiddetli sevgi; Allah sevgisi
    aşk-ı mecazî : gerçek sevgiliye değil, geçici ve sınırlı bir güzelliğe karşı duyulan şiddetli sevgi
    bahtiyar : talihli, mutlu
    bahusus : hususan, özellikle
    bâki : devamlı, kalıcı
    daimî : sürekli
    dehşetli : korkunç
    elem : acı, keder, sıkıntı
    endişe-i istikbal : gelecek hakkında duyulan endişe
    fahr : iftihar, övünme
    fâni : gelip geçici
    fıtrat : yaratılış
    hâkezâ : böylece, bunun gibi
    hakikî : doğru, gerçek
    hararetli : sıcak; yoğun, şiddetli, kuvvetli
    hırs : aç gözlülük, aşırı isteklilik
    hissiyat : hisler, duygular
    ihsânât-ı İlâhiye : Allah'ın ihsanları, bağışları
    ikram : bağış, ihsan
    inkılâp etmek : dönüşmek
    isnad : dayandırma
    istikamet : doğruluk
    iz'an : şüpheden uzak, kesin bir şekilde inanma
    izhar : gösterme, açığa çıkarma
    keramet : Allah'ın bir ikramı olarak, Onun sevgili kullarında görünen olağanüstü hal

    kisb : çalışma, kazanma
    mahbup : sevgili
    mahkûm : hükümlü
    mecazî : gerçek olmayan, kendi mânâsı dışında başka bir mânâyı gösteren
    medhal : karışma, katkı, giriş kapısı
    mertebe-i rızâ : Allah'tan gelen herşeye razı olanların mertebesi
    misafirhane-i askerî : askerî misafirhane
    muhabbet : sevgi
    muvaffakiyât : başarılar
    münasebet : bağlantı, ilişki, vesile
    müteveccih : yönelik
    nefs : kişinin kendisi
    nev' : tür, çeşit
    salisen : üçüncü olarak
    selâmet : esenlikli, güvenli
    suret : şekil, biçim
    şedit : şiddetli
    tahdis-i nimet : şükür maksadıyla Cenâb-ı Hakkın verdiği nimetleri anlatma, sevincini ve şükrünü dile getirme
    tahrik etme : harekete geçirme
    talep : istek
    telâkki : kabul etme
    tevcih etmek : yöneltmek
    umur-u dünyeviye : dünyaya ait işler
    umur-u uhreviye : âhirete yönelik işler

    "Erhan Patlak" <erhanp...@gmail.com> Oct 12 07:56AM +0300

    Ey insan! Aklını başına al. Hiç mümkün müdür ki: Bütün enva'-ı mahlûkatı sana müteveccihen muavenet ellerini uzattıran ve senin hacetlerine "Lebbeyk!" dedirten Zat-ı Zülcelal seni bilmesin, tanımasın, görmesin? Madem seni biliyor, rahmetiyle bildiğini bildiriyor. Sen de onu bil, hürmetle bildiğini bildir ve kat'iyyen anla ki: Senin gibi zaif-i mutlak, aciz-i mutlak, fakir-i mutlak, fani, küçük bir mahlûka koca kâinatı müsahhar etmek ve onun imdadına göndermek; elbette hikmet ve inayet ve ilim ve kudreti tazammun eden hakikat-ı rahmettir. Elbette böyle bir rahmet, senden külli ve halis bir şükür ve ciddi ve safi bir hürmet ister. İşte o halis şükrün ve o safi hürmetin tercümanı ve ünvanı olan "Bismillahirrahmanirrahim"i de. O rahmetin vusulüne vesile ve o Rahman'ın dergâhında şefaatçı yap.

    (Bediüzzaman Said Nursi - 14. lem'adan)

    Lügatler

    Âciz-i mutlak : tam güçsüz, en kuvvetsiz ve çaresiz

    Bismillâhirrahmânirrahîm :Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla

    Dergâh :şeyh tekkesi, Cenâb-ı Allah'a ibadet edilen yer, huzur

    Enva-i mahlûkat:yaratıkların çeşitleri

    Fâni :ölümlü, gelip geçici, yok olan

    Hacet: ihtiyaç

    Hakikat-i rahmet :gerçek merhamet, tam merhamet

    Halis :katıksız, saf, duru, hilesiz

    Hikmet :Herkesin bilmediği gizli sebeb, gizli sır, sebeb, fayda, gaye, her şeyin belirli gayelere yönelik olarak, manalı, faydalı ve tam yerli yerinde olması

    Hürmet :saygı, değer verme, haysiyet, şeref

    İmdad :yardım, yardıma yetişmek

    İnayet :yardım, lütuf

    Kâinat : evren, yaratılanların hepsi

    Kat'iyyen :kesinlikle, mutlaka, şüphesiz

    Kudret : güç, kuvvet, iktidar


    Küllî :bütüne ait, tamamen

    Lebbeyk :buyurunuz, emredersiniz

    Lem'a :parıltı, parlamak

    Mahluk :yaratılmış, yaratık

    Muavenet: yardımlaşma

    Musahhar :hizmet eden, istenilen hale konmuş, idare edilen

    Müteveccih :yönelik, yönelmiş, dönmüş

    Rahman :bütün varlıklara merhamet edip rızık veren

    Rahmet :merhamet, acımak, şefkat etmek, ihsan etmek, esirgemek

    Safî :katışıksız, temiz, bozuk olmayan, arınmış

    Şefaat :af edilmek için aracılık etmek

    Şükür :Allah'a teşekkür

    Tazammun :ihtiva etmek, içine almak

    Tercüman :açıklayan, tercüme eden

    Ünvan :isim, nam

    Vesile :sebeb, fırsat, bahane

    Vusul :ulaşmak, erişmek, kavuşmak, varmak

    Zaif-i mutlak :tam zayıf ve güçsüz

    Zât-ı Zülcelal :celal ve büyüklük sahibi Zat(Allah)

Bu iletiyi, huzurruzgari Google Grubu'na abone olduğunuz için aldınız.
E-posta ile yayın gönderebilirsiniz.
Bu grubun aboneliğinden çıkmak için boş bir ileti gönderin.
Diğer seçenekler için grubu ziyaret edin.

--

http://groups.google.com/group/huzurruzgari?hl=tr_TR

Sufi; toprak gibidir, herkesi üzerinde taşır...
Sufi; güneş gibidir, ışığı herkese ulaşır...
Sufi; yumuşak huyludur, herkesle anlaşır...
Sufi; temiz kalplidir, hemen barışır...
Sufi; sabırlıdır, o kadar ki bazen sabırla yarışır...
Sufi; sevmesini bilir, sevilmeyi başarır...
Sufi; hizmeti seçer, yük çekmekten hoşlanır...
Sufi; Hakk'a aşıktır; aşığa edeb yakışır...

en mühim iş insan isimli çiçekle islam isimli yağmuru birbirine kavuşturmak

Bu grubun hiçbir dernek, kurum, kuruluş ve siyasi oluşunlailişkisi bulunmamaktadır.
Sevdiklerinizi davet edebilirsiniz.
Katılım için:

huzurruzgar...@googlegroups.com

face book grubumuz,
http://www.facebook.com/groups/421460554533140/



Daha fazla seçenek için,

http://groups.google.com/group/huzurruzgari?hl=tr_TR

Reply all
Reply to author
Forward
0 new messages