Allah Güzeldir, Güzeli Sever.
Hak Teala’nın en yüce vasıflarından biri de mutlak güzelliğidir. O, bu
hayal ötesi güzelliğinin gizli kalmasını istememiş, kendisinin sanat ve kemaline
kanıt olmak üzere kainatı ve insanı yaratmıştır.
Yeryüzünde ‘Allah’ın
halifesi’ olarak yaratılmış insan bütün mahlukattan üstün kılınmış,
Rabbimiz, onun yaratılış gayesini Kur’an-ı Kerim’de şöyle açıklamıştır:
“Ben insanları ve cinleri ancak, bana kulluk etsinler diye yarattım.”
(Zariyat, 56)
İnsanın yaratılışının esas maksadı olan kulluk,
gerçekte Allah tarafından kula bahşedilmiş bir şeref payesidir. Sevgili
Efendimiz, kendisine aşırı tazim gösteren kimseleri böyle davranmamaları
konusunda ikaz etmiş, Allah’ın kendisini Rasul kılmadan önce kul
edindiğini söyleyerek kulluğun daha öncelikli ve önemli olduğunu
bildirmiştir.
Rabbimiz kulluk için yarattığı insandan kendisine saygı ve
tazim göstermesini istemiş, böylelikle onun kendisine yaklaşarak yüce zatını
tanımasını ve neticede sevmesini murad etmiştir.
Bu noktadan
bakıldığında, var oluşun ilk ve temel sebebi muhabbet, muhabbetin kaynağı ise
Yüce Mevla’mızdır. O, çok seven ve sevilen anlamına gelen ‘Vedud’ ismi
şerifi ile muhabbeti yaratmış ve bu ulvi duyguyu kullarının kalbine
yerleştirmiştir. İnsan, tabii ve fıtri olan bu eğilimini, Rabbine ve O’nun
sevdiklerine yöneltecek, İnanan insan en çok Rabbini sevecektir.
İnsan için en büyük bahtiyarlık, Mevla’yı sevmek ve böylelikle onun
sevgisini kazanmak olmalıdır. Zira Sevgili Peygamberimiz “İman nedir?”
diye soran bir Sahabeye; “Allah ve Rasul’ünün senin için her şeyden daha
sevgili olmasıdır” buyurmuş, önce Cenab-ı Hakk’ı, sonra kendisini sevmenin,
imandan olduğunu açıklamıştır.
Âyet-i Kerime ve Hadisi Şeriflerde
geçen ‘muhabbet’ kelimesi; saflık, duruluk, sevgiliye kavuşma heyecanı
içinde kalbin coşkusu gibi anlamlara gelir. İnsan ruhunda bulunan ve onu
geliştiren en önemli etken olan muhabbetin, günümüzde daha yaygın olarak
kullanılan karşılığı; ‘sevgi’ sözcüğüdür.
Yöneldiği hedefe göre
farklı şekillerde tezahür eden sevgi, aslında yaşanılarak öğrenilen bir
durumdur. İnsanlar sevgiyi kendi iç aleminde yaşadığı duygu, düşünce ve
tecrübeleri ışığında değerlenmiş, bu nedenle herkesin sevgi tanımı kendine özgü
olmuştur.
Sevgi, bazen merhamet, bazen şefkat, bazen fedakarlıktı. Belki
hepsinden de önce sevgi, vefa idi. Hiç kuşkusuz o, Yaradan’ın kullarının kalbine
koyduğu en yüce hibesiydi, ama sadece sevmeyi istemek, sevmek için yeterli
olmuyordu. Sevgi öğrenilebilen ya da oluşturulabilen bir duyguydu ve bunun için
de çaba gösterilmesi gerekiyordu. Sevgi emekti.
Ahlâk dersinde sevgi
üzerine konuşurken bir öğrencim ‘Sevgi sadece mutsuzluktur’ demişti.
Sevginin konu edildiği her yerde sözün, karşı cinse duyulan sevgiye gelmesi
kaçınılmaz oluyordu. Yine öyle olmuştu. Seven kimse genellikle sevdiği ile
imtihan edildiği için sevgi çoğu zaman acı çeker, onun içinde ıstırap hep
olurdu, ama seven bundan ne şikayet eder, ne de kurtulmaya çalışırdı.
Ona; “Sevginin de bir haysiyeti vardır, insanları mutlu eden pek çok
hadise, hakikatte bir sevgi yansıması iken, onu salt mutsuzluk olarak nitelemek
sevgiye haksızlık olmaz mı?” diye sormuştum. Cevap vermedi. Dersten sonra
odama geldiğinde bu konuyu konuşmak istediğini anlamıştım. O çalışan bir bayandı
ve yalnızca yıllık izni süresince derslere devam edebilecekti.
O gün ve
daha sonraki günlerde kursa uğradıkça, onunla bu konu üzerine pek çok kez
konuşmuştuk.
Geçmiş yıllarda birini sevmişti, ama olmamıştı.
Aralarındaki sorun her ne idiyse, hikâyenin mutlu sonla bitmesine engel olmuştu.
Unutmak istediğini, başaramadığını söylemişti ama, bundan kendisi de pek emin
değildi. Galiba bunu samimiyetle istememişti. O kimseye dair her hangi bir ümidi
kalmamıştı belki, fakat sevgisinden vazgeçtiğinde, hayatını anlamlı kılan yegâne
değeri de kaybetmiş olacağından korkuyordu. Kararsızlığı birazda bu yüzdendi.
Ümitlerin tükendiği yerde yapılacak en akıllı iş bitirmektir demiştim.
Kaldı ki; ‘Olan olaylarda hayır vardı.’ Sevgili Peygamberimiz(S.A.V)
böyle buyurmuştu.
Aslında aradan uzun yıllar geçmişti. Bazen bu konuda
kendini iyi hissediyor, ama tam unuttuğunu düşünürken, ya duyduğu bir şarkı, ya
gördüğü bir rüya veya herhangi bir olay onu yine geçmişe döndürüveriyordu. Kendi
ifadesiyle bir yaprağı kıpırdatmayacak esinti, onun iç dünyasında fırtınalar
koparıyor, bazen dönem dönem, kriz diye nitelendirilecek derecede duygu
yoğunluğu yaşıyor ve bu sorunlu günler hayli uzun sürüyordu. Okyanus aşırı
ülkelerde ortalığı yıkıp geçen fırtınalara isim vermek adet olduğu gibi, o da
kriz dönemi fırtınalarına isim koyuyor, gönül alemini alt-üst eden fırtınaların
sayısını kendisi de bilmiyordu.
Dış görünüşü ne kadar sakinse, iç
dünyası o kadar dağınıktı. Bazen kaderi sorguluyor, bazen kendini suçluyor
gibiydi. Bu kadar severken ayrılmış olmaları takdiri ilahi ise; bunu hak edecek
hiçbir şey yapmamıştı. Galiba, kaderine bu nedenle küsmüştü. Çok dindar biri
sayılmasa bile Allah ile olan ilişkisini önemsiyordu. Acaba âşık olmakla yanlış
bir şey mi yapmıştı? Yoksa sevmek günah mıydı?
Hazret-i
Mevlana: “İnsaf et, aşk iyi bir şeydir, onu zedeleyen senin kötü
huyundur.’’ der. Çünkü; sevgiyi yaratan ve onu insanoğlunun kalbine
yerleştiren Hak Teala’dır. Ancak sevgi başıboş bir kalp eylemi değildir. Bir
ölçü dini olan İslam, sevgiye de bir sınır çizmiş, o sevginin ancak layığına ve
gerektiği kadar gösterilmesini emretmiştir.
Şüphesiz sevilmeye en layık
olan Cenab-ı Hak olduğundan, O‘na karşı duyulan muhabbet ‘hakiki aşk’
olarak isimlendirilmiş, O’nun dışında herhangi bir varlığa gösterilen ilgi ve
düşkünlüğe ise; ‘mecazi aşk’ denilmiştir.
Kullukta istenilen son
nokta Allah aşkına ulaşmaktır. Ancak kalbin bu yüce sevgiye hazır hale gelmesi,
onun sevgi eğitiminden geçmesini zorunlu kılmış; bu nedenle meşru ölçüler
dahilindeki beşeri aşka müsamaha ile bakılmıştır. Çünkü sevgiyi tanımayan,
sevmeyi bilmeyen birinin Allah’ı sevmesi de mümkün olmayacaktır.
Sevmeyi
öğrenmek elbette önemlidir. Ama, bunun için her zaman karşı cinsten birine
duyulacak beşeri aşkın gerekmediği de âşikâr. Kişi kendisi için meşru olan ana,
baba, evlat sevgisi veya tabiattaki güzelliklere duyduğu ilgi ile de sevmeyi
öğrenebilir. Böylesi daha emniyetli ve takvaya daha uygun olur. İlahî aşka
basamak teşkil etsin diye beşerî aşka müptela olmak asla temenni edilemez.
Ancak; kişinin başına böyle bir durum gelmişse, ondan iffetini koruması, sabırla
bu zorlu sınavı geçmesi beklenir.
Sevmek başlı başına bir günah ya da
suç değildir. Yanlış olan; bir beşeri, sanki Allah’ı seviyormuş gibi sevmektir.
Yine, seven kimsenin bu sevgi sebebiyle günaha düşmesi kolay ve muhtemeldir.
Dolayısıyla, böyle bir kişi gözüne, gönlüne sahip olmalı, hal ve hareketlerine
dikkat etmelidir.
O, artık verdiğim kitapları okuyor, soruları oldukça,
beni görmeye geliyordu. Yine bir öğle sonu ziyaretime geldiğinde hayli üzgün
görünüyordu. Okuduğu kitaptaki ‘Kadere rıza’ bahsinden çok etkilenmiş,
içini geçmişe dönük büyük bir pişmanlık kaplamıştı. “Yazık! Yıllarımı
ziyan etmişim” dedi.
Sevmek Allah’tandı ve Allah içindi. Ama ne çare
ki; O‘nu sevmek, fani sevgileri yaşadıktan sonra öğrenilebiliyordu. Önemli olan
gönüldeki Leyla’ya takılıp kalmamak, o sevgiden yola çıkarak
Mevla’nın sevgisine ulaşabilmekti. Onun gönlünde Leyla’nın saltanatı
biraz uzun sürmüş, bu zaman zarfında sevgiyi acı-tatlı, iyi-kötü pek çok yönüyle
tanımıştı.
Geçen yılları büsbütün kaybedilmiş saymak yanlış olurdu.
Sonuçta sevmeyi öğrenmişti ve bu az şey değildi. Değerlendirilebilirse bu
durumundan kazançlı bile çıkabilirdi.
Allah‘a şükürler olsun ki; imanı
vardı ve her şeye rağmen, ondan hiçbir nimetini esirgemeyerek ona olan sevgisini
gösteren ve belki de, onun kendisine yönelmesini bekleyen bir Rabbi vardı.
Bunları duyunca önce şaşırmış, fakat daha sonra yitirdiğini
zannettiklerini yeniden bulmuş olmaktan büyük bir sevinç duymuştu.
Peki
ama onca günahı, isyanı ne olacaktı?
Ona, Furkan suresinde yer alan;
“Ancak tevbe ve iman edip iyi davranışta bulunanlar başkadır; Allah
onların kötülüklerini iyiliklere çevirir. Allah çok bağışlayıcı, engin merhamet
sahibidir” mealindeki âyet-i kerimeyi okudum. Çok etkilendi. O âyetin, sanki
kendisi için indirilmiş olduğunu hissetti ve o gün, orada karar verdi:
Artık gönlünü bu boş hayalden kurtarmanın zamanı gelmişti.
Önce tüm pişmanlığı, perişanlığı ile tevbe ederek bağışlanma
dileyecek, sonra; kırık, belki buruk, biraz yaralı ama, ziyadesiyle karalı olan
kalbini Alemler Rabbine arz edecekti. Zaten kırık dökük bir kalbi ondan başka
kim kabul ederdi? Bundan böyle gönül yarasını onunla saracak, Rabbini herkesten
ve her şeyden çok sevecekti.
Sevginin yöneltileceği kimseler kadar,
sevgide öncelik sıralaması da önem arzetmektedir. Kur’ân-ı Kerim’de ana-babanın,
oğulların, eşlerin, kardeşlerin, mal ve mülkün sevilmesi kınanmamış, ancak bu
kimselerin ve varlıkların sevgisinin, Allah ve Rasulü’nün sevgisinin önüne
geçmesi istenmemiştir. Zira, kalplerdeki en büyük sevgi Allah ve Rasulü’ne ait
olmalıdır. Aksi halde yaratılanın sevgisi Yaradan’ın sevgisine tercih edilmiş
olur ki; böyle kimseler kendilerinde var olan sevme istidadını kendi elleriyle
yok etmiş olurlar.
Kur’ân-ı Kerim’de Allah'ı sevmek gibi, Allah'ın da
kullarını sevmesinden bahsedilir. Rabbimiz kendi sevgisini kazanmanın yolunu
Efendimiz aracılığıyla öğretmiş, ona insanlara şöyle buyurmasını
emretmiştir: “(Rasulüm) de ki; Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyunuz ki;
Allah’ta sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın.” (Al-i İmran, 31)
Görüldüğü gibi Cenab-ı Hakk'ın kulunu sevmesi, Sevgili Efendimizin tüm
sünnetlerine tabi olmaya bağlanmıştır. İşte o zaman, Allah da kulunu sevecek ve
onu, Cebrail (A.S.) vasıtasıyla gök ve yer ehline sevdirecektir.
Sevgi;
Allah’ın kullarına ihsan ettiği en büyük vergisidir. Bu ilâhî lütfa nail olmak
isteyen bir kimsenin hem Allah’ı ve O’nu sevenleri sevmesi, hem de kendisini
Allah sevgisine götürecek iyi iş ve ibadetleri severek yerine getirmesi gerekir.
Sevgili Efendimiz, Allah’ı hakkıyla sevmeye muvaffak olabilmek için,
yine Allah’tan yardım istenmesi gerektiğini bildirmiş, kendisi de Dâvud(A.S.)’ın
bu konudaki münacaatından hareketle şöyle dua etmiştir. “Allah’ım! Senden
seni sevmeyi, seni sevenleri sevmeyi ve senin sevgine ulaştıracak amelleri
sevmeyi dilerim.” “Allah’ım! Senin sevgini bana canımdan, ailemden ve soğuk
sudan değerli kıl.” (Amin)
Şu da bir gerçektir ki; sevginin mekanı
kalplerdir. Rabbimiz göğsümüzde, biri bu dünyaya, diğeri ukbaya ait olmak
üzere iki kalp yaratmamıştır. Kalplerimizi dünya ve onun gelip geçici
sevgileriyle doldurmuşsak, orada Allah sevgisinin yer alması imkansız olacaktır.
Bu nedenle her şeyden önce, Allah’ın evi olan kalplerimizi tüm yalan ve yanlış
sevgilerden arındırmalı, manevi güzelliklerle donatmalıyız.
Son
görüşmemizde onu her zamankinden hayli farklı buldum. Yüzü mütebessim, bakışları
sıcaktı. Dingin görünüyordu. Belli ki; iç alemindeki fırtınalar son bulmuş,
gönlü huzura ermişti. Önce küskün olduğu kaderiyle, sonra da kaderin sahibi ile
barışmıştı. Onun nasibine bu dünyada hicrân düşmüştü, ama olsun; her şeyde bir
hayır vardı ve önemli olan Allah’tan ayrı kalmamaktı.
Allah
inananların dostuydu ve O kulları için ancak hayır murad ederdi. Buna tüm
kalbiyle inanıyordu. Mutluluğa farklı bir anlam yüklemişti. O şimdi, Rabbin
kazasına rıza gösterebildiği kadar kendini mutlu hissediyordu. Artık gönlünün
sevdası, sadece Mevlasıydı ve O’na giden yolda büyük bir huzur, güven ve
teslimiyetle eksikliklerini tamamlamaya çalışıyordu. Kimbilir; belki bir gün
yine, yeniden sevecek, ama bu defa sevgisi sadece Allah için olacaktı.
Bahtı açık, yolu aydınlık olsun.
Ona ve onun gibi, yalan
sevdaların esaretinden kurtulup, ilâhî muhabbetin hürriyetine kavuşanlara gönül
dolusu tebrikler.
Ankara’dan herkese Selam, Sevgi,
Saygılar…
Ayşe Ünal Aydın
|