gezi notları; Kazankıranda bir gün

27 views
Skip to first unread message

Fuat Meydan

unread,
Nov 7, 2019, 3:07:43 PM11/7/19
to doğa tarih, Ali Sinan Dike, akdeni...@hotmail.com, fme...@mynet.com
                                                                       

     Kazankıran’da Bir Gün

   0001 (2).jpg     


    “ Başka bir zaman geri dönmek zorunda kalabiliriz” demiştim. Öyle de oldu.

     Hafta sonları Trabzon’un sokaklarında oyalanıp, Ganita’ da arkadaşlarla deniz manzaralı çay keyfi oldukça cazip geliyordu.

    Ancak bu mevsimde Köprübaşı yaylalarını aşıp, dağları ve devamın da Görnek sırtlarında kar yürüyüşü yapmakta eminim ki bir başka güzel olur diyerek, bu Pazar’da düşüyoruz yollara.

    Doğa bugün sunduğu sürprizler ve güzellikleri ile bizleri yine bağrına basıyor. Anlatmaya kelimelerin yetmeyeceği eğlence, macera heyecan ve hatta korku dolu kolay kolay                               unutulamayacak bir günün bizleri bekliyor olacağını nereden bilebilirdik ki.

    Önceki hafta “Tonya Sivritepe” sırtlarında doyamadığımız kar yürüyüşünün çekiciliği sonuçta bizleri yine dağlara çekmeyi başarıyor.

    "Güzel Mekan” anlamı kadar ismi de güzel Ganita’nın. Gün batışını seyretmek ancak bu kadar güzel izlenir burada. Şimdi sağlık durumum da çok iyi, Trabzon gibi bir şehirde                             yaşıyorsanız bir şekilde migren veya sinüzitin de kurbanısınız demektir.

  Aylar oldu arkadaşlara katılmayalı, buram buram burnumda tütüyordu o yayla yolları, dağ yamaçları.

  Bir an aklıma geliyor Avusor Yaylaları, Bulut Dağları, kamp yaptığımız zirveler. Ancak, buralar yani yürüyüş faaliyetimizin başlangıç noktası olan Kazankıran bölgesi de gerçekten çok               ilginç bambaşka bir coğrafya.

  Hava çok güzel, açık ve güneşli, sağ tarafımızda Beşköy ve mahalleleri,  sol tarafımızda ise karlarla kaplı Günebakan Köyü’nün yaylaları ve ufuklarda beyaza bürünmüş sırt sırta dağlar             sıralanıyor. 


  "-Hadi arkadaşlar hazırlanın gidiyoruz.”

  Namı diğer “Dağların Arslanı” Ahmet Arslan’ın sesi ile şenleniyor ortalık. Minibüsten inip botları, tozlukları son bir kez daha gözden geçirip sırt çantalarımızı kuşanarak ilk                             adımlarımızı atıyoruz.

 Güneş iyice yükselmiş. Artık her adımda botlarımızdan çıkan seslere karışıyor konuşmalarımız.  Bugün 10.03.2018 günlerden Pazar, önceki gezilerde birlikte yürüdüğümüz, Dernek Başkanımız Coşkun Erüz’ü, Erdinç’i, Mehmet, Enver ve Salih, gibi gezilerin müdavimi arkadaşlarımızı yanımızda göremesek te aramıza yeni katılan arkadaşlarla birlikte 26 kişilik yürüyüş ekibimiz hazır.

Gurup lideri Ahmet Arslan ve bölgeyi çok iyi bilen arkadaşlardan Bayramali Kadıoğlu ile yine bu bölgeden olan Hasan Kumaş ve Mehmet Ziya Kahveci gibi iki kafadarın da aramızda olması şimdiden neşeli ve keyifli bir gün geçirmemizin işaretlerini veriyor.

Seviyoruz karda yürüyüp oynamayı, yağmurun altında sırılsıklam ıslanmayı. Doğanın bize sunduğu her şeyi seviyoruz, bizler aslında yaşamı seviyoruz.

Bu sevgimize doğa ana da karşılık verip bizi kucaklıyor. Çocuklarını özler gibi tekrar döneceğimizi hissediyor, bazen çiçekler oluyor yollara, bazen sabah rüzgârı olup uğulduyor kulaklarımızda, bazen de yıldız oluyor, aydınlatıyor karanlık dağ yollarımızı. 

Ama bazen doğa ananın öfkelendiği zamanlar da oluyor ve kimse o anda cezalandırılmak istemez. İşte o anlardan birinin bugün olacağını nereden bilebilirdik ki.


0001 (1).jpg


Gökyüzünde amaçsız başıboş dolaşan gri beyaz bulutlar sessizce Kazankıran dağlarından Günebakan’a, Çikoşa tepelerine doğru süzülüyorlar.

Birbiri ardınca bazen ikişerli bazen de tek sıra halinde ilerleyen gurubumuz ise gökyüzündeki bu hareketlilikten habersiz kervancılar gibi aheste aheste ilerliyor. 

Ara ara yarıya kadar karlara gömülü olan yol levhalarına rastlıyoruz.  “Günebakan” ve “Alişanlar ” yazılı tabelaları da geride bırakalı iki saat oluyor.

Zaman çok hızlı akıp geçiyor burada. Diz boyunu bulan karda botlarımız ve kar tozluklarımız artık seçilmiyor. Saatler süren yürüyüşümüzde yorulmalar başlıyor ve kısa molalar vererek Kazankıran eteklerine ulaşıyoruz.

Patikayı aştıktan sonra o kadar sert bir rüzgâra yakalanıyoruz ki, sanki doğa bir şeylere kızmış hırsını bizlerden alırcasına daha da sertleşmeye başlıyor ve bu defa topladığı sert kar tanelerini suratımıza çarpar gibi savuruyor.

Her adımımızda yüzümüze vuran bu öfkenin nedenini anlamaya çalışıyorum. Doğa anayı kızdıracak ne yaptı bu insanlar. Yoksa geri dönmemiz için bize bir uyarı mı bu diye düşünürken, kendimi bir anda karların içerisinde buluyor ve kalkmaya çalışırken tekrar düşüyorum. Bu defa çok kötü yakalandım ve bu halime için için gülüyorum.

***  

Kalın parmaklarını kısa saçlarının arasında tarak gibi gezdirerek, 

 “-Arkadaşlar eğim gittikçe artmaya başlıyor, fazla dik yürürsek daha çabuk yoruluruz.” 

Bu ses gurup liderimiz Ahmet Arslan’dan geliyor. Etrafı sarmalayan bembeyaz kar tabakasını ölçer gibi önce etrafa bakıyor, sonra gökyüzüne, bulutlara bakıyor, sonra da tek tek bizleri süzüyor ve tekrar adımlarını atıyor. Bu bakışları ben anlıyorum tabi, anlaşılan sıkıntı yok, ekibe güveni tam.

Karlarla kaplı tepeler arasında bulabildiğimiz patika yollar bazen kıvrım kıvrım uzuyor, bazen de yamaçlardan yukarı tek tük kalmış ağaçlar arasında görüş mesafemizden kaybolup gidiyor.

Evet, her birimizin hayali tepeler ardındaki Görnek zirvelerine ulaşabilmek.

“- Buradan sonrasını tırmanarak yürüyeceğiz arkadaşlar. Bugün, belki de şu ana kadar yaptığımız en zorlu tırmanışlardan birine şahit olacaksınız.”

Artık oldukça yol kat ettik. Hasan Kumaş ve Bayramali önderliğinde güle oynaya yöresel ismi ile “Orta Sokak“ mevki denilen bölgeye ulaşıyoruz.

Burada verdiğimiz molada Mehmet Ziya bizlere bölgenin özellikle de kemençenin en güzel, en kıvrak türkülerini dinlettiriyor. “ Elinde maşa vur onu taşa, Urumun kızı yaşa da yaşa “ isimli kemençe havası ise adeta bizleri horona davet ediyor.

“-Mehmet Ziya sen de çok yaşa”, diyerek bu güzel kemençe sesine eşlik edip horon tutuyoruz. Bütün gurubu hareketlendirip coşturan kemençe dinletisi ve devamında bu soğuk havada ikram ettiği sıcak çayların keyfi ise unutulacak gibi değil.

“İyi ki varsın, iyi ki aramızdasın Mehmet Ziya “, diyoruz. Durmuyor, devam ediyoruz. Artık ne kadar dağ tepe aştık bilemiyorum ama tırmandıkça adımlarımız da oldukça yavaşlamaya başlıyor ve arada Ahmet hocamızın bizlere cesaret veren “ hoodii”,“ hoodii” sesleri yankılanıyor kulaklarımızda

   “-Dikkat edin arkadaşlar çalı çırpıdan uzak durun, ayak izlerini takip edin yoksa her an kayıp kar çukurlarına düşebilirsiniz.” 

Dağcı olup ta onu tanımayan yoktur, adı Ahmet Arslan, namı diğer “ Dağların Arslanı ” deriz ona. Bu dağların bir parçasıdır o, “ hangi çalıda hangi tavşan”, “ hangi dağda hangi kurt yatar “ misali bölgede yaylaları, dağları ve zirveleri ondan daha iyi bilen yoktur.

Bir bakarsın Haldizen Dağlarında buzul göllerde, bir bakarsın Verçenik zirvelerinde, Tonya Yaylalarında, onu tam yakaladım derken, bugün burada, Kazankıran sırtlarında bulursun.

***

                                                      0001 (3).jpg


Bu faaliyeti “ Küçük bir kış yürüyüşü “ olarak bilen arkadaşlar şimdiden yorulmaya terlemeye başladılar. Aştığımız her tepenin ardında yeni bir tepe beliriyor bitmek tükenmek bilmeyen bu yürüyüşte yavaş yavaş bizler tükenmeye başlıyoruz.

İlk başlarda harika bir fikir gibiydi. Ama bunca yolu kat ettikten sonra adımlar gevşemeye hızlı konuşmalar birbirine karışıyor, sıcaktan bunalan arkadaşlar kimisi montunu, kimisi uzun kollu polarını çıkarıp kısa kollu tişörtleri giymeye çalışıyorlar, öyle ki şimdi kimsenin kimseyle aynı fikirde olduğunu sanmıyorum.

“ - Ne kadar ileride, çok daha var mı ” dedim.

Sessiz duruşundan belliydi gergin olduğu. Yine de kendine has alçak sesiyle,

"-Evet, ama buna değer. Söz veriyorum."

Bunlar daha öncede söylenen sözlerdi. Şimdi Kazankıran’dan itibaren vadi boyunca oldukça dik bir patika yol ve yine nefesimizi kesecek kadar sıcak bir manzaraya şahit oluyoruz.

Fakat o tebessümle cevap veren sözleri artık havada asılı kalıyor, zihninde bom boş duruyor sanki. Söz vermek. Böyle durumlara nasıl söz verilebilir ki. Yol boyu buzlu yamaçlar ve sarp kayalar yukarı doğru ve yine yukarı doğru üst üste dizilmiş tepeler.

Sırtımdaki çanta ve malzemeler şimdi her adımda daha da yük olmaya başlıyor ve bacaklarımdaki artan ağırlığı hissediyorum. Atılan her adım ayrı bir çaba harcamamıza sebep olurken, sırt çantama fazla şeyler koyduğum için de pişmanlık duymaya başlıyorum.

Arkalardan sorular geliyor “ Bir an duramaz mıyız? ” diyor bir ses. Bu Ebru’nun omuzundan destek alarak konuşan Ümit idi. Aslında Ümit gibi cevabı tam olarak hepimiz biliyorduk. Yürüyüş bütün gün süreceği için, herhangi bir noktada verilen molaların dışında çok fazla bir gecikme olması mümkün değildi.

Belli ki o şimdi evde kalmanın ne kadar rahat olacağını düşünüyordu. Sıcak bir oda, sıcak bir ateş, belki de sıcak bir fincan kahve, şimdi bunları eminim ki onun kadar diğer arkadaşlarda arzulardı.

Tüm bu karamsar düşünceler bir bir akıllardan geçerken büyük bir moral ve neşe saçan o muhteşem “Go,Go”,“ Hoodi, hoodi” sesleri tekrar çınlatıyor ortalığı.

Devam ediyoruz, kar üstünde, solda ve sağımızda küçük hayvanların ayak izlerini görüyoruz. Bayramali bunların Sansar’a ait ayak izi olduğunu söylüyor. Solumdaki ayak izleri ise biraz daha büyük, düz bir çizgi de giden kurt izine benziyor.

Bu sefer Hasan Kumaş “-Yok, bunlar da Tilki tarafından yapıldı.” Diyor, ama bu izlere aykırı olan ve oldukça iri pençe izlerine gözüm takılıyor. Sessizce kendi kendime söyleniyorum  ”–Yok yok, bu Ayı izinden başka bir şey olamaz.“

Evet, bu kocaman izleri daha önceleri kamp kurduğumuz Haldizen dağlarında da görmüştüm. Diğer arkadaşlara bakıyorum çokta farkında olan yok, ama Bayramali fısıltı halindeki konuşmamı fark ediyor ve bana bakarak “-Evet evet bunlar da kurt izi” diyor.

Anlıyorum, o da belli etmek istemiyor ama gördüğümüz bu kocaman pençe izleri tamı tamına ayı izi üstelik gurup halinde, belli ki yanlarında yavruları da var.

Bayramali sonuçta kurt izi sansar izi diyerek durumu geçiştirip öndekilerle arayı kapatarak adımlarını sıklaştırıyor.  Bu oyalanma öndeki yamacı aşan gurupla aramızdaki mesafenin de oldukça açılmasına sebep olmuştu.

***

Yarıya kadar karlara gömülü olan Mavi Sırt Çantası tam önümde duruyordu. Kardaki ayak izleri bozulmuş, bir boğuşma olmuş gibi sıradan ayrılan izler yan taraftaki boşluğa doğru uzanıyordu. 

Sonra “Hey” Diye bir ses duyuldu. “-Düştüm, beni duyuyor musun?” Bir an için bu soğuk yalnızlığın içinde kendini hayal etti. Panik dalgası sardı içini. “Hey.” Diye tekrarladı. "Buradayım, beni duyuyormusunuz.”,” Neredesiniz.”

“-Tamam, Seni görüyorum dostum.”, “-Panik yapma, sorun yok.” ,”Duyuyorum seni.” Oldukça alçak sesle sesleniyorum. Buradaki hareketlenmeyi öndekiler duyarlarsa asıl panik o zaman başlar.

“-Dinle, şimdi seni görebiliyorum, nasılsın ” Bu guruba yeni katılan Osman’dı bizim mahalleden, yürüyüşü duyunca katılmak için oldukça ısrarlıydı.

         “-Sadece dümdüz yürümeye devam etmelisin dümdüz ”

“-Ne, ne demek istiyorsun, etraf ağaç dalları ile dolu, kar belime kadar burada nasıl ilerlerim.“

Kelimeleri dondu onun. On beş ya da yirmi metre. o, bölgeyi bilmiyor ki.

“-Evet, endişelenme, seni görebiliyorum. Sadece açıklıkta kal ve dümdüz ilerle. ”

Bir an sessizlik sardı etrafı. Orada hareketsiz kalakaldı. Kendi kendine bir şeyler mırıldanmaya ve aynı zamanda kendisine kızmaya başladı.

Sesi oldukça kısılmıştı. “-Burada olmak istemiyorum.” Diye bulanıklaştırdı sözlerini. "-Eve gitmek istiyorum, Beni duyuyor musun”,”- Eve gitmek istiyorum."

“ Dağ yamaçları sözlerini yuttuğu için tekrar anlık bir sessizlik kapladı ortalığı. Sonra yukarıdan gelen hafif seslere kulak verdi.

       “- Güven bana dostum eve gideceğiz biraz dayan.”

Kelimeler ilk başta onu kızdırdı. Ancak yapacak başka bir şey de yoktu. Sırt çantasının yan tarafına tutturulmuş olan şişeden bir iki yudum su içti. Soğuk su boğazından aşağı inerken üşüdüğünü hissetti. Derin bir nefes aldı ve üzerindeki ağır baskıyı atarak söylenmeye devam etti. “-Tamam, ama bir adım bile atamıyorum.”,” Görmüyor musun beni.”

Kımıldadıkça botlarının altındaki karın kütürdeyen seslerini hissediyor, düştüğü yerdeki eğiminin yüksekliğini fark ettiğinde hareket etmenin imkânsızlığını anlıyor. Dahası kar soğuğu aşağıdan yukarıya doğru bedenini sarmaya başladığında panikte gittikçe artmaya başlamıştı. “-Beni görebiliyor musun?” Diye bağırdı.

“- Evet, dayan biraz daha dayan.“ Gayri ihtiyarı sırt çantamı karların üzerine boşaltarak alelacele içinde işe yarar neler olup olmadığına bakıyorum. Yedek elbiseler yağmurluk, mont derken kısada olsa bir ip, evet kamp yaptığımız günlerden kalma on metrelik bu ip kurtarıcımız olabilir.

Bir anda zamana karşı yarışın içinde buluyorum kendimi. Birer metre aralıklarla attığım düğümler tutunması için güzel fikirdi. Ancak göğüs hizasına kadar battığı karda çok fazla şansı yoktu ipe olanca gücüyle asılmasına rağmen bataklığa düşmüş gibi çabalıyor ama kımıldaması imkânsız.

“-Hey neredesiniz.” Diye, tekrar bağırdı. “-Nerede kaldınız yürüsenize.” Bu Bayramali’nin sesiydi. “-Beni duyuyor musunuz?”

Cevap olarak, sağır edici bir sessizlik oldu yine. Dağ geçidinin tepesinden bir işaret görmek için aşağıları taramaya çalışıyordu. Ama hiçbir ses yoktu. Sonra daha yüksek sesle yine seslendi.“-Neredesiniz, bana cevap verin.”

Bu sefer daha uzun bir sessizlik oldu. Bir yanda Osman’ın tutunduğu iple yukarı doğru çıkmaya çalışması bir yandan da sessiz kalması durumu guruptaki diğer arkadaşların duymamasını tercih ediyordu.

Sanki zaman durmuş gibiydi. Birkaç dakika sonra yalpalayarak yanımıza inen Bayramali durumun vahametini anlıyor.

Hızlı adımlarla yetişip o da halata asılıyor aşağıda bulunduğu yerden kurtulmak için çabalayan Osman yukarıya doğru hareketleniyor ama kolayda olmuyor. Arada kayıp tekrar düşse de ipi bırakmıyor ve bize saatler gibi uzun gelen beş, altı dakika içinde düştüğü çukurdan kurtarıyoruz onu.

“-Durum nasıl, ne oldu. Osman iyi misin?”   diyerek tedirgin bir şekilde devam etti “-Anlaşılan iyi bir korku atlattın.“

Yaşadığımız panik ve korkunun şiddeti bir anda hafifliyor sanki oynanan bir oyunmuş gibi üzerinde fazla durmuyoruz. Tekrar yürümeye başladıktan sonra, bulunduğumuz yerin ötesine geçiyoruz, böylece ayak izlerini tekrar takip ederek öndeki arkadaşlarla aradaki mesafeyi kapatmaya çalışıyoruz.

Osman’da durumu anlıyor içine düştüğü o berbat olayı sanki hiç yaşamamış gibi sırt çantasının iplerinden tutunarak sessizce tepeye doğru adımlarını sıklaştırmaya başlıyor.

Şimdi her adımda kendince sızlanan arkadaşların sayısı çoğaldığı gibi ağırlaşan her adımda “-Çok daha var mı, nerde bu zirve” gibi serzenişler de gittikçe gurubu sarmaya başladı.

Ahmet’in ise gurubu cesaretlendirmek ve motive etmek için seslendiği  “-Son yüz metre kaldı.” Gibi söylemi de artık anlamını yitirmeye başladı. 

Ama o bu konuda vazgeçmiyor. Şimdi daha yüksek bir sesle, sanki sessizliğe meydan okuyarak şarkı söylüyormuş gibi “hoodi”,“hoodi “ tam da anlaşılmasa da kulağa hoş gelen bu sesin içinde sanki gurubu cesaretlendirecek gizli bir tılsım var.

Hala yürüyüşümüz devam ediyor, tırmanış uzadıkça uzuyor. Şimdi yüksek tepelerdeyiz ve etraf dar geçitlerle örtülü, aşağılarda ise sisler içindeki vadinin arasından seçilen ırmağın baş döndürücü manzarası var.

Saatlerdir süren yürüyüşün ardından unutulmuş birçok yeri sanki yeniden keşfediyor gibiyiz. Allah’tan rüzgâr, fırtına yok. Yoksa yukarılardan çığ kopmaması elde bile değil.

*** 

Görnek Tepeleri ;

… /…







Reply all
Reply to author
Forward
0 new messages