Münazara ve Diyalektik

8 views
Skip to first unread message

**safir***

unread,
Oct 20, 2008, 3:52:13 PM10/20/08
to edep dairesi
Münazara ve Diyalektik


Belli kural ve kaideler çerçevesinde karşılıklı konuşma, herhangi bir
hakikatin/hakikatlerin vuzuh ve inkişafı adına fikir teâtîsinde
bulunma diyebileceğimiz 'münazara', aynı kanun ve esaslara dayanarak
beyin fırtınası yaşamanın, müşterek düşünmenin, insaflı ifade ve
beyanın ayrı bir unvanıdır. Biraz daha açacak olursak, münazara, iki
veya daha fazla münazırın, herhangi bir konuda, okunup yorumlanacak
bir obje, bir nesne vesaireyi doğru okuyup doğru yorumlamak suretiyle
gerçeğe ulaşma gayreti; münazara esnasında ortaya konan mülâhaza ve bu
mülâhazalara bağlı çağrışımların vaad ettikleri de nazar-ı itibara
alınarak tam bir hakperestlik hissiyle bütün bir düşünce gücünün
gerçeği bulmaya teksif edilmesi ameliyesidir.

Yukarıda kısmen temas edilen hususlar çerçevesinde cereyan eden
münazara, Kur'ân ve Sahih Sünnet'le tanıdığımız münazara usulüne uygun
düşmektedir. Dolayısıyla da, bu şekilde gerçekleştirilen fikir
yürütmelere ve her türlü müdâvele-i efkâra rahatlıkla "Kur'ânî"
diyebiliriz ve bu türlü musâhabelere diyalektik demek kat'iyen doğru
değildir.
Günümüzde münazara adına, değişik platformlarda hemen çoğumuzun şahit
olduğu tartışmalara gelince, bunlar büyük ölçüde, Aristo
diyalektiğinin tarih boyu değişik istihâlelerden geçerek kısmen
farklılaşmış versiyonlarından ibarettir ve böylesi tartışmalara
münazara ve müdâvele-i efkâr demektense, cidal, mugalâta ve minvechin
demagoji demek daha uygun düşmektedir.

Bu şekilde cereyan eden hemen bütün tartışmalarda, böylesi fikir
düellosuna iştirak eden herkesin bir kısım ön kabulleri vardır ve
münazırlar, herhangi bir hakikatin tebellüründen daha ziyade ne yapıp
yapıp kendi mülâhazalarını karşı tarafa kabul ettirmenin mücadelesini
vermektedirler. Öyle ki, bu hususta ölesiye bir gayret sarf eder; yer
yer kelime ve mantık oyunlarına girer; hasımlarını ilzam etme, mahcup
düşürme... gibi yakışıksız şeylere başvurur ve hakikate karşı hep kapalı
dururlar. Hakikatin/hakikatlerin ortaya çıkmasından daha çok, karşı
tarafın düşünce, ifade ve felsefesine zıt şeyler üreterek musâhabeyi
bir cidal, bir mugalâta ve diyalektiğe çevirirler ki, artık münazırlar
satranç oynuyormuşçasına birbirini mat etme, küçük düşürme ve devre
dışı bırakma (diskalifiye) mülâhazasıyla hareket eder ve bütün
gayretleriyle böyle bir düşünce üzerinde yoğunlaşırlar. Bu tür bir
musâhabeye ise kat'iyen münazara denmez; dense dense ona zihnî ve
fikrî özürlülerin tartışması denir.

Değişik platformlarda sık sık gördüğümüz gibi, bu tür tartışmalarda
taraflar, kendilerini haklı göstermek için, meşru-gayrimeşru
ellerinden gelen her şeyi yapar, mantıkî gibi görünen her yönteme
başvurur; hasmını devre dışı bırakma adına rahatlıkla yalan söyler;
değişik karalamalara girer; tahrik edip onun muvazenesini bozmak ister
ve konuyu sürekli kendi ön kabullerine bağlı götürmeye çalışırlar.
Böyle bir münazara veya münakaşada taraflar birbirlerini dinliyor gibi
görünseler de dinlemiyorlardır; aksine her biri diğerinin düşünce
hatalarını ve ifade sürçmelerini yakalamaya çalışmakta ve söz sırası
kendine geldiğinde onu yerden yere vurmayı plânlamaktadır.

Bu itibarla da bu tür kimseler, ilzam edilseler de, hep o devrilmiş
düşüncelerini, harabeye dönmüş mülâhazalarını ikame etmeye çalışır;
karşı tarafın beyanlarına, mütalâalarına asla hakk-ı hayat tanımaz ve
hep bir fanatik gibi davranırlar; davranır ve görüşülen konuya bir
katılımcı olmadan daha ziyade, bütün himmetini diğer münazırın
zaaflarını tespite ve onun konuşmalarından süzüp elde ettiği
mülâhazalarla ortaya farklı kombinezonlar koyup kendini ifade etmeye,
maharet göstermeye ve alkış toplamaya sarf ederler. Beklediklerini
bulur veya bulamazlar; ama böyle bir münazarada dünya kadar zamanın
heder edilmesine rağmen herhangi bir hakikate ulaşılmadığı/
ulaşılamadığı da açıktır.

Aynı zamanda, bütün bunların yanında tamiri çok zor yaralanmalar
olmuş; düşmanlıklar körüklenmiş, bencillikler daha bir azgınlaşmış,
ruhlar hafakana girmiş, haset tetiklenmiş; kinler, nefretler,
münazırları çatlama seviyesine getirmiş; derken umumî atmosfer maksadı
aşan söz ve davranışlarla kirlenmiş, insanî değerlere saygısızlıkta
bulunulmuş ve fertler arası münasebetlerde onarılması imkânsız
kırılmalar meydana gelmiştir. Bizim düşünce dünyamız ve evrensel
insanî kriterler açısından bu tür karşılaşmalara kat'iyen münazara
denmez; zannediyorum buna diyalektik demek daha uygun düşecektir.

Öyle ise şimdi bir iki cümle ile de olsa, gelip münazaranın yerine
oturan diyalektikten bahsetmek yerinde olacaktır. Bakış icmalî bir
bakıştır, üslûp da bizim üslûbumuz; ifade tarzı yadırganmamalı...

Diyalektik, kesin olmayan ve çok defa muhtemel mülâhazalara bağlı
cereyan eden hatta bazen gidip, eskilerin ifadesiyle mugalâta ve
safsataya dayanan bir çeşit tartışmanın adıdır. Ona, cedelleşme,
münakaşa etme ve birbirine sataşma sanatı da denebilir. Bazı
düşünürlere göre, diyalektik, herhangi bir konuda ileri sürülen ve
doğru olma ihtimali de bulunan kanaatlerin açıklanması ve
müdafaasından ibarettir.. bilimden önce bilime yol sayılan, ama
kat'iyen bilimin evsafını hâiz olmayan bir musâhabe tarzı şeklindeki
yaklaşım da diyalektik adına ayrı bir tarif.. ve daha farklı bir sürü
yaklaşım...

Diyalektik bütün Orta Çağ boyu hitabın mukabili olarak formel mantığı
ifade adına kullanılan bir sistem oldu. Hatta filozof Kant, bütün
aldatıcı akıl yürütmeleri -mugalâta da diyebilirsiniz- diyalektik
olarak adlandırdı ve tecrübî alan dışında bilgi elde etme veya ortaya
koyma iddiasında bulunan kimseler, aklen çözümü ve izahı imkânsız gibi
görünen ve neticede gidip tenakuzlara (çelişki) dayanan ne kadar
birbirine ters tezler varsa, diyalektik sayesinde o zıtlıkları aşmaya
ve telife çalıştılar; belki bir manada problemin üstesinden de
geldiler! Hegel, diyalektiğe tarihî bir buud kazandırarak, bütün tabiî
hâdiselerin, hususiyle de manevî derinliği olan olayların tarih
içindeki gelişmesi gibi çarpık anlayışları da ona bağlayarak sistemi
bütün bütün farklılaştırdı ve ayrı bir kalıba ifrağ etti. Daha
sonraları ise, Karl Marks tarihî maddecilik diyalektiğini işte bu
telakki üzerine kurdu ki, zamanla hemen bütün insanlık az-çok bu
felsefeden müteessir olarak mantığı da, muhakemeyi de, fikir yürütmeyi
de tamamen bu şeytanî sisteme bağlayıverdi. Böylece bir kere daha
Faust, Mefisto'ya yenik düşüyor ve düşünce hayatı itibarıyla
diyalektiğin paletleri altında presleniyordu.

Oysaki bizim münazara şeklimiz, herhangi bir konuda fikir yürütmemiz
çok farklıydı ve tamamen hakkın emrinde ve hakkı tutup kaldırma
istikametinde gerçekleşiyordu. O tamamen bizim temel kültür
kaynaklarımıza bağlı gelişmiş ve "fenn-i münazara" unvanıyla bilinen
bir kısım disiplinler çerçevesinde oluşmuş ve oluşuyordu. Bu
disiplinlere göre, hakkın hatırı âlî tutuluyor ve hiçbir hatıra feda
edilmiyordu. Münazırların birbirini mahcup etmesi kat'iyen söz konusu
değildi. Birbirini utandırmak bir yana, haklı çıktığında hasmını
utandırmak dahi insanî değerlere saygısızlık sayılıyordu.

Aslında böyle disiplinli bir karşılaşma ve konuşmada daha ziyade
hakkın ortaya çıkması veya vuzuha kavuşması esas kabul ediliyordu.
Konu dinî olduğu takdirde aslî ve fer'î şer'î deliller göz önünde
bulundurularak münazara ona göre cereyan ediyordu. Şayet mevzu değişik
ilim dallarıyla alâkalı ise, bu defa da konuya esas teşkil eden ilim
dallarına ait sâbiteler, temel disiplinler öne çıkarılarak musâhabe ve
müdâvele-i efkâr o çizgide yürütülüyordu. Her iki alandaki münazarada
da diyalektiğe girmeden, mugalâtalara sapmadan mantık yürütme önemli
bir ahlâkî disiplindi. Böyle bir münazarada, mesnetsiz, delilsiz ve
peşin hükümlere bağlı mülâhazalardan olabildiğine uzak duruluyor; her
şey gerçek bilgi yörüngesinde götürülüyor ve konuşmanın her faslında
hakperestlik mülâhazasına fevkalâde dikkat ediliyordu. Münazırlar
birbirlerine kızmıyor, asla öfkelenmiyor, müzakere veya tartışmanın en
hararetli noktalarında bile birbirlerine olabildiğine saygılı
davranıyor ve karşı tarafın kendini ifade etmesi hususunda fevkalâde
centilmence hareket ediyorlardı. Kat'iyen kimse kimseyi hafife
almıyor, onunla alay etmiyor ve hep İslâmî bir müsamaha
sergiliyorlardı.. ve o günler ne günlerdi..!


Reply all
Reply to author
Forward
0 new messages