NUR ÇEŞMESİ
10.6.OTUZUNCU LEM'ANIN BEŞİNCİ NÜKTESİNDEN BAZI PARÇALAR(DEVAMI)
NETİCE(DEVAMI)
Nasılki bir adamın söylemesiyle, diri ve hayattar olduğu anlaşılır; öyle de bu kâinatın perdesi altında olan âlem-i gaybın arkasında söyliyen, konuşan, emir ve nehyedip hitab eden bir zâtın kelimatını, hitabatını gösterecek, Peygamberler ve ellerinde nâzil olan Kitablardır. Elbette kâinattaki hayat, kat’i bir sûrette Hayy-ı Ezelî’nin vücub-u vücûduna kat’i şehâdet ettiği gibi; o hayat-ı ezeliyenin şuââtı, celevatı, münasebâtı olan “İrsâl-i Rüsül” ve “İnzâl-i Kütüb” rükünlerine bakar, remzen isbat eder.
Ve bilhassa Risâlet-i Muhammediye (A.S.M.) ve vahy-i Kur’ani, hayatın ruhu ve aklı hükmünde olduğundan, bu hayatın vücûdu gibi, hakkaniyetleri kat’idir denilebilir.Evet nasılki hayat, bu kâinattan süzülmüş bir hulâsadır.. ve şuur ve his dahi hayattan süzülmüş, hayatın bir hulâsasıdır.. akıl dahi şuurdan ve histen süzülmüş, şuurun bir hulâsasıdır.. ve ruh dahi, hayatın hâlis ve safi bir cevheri ve sâbit ve müstakil zâtıdır; öyle de; maddî ve ma’nevî hayat-ı Muhammediye (A.S.M.) dahi, hayat ve rûh-u kâinattan süzülmüş hulâsatül hulâsadır.. ve risâlet-i Muhammediye dahi (A.S.M.), kâinatın his ve şuur ve aklından süzülmüş en safi hulâsasıdır, belki maddî ve ma’nevî hayat-ı Muhammediye (A.S.M.), âsârının şehâdetiyle hayat-ı kâinatın hayatıdır.. ve Risâlet-i Muhammediye (A.S.M.), şuur-u kâinatın şuurudur ve nûrudur.. ve Vahy-i Kur’ân dahi, hayattar hakâikının şehâdetiyle hayat-ı kâinatın ruhudur ve şuur-u kâinatın aklıdır.
Evet, evet, evet... Eğer kâinattan Risâlet-i Muhammediyenin (A.S.M.) nûru çıksa, gitse; kâinat vefat edecek.. eğer Kur’ an gitse, kâinat divâne olacak ve Küre-i Arz kafasını, aklını kaybedecek, belki şuursuz kalmış olan başını bir seyyareye çarpacak, bir kıyameti koparacak.
Hem hayat, “îman-ı bil’kader” rüknüne bakıyor, remzen isbat eder. Çünkü, mâdem hayat, âlem-i şehâdetin ziyasıdır ve istilâ ediyor ve vücûdun neticesi ve gayesidir ve Hâlık-ı Kâinat’ın en câmi âyinesidir ve faaliyet-i Rabbânîyenin en mükemmel enmuzeci ve fihristesidir, temsilde hata olmasın, bir nevi proğramı hükmündedir. Elbette Âlem-i Gayb yâni mâzi, müstakbel yâni geçmiş ve gelecek mahlûkatın hayat-ı ma’nevîyeleri hükmünde olan intizam ve nizam ve ma’lûmiyet ve meşhudiyet ve taayyün ve evâmir-i tekviniyeyi imtisâle müheyyâ bir vaziyette bulunmalarını sırr-ı hayat iktiza ediyor.
Nasılki bir ağacın çekirdek-i aslisi ve kökü ve müntehasında ve meyvelerindeki çekirdekleri dahi aynen ağaç gibi bir nevi hayata mazhardırlar. Belki ağacın kavânin-i hayatiyesinden daha ince kavânin-i hayatı taşıyorlar. Hem nasılki bu hazır bahardan evvel geçmiş güzün bıraktığı tohumlar ve kökler, bu bahar gittikten sonra, gelecek baharlara bırakacağı çekirdekler, kökler, bu bahar gibi cilve-i hayatı taşıyorlar ve kavânin-i hayatiyeye tâbidirler...
Aynen öyle de; şecere-i kâinatın bütün dal ve budaklariyle herbirinin bir mazisi ve müstakbeli var. Geçmiş ve gelecek tavırlarından ve vaziyetlerinden müteşekkil bir silsilesi bulunur. Her nevi ve her cüz’ünün ilm-i İlâhîyyede muhtelif tavırları ile müteaddit vücûdları bir silsile-i vücûd-u ilmî teşkil eder. Ve vücûd-u hâricî gibi o vücûd-u ilmî dahi, hayat-ı umûmîyenin ma’nevî bir cilvesine mazhardır ki, mukadderat-ı hayatiye, o ma’nidar ve canlı elvah-ı kaderiyeden alınır. Evet Âlem-i Gaybın bir nev’i olan âlem-i ervah, ayn-ı hayat ve madde-i hayat ve hayatın cevherleri ve zâtları olan ervah ile dolu olması, elbette mâzi ve müstakbel denilen âlem-i gaybın bir diğer nev’i de ve ikinci kısmı dahi, cilve-i hayata mazhariyetini ister ve istilzam eder.