**safir***
unread,Oct 28, 2008, 3:11:25 PM10/28/08Sign in to reply to author
Sign in to forward
You do not have permission to delete messages in this group
Either email addresses are anonymous for this group or you need the view member email addresses permission to view the original message
to edep dairesi
Kitaba dair
Kitap fuarlarının ve çok şükür ki okuyanın da çoğaldığı günümüzde bir
kitaptan ne anlamalıyız? İki kapak arasına girmiş sayfaların
hangilerine kitap denilmelidir?
Bir kitap insana ne vermelidir? Kitap adıyla piyasada sebil edilen
matbaa hamulesi kâğıt ciltlerinde gerçek bir kitabın özelliklerinden
ne kadarı mevcuttur? İhtiva ettiği konu itibariyle ne tür kitaplar
lüzumlu, hangileri eğlencelik, hatta gereksizdir? Sorular, sorular...
Ve özet bir cevap: Kitap kelimesi, vaktiyle medeniyet tarihimizi
etkileyen yığınla anlam taşıyordu. Ayetlerde geçen şekliyle "vahiy"
karşılığı olarak Kur'an, İncil ve Tevrat birer kitap olarak anılmıştı.
"Ehl-i kitap" tamlamasında veya şairin "Getir el basayım Kitabullah'a"
dizesinde böyle anlaşılmıştı. Yunus "Dört kitabın manası"ndan söz
ediyordu. Kitap, bütün varlık ve oluşlar hakkındaki İlahi bilgiyi,
hükümleri ve yasaları ihtiva eden "Levh-i Mahfuz" da demekti.
Kur'an'da, insanların dünyadaki inanç ve fiillerinin kaydedildiği
"Amel Defteri" de kitap olarak anılıyordu. "Kitabı sağ yanından
verilip de yüzleri ağaracak olanlar.." var ya hani!?..
Kitabın bir kavramdan öte bir nesne haline gelmesi kolay olmadı.
Mısır'ın ünlü İskenderiye Kütüphanesi'nde rulo halinde saklanan
papirüsler ve Bergama Kütüphanesi'nin parşömenler çağını geride
bırakıp da kâğıtların birbirlerine dikilerek sayfalara dönüşmesi (M.S.
250 yılları) din adamlarının ilgi ve denetiminde olmuştu. O vakitlerde
bir kitap bir dine ümmet olma bilgisinin artırılması için vasıta idi.
Çünkü Ortaçağ'da karanlık Avrupa'da bütün bilimler kilisenin
denetiminde yapılıyordu. Gustav Freytag'ın onyedinci yüzyılda geçen
Kayıp Elyazması adlı romanı ile yakın zamanda Umberto Eco tarafından
yazılan Gülün Adı adlı romanı bu konuyu anlatırlar. Aynı orta çağın
İslam dünyasında ise kitap din adamları kadar medresenin de
denetiminde ilerlemiştir. Bir kitaba duyulan saygıdır ki pek çok
müellefat adına bizzat "Kitap" demiş ve içerdikleri kallavi konular
ile kütüphanelerin demirbaşları arasına girmiştir: Fahreddin Razi'nin
Kitabu'l-Erbaîn'i (kelam), İmam Ebu Yusuf'un Kitabu'l-Harac'ı (hukuk),
Cahiz'in Kitabu'l-Hayevan'ı (tabiat, anatomi), Ahmed b. Hanbel ve İsa
Tirmizî'nin Kitabu'l-İlel'leri (hadis), Zehebî'nin Kitabu'l-Kebâir'i
(ilmihal), Seydi Ali Reis'in Kitabu'l-Muhît'i (denizcilik, astronomi),
Piri Reis'in Kitâb-ı Bahriyye'si (denizcilik), İbn Sina'nın Kitabu'n-
Necat'ı (mantık ve metafizik) bunlardandır. Kitabu's-Sünne ve Kitabu't-
Tevhid, Kütüb-i Sitte gibi eserler ise ayrıca bir külliyat...
Batı aydınlanmasının başladığı onbeşinci yüzyıldan sonra Avrupa'da
kitap kilise kontrolünden çıkıp üniversitenin özgür düşünce ortamına
taşınırken doğuda ortaçağın bilimsel başarısı skolastik anlayışlar ile
kısırlaşmaya yüz tutmuştu. Buna rağmen Osmanlı coğrafyasında en çok
okunan kitaplar arasında Kur'an yine başta olmak üzere bilimsel alanda
çeşitli siyer ve İslam tarihleri, Keşfüzzunun, Cihannüma ve
Marifetname; imanî konularda Enam-ı Şerif, Delail-i Hayrat,
Muhammediye, Kaside-i Bürde; kültürel alanda da Leyla ile Mecnun, Hz.
Ali Cenkleri, Battalname, Binbirgece, Tutiname gibi kitaplar
dolaşımdaydı. Kitap kelimesinin bir kavrama dönüştüğü çağlardı ve
şairler "kitab-ı aşk"ı okuyup, "kitab-ı mihr ü vefa"yı aramaktaydılar.
Artık "elem kitabı" her yerde bulunabilmekte, işler "kitabına
uydurulmak" suretiyle yürümekte idi. Bir konu tartışılacaksa "kitapta
yeri var mı, yok mu" bakılıyor, "kitaba el basarak" yeminler
ediliyordu. İşte o sırada şairin biri "Mushaf-ı hüsnün değil midir
kitâb-ı Câvidân / Ey şeh-i mülk-i melâhat dâda geldim el-amân"
deyiverdi. "Ey güzellik ülkesinin sultanı olan sevgili! En ölümsüz
kitap (veya ölümsüzlük kitabı) senin güzellik mushafındır diye şimdi
aman dileyip kapına geldim (adaletine sığındım)!" diyen bu adam,
aslında kitap kelimesine derin bir mânâ daha kazandırıyor ve bizi,
insan yüzünde Allah'ın kudret kitabını okumaya çağırıyordu. Sevgilinin
güzelliği öyle bir kitaptı ki, her gün yeni bir sayfası çevrilip
okunsa yine de âşıkın ömrü buna yetmeyecekti. İnsan ile Yaratıcı,
sultan ile kul, sevgili ile âşık arasındaki bu okuma eylemi bize
dünyanın da bizatihi bir kitap olduğunu, ömrün bir kitaba bağlı
geçmesinin lüzumunu anlatıyordu. Tıpkı Cemil Meriç'in "Her toplum bir
kitaba dayanır; senin kitabın hangisi?" demesi gibi...
LAF OLSUN DİYE
Yanlışını düzeltecekmiş!
Kitapların el ile yazıldığı ve altın ile tartılıp satıldığı dönemlerde
eğer kitabın bir yerine işaret konulmak istenirse (hatalı yerler,
önemli cümleler vs.) kenarına tik atılmaz, karalama yapılmaz, sayfaya
zarar vermesin diye satırın kenarına mum yapıştırılır imiş. Rivayettir
ki, Süleyman Çelebi'den yaklaşık bir asır sonra, Yavuz Han zamanında
İstanbul'da gösteriş budalası, kibir küpü, övünmekten gayri bir şey
söylemeyen bir Arap vaiz yaşamış. Âdeti olduğu üzere ona buna
sataşırken Süleyman Çelebi merhumun ünlü Vesiletü'n-Necât nam
mevlidine de dil uzatarak iftiralarıyla onu yerden yere çalmış.
Halktan bazıları dayanamayıp,
- Bre Efendi! Bu kadar söz edersin ama buna delil göstermezsin. Gücün
yetiyorsa daha güzel bir kitap yaz da dediklerine inanalım, demişler.
Arap vaiz, çarnaçar divitini hokkasına bandırmış. Bir hayli zaman emek
çekmiş, ter dökmüş. İşin sonunda, yazdığı ipe sapa gelmez beyitleri
bir kitap şekline sokup soluğu, devrin ünlü şairlerinden Üsküplü
Atâ'nın evinde almış.
- Hele, demiş, üstat! Oku da nerelerinde hata görürsen tashih edilmek
üzere kenarına balmumu yapıştır.
Atâ, sözden ve şiirden anlayan adamdır. Bakmış ki, Arap vaizin
söylediklerinde düzeltilmeye değecek hiçbir doğru lâf yok, kitabı
balmumuna batırıp iade etmiş.
iskender pala