AİLEMİZDEN BİR YILDIZ DAHA KAYDI...

9 views
Skip to first unread message

Necip Saracoglu

unread,
Feb 24, 2017, 4:32:56 AM2/24/17
to AHMET REFİK SARAÇOĞLU, Ali Alkan, hamdi can ataç, kübra irem ataç, ailgaz, ali çelik, Burak Dolu, baha_9362, balyemez, bayram bey, burcu.saracoglu, mehmet ceyhun, haydar çoruhlu, Salih Zeki TÜZÜNER, dogatarih, esinatac2, erhaneken, eftalekmekcioglu, Fuat Meydan, mm, gülay saraçoğlu, h, mm"kusakkayagazetesi", kadirer68, Lokman İPEK, mehmettugutlu1955, nafis m, m.kubilay, mujdeyucel, mehmet erdal Odabas, m.cicerali, nukhet.saracoglu, nedsar, namik seferoglu, necip saracoglu, ozgur, refazum_ruva, şennur Taşdemir, Tuygan Seferoğlu, TEDAK, turkmensedat, veldet85, yakuphc, ydemeli, zuhtu kalma, zehraozturk61
AİLEMİZDEN BİR YILDIZ DAHA KAYDI!…ERTÜRK AĞABEYİMİZ …….
Ertürk ağabeyimiz, babamın (Nurettin Saraçoğlu)
halasının oğlu idi…Babası Mürsel Bilgin, annesi Menşure Hanımdı. Biz
,ona “hala” derdik. Sesiz,sakin,yavaş konuşan,tertipli, düzenli bir
insandı. O yokluk yılları içinde( Akif Ağabeyimin anlattığına göre ,
yeni doğan çocuklara 1945 İnönü Dönemi’nde bir kilo şeker
veriyorlarmış…. Ben doğduğum zaman hemen babam doğum kağıdını
gösterip bir kilo şeker almıştı.” Onun için ben, günü gününe
yazıldım”… dedi. beş çocuğunu( Kâzım amca, PTT Müdürlüğü’nden emekli,
Asım, diş doktoru idi,genç yaşta Hak’ka yolculadık…, Akif, Hava
Kuvvetleri’nde Pilot’tu emekli, Ertürk, Gümüşhane Tapu Müdürlüğü’nden
emekli, bir de doğumdan on bir ay sonra ölen kardeşleri vardı….
Ertürk Ağabeyimiz,ilk ve orta okulu Gümüşhane’de okuduktan
sonra Kâzım ağabeysinin Van da görev yaparken lise bitirme sınavlarına
girerek diplomasını aldı.Daha sonra Tapu Müdürlüğünde memur ve ileri
yıllarda ‘müdür’ olarak görev yaptı. Tapu ile bağ,bahçe,tarla,ev
konularında kanunlara,kanun maddeleri hakkında çok bilgisi vardı…
Tapu ile ilgili sıkıntınız varsa ona danışırdınız. O,hemen kanun
maddesini akıldan söyler, size muhakkak bir bilgi ve çözüm yolunu
gösterirdi… Kendini çok iyi yetiştirmişti…Çözmediği bir mesele yoktu…
Bundan otuz – otuz beş sene önce rahmetli kayınpederim Hamdi
ATAÇ’la Erzurum’da çarşıya giderken Erzurum Valilik binasının önünden
geçerken karşı tarafta bir kalabalık gördük… Yaklaşınca ,bir seminer
toplantısının dinlenme zamanına rast geldiğimizi fark ettik. Çeşitli
illerden gelen Tapu Müdürlerinin(sonradan anladık) yol kenarında çay
,kahve içtiğini aralarında Ertürk Ağabeyimizinde olduğunu gördük…
Hemen yanına gidip sohbet ettik;çay içtik… Ağabeyimizi orada görmemiz
bizi çok memnun etmişti…
Ertürk Ağabeyimiz, ev tamir işlerinde,bahçe,fidan, kavak
yetiştiriciliği,ve aşı yapmada da çok maharetli idi … Bir gün evlerine
gidince( şimdiki Bayındırlık Müdürlüğü’nün olduğu yerdi.Özel
İdare’nin- eski YSE( Yol,Su,Elektrik) – altından geçen ana yol vardı…
Yolun altında toprak damlı,daha sonra çatısı- kavaklar
kesilince…-çakılmıştı…. Evden dereye kadar her yer yemyeşil
bahçelerdi…
Mürsel dede ( seksen yaşlarında ,zayıf,ufak-tefek ama dinç,sol
gözü daima yaşlanan,beyaz mendili ile gözünü silen, cebinde 99’luk
tespihi eksik olmayan,siyah ceket pantolon ,beyaz gömlek ve yelek
giyen, çok az yemek yiyen,çayı ve sigarayı çok seven ,-bana
anlattığına göre- Kâzım Karabekir Paşa’nın askeri olarak üç sene
askerlik yapmış, beyaz sakallı, her sözünün başında “Farz etki…” diye
başlayan “ERMİŞ” bir insandı…
Hak’ka uğurlandığı zaman,Ertürk ağabeyimin bana anlattığına
göre:” Hocalar , babamı yıkadıkları zaman vücudu sanki nurla kaplandı;
sararmaya başladı… Hocalar şaşırdı:”Bu ne haldir , bu güne kadar biz
böyle bir şey görmedik!...” diyerek bir birine baktılar….” İşte, asil
ve nadir insanlardı bu adamlar; adam gibi adamdılar.

-2-
Doğuda ,Kâzım Karabekir Paşa’nın komutasında üç yıl
askerlik yaparken başından geçen bir olayı bana anlattı:” Bir gün
asker arkadaşlarla aş haneden yemek almaya gittik. Dönüşte ,Ruslar
ormanlık alandan geçerken bize ateş açtılar…Bir mavzer mermisi
taşıdığımız
karavanaya isabet etti ; gendime çorbası akmaya başladı. Biz ,
arkadaşla geriye çekilerek barmağımı deliğe sohdum, ama sıcah olduğu
için barmağım yandı. O can havliyle küfrü bastım!… Ağaçtan bir dal
girip karavanın deliğine sohdum;çorba daha ahmadı… Böylece çabuh çabuh
birliğe götürdük… Bu olayı hiç unutamam!… “demişti…
Bir gün de evlerine gittiğim zaman evlerinin arkasında yol
inşaatı yapılıyordu. O da oradaki artık kalıp tahtalarını yakacak
olarak taşıyordu. Yanıma gelince o ihtiyar ama dinç haline rağmen
yorulmadığını gördüm. Tahtaları yere bırakınca elini öptüm. Çok memnun
oldu. Biraz dinlendikten sonra işçilerin olduğu yere doğru baktı. Bana
dönerek: “Farz et ki, benim dedi kodumu yapıyorlar, gitmemize gerek
galmadı!...”dedi. Ben de çok şaşırdım…
İçimizden niyetimizi,sıkıntımızı,,dileğimizi tutarak karşınızda
oturur,”Mürsel Dede: “ Bir niyetim var,- falıma bakar mısın.?.deyince
çok kızar ve kalkıp giderdi…- bakar mısın? Deyince tespihini
alır,kıbleye döner,gözlerini kapatır,içinden dualar okur bir zan sonra
gözlerini açar, okuduğu duayı yüzümüze üfleyerek söze başlardı.
“Niyetini aklında sıkı tut !” derdi. Sözlerinin
başında hep,” farz et ki…”derdi. İnsanın niyetini teşbihlerle (
benzetme) anlatırdı. Meselâ ben Trabzon Lisesi’nde okurken üç dersten
ikmale( zayıf derslerden sene sonu tekrar imtihana girmek)
kalmıştım.Şimdi not ortalaması 70 olan bir öğrenci zayıf dersleri
yedi-sekiz tane olsa bile bedavadan,kafası boş olarak geçiyor…! O
zaman bütünlemeye kaldığın derslerden eylül ayında sınava girilirdi…
Hatta,ortaokulu,liseyi bitirsen bile ‘sene sonu imtihanları’ vardı…
Ortaokulda ,matematik,fen bilgisi,sosyal bilgiler ve Türkçe’ den; lise
edebiyat bölümünde okuyorsan, edebiyat
,kompozisyon,felsefe,mantık,sosyoloji derslerinden;fen bölümünde
okuyorsan,(cebir) matematik,fizik,kimya,biyoloji,geometri( sentetik
geometri,analatik,limit, türev,integral, logaritma.. gibi ) konulardan
çok zor imtihana girilirdi…
Öğrenciye: “Sen ,sınıfını bilerek mi yoksa bilmeden,kopya ile
çalışmada mı geçti?...” sol tarafında ad,soy ad, sınıf,numara yazılır
katlanarak yapıştırıldı ;ters tarafı siyah olduğu için “kimin kağıdı
?” olduğu bilinmezdi…Her kağıt için 25 kuruş verirdik… Kırk beş sene
önce Trabzon’da bir- iki dershane vardı… İlk Yılmaz Dershanesi,daha
sonra Modern Fen Dershanesi açılmıştı… O yıl “terk ders sınavı”
çıkmadığı için matematikten bir yıl daha aynı sınıfta okumuştum!....
Ama, üniversite sınavına giren öğrencilerin yüzde 75’i sınavı
kazanırdı…
Nerden nereye geldik dostlar… Bu bilgileri de öğrenmenizi ve
şimdi üniversiteye giden bir öğrencinin dilekçe yazamadığını, dört
işlemi bilmediğini,bir turistle tanışıp,adını,nereden geldiğini
sormasını bilmediğini, bir konu hakkında plânlı (giriş,gelişme ,sonuç
bölümleri…) bir şekilde kompozisyon yazamadığını üzülerek bir eğitimci
olarak söylemek zorundayım…
-3-
Mürsel dede anlatmaya başladı :” Farz et ki. Bir büyük alma
ağaç var, ama o ağacın daha gelişmesi,dal budak salması, meyve vermesi
için onu sulaman,gübrelemen,kuru dallarını kesmen lazım. O zaman bak
nasıl o alama ağacı alma veriyor… O zaman görersin….” Sonunda da hep
:”Anladın mı?, sen bilirsin okumuş adamsın,teşbih edersin…” derdi.
Allah rahmet
etsin.. Yani derdi ki, sınıfını geçmek istiyorsan o zayıf derslerine
biraz daha gayret et, çalış sınıfını geç!...”
“ERMİŞ ADAMDI” demiştik ya enteresan bir örnek verelim : (Bu
gerçek olayı kırk sene önce Kâzım amcam anlatmıştı…)” Kâzım amcam
Artvin –Şavşat’a PTT Müdürü olarak tayini bundan 40- 45 yıl önce
çıkmıştı. Şavşat’a ilk defa gidecek olan oğluna demiş ki : “Acele
etme ,senin niyetine bakayım; Allah inşallah yardımcın olur…”demiş.
Kâzım amcamın anlattığına göre ,babam ,cebinden tespihini
çıkardı,kıbleye döndü,gözlerini yumdu ,içinden dualar okumaya
başladı; iki-üç dakika sonra gözlerini açtı. “Eyi diyne, şindi tahta
bavulunu alıp çarşıya gideceksin. Orada arabaya bineceksin, Trabzon’a
varınca meydanda gök renkli (mavi) renkli bir araba göreceksin; muavin
,Şavşat…Şavşattt!... diye bağıracak. Hah işte o arabaya binip
Şavşat’a gideceksin… Hadi ,daha eylenme, tez git; arabaya gavuş!...”
dedi. Ben de içimden,” Babama gene gaipten bir şeyler gördü!..” diye
inanmadım ama, belki doğrudur diye de biraz ümitlendim” dedi.
Gümüşhane’de o dönemin otobüsüne binip üç buçuk saatte eski
Zigana yolundan Hamsi Köyü’nde yarım saat yemek ve ihtiyaç molası
verdikten sonra Trabzon’a geldik. Meydanda( o zaman Ulusoy ve Süzer
Otobüsleri Ertuğrul Ekmekçioğlu’nun fırının karşısında ,yani üst
geçidin altından kalkıyordu. Şimdi Sulu Han’ın arkasında da ( iki
katlı sarı boyalı dükkanları olduğu – şimdiki pastane ve Türk
Telekom’un olduğu yer de içeri doğru büyük boşluk vardı.. Oradan da
Çavuşoğlu, Kamberoğlu ve ilçelere giden Magirus Otobüsler ve dolmuşlar
kalkardı…)
Bir de baktım ki ,karşı tarafta mavi bir minibüs, muavin “
Şavşat!... Şavşat!...” diye bağırıyor… Bir an şaşırdım ve
heyecanlandım… Babamın dedikleri harfiyle çıkmıştı. Bavulumu alıp
minibüse doğru gittim…Ben, içimdeki şaşkınlığı doğrulamak için
muavine:” Şavşat’a mı gidiyor? “dedim.” Evet ,ağabey atla” dedi. Mavi
minibüse bindim, ama hâlâ şaşkınlığım geçmemişti..Yol boyunca hep bu
olayı, babamın bir daha “ermiş” olduğunu Allah’ın Salih ve zahid ve
takvâ sahibi biri olduğunu,kalp gözünün açık olduğunu anladım…Babama
bundan sonra daha başka bir gözle bakmaya başladım….”
Ertürk Ağabeyim, bahçe ağaç yetiştirmede ,aşı yapmada,ustalıkta
çok başarılı idi. Evin önünde bir elma ağacı vardı. Bana,”Gel bak sana
ne göstereceğim?” dedi. Elmanın yanına gidince: “ Bak, bu dal,misket
elması, bu dal göbek elması, bu dal da gelin elması…” diyerek elmaları
gösterdi…. Tabii ki çok şaşırmıştım…

-4-
Aradan uzun zaman geçtikten sonra Ünal KARABEYOĞLU ( Öğretmen
Kenan Bey’in oğlu,-savcı oldu;kardeşi Melih ,genel cerrah
doç.dr.,ben,rahmetli kardeşim Rıdvan,Özel İdare de işçi,veterinerlik
müd., Dr. Kubilay SARAÇOĞLU,Ahmet İlhan Bey’in oğlu,ben ,emekli
Edebiyat öğt…yazın “Kanallara” gidip yıkanırdık. Bazen oltalarımızı
getirip taşların arasından solucan bulup kancalara takıp balık
tutardık. Bazen de teyzemin oğlu Hakkı Ağabeyimle balık tutardı….
Harşit Çayı’nın temiz sularında bıyıklı sazan tutardık. Çok lezzetli
balıklardı. Şimdi
de Karşıyaka Köprüsü( eski adı ile “Tango Köprüsü”) ve Orman
Müdürlüğü’nün oradaki köprüden,(eski ismi “Tahta Köprü”) den sabah
erkenden büyük bıyıklı sazan balıkları tutuyorum ama,o eski lezzet yok
artık…
Ertürk Ağabeylerin bahçenin dibinde beton bir duvar vardı.Ters
“L” şeklinde derindi. Orada da balık tutmak için derenin
yamaçlarından “ zehirli sülyen bitkileri “ toplar,koparıp derin yere
atardık. Beyaz zehirli sudan etkilenen balıklar bayılır biz de onları
toplardık…
O ara,Ertürk Ağabeyimlere gidip su içmek istedim; rahmetli halam
beni görünce sevindi. Su içmek için eve girince, sağ taraftaki odanın
tavanındaki ağaçları ve çürüyen tahtaları değiştirmek için tek başına
uğraşan Ertürk Ağabeyimi toz,toprak içinde gördüm. Beni görünce çok
sevindi. Ona yardım ettim; beraber tavan direklerini yerlerine
yerleştirdik. O direkleri yerine yerleştirmek için bir kaldıraç
sistemi kurdu. Onlara alttan tayak kurmak için sağlam bir kalasın
üstüne eşit aralıkta iki sağlam kalas koyarak alttan sağlam bir
kalasla kaldıraç sistemi
ile ikimiz birden bastırınca tayaklar kendiliğinden yavaş yavaş dibe
doğru ilerlemeye başladı. Ben hayret ettim. “Ağabeyim müthiş bir
şey!...” dedim.O da:” Bu çok büyük bir şey değil… Arşimet demiş ki;
“Bana dünyanın merkezini gösterin, dünyayı yerinden kaldırayım!....”
demiş….. Akıllara durgunluk bir iddia ….. İşte bilim adamının
hesapla,kitapla neler yapacağının ,kendine ve ilmine ne kadar
güvendiğinin ispatıdır… Ben bu olaydan ve bu sözden çok
etkilenmiştim elli sene önce….
İşte ,ağabeyim çok yönlü ,kendini iyi her yönde
yetiştirmiş,imanlı,itikatlı,-her halde- babasından el almış yeri
doldurulamayacak örnek bir insandı…. Ruhu şâd olsun, makamı cennet
olsun… Geride Kalanlara Allah (c.c) uzun, sağlıklı ömür ve sabır
versin versin…..
Yazımı , Cahit Sıtkı Tarancı’nın OTUZ BEŞ YAŞ şiirini son
bölümünü yazmak istiyorum:
Neylersin ölüm her kesin başında,
Uyudun,uyanmadın olacak;
Kim bilir,ne zaman,nasıl ,kaç yaşında?
Bir namazlık saltanatın olacak,
Taht misali, o musalla taşında…

saracoglu.necip@ gmail.com 24.2.2017
Reply all
Reply to author
Forward
0 new messages