
Ayder, Avusor Yaylalarında Kamp.
Değerli doğasever arkadaşlar, Derneğimiz üyelerinden, kıymetli dostumuz merhum Murat Aliyazıcıoğlu anısına düzenlenen “ Bedevi Kampı “’ nın 3.sünü bugün bölgemizin şirin yaylalarından biri olan Ayder, Avusor Yaylası'nda gerçekleştirmeye karar veriyoruz.
Her birimizin günlüğündeki anılar muhakkak ki çok önemlidir. Ancak, yazmayınca unutulup kayboluyor.
Bu itibarla bu sunum sevgiyle, hevesle ve tutkuyla koştuğumuz dağların diğer yüzü olan heyecan, korku, panik, cesaret ve dostluk duyguları ile yüzleştirmişti bizleri…
Umarım bu paylaşım faydalı olur.
Rize’ye Doğru,
Evet, Bugün, 31.08.2011 Çarşamba, Sabah saat 08.00 de kaptan şoförümüz ve aynı zamanda gezi arkadaşlarımızdan Ahmet Koç'un kullandığı minibüs ile güneşli bir havada Trabzon’dan Rize’ye doğru hareket ediyoruz.
Günübirlik doğa gezilerine her ne kadar alışkın olsam da ilk defa katılmakta olacağım bu kampla ilgili heyecan dolu düşüncelere dalıyorum. Gideceğimiz bölge ve yayla ile ilgili bilgiler veren kamp sorumlusu Necip Hocamızın sesi ile daldığım hayallerden uyandığımda kendimizi Rize'nin güzel ilçelerinden biri olan Pazar'da buluyoruz.
Kuruluş tarihi çok eskilere giden ve halkının çoğunluğu Laz’lardan oluşan ilçenin ismi ise ilginçtir. Öğrendiğimiz kadarıyla 1928 yılına kadar Atina olan adı bu tarihten sonra Pazar ismini almıştır.
Fırtına Vadisi ve Ayder,
Burada kamp için aldığımız gıda maddelerini aracımıza yerleştirerek, yaptığımız kahvaltıdan sonra Pazar ile Ardeşen arasında sınır oluşturan Fırtına Deresi boyunca Ayder’e doğru ilerlemeye başlıyoruz.
Bu vadiyi önceki sene Çamlıhemşin, Sal ve Pokut Yaylalarına yaptığımız günübirlik gezilerden hatırlıyorum. Yemyeşil bir örtüye bürünmüş olan çevre kızılağaç, çam, gürgen ve kestane ağaçları ile kaplı olup, yukarılarda Büyükdere ile Hala Deresinin birleşmeleriyle oluşan Fırtına Deresi ise bölgenin adeta süsü ve sembolü niteliğindedir.
Beyaz köpükleri ile gürül gürül akmakta olan bu derenin hemen kenarlarından yamaçlara doğru başlayan yeşillikler arasında doğa ile bütünleşmiş ahşap evler ve aralarına adeta serpiştirilmiş olan seranderler ise birer inci tanesi gibi bu enfes manzarayı daha da zenginleştirmektedir.
Çamlıhemşin yol ayrımından yaklaşık 20 km ilerleyerek dünyaca ünlü kaplıcaları ile Ayder’e geliyoruz. Ayder Yaylası gezginlerin, fotoğrafçıların ve bizler gibi dağcıları bir mıknatıs gibi kendine çeken herkesin merak ettiği bir doğa harikasıdır.
Yol kenarlarına dizilmiş çok sayıda pansiyon, ev, yöresel alışveriş merkezlerinin önünden geçerken yan tarafımızdan gelen tulum sesine doğru bakıyoruz. Büyük bir coşkuyla horon oynayan grup etraflarını saran kalabalığın ortasında adeta kaybolmuş vaziyetteler.
Evet, son olarak ardı sıra dizili araç konvoyunu da yavaş yavaş geçip Ayder’den ayrılıyoruz.
Avusor Yaylası,
Buradan Avusor Yaylasına sürecek olan 12 km.lik bozuk yol da ilerlerken, ormanlık alan bitmiş olup, yerini küçük boylu çalı çırpıya bırakıyor.
Yaylaya doğru yürüyerek çıkan bir grup dağcıyı da geride bırakıp tepeye doğru ilerlerken sağ tarafımızda belli ki yaylanın elektrik ihtiyacını karşılamak için yapılan basit, küçük bir hidroelektrik santrali aynı zamanda bölge insanının Pratik zekâsını da ortaya koyuyor.
Derken tek, tük taştan yapılmış yayla evleri bir anda etrafımızı saran yoğun sis bulutu içinde birer siluet gibi yolun kenarlarında görülmeye başlıyor.
Uzaktan yine sisler içerisinde büyük bir ihtişam ve heybeti ile görülen yüksekçe tepeler Bulut Dağları’dır. En yüksek noktasının 3562 m ile Kemerli Kaçkar Tepesi olduğunu söyleyen Ahmet Arslan hocamız, kamp yerini de hemen bu tepenin altında bulunan Avusor Gölü kenarında kuracağımızı söyleyerek, bizlere yaklaşmakta olduğumuz yayla ile ilgili bilgiler vermeye başlıyor.
İşte böyle, içimize sindire sindire izlediğimiz bu eşsiz manzara içinde ilerlerken, bu sefer yol boyu yürümekte olan çoluk çocuk bir aileye rastlıyoruz.
Yaylaya kadar aracımıza alabileceğimizi söylediğimiz bu sempatik, sıcakkanlı insanlar bir iki merhabadan sonra bizlere bir şeyler anlatmaya, yardımcı olmaya, bir şeyleri tarif etmeye çalışıyorlar.
Ben anlatılardan ziyade, özellikle düğüne gider gibi süslenen rengârenk elbiseler içindeki, örgülü uzun siyah saçları ve kömür gözlü bayanların şivelerine, konuşmalarına, kırk yıllık ahbapmışız gibi içten samimiyetlerine hayran kalıyorum doğrusu.
Bu aileyle birlikte kısa süren yolculuğumuz ahşap ve ara ara tezeklerle örülü yaklaşık 70-80 tane yayla evinin bulunduğu Laz'lara ait Avusor Yaylası'na kadar sürdü.
Bu yayla, Bulutlar Dağı’nın alt kısımlarında bir yerleşim yeri olup, ismi ile anılan Avusor Gölü’yle de ün yapmıştır.
Yaylayı baştan sona doğru kat ederek aracımıza uygun bir yer bulan arkadaşlar kamp malzemelerini minibüsten indirirken doğanın vahşi güzelliği beni şimdiden heyecanlandırmaya başlamıştı.
Kaçkar Dağlarının yüksek tepeleri arasında kalan bu yayla 2300 m yükseklikte olup, günübirlik gezi için gelen yerli ve yabancılarla birlikte etraf oldukça kalabalık ve hareketli bir görünümdedir. Yaylacıların da gerek evlerini onarmaları gerek çevreye çeki düzen vermelerinden belli olacak ki onlarında yaylaya yeni geldikleri belli oluyordu.
Avusor (Dobecelezane) Gölü’ne yürüyüş,
Buradan Avusor Gölüne doğru sürecek olan yürüyüş daha doğrusu tırmanışımız, altında kaybolduğumuz devasa boyuttaki sırt çantalarımız ile başladı.
Uzman dağcı arkadaşlarımızdan Enver Toklu ve Eftal Ekmekçioğlu en önde. Birgül, Sonay ve onları izleyen Dağların efendisi dediğim Ahmet Arslan grubun ortasında. Kaptan şoförümüz Ahmet Koç, bendeniz Fuat Meydan ve Necip Saraçoğlu ile birlikte bu yürüyüş kolunun son halkasını oluşturmaktayız.
Arada verilen kısa molalarda kaçıncısı olduğunu unuttuğum,
- Göl şu tepenin arkasında, sesleri ile aştığımız tepeler arkasında olmayışı bende tatlı bir hayal kırıklığı yaşatırken, aşağılarda bıraktığımız patika yol ve yayla evleri gerçekten görülmeğe değer fotoğraflar bırakıyor objektiflerimize.
İşte böyle keyfime neşeme diyecek yok. Islık çalıp türkü söyleyerek süren bu tırmanışımız yukarılara, göle doğru devam ederken hafif eğilimli patika yol bir süre sonra yerini bir düzlüğe bırakıyor.
İlerledikçe ince bir çizgi halinde görünen göl ise yaklaştığımız her adımda büyümeye, daha büyümeye başlıyor gözümüzde.
Nihayet 2600 m yükseklikteki Lazca ismi ile Dobecelezane yani Avusor ( Kemerli göl-Büyük göl) gölüne bizlere eşlik eden sis bulutu içinde varıyoruz.
Görülen manzarayı anlatmaya kelimeler bulamıyorum, doğrusu bu ne ihtişam bu ne tabiat, böyle bir manzara ancak bu kadar olur.
Kemerli Kaçkar tepelerinin tam altında, her tarafı yine dağ ve tepelerle çevrili kocaman bir göl ve göle yansıyan dağ zirveleri, kendimi tutamıyorum, sırtımdaki yükü unutup göle doğru hamle ettiğimde arkadaşların sesine dönüyorum
- Nereye, nereye öyle, önce şu çadırları bir kuralım.
Tabii ya konaklamak için önce çadırlara yer tespiti yapmak lazım. Neyse ki bu konuda uzman olan arkadaşlar kaşla göz arasında gölün kenarında çadırları kurmaya başladılar.
Artık konaklama işi tamamıyla bitmiş olup, verdiğimiz dinlenme molasından sonra çevreye kısa bir yürüyüş yapmaya başlıyoruz.
Yalnız olmadığımız bu göl kıyısının karşı yamaçlarında yayılan bir keçi sürüsü ve bizden önce gelen günübirlik gezi kafilesi günün tadını çıkarmakla meşguller.
Kenarında yürüdüğümüz gölün biraz ilerisinde ise geceyi burada konakladıkları anlaşılan 4-5 kişilik dağcı gurubu çadırlarını toplamakla meşguller.
Derken, Güneş ışınlarını yansıtan göl suyu adeta bizleri çağırmaktaydı. Artık kim tutar beni misali “ Bismillah “ deyip göl suyundan kana kana içerken göle girmemekte olmaz tabi.
Ancak sıkıysa gir. Göl suyu o kadar soğuk, o kadar soğuk ki “ Buz Gibi “ kelimesi çok hafif kalıyor bu suyun yanında.
Karşı tepelerin yamacında görülen bembeyaz köpükleriyle akan su gölün kaynağını oluşturmakta, efsunlu, hem de çok efsunlu bir görüntüye sahip.
Kim bilir, belki de “ Köroğlu Destanı’nda ” destan kahramanı Ali ve kanatlanıp uçma yeteneğine sahip olan Kır Atı da " Hayat Suyu "'nu Bingöl Dağlarında değil de burada bulmuş ve bu gizemli sudan içmiş olabilir, kim bilir.
Her ne kadar bu soğuk suya giremesem de “ Niyeti şifa “ deyip dizlerime kadar hevesle girdiğim gölden bir iki dakika geçmeden koşar adımlarla çıkıyorum.
-Anaa, bu ne iş böyle, dizlerimden aşağısını hissetmiyorum. Soğuktan sanki bacaklarım uyuştu.
Yine de bir iki ısınma hareketinden sonra kendimi Köroğlu kadar olmasa da çelik gibi hissetmeye başladım.
Artık Güneş “ Bulutlar Dağı” ’nın tepelerinde kaybolurken, etrafı saran sis nerdeyse gölün yüzeyine kadar inmişti. Günübirlik gelen ziyaretçiler ve dağcı ekibi gitmiş, karşı tepelerde yayılan keçi sürüsünden ise eser yok.
Etrafı garip bir akşam sessizliği sararken, yavaş yavaş çadırların etrafına toplanmaya başlıyoruz.
Çok şanslıyım çoookk… Böyle bir ekibin içerisinde olmaktan dolayı gerçekten kendimi çok şanslı hissediyorum.
Dağların müdavimi Enver sağ olsun hiç boş durmuyor. Hemen akşam yemeğini hazırlamaya başlamıştı bile. Diğer arkadaşlarda en az onun kadar tecrübeliler, sağ olsunlar yemek, salata derken üzerine birde akşam çayı gitmez mi, gayet tabii ki gider.
Eh bende boş boş dolanacak değilim ya “ Çorbada Tuzum Olsun“ misali en azından gölden su taşımaya başlıyorum.
Akşam yemeğini atıştırıp üzerine de sıcak çayları yudumlarken bir an için geziye katılamayan arkadaşlar aklıma geliyor. Buradan Ramazan Bayramlarını tebrik ediyorum.
Ahh Erhan ahh. Sende görmeliydin bu manzarayı, sen de hissetmeliydin bu havayı be dostum.!
Derken, sohbetler gitgide azalmaya başlıyor. Akşamın alaca karanlığı kampın üzerine iyice çökmüş, artık çadırlara girmenin zamanı çoktan gelmişti.
Ahmet Arslan hocamızın önerisi ile hazırlıksız katıldığım bu kampta çadır sorunu yoktu. Hemen hemen herkesin çadırı vardı.
Necip hocamız sağ olsun, çadırı 4 kişilikti birde uyku tulumu verdiler bana.
-Oh be ne güzel, bundan iyisi can sağlığı.
Bir tek noksanım vardı, o da Mat dedikleri Uyku tulumu altlığı. Olmasın o da o kadar önemli değil yani.
Artık kampta çıt çıkmıyor. Uzaklardan gelecek Ayı ve Kurt ulumalarını beklerken herkes çoktan uyumuştu. Ben niye uyuyamadım derken, hafiften bir karın ağrısı başlamasın mı?. Eyvah bu ne ağrı böyle, işte şimdi hapı yuttum.
-Kim demişse Mat’ın önemi yok halt etmiş halt. Uuuh, amanıınn toprak bayağı çekiyor insanı.
Sırt çantamı mat olarak kullandıysam da olmuyor. Bir o yana bir bu yana dönmeye başladım. Necip Hocamız ise namaz sonrası okuduğu dualardan sonra derin uykuya daldı. Maşallah top atsan duymaz bu ne uyku imrenmemek elde değil.
Yok yok uyuyamayacağım, derken gecenin bu vaktinde bir şarkı, hafiften bir türkü sarıyor çadırların etrafını. Meğer uyuyamayan sadece ben değilmişim. Bizim Enver de uykusu kaçanlardan, çadırların arasında gezintiye başlamaz mı?
Bu durum ne kadar devam etti bilemiyorum, her halde gece yarısı olmuştur, derken çadırdan çıkmaya karar veriyorum.
Bende ona eşlik etmeye başladım. Ah şu karın ağrısı da olmasa var ya tam aradığım bir ortam, hava hafiften soğuk yıldızlar tepemizde, derken bizim sesimize diğer arkadaşlarda uyanmaz mı, hep birlikte şarkı- türkü söylemeğe başlıyoruz.
Hem de ne türküler ne şarkılar usta sanatçılar bile bu kadar içten bu kadar candan okuyamazdı bu dörtlükleri. O derece yorgun olmamıza rağmen gecenin ay ışığında bu şarkı türkü faslını bırakıp ta bir türlü çadırlara giremiyoruz.
Neyse ki hava biraz daha soğuyunca tekrar çadırlara giriyoruz, uyumaya çalışıyorum, ancak karın ağrısı devam ediyor, bir türlü uyuyamıyorum. Yani bir gece bu kadar mı uzun sürer arkadaş, bir türlü sabah olmuyor.
Bu arada ne bulduysam üzerime giymeye başladım. Yağmurluğa varana kadar giydim öyle ki uyku tulumuna zor sığdım.
Derken uyandığımda sabah saat 06.00 civarlarıydı sırılsıklam terlemişim benden başka herkes ayakta sabah kahvaltısını hazırlamakla meşguller.
Bu bizim Enver’le nasıl helalleşiriz bilemiyorum. Hazırlamakta olduğu kuymağın kokusu çadırların arasından dolaşarak taa burnuma kadar geliyor.
Soğuk havada kuymağın üzerine sabah çayımızı da içip, yaptığımız hazırlıklardan sonra zirveye çıkmak üzere Avusor Gölü'nün hemen yamacındaki Kemerli Kaçkar tepelerine doğru tırmanışa başlıyoruz.
Kemerli Kaçkar, Zirveye Tırmanış,
Evet, bir yıl önce Ovit Dağının doruklarından dönerken söylemiştim; döneceğiz ve yine geleceğiz. Aynen dediğim gibi oldu. Bunca yıl oraları, Ovit’i, Aksu Göllerini, içtiğimiz suları, o dağları, bulutları o güzellikleri hep hayal ettim. Nihayet özlenen o gün geldi.
1.Bölüm Sonu…
…..…..