Mistik: Padişahın Kızına Âşık Çoban‏

4 views
Skip to first unread message

EĞİTİMCİ

unread,
Jan 6, 2009, 5:31:22 PM1/6/09
to EĞİTİMCİ
Âşıktı delikanlı. Sevgilisinin isminden başka bir şey bilmediğinden
mi, konuşmaya mecali olmadığından mı bilinmez, arkadaşı anlatıyordu
onun halini:
"Gözleri günlerdir uyku görmedi efendim" diyordu, "yemiyor-içmiyor,
işi-gücü, gecesi-gündüzü havası-suyu o kız oldu sanki. Ne desem kâr
etmiyor, son bir çare diye geldik size. Halbuki 'sen bir garip
çobansın, o ise padişahın kızı, davul bile dengi dengine' dedim ya,
dinlemiyor efendim, ama herhalde aşkın gözü kördür diye de buna
diyorlar, değil mi efendim."

O anlatırken ihtiyar, iskeletinin üstüne deriden bir zırh
giydirilmişcesine zayıf, çelimsiz, saçı sakalına karışmış, uzaklara
dalıp dalıp giden, gözlerinde aşktan gayrısı kalmayan diğer çobanı
süzüyordu. Sonra iç geçirdi, yüzünü nefes almadan konuşmasını sürdüren
delikanlıya çevirip tebessüm etti.
"Kolay evlat kolay" dedi, "çaresizseniz çare sizsiniz."

Ve tane tane anlatmaya başladı:

İki genç çobanın, çökmek üzere olan bu dağ kulübesinde dertlerine
derman aradıkları ihtiyar adam, aslında padişahın bütün dertlerini
paylaştığı, her meselesini danıştığı bir bilge idi. Yıllar önce
padişah kendisini tanıyıp sevdiğinde bir tek şey istemişti ondan;
burada yaşamaya devam edecekti ve kimsecikler bilmeyecekti kim
olduğunu. O günden beri de bu kulübede yaşıyor, gelen geçene ikram
edip, gül alıp gül satıyordu. Padişahın kızının aşkıyla eriyip muma
dönen genç çoban ve yanındaki kadim dostu nereden bilsindi bu garip
ihtiyarın padişahın gönlüne sultan olduğunu.

Âşık genç, ihtiyar adamın anlattıklarını dinledikten sonra, her şeyin
bittiği anda başlayan son ümide sımsıkı sarılanların o saf ve tertemiz
teslimiyetiyle:
"Sahiden bu kadar kolay mı efendim" dedi, "yani o mağarada elimde
tesbih , kırk gün Allah dersem sevdiğime kavuşabilir miyim, onunla
evlenebilir miyim?"
"Evet" dedi bilge, "kırk gün o mağarada gece gündüz Allah diyeceksin,
kırk gün sonra padişahın kızı senindir."


İki dost hemen yola çıktılar, âşık çobanın yüzüne kan, dizlerine
derman, yüreğine yeniden can gelmişti. Arkadaşına sarılıp, elinde
tespih, gönlünde aşk, yüzünde ümit çiçeklerinden örülme bir tebessüm,
mağaranın yolunu tuttu. Gelir gelmez hiç vakit kaybetmeden diz çöktü,
dualar etti, gözlerini kapattı, kalbini padişahın kızına bağladı,
eline tesbihini aldı ve dudakları kıpırdamaya başladı: Allah, Allah,
Allah.

***


Günler günleri padişahın kızının hayaliyle tespih taneleri gibi
kovalayadursun, mağaranın yakınındaki köyleri bir söylenti çoktan
sarmıştı. Herkes birbirine karşı dağdaki mağarada gece gündüz Allah
diyen gençten bahsediyordu. Câmi çıkışında ihtiyarlar, çeşme başında
kadınlar, tarlada işçiler, top oynarken çocuklar, herkes onu
konuşuyordu:
"Şu karşı mağarada bir genç varmış, kendini Allah'a adamış, gece
gündüz durmadan Allah diyormuş, Allah Allah..."


Âşık dostunun ne halde olduğunu merak eden genç çoban, mağaraya
geldiğinde üç hafta geride kalmıştı bile. Bizimkinin gözleri
kapalıydı, dudaklarının da kıpırdamadığını görünce, uyuyakaldı
herhalde diye düşündü. Tespih tanelerinin parmaklarının arasında
dolaşmaya devam ettiğini görünce de, bu nasıl uyku diye sordu kendine.
Bu sırada gözlerini açan genç adam , karşısında arkadaşını görünce,
günlerdir yalnızlığıyla paylaştıklarını birbiri ardınca anlatmaya
başladı:

Kırk günün yarıdan fazlası geçmişti, o durmadan Allah diyordu, ama ne
padişahın kızı vardı, ne bir haber, ne bir ümit kırıntısı. Acaba,
diyecek oluyor, yutkunuyor, hayır diyor, tespihine bakıyor, bir kâlp
gibi atan sağ el işaret parmağını sabitlemeye çalışıyor, avuçlarını
sıkıyor, gözleri doluyordu. Vedalaştılar. Ay ışığında dostunun
gözlerine yayılan başkalık dikkatini çekmişti genç çobanın.

Âşık çoban yeniden eline tesbihini aldı, gözlerini kapattı, boynunu
neye bağlayacağını bilemediği kalbine doğru büktü, dudakları
kıpırdamıyordu artık, sustu gece, mağaranın duvarları sustu, tükendi
her şey, hiç tükendi, an bitti, sadece bir söz kaldı: Allah.

***

Kırk günün dolmasına üç-beş gün kala, mağaradaki dervişin nâmı bütün
ülkeyi sarmış, nihayet sarayın koridorlarında konuşulur olmuştu.
Meselenin aslını merak eden padişaha, bu insanların bir yerde sürekli
kalmadıklarından, bulundukları mekâna bereket getirdiklerinden, ne
yapıp-edip bu dervişi ülkelerinde yaşamaya ikna etmeleri gerektiğinden
uzun uzun bahsetti hocası . Ne yapması gerektiğini artık bilen
padişah, nasıl yapması gerektiğini bilemediği bütün zamanlarda yaptığı
gibi, dağ kulübesinin yolunu tuttu. Hürmetle diz çöktü bilge ihtiyarın
önünde. Derdini anlattı, derman diledi. Sarayının yanına bir saray
yaptırmaktan, o dervişi şeyhülislam yapmaya, sancak-tuğ vermeye kadar
saydığı her şey, bilgenin "Hünkârım , gönül erleri mala-mülke, makama-
mansıba itibar etmezler" demesiyle son buldu.

Kaderdi bu, padişahla tebayı aynı eteğin önünde diz çöktürür, birinin
derdini diğerine derman eyler, ikisini de aynı tebessümle bahtiyar
ederdi. Güldü ihtiyar:
"Neden kerimenizin nikâhını teklif etmiyorsunuz sultanım" dedi.
Şaşırma sırası padişaha gelmişti.
"Nasıl yani" diyebildi, "bu şerefi bize lütfederler mi, kabul ederler
mi?"

***

Kırkıncı günün güneşi batmak üzereydi genç aşığın mağarasının
üstünden. Padişah ve ihtiyar bilge en önde, arkalarında vezirler,
kumandanlar, askerler, onların arkasında halktan meraklı bir kalabalık
ve en arkada da olup bitenlere bir mânâ vermeye çalışan âşık çobanın
arkadaşı, mağaraya doğru yürümeye başladılar. Bu arada bizim âşık
kendinden öylesine geçmiş, tespihiyle öylesine bir olmuştu ki,
gelenler içeri girseler ve bir tesbihten başka bir şey bulamasalar
şaşırmazlardı.

Padişah edepte kusur etmemeye çalışarak içeri girdi, ellerini
birbirine bağladı, duyulması güç bir sesle;
- Efendim , dedi, sizi ziyarete geldik.
Yavaşça başını çevirdi âşık , sonra bütün vücuduyla döndü. Gözlerinde
en ufak bir şaşkınlık emaresi yoktu, sapsarı bir heykel gibiydi.

Herkes heyecan içinde. Vezirler, halk, genç çoban, mağara, tespih,
sessizlik, duvar. Hatta güneş bile batmaktan vazgeçmiş, kafasını
mağaranın içine doğru uzatarak olan biteni görme telaşındaydı.
Padişah merâmını anlattı, türlü tekliflerde bulundu. Ne saray, ne
vezirlik, ne tuğ, ne de sancak, hiç birinde gözü yoktu dervişin.
"Efendim" diyebildi en son, sessizce, "benim bir kızım var efendim,
zat-ı âlinize layık değil belki, ama lütfeder nikâhınıza alırsanız
bizi bahtiyar edersiniz."


Kırk günlük çile nihayet bitmiş, olmaz denilen olmuştu. İşte âşık
mâşukuna kavuşacak , murad hasıl olacaktı. Bizimkinin arkadaşı
sevinçten ağlıyordu. Soru ve cevap sanki bu soru sorulsun, cevabı
verilsin diye yaratılmıştı.Sessizlik ilk defa bağırmak, haykırmak
istiyordu ve bütün gözler genç adamdaydı.
Usulca doğruldu oturduğu yerden, etrafını şöyle bir süzdükten sonra,
gözlerini padişahın gözlerine dikti, sarhoş gibiydi. Kendinden emin
bir ifadeyle:
"Estağfirullah" dedi, "kızınızı istemiyorum."

Birden ortalığı bir sessizlik kaplayıverdi. Padişah mahzundu, halk
hayret içindeydi, vezirler şaşkınlıkla birbirine bakıyor, bilge
tebessüm ediyordu. Âşık çobanın genç arkadaşı yaşlı gözlerini silip,
birden ileri atılarak dostunun yanına geldi, kulağına eğilip:
"Sen ne yapıyorsun" dedi, "kırk gündür bu çileyi ne diye çektin sen,
neyi reddettiğinin farkında mısın?" Gülümsedi âşık çoban. Sonra
ihtiyar bilgenin yanına vardı, onun gülümseyen gözlerine baktı:
"Hay dostum" dedi, "ben kırk gün padişahın kızı için Allah dedim, O
padişahla vezirlerini ayağıma getirdi. Ya bir de O'nun için Allah
deseydim? Şimdi ne kadar hicap duyuyorum bilseniz..."


Reply all
Reply to author
Forward
0 new messages