YENİCUMA
Bugün 15 Nisan 2017, Doğa ve Tarih Derneğinde Trabzon’un eski mahallelerinden Yenicuma’yı gezip, tarihin izlerini tespit etmek üzere buluşuyoruz.
Coşkun ERÜZ ve Esin SARAÇOĞLU hocalarımızın öncülüğünde 10-12 kişilik bir grup olarak yola düşüyoruz. Önce tanjant üzerindeki Tabakhane Köprüsü’nün güney tarafından paraleli olan Kanuni Köprüsü’ne gidiyoruz. Köprünün üzerinden Kuzgundere Vadisi’ne nazır duruyor. Coşkun Hocamızın vadiyle ilgili anlattıklarına kulak kesiliyoruz. 4000 yıllık tarihi olan Trabzon’un tarihi izlerini en iyi vadilerin barındırdığını, söylüyor hocamız. Bulunduğumuz köprünün güneydoğu kısmındaki ayağının altında Hristiyanlığın ilk dönemlerinden kalma bir şapel ve papaz evi varmış, fakat Kanuni Köprüsü yapılırken yıkılmış. Vadiyi çevreleyen kayalıklarda paganizm dönemine ait tapınaklar, ilk Hristiyanlık dönemine ait Mağara Mabetleri varmış.
Vadinin baş tarafında Boztepe’ye, Kızlar Manastırı’na doğru dönen 13. Yüzyıla tarihlenen kesme ve moloz taştan yapılmış İnce Köprü adıyla bilinen Trabzon’un en büyük su kemeri varmış. Vadinin baş tarafında Değirmenler Bölgesi bulunuyormuş, hepsi yıkılmış.
Osmanlı Dönemi’nde vadide sekiler halinde yamaçlarda portakal, limon, mandalina, bahçeleri içerisinde iki katlı evler mevcutmuş.
Vadideki kentsel dönüşümle ilgili yıkılan evlerin moloz yığınlarından boş buldukları yerde bolca yabani kereviz, labada, yabani hardal, kayalarda duvar sarmaşıkları, bu kısacık fırsatı değerlendirmek üzere birbirleriyle yarış halinde. Yabani incirler tam da deyimdeki gibi ocaklara dikilmişler ya da kayalara rozet gibi tutunmuşlar. Güneydoğu yamaçtaki reklam seti olarak kullanılan eski binanın dibinde defne ağacı tomur tomur tomurcuklarıyla umut saçıyor.
Bir teyzecik yıkıntılar arasından çalı çırpı toplamış, köprüden vadiyi inceleyen bizlere göz atarak vadiden aşağı doğru iniyor.
Coşkun Hocamızdan sözü yılların tarih öğretmeni Esin SARAÇOĞLU Hocamız alıyor. Tarihten bir kesitçikle söze başlıyor. Trabzon’un kuşatılması sırasında İmparator, Fatih’in Trabzon’u sadece denizden kuşattığını zannederek deniz tarafındaki önlemi alıp, rahat bir şekilde bekliyor. Oysa Fatih, Sivas, Şebinkarahisar, Erzincan, Gümüşhane üzerinden de kara ordusuyla gelip, Gölçayır’a karargahını kuruyor. Bunu öğrenen İmparator, telaşa kapılarak Fatih’in ayağına giderek görüşmelere başlıyor. Elbetteki görüşmeler sonuç vermeyip, Trabzon 1461 Yılı’nda fethediliyor.
O zamanlar Trabzon Limanı çok büyük öneme haizmiş. İran ve Irak’ın zenginlikleri Trabzon Limanı aracılığıyla Avrupa’ya naklediliyormuş, o tarihlerde Trabzon’da 11 konsolosluk varmış.
Geri dönüp sağa doğru merdivenlerden çıkıp, merdivenin başındaki düzlükçükten tekrar vadiyi seyran ediyoruz. Binaların istilasına rağmen baharın davetini almış olan bitkiler fışkırırcasına, üzerinde dolaştığımız bu boş alanı doldurmuşlar. Circium cinsi dikenler, ebegümeci, hindiba, üçgül, kazayağı, yabani krizantem, ısırgan, duvar fesleğeni, tarla fesleğeni, koniza, sonkus, rezene, fiğ, yoğurt otu, halk arasında hamsi gözü denen mavi çiçekli veronika, eforbiya, fon olarak buğdaygiller, yaban erikleri, yabani incirler el ele kol kola bu topu topu 4-5 m2 lik yeri öylesine güzel bezemişler ki ey betonları sevenler duyun sesimizi, siz bizim nefes almamıza izin verirseniz biz de sizin nefes almanıza izin veririz, diyorlar.
Zeytinlik yokuşundan yukarı tırmanmaya başlıyoruz. Eskiden buralarda birçok zeytin bahçesi varmış. Yani bu adı boşuna almamış.
Yokuş yukarı Yenicuma Cami’ine varıyoruz. Kiliseden çevrilme çok güzel bir kesme taş cami. Caminin duvarlarında eski mabetlerden derleme taşlar mevcut. Bu taşlar üzerinde o zamanki inançlara ve uygarlıklara ait figürler var. Paganizm, Kommen ve Bizans Dönemi’nin izlerine işaret ediyorlar. Hristiyanlığın ilk dönemlerinde bu tür uygulamalara sık rastlanıyormuş. Büyük pencereler de Osmanlı döneminde açılmış, zira Müslümanlıkta Hristiyanlıkta olduğu gibi dış dünyadan kopan bir ruhban sınıfı yoktur. İslam felsefesi Peygamber Efendimiz S.A.V.’in şu sözüyle özetlenmiştir: Hiç Ölmeyecekmiş Gibi Dünya İçin, Yarın Ölecekmiş Gibi Ahiret İçin Çalışın.
Kesme taşın birinde çift başlı kartal figürüne dikkat çekiyor Coşkun Hocamız. Bu figür birçok uygarlığın sembolü olmuştur.
Caminin içine giriyoruz. Mihrap hemen dikkatimizi çekiyor. Yeşil ve kırmızı kenar süslemeleriyle ve yaldızla süslü. Trabzon’u fethedip burada ilk Cuma namazına imamlık eden Cihan Padişahının ihtişamını bu muhteşem mihraptan anlayabilirsiniz. Duvarlar beyaz badanalı, ancak stun başlarından kemerlere dönüşlerde kara taş başlıklar, pişmiş tuğladan çizgi çizgi döşenmiş kemerler, kalem işi süslemeli kubbeler, camilerin sıcaklığını hemen yansıtıyor. Ahşap minberin pek bir görkemi yok. Kadınlar mahfili ahşaptan ve tüm eski camilerde olduğu gibi üst katta. Şimdilerdeki bazı eski camilere sonradan eklendiği gibi veya yeni camilerde genellikle olduğu gibi bodrum katlarda değil.
Yenicuma Camii olarak kullanılan bu Kilise, halk için yapıldığından sur dışında yapılmış, Ancak en kutsal aziz adına yapıldığı için çok değerli sayılmıştır. Sur içindeki Ortahisar, diğer adıyla Fatih Camii ise İmparator sülalesinin ibadeti için yapılmış bir kilisedir. Burası Ulu Cami niteliğindedir, diyor Coşkun Hocamız.
Yenicuma Camiinin imamı genç bir delikanlı, Maçkalıymış. Bizlere Cami hakkında kısa bilgiler verdi. Caminin akustiğinin en iyi olduğu doğu çıkıntısının içerisinde bir kuple ilahi okuyarak akustiğin ne kadar mükemmel olduğunu, bizlere en güzel şekilde gösterdi. Bütün Cami hoparlör kullanılmış gibi ahenkli, gür bir sesle doldu. İmam da Maçkalı olunca, yani sesi de güzel olunca tadına doyulmuyor.
Bu arada ezan okundu. İçimizde namaz kılacak olanlardan biz hanımlar kadınlar mahfiline çıkıyoruz. Merdivenler de halı döşeli, merdiven başında ve pencerelerde muşabak. Kadınlar mahfili çok sade bir yer. Huşu içinde namazımı kılıp, huzur içerisinde bahçede bizleri bekleyen arkadaşlarımızın yanına iniyoruz.
Caminin bahçesinde bakımsız birkaç ıhlamur, dişbudak, ligüstrum, zeytin ağacı var.
Caminin baş tarafında bakımsız bir bahçenin köşeciğinde derme çatma ev olarak kullanılan bir yapıcık var. Bacası da tütüyor. Belli ki evde yaşayan var. Yapının dip köşesindeki stun Coşkun Hocanın dikkatini çekiyor. Stun başlığı iyon korint karışımı figürlerle süslü, yani kompozit bir başlık. Eşini de yapının yukarı kısmında gören Coşkun Hoca bunların bir cumbanın ayakları olduğunu hemen keşfediyor.
Bu son derecede bakımsız bahçede mandalina, erik, yenidünya, karayemiş, limon, asma, incir, gül, zakkum yaşam savaşı içindeler. Sebze olarak rasgele dikilmiş, kıvırcık, lahana, pazı, bezelye, patates, nane yetişmeye çalışıyorlar.
Bahçenin bakımsızlığını fırsat bilen veronika, ballıbaba, ısırgan, yoğurt otu, labadalar boş buldukları yeri doldurmuşlar.
Evciğin sakini genç bir delikanlı da bizlere eşlik ederek bahçeyi gezmememize, evciği incelememize izin veriyor.
Buradan çıkıp yukarıya doğru yolumuza devam ediyoruz. Grubumuzda bu mahallenin eski sakini bir hanım, yolumuzun solundaki metruk bir görünümde olan eski bir evin kapısını çalıyor. Yine genç bir bey çıkıyor. Hanım ondan bir kısmı da o beyin akrabaları olan mahallenin eski sakinleriyle ilgili bilgiler alıyor. Kimi vefat etmiş, kimi göçüp gitmiş, bizler de hüzünle kulak misafiri oluyoruz.
Buradan ayrıldıktan kısa bir süre sonra Yenicuma çocuk bahçesine varıyoruz. Esin Hanım Hocamız, çocuk bahçesinin oldukça büyük kameriyesinde oturmamızı istiyor. Boztepe’ye nazır çepe çevre dizilip oturuyoruz. Burada Esin Hanım, o munis tavrıyla, öğretmen sevecenliğiyle, bizlere Yenicuma’nın eski sakinlerinden Öner CİRAVOĞLU’nun Yenicuma adlı kitabından ilkin Rum kızı Maruşka’nın hazin öyküsünü, ardından kız Kemal’i anlatan satırları okuyor. Anlatımına devam ederek Özer CİRAVOĞLU’nun bu mahallenin şair şahsiyeti, Ordu Tünellerinden birine adını verdikleri Mühendis Nefise AKÇELİK’in de buranın parlak simalarından olduğunu, ancak tünellerin yapımında görev aldığı sıralarda yakalandığı amansız hastalıktan vefat ettiği için çalıştığı tünele adının verildiğini de aktarıyor. Esin Hocamız o ağzından bal akarcasına anlatımıyla çocukların masal dinlerken kapıldığı sessizlik ve pür dikkate bizleri kaptırmışken, Necip Hocamız da her zamanki inceliği, bir büyükbaba şefkatiyle cebinden çıkardığı bölüp ayıkladığı nefis lezzetli Fuji çeşidi elmaları hikayenin sonuna yetiştirmek üzere hiç boş durmuyor. Esin Hanım Hocamız sözünü bitirince hepimize sunduğu elma payımızla ağzımızı tatlandırıyor.
Tam karşımızdaki Boztepe’ye dönen yolun köşe başındaki yüksek duvarla çevrili, iki katlı, şahnişinli evin Trabzon Lisesinin eski kimya öğretmenlerinden birinin evi olduğunu, söylüyor hocamız. Evin metruk bir hali var. Kırık şahnişin pencerelerine kartonlar, tenekeler, v.s. kapatılmış. Bahçesinde bakımsız ağaçlar. Evin çevresinde inceleme yapıp fotoğraf çekerken, yılların yıpranmışlığını taşıyan bahçe kapısı açılıp, oldukça hırpani giyimli, öfkeli bir hanım kapıyı açar açmaz bize ateş püskürmeye başlıyor. Ne düştünüz ortalığa dolaşıyorsunuz, niçin fotoğraf çekiyorsunuz? diye çıkışıyor. Kadını dinlerken bir taraftan da bahçeye göz atıyorum. Sıkça dikilmiş ağaçların gölgesindeki bahçe yarı karanlık. Bahçede Trabzon bahçelerinin klasik ağaçları olan yenidünya, mandalina, turunç ve ceviz var. Bu bize öfkeyle bağırıp çağıran kadını Esin Hanım Hocamız sakinleştirmeyi başarıyor. Bu kez kadın, tüm dertlerini bir bir anlatmaya başlıyor. O psikolojide bir insanın öyle davranmasının gayet doğal olduğunu, anlattıklarını dinleyince anlıyoruz. Bu eski eve sonradan sığındıklarını zannettiğim hanım, meğer o meşhur hocanın karısı imiş. Bunu duyunca çok şaşırırıyorum. Zira yaşı hocaya göre en az yirmi yaş küçüktü. 13-14 yaşlarında buraya gelin gelmiş. Çekmediği kalmamış, hüzünle buradan ayrılarak Boztepe’ye doğru yöneliyoruz.
Hemen geçtiğimiz köprünün altında çok hoş bir manzara var. Ak sakallı bir dede etrafı yabani kereviz, böğürtlen kaplı yerin ortasında belli ki kendi emeğiyle tarla açmış, orada patates dikmiş, lahana fideliği yapmış, şimdi de biraz çapa yapıp yorulduğundan oturmuş yoldan geçenlerle sohbet ederek dinleniyor. Buranın etrafındaki kayalarda duvar sarmaşıkları, yabani incirler; yabani kerevizlerin arasında yaban erikleri, oraya hayat vermeye çalışıyorlar.
Gözaçan Camiinin karşısındaki oldukça bayır beton yoldan yukarı doğru tırmanıyoruz. Biraz yukarıda, yola hakim manzaralı sarı iki katlı evin bahçesinde incir, nar, ceviz, halk arasında limon çiçeği denen filbahri. Sağımızda yıkık evin bahçesinde incir, armut, limonçiçeği, yolun hemen kıyısında asırlık dişbudak ağacı, yıllara meydan okuyor.
Biraz yukarıda sola doğru Kırkbattal Sokağın hemen baş tarafında L şeklinde yine eski bir ev, yanı başındaki bahçe çiçekli yabani kerevizle dolu.
Bu sokaktaki bir başka evcik dikkatimizi çekiyor. Esin Hocam onu Çanakkale Bayraklı’daki evlere benzetiyor. Tek katlı uzunlamasına bir plandaki ev kara taştan, fakat gayri muntazam olarak taşların araları sıvanmış ve beyaz badana yapılmış. Yolun kıyısına tuğlalardan örülen bir minik bahçecik içerisine hanımeli ve sarmaşık gül dikilerek eve sardırılmış, bunların dibinde oksalisler pembe şirin çiçekleriyle gülücük saçıyorlar. Biz evin fotoğrafını çekmeye çalışınca pencerede güler yüzlü, 60-65 yaşlarında hoş bir hanım görünerek pencereyi açıp bize hoş geldiniz, diyor. Sonra bahçe kapısına seğirtip bizleri içeriye davet ediyor. Çocukluğundan beri bu mahallede yaşıyormuş, eşi ve kızıyla birlikte oturuyormuş. Bir an Ege ya da Marmara’daymışım hissine kapıldım. Eğin’e gidip geldim. Kısa sohbetimizden sonra yolumuza devam ettik. Yolumuz üzerinde çatısı çökmüş, bahçelerindeki ağaçlar yaşam savaşı veren metruk mekanlar yüreğimi burkuyordu.
Solumuzdaki bir evin penceresi önüne özel yapılmış demir ızgaralar üzerine yerleştirilmiş, Trabzon’un gözde tarihi çiçeklerinden açelyalar, o klasik koyu pembe çiçekleriyle sokağın çehresini değiştirmiş, içimize ferahlık veriyorlar. Çiçeklerden daha mutluluk verici varlık düşünemiyorum.
Kızlar Manastırı’na dönen yolun sağındaki kayaların dibindeki bahçede kadınlar çapa yapıyor. Bir şeyler ayıklayıp bir şeyler ekiyorlar. Duvarın dibinde olduğumuzdan tam olarak ne ekip çapaladıklarını anlayamıyorum. Buraların vazgeçilmez kanaatkar meyve ağacı incirlerin yanında erik, ayva, vişne, fındık ağaçları baharı kutlarcasına çiçek ve yapraklarıyla bezenmiş gelip-geçeni selamlıyorlar.
Bahçe çevresinde fırsat buldukları yere, yabani yulaf, duvar fesleğeni, ballıbaba, tarla fesleğeni, yabani krizantem, köpek papatyası, domuz lahanası, yoğurtotu yerleşmişler. Sebze olarak lahana, pazı ve latir ekilip dikilmiş.
Bahçenin dibinde Arapça kitabeli eski bir çeşme var.
Manastır’a giriyoruz. Burası inşa halinde, restorasyon yapılıyor. Kaya zemine kurulmuş, kayalara sırtını dayamış, muhteşem bir yapı, oldukça da geniş bir alana yayılmış. Ayin yeri tıpkı Sümela Manastırı’ndaki gibi kayalara oyulmuş, fakat buradaki freskler bu bölümde yakılan ateşlerden dolayı büyük ölçüde tahriş olmuş, yok olmuş. Şahane bir manzarası var, denize nazır. Coşkun Hocamızın belirtiğine göre, 60’lı yıllara kadar Manastırda insanlar yaşıyormuş.
Manastıra çıkan merdivenlerin solunda satılık, bodrumu hariç, iki katlı eski eve giriyoruz. Burası restore edilse turistik tesis olarak değerlendirilebilecek bir bina. Balkondan deniz manzarası çok hoş. Son derecede bakımsız bahçesinde incir, vişne, yenidünya, gül, fındık, zakkum adeta kurtuluş çığlıkları atıyor. Çürümüş balkon betonunun arasından çıkmış eflatun-pembe ebruli çiçekli nevruz otları, binanın eskiliğine işaret ediyor. Zira nevruz otu çürümüş betonu pek seven bir bitkidir. Bahçede kırmızı çiçek açmış tek lale geçmişte yaşanmış güzel günlerden haber veriyor.
Buradan çıkıp tekrar ana yola iniyoruz. Boztepe’ye ulaşmak için, çoğu merdivenli kestirme yollardan, yukarı doğru çıkıyoruz. Yolumuzun çevresinde kayaların koynundaki sekiciklerde lahana, pazı, marul, maydanoz, nane, patates ekili bahçecikler var. Bir terascıkta vişne, ayva, böğürtlen, karayemiş nasıl da tıkış tepiş sıkışıvermişler buraya.
Kayalık arazi olmasına rağmen kazayağı, yabani kereviz, tarla sarmaşığı, duvar fesleğeni, tarla fesleğeni, yoğurtotu, şahtere, eforbiya, turnagagası, kuşburnu, eşşek marulu, hindiba, papatya, veronika, buğdaygillerden birkaç çeşit bitki buldukları birer avuççuk toprağı hemen sahiplenip değerlendirmişler.
Bu nasıl olduğunu anlayamadığımız tırmanışımızın ardından kendimizi Boztepe’nin hemen girişindeki tesiste bulduk. Yenicuma’dan bakınca nasıl çıkacağız diye kaygılanmadım değil. Trabzon’a nazır sekilerin en başındakiydi bu. Yuvarlak masa etrafında yerlerimizi alarak yorgunluğumuzu atmak üzere semaverimizi ısmarladık. Çaylarımızı yudumlarken sohbetimize devam ettik.
Çevremizdeki çimenlerde mor çiçekli Cezayir menekşeleri, süsenler, lamba gibi turuncu çiçekleriyle portakal nergisleri, çimenlerin pembe makyajlı, mütevazı çiçekleri papatyalar, beyaz top çiçekli keçisakalı çalıları, fotoğraf karelerimize fon oluşturuyorlardı. Oturduğumuz sekinin duvarları ise duvar sarmaşığı ile doğal olarak kaplı idi.
Sohbetimiz sırasında Coşkun Bey ve Esin Hanım hocalarımız bizlere tarihten kesitler sunuyorlardı. Ruslar burayı işgal ettiklerinde geri dönmek gibi niyetleri olmadığından çabucacık imar işlemlerine başlamışlar. İlkin Maraş Caddesi’ni yapmışlar. O zamanlar buranın etrafı Türk yerleşimi imiş. Trabzon’da kalarak Anadolu’ya buradan hakim olmak niyetleri varmış. O zamanlar Rus askerleri antikacıları dolaşarak tüm antika eşyaları satın almışlar.
Denize doğru baktığımda yoğun bir sis bulutuyla kaplanmış denizi göremiyorum. Sisin yavaş yavaş şehre doğru yayıldığını farkediyorum. Oysa burada yakıcı bir güneş altındayız.
Nefis çaylarımızı içtikten sonra beş altı kişilik bir grup olarak ayrılıp, şehre dönüş için yola koyuluyoruz. Dönüş yolu iniş olduğu için sanki kuş uçuşu şehre varıyoruz.
Hep aklımda olup da bir türlü gerçekleştiremediğim bu proje çok hoşuma gitti. Tarihi yerleri görmek için başka illere gittiğimiz halde yaşadığımız şehri tanımamayı hep bir eksiklik olarak görüp, üzülüyordum.
Bir de kendi şehrinde dolaşıp, akşama evine gitmenin zevki de ayrıca güzelmiş, sanki çook uzaklara gidip gelmiştim. Zira tarihin derinliklerine bir gezinti yapıp gelmiştik. Hemencecik de sıcak yuvama kavuşup yorgunluğumu atmıştım.
Projeyi hayata geçiren başta Coşkun Bey Hocam ve Esin Hanım Hocam olmak üzere emeği geçen herkese şükranlarımı sunuyorum.
Nice mutlu gezilerde buluşmak üzere…
Trabzon, 15.042017