BAĞIMSIZ SAVUNMA SEÇİM BİLDİRGESİ 2010 - 2012
SUNUŞ
Meslektaşlarımız, Ekim ayında yapılacak İzmir Barosu olağan genel kurulunda sorunlarını tartışacaklar ve Baro organlarını belirleyecekler. Genel kurula ekonomik krizin meslek üzerindeki tahribatını arttırdığı, refarandum sonucunda, yeni hukuki düzenlemelerin yapılmaya başlandığı bir ortamda gidiyoruz. Referandum sonucu düşünüldüğünde yapılmak istenen değişikliklerin önemi daha iyi anlaşılacaktır.
Meslektaşlarımızın bu genel kurulu bir fırsat olarak algılaması,İzmir Barosunun en iyi şekilde yönetilmesi ve temsil edilmesi için mesleği ve meslek sorunlarını en iyi bilen, çözüm potansiyeline sahip kadroları yönetime getirmesi önem taşımaktadır.
İzmir Barosu, Anayasanın bir kısım maddelerinin değiştirilmesi ile ilgili olarak yapılan referandum sürecinde, yapılmak istenen değişikliklerden, özellikle yürütmenin yargıya müdahalesinin önünü açan ve kuvvetler ayrılığı ilkesine aykırı düzenlemeler karşısında tavırsız kalmıştır. Baronun tavırsız kalmasının yanında bu dönem baro yönetimine talip olan “Bağımsız Savunma“ dışında hiçbir grup referanduma ilişkin bir tavır geliştirmemiştir. Bilindiği gibi “Bağımsız Savunma” 12 Eylül'de yapılmış olan referandumdaki tavrının “HAYIR” olduğunu meslektaşlarımız ile 28.08.2010 tarihli bildirgesini yayınlamak sureti ile paylaşmıştır.
Referandumun yapılması ile birlikte Anayasa' da yapılmak istenen değişiklikler kabul edilmiş ve yürütmenin yargıya müdahalesinin yasal zemini hazırlanmıştır. Önümüzdeki günlerde yürütmenin yargıya müdahalesine karşı mücadele önceliklerimiz arasında olacaktır.
İçinde bulunduğumuz olumsuz koşullarda hukuk ve mesleğimiz için etkin, güvenilir ve sözüne değer verilen bir baronun ne denli önemli olduğunu bilerek, hukukçu duyarlılığıyla dayanışma gereğini ortaya koyarak, İzmir Barosu’nun uzun yıllara dayanan birikimine, saygınlığına ve etkinliğine sahip çıkarak, mevcut yönetimdeki hizipçi anlayışın meslek örgütümüzü daha fazla tahrip etmesine engel olmak için her türlü kişisel ve dar grupçu tavır konusunda özveride bulunarak sorumluluk üstlenmek hepimiz için kaçınılmaz bir görev olmalıdır.
Bağımsız Savunma’yı savunmak ve avukatlık mesleğinin gerçekten yargının kurucu unsuru olduğunu her kesime kabul ettirmek için sorumluluk almaya talip olan bizler, bu gibi olumsuzlukları yeniden yaşamamak ve meslek dayanışmasını gerçekleştirmek için bir araya geldik. “Bağımsız Savunma” listesini oluşturan meslektaşlar olarak, İzmir Barosunun onurlu geçmişinden sahiplendiğimiz bilgi birikimi ve deneyimlerle dinamizmimizi birleştirerek, hukukçu kimliği ve kararlılığıyla üstleneceğimiz sorumluluğun ve onurlu görevin gereklerini yerine getirmeye hazırız. Saygılarımla
BAĞIMSIZ SAVUNMA Baro Başkan Adayı Av. İbrahim BAHÇIVANCILAR
GENEL KURUL’A GİDERKEN...
İzmir Barosu yeni bir olağan genel kurula gidiyor. Seçimle Baro organları belirlenecek ve iki yıl süre ile, yıllar yılı bir türlü azalmayan tersine çığ gibi büyüyen meslek sorunlarımız, seçilecek yönetim kurulunun başlıca çalışma alanını oluşturacak. Yeni yönetimin deneyimi, zihinsel hazırlığı ve yetkinliği, sayısı altı bini aşan üyelerini hareketlendirme yeteneği; meslek sorunlarının çözümünde ulaşacağı başarının dayanakları olacak.
Ekonomik kriz meslek üzerinde ağır tahribata yol açmıştır. Günü kurtarabilen avukat sevinmektedir. Avukatlık mesleği, işlevine uygun ekonomik düzeye ulaşmak zorundadır. Oysa meslek şu sırada ‘geçim’ derdine düşürülmüştür. “Hak arama ve adil yargılanma özgürlüğüne duyarsız olan siyasi, idari ve adli yapılar,” savunma mesleğini ‘ayak bağı’ olarak görmekte; değersizleştirmeye, avukatı esnaflaştırmaya çalışmaktadırlar. Avukatlık Yasasının avukatlık ücretini düzenleyen hükümleri kamu kurumlarında ya da büyük firmalarda sözleşmeli olarak çalışan avukatlar için yok sayılmaktadır. Bu kurum ve kuruluşlarda onlarca avukatın yürütmesi gereken dava ve takipler Avukatlık Yasasına aykırı sözleşmelerle tek bir avukata yüklenmekte, meslektaşlarımızın büyük bölümü çalışma/istihdam alanının dışına itilmektedir. Meslek tekeline giren alanlar ya başka mesleklere açılmış ya da delinmiştir. Mesleğe yönelik ‘ekonomik abluka’ bu şekilde devam ederse, savunma mesleği yargılama sürecinden kopacaktır. Bu nedenle meslek tekeline giren alanların titizlikle yeniden belirlenmesi ve savunulması gerekmektedir. Başka ülke barolarının avukatlar için sağladıkları ekonomik haklar belirlenerek gündeme taşınmalı, ulaşılacak hedefler arasına yerleştirilmelidir. TBB Vakfı ve Baro Pulu uygulaması avukata çalışırken ve emekliliğinde maddi katkı sunacak şekilde genişletilmeli, yaratılacak daha büyük bir fonun kaynaklarından biri haline getirilmelidir.
Avukatların ekonomik çıkmazının çözülmesi yargının üç ayağından biri olan savunma mesleğini, yurttaşların adil yargılanma haklarının da gerçek güvencesi haline getirecektir.
‘Nasıl yapmalı?’yı ise ülke sorunlarından kopmadan, birlikte üreteceğiz.
Önümüzdeki dönemde baro yönetim kurulunun mesleki sorunlara çözüm üretirken;
Siyasi parti, siyasal grup çıkarlarına alet olmadan, bir grup adına dışlayıcı değil; tüm üyelerini baronun eşit özgür ve yaratıcı dinamikleri olarak dikkate alan bir anlayışla; buyurgan olmayan ama birlikte üretmenin coşkusunu taşıyıp yerleştirerek,
Küresel sermayenin kronik hastalığı ‘ekonomik kriz’ ortamında; yani ‘imf’, ‘dünya bankası’, ‘uluslar arası tahkim’, ‘özelleştirme’, ‘emeği sendikasızlaştırma’, ‘taşeronlaştırma’ sarmalında, yani cemaatler kadrolaşırken, yolsuzluk sıradanlaşırken, medya sindirilir, yandaşlaştırılır, yazarlar susturulurken, baronun şaşmaz kriterlerini ve ‘hukukun üstünlüğü’nü gündeme taşıyarak, savunarak, uyararak,
ABD-AB patronajı altında uygulanan ‘büyük ortadoğu projesi’nin ayaklarını; ‘mafya-(aşiret-tarikat/cemaat)-siyaset’ ortaklığının attığı adımları, KPSS hırsızlığını, kadrolaşmayı, ‘mahalle baskısını’, her alanda yaşanan çürümeyi zamanında tespit ederek, müdahil olarak, gündeme taşıyarak,
Hukuka aykırı dinlemeleri yaygınlaştırıp korku toplumu yaratmaya çalışan/yaratan, gizli tanık kavramının cılkını çıkaran ve güdümlü yargı hayali peşinde koşan siyasal iktidarın, geçtiğimiz referandumda büründüğü sahte ‘demokrat’ söyleme kanmayıp, sağa sola bükülmeden, ‘hayır!..’ demiş olmayı hukukçu kimliğinin, farklılığının ve grupsal aidiyetinin turnusol kâğıdı sayarak,
İnsan hakları ihlallerine, etnik ayrımcılığa, etnik milliyetçiliğe, ırkçılığa, teokratik devlet özlemlerine, faşizme, terörün her türlüsüne karşı,
Tüm üyelerinin katılımı ile aktif bir hukuk mücadelesi içinde olması gerektiği düşüncesindeyiz.
Yani baro yönetim kurulu, artık klasikleşen anlatımla; meslek sorunlarını ülke sorunlarından ayırmadan, ama ülkenin içinde bulunduğu somut durumu; bölgesel tehlikeleri ve emperyalist oyunları da doğru tahlil ederek, gücünü hukukun üstünlüğüne olan inancından ve meslektaş dayanışmasından alan bir mücadele anlayışını hayata geçirmek zorundadır.
Bizler, ‘Bağımsız Savunma’ grubu olarak bu mücadeleye talibiz.
Baroların, meslek sorunlarıyla ilgilenirken tüm bu olup bitenlere seyirci kalması düşünülemez; ülke sorunları karşısında takınılacak ‘ikircikli’ tavır, sonuç olarak baroların, (bir dönem olduğu gibi) söz söyleyemez, açıklama yapamaz, görüş belirleyemez duruma gelmesine yol açacak, onları işlevsizleştirecektir.
Ne yazık ki İzmir Barosu, mevcut yönetimi altında kelimenin tam anlamıyla işlevsizleşmiştir.
Mevcut Baro Yönetim Kurulu’nun bu sorunlar karşısında ne düşündüğü, görüş birliği içinde olup olmadığı ise baro üyeleri tarafından bilinmemektedir.
Mevcut baro yönetim kurulu meslek sorunları üzerine de hiçbir yaratıcı çaba sergileyememiştir.
Altı yıl önce başlayıp sürdürdükleri ‘suçlayıcı, dışlayıcı, ayırıcı’ üslup, baro üyeleri arasındaki dayanışmayı ve katılımı sıfırlamıştır. Bu yönetim tarzı zaman içinde ‘arabesk’ özelliklere bürünmüş, dar bir alanda sürekli aynı cümlelerin yinelendiği, bıktırıcı söylem, zaman zaman savunduğu düşünceye zarar verici boyutlara ulaşmıştır. CMK müdafii arkadaşlarımıza ödenmesi gereken ücretler hep sorun olmuş, yönetim savunmanın bağımsızlığını zedeleyen uygulamalara karşı sessizleşmiştir. Kayıtsızlık, son Adli Yıl açılışında ‘ilgilisine’, ‘siyaset’ yani ‘referandum’ üzerine konuşma yapmama sözü vermeye kadar tırmanmıştır.
Baronun temsili ise ‘sunuculuk’ düzeyini aşamamıştır.
Evet, ‘Bağımsız Savunma’ grubu olarak, ülkemizin ve mesleğimizin sorunlarının bilinci ile baro yönetimine aday oluyoruz. Şimdi İzmir Barosu’nu eski saygın ve güvenilir kimliğine yeniden kavuşturmanın zamanıdır.
ÜRETİCİ, KATILIMCI, YARATICI BİR BARO İÇİN “BAĞIMSIZ SAVUNMA”
Mevcut baro yönetiminin içinde bulunduğu sorunlu yapıyı gören ve çözüm için 2008 yılı Haziran ayında bir araya gelen –içlerinde baroda başkanlık yapmış ya da baro organlarında görev almış meslektaşlarımızın da bulunduğu- 46 avukat, bir bildiri ile tüm meslektaşlarına seslendiler. Bu bildiride, İzmir Barosu’nun etkinliğini ve saygınlığını yeniden kazanabilmesi için, gruplar arası çekişme ve gerginliklerin sonlandırılması gerekliliğine vurgu yaparak meslektaşlarını grup aidiyetleri dışında düşünmeye ve sorumluluk almaya çağırdılar.
Bu çağrı sonrasında bir araya gelen avukatlar, ‘Bağımsız Savunma’ adı altında 2008 yılı Baro seçimlerine katıldı. Genel kurulda Baro Başkanlığını kazanan Av. Nevzat Erdemir’in beklenmedik ölümü, İzmir Barosu Yönetim Kurulu’nu, genel kurulun hemen ertesinde çok önemli bir sınavla karşı karşıya bıraktı. Ancak yönetim, açık yasal düzenlemeye karşın, çok uzun bir süre başkan seçimini savsaklamayı tercih etti. Nihayet 18-19 Nisan 2009 tarihlerinde yapılan olağanüstü genel kurul ile İzmir Barosu, yeni başkanını belirledi.
Bu süreçte, gerek yönetimdeki grup, gerekse olağan genel kurulda baro organlarına aday göstermiş diğer gruplar, ‘başkanlık hakkı’nın yönetim kurulunu oluşturan Cumhuriyetçi Avukatlar Grubuna ait olduğundan, zaten farklı gruptan bir adayın kazanması durumunda baro yönetiminde ciddi bir ‘uyum sorunu’ yaşanacağından bahisle başka bir aday çıkarmanın doğru olmayacağını iddia ederken, Bağımsız Savunma;
“Baro yönetiminde görev üstlenmek iktidarı ele geçirmek demek değildir. Bu bağlamda, Barodaki yönetim görevleri bir hak değil ödevdir.
… Meslek örgütünün (baronun) görevi, dar anlamda siyaset yapmak değil, çağın gerektirdiği toplumsal talepleri de kapsayan, fakat avukatların ‘ortak çıkarları’nı esas alan hedeflere yönelik olmalıdır. Belli bir siyasal çizgiye hapsedilmiş baroculuk anlayışının, meslek için büyük bir yanlışlık olacağı tartışılmayacak kadar açıktır. Unutulmamalıdır ki, baroların bağımsızlığı evrensel bir kuraldır.” diyerek, seçime bağımsız aday olarak giren Av. Doğan Evrim’in adaylığını desteklediğini duyurdu.
Seçimi Cumhuriyetçi Avukatlar Grubundan Av. Özdemir Sökmen kazandı. Ancak kısa bir süre sonra, Baro yönetiminde uyum bekleyenleri hayal kırıklığına uğratan bir gelişme yaşandı: 2010 yılı Ocak ayında, Diyarbakır Barosunun düzenlediği toplantıda Kürt sorununa ilişkin olarak Baro Başkanlarınca hazırlanan bildirinin İzmir Barosu Başkanınca da imzalanması, Baro yönetiminde deyim yerindeyse bir deprem yarattı. İmzadan birkaç gün sonra, bu kez içlerinde Başkan Yardımcısı ve Genel Sekreterin de bulunduğu sekiz yönetim kurulu üyesi, Baro Başkanının görüşlerine katılmadıklarını ve imzalanan bildirinin kendi gruplarının görüşlerine ters düştüğünü açıkladılar.
Böylece İzmir Barosu’nun, tarihinde görülmemiş bir yönetim zafiyeti içinde olduğu ortaya çıktı. Zira olay sadece bir fikir ayrılığı tartışmasından ibaret değildir. Vahim olan, İzmir Barosu yönetiminin böylesine önemli bir konuda nasıl tavır alınması gerektiğini tartışmaktan ve bu tartışmadan çıkacak sonuca göre hareket etmekten bile uzak olmasıdır. Sonrasında Yönetim Kurulunun – üstelik de içinde bulundukları grup adına- kendi başkanlarını kamuoyu önünde suçlaması da ayrı bir sorundur.
Bağımsız Savunma, daha çıkış noktasında İzmir Barosu’nun saygınlığının yeniden kazandırılması gerekliliğine vurgu yapmış ve başkan seçimine ilişkin olağanüstü genel kurul öncesinde de bu konudaki duyarlılığını dile getirmişken, tüm bu olup bitenler, Cumhuriyetçi Grubun yönetim anlayışında ne kadar ciddi bir erozyonun yaşandığının kanıtıdır.
Biz bunu çok önceden tespit etmiştik:
“Son dört yıl, İzmir Barosu tarihine meslek adına ‘kayıp yıllar’ olarak geçmiştir.
Son dört yılda baro geleneklerinin tümü çiğnenmiş, baro sıradan bir ‘dernek’ konumuna çekilmiş, kimlik bunalımına itilmiştir.
Şimdi İzmir Barosu’nun artık yönetilemediği gerçeği ile karşı karşıyayız. Evet, acı gerçek budur; İzmir Barosu artık yönetilemiyor!”
Bu satırlar, Bağımsız Savunma’nın 2008 yılı olağan genel kurul öncesinde meslektaşlarına sunduğu ‘Seçim Bildirgesi 2008-2010’ başlıklı metinden alındı.
Bugün bu satırlara eklenecek yeni bir şey bulamıyoruz.
BU DURUMUN ÖNÜMÜZDEKİ İKİ YILIN DA GERÇEĞİ OLMAMASI İÇİN ŞİMDİ SORUMLULUK ALMANIN ZAMANIDIR.
Biz bu sorumluluğu yüklendiğimizi daha önce açıklamıştık; şimdi de gereğini yerine getirmeye hazır olduğumuzu yineliyoruz.
Nitekim grubumuz, genel kurul yaklaşırken açığa çıkan ya da çıkması muhtemel kimi tartışmaların sağlıklı bir seçim sürecine hizmet edebilmesi için yine cesaretle sorumluluk yüklendi ve 2010 Temmuz ayı içerisinde bir bildiri hazırlayarak meslektaşlarının bilgisine sundu. Bu bildiride de;
“Baroyu bir iktidar odağı olarak gören ve bu uğurda hem diğer gruplara mensup meslektaşlarıyla hem kendi içinde sürekli çatışan bir yönetimin ne mesleğin, ne hukukun ne de ülkenin sorunlarına katkı koyamayacağı ortadadır. İzmir Barosu artık bu anlayışın yönetiminden kurtulmalıdır. …. Ancak etkin, katılımcı ve demokratik bir yönetim oluşturabilmek için beklediğimiz katkı hiçbir zaman gruplar arası bir ittifak çağrısı olarak değerlendirilmemelidir. Çünkü biz Baroyu bir iktidar odağı olarak görmüyoruz ve Baro yönetiminin gruplar arası bir koalisyondan oluşmasını doğru bulmuyoruz. Sonuç olarak; Hukukun üstünlüğünü, demokratik, lâik, sosyal hukuk devletini, emekten yana bir toplumsal düzeni, uluslararası ortamda eşitliği ve barışı, ekonomik-sosyal özünden soyutlanmamış insan hakları anlayışını savunuyor; baskı ve sömürünün her türlüsüne, emperyalizme, neo-liberalizme, köktendinciliğe, saldırgan-şoven milliyetçiliğe, militarizme, ırkçılığa, faşizme, savaşa ve terörizme karşı mücadele etmek gerektiğine inanan herkesi birlikte davranmaya çağırıyoruz.”
diyen Bağımsız Savunma, bir kez daha, yapılacak mücadelenin şeklini ve yönünü meslektaşlar ve kamuoyuyla paylaşmıştır.
ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİ SÜRECİNE SEYİRCİ KALMAK
İlginç bir rastlantı olarak bu genel kurul, ülkeyi oldukça derinden etkileyeceği açık olan bir anayasa değişikliği sürecinin hemen ertesinde yapılacak. 12 Eylül 2010 günü yapılan halkoylaması sonucunda kabul edilen anayasa değişikliği paketinin en önemli ayaklarından birini yargı oluşturuyor. Elbette değişen diğer maddelerin önemsiz olduğunu düşünmüyoruz; ancak konu yargı olduğunda, hukukçuların çok daha duyarlı olması ve bu duyarlılığını da açıkça seslendirmesi gerektiği inancındayız.
Ancak bu süreçte görüldü ki, asıl sesini çıkarması gerekenler sessiz kaldılar. Birbirleriyle bağlantılı olmayan bir sürü maddenin tek seferde oylandığı, üstelik önemli bir kısmı ancak bir hukukçunun bilgi ve birikimiyle anlaşılabilecek düzenlemelerden oluşan bir değişiklik paketi karşısında nasıl oy vereceğini bilemeyen seçmeni, siyasal partilerin propaganda faaliyetleri çerçevesinde ileri sürdükleri argümanlarla baş başa bırakmak, en hafifinden, kayıtsızlık olarak değerlendirilmelidir. Bağımsız Savunma bu noktada da üzerine düşen sorumluluğun bilinciyle, halkoylamasındaki tavrını ve anayasa değişiklik paketine neden hayır denmesi gerektiğini “hukuksal gerekçeleriyle ortaya koymuştur”.
Gerçekten de ‘milli iradeye mutlak saygı’ çerçevesinde hareket edenlerin aracı haline getirilen bu anayasa değişikliğinin, erkler arasında dengeli bir denetim sürecinin yürümesini engelleyeceği çok açıkken, hukukçuların da ‘demokrasi’, ‘insan hakları’ ve ‘milli irade’ gibi kavramlarla üzeri örtülmeye çalışılan bu yaklaşımı deşifre etmeyi bir görev olarak üstlenmesi kaçınılmazdır.
Ne yazık ki İzmir Barosu, gerek kurumsal olarak gerekse onu oluşturan gruplar anlamında, bu süreçte üzerine düşeni yerine getiremedi.
Bir zamanlar can yakıcı her olay ya da sorunda ‘acaba bu konuda onlar ne düşünüyor?’ diye herkesin kendisinden bir açıklama beklediği ve yaptığı açıklamalar toplumun her kesiminde ciddi bir karşılık bulan İzmir Barosu, artık, kimsenin dikkate almadığı, kendi içine kapalı bir kurum haline getirildi.
Oysa, yapılan anayasa değişikliği, belli ki önümüzdeki dönemde oldukça hareketli günler yaşanmasına neden olacaktır. Sözünü ettiğimiz hareketliliğin neye yönelik olduğu, kolaylıkla tahmin edilebilir. Anayasal kuruluşlar olarak Baroların bu hareketliliği karşılayacak bir tavır sergilemesi zorunluluğu açıktır. Bu nedenle de önümüzdeki iki yıllık süreç İzmir Barosu adına önemli ve bir o kadar zorlu olacaktır. Bu sürecin altından kalkabilmek, ancak baroyu, ülkeyi ve bunları belirleyen toplumsal süreçleri bilen, sorunları net ortaya koyan ve çözme iradesi sergileyen bir yönetimin harcı olsa gerek. Geçen altı yıl, şu anki yönetimin bu yükü taşıyamayacağını açıkça gösterdi.
TARİHE SAHİP ÇIKMAK ZAMANIDIR
İzmir Barosu, yüzyıllık onurlu geçmişinde ülkemizin içinde bulunduğu her dönemde hukuk kurumu kimliğiyle bir yandan hukukun üstünlüğü ve demokrasi savaşımını yürütmüş, diğer yandan avukatların toplum içindeki saygınlığı ve meslek sorunlarının çözümü konusunda önemli kazanımların elde edilmesinde öncülük görevini üstlenmiştir. İzmir Barosuna üye avukatlar, bu niteliklerin onurunu taşımaktadırlar.
Bir meslek kuruluşu olarak baronun görevi, dar anlamda siyaset yapmak değil, çağın gerektirdiği toplumsal talepleri de kapsayan, fakat avukatların ‘ortak çıkarları’nı esas alan hedeflere yönelmektir. Belli bir siyasal çizgiye hapsedilmiş baroculuk anlayışının, meslek için büyük bir yanlışlık olacağı açıktır.
Ancak gerektiğinde siyasete hukuk düzeyinde müdahale edilmesi görevini de gözardı edemeyiz. Nitekim, hukukun katledildiği dönemlerde, hukukun üstünlüğünün savunulmasında İzmir Barosu yönetimleri ve avukatlar etkili mücadele içine girmişler, baskılara karşı direnmişler, korkunun kol gezdiği günlerde sanık sandalyesinde oturanları avukatsız bırakmamışlar, işkence mağdurlarına sahip çıkmışlar, faşizme, gericiliğe, şovenizme karşı demokrasi ve hukuk devleti için toplumcu bir siyaset temelinde bir araya gelmişler, fakat hukukçu kimliklerini ve hukuksal mücadele zeminini asla gözardı etmemişlerdir.
İzmir Barosu’nun tarihten gelen tüm birikimi, bu altı yılda silinmiştir. Baro yönetimi, tüm avukatları kucaklayan bir anlayış yerine, ayrımcı ve gerek kendi içinde gerekse diğer kesimlere karşı çatışmacı bir uygulamaya yönelmiştir. Ancak, daha önce de defalarca vurguladığımız gibi, İzmir Barosunun içinde bulunduğu bu çöküntünün temel sebeplerinden biri, seçimlere yönelik olarak benimsenen avukatlar arası gruplaşmaların, belli bir noktadan sonra giderek mesleki dayanışmayı göz ardı eden, dışlayan, kendi içine kapanmış yapılara dönüşmesidir.
‘Dar grup anlayışı’ olarak nitelendirdiğimiz bu yapının sorunlu olduğu, seçim sürecine girdiğimiz bu günlerde bile açık örnekleriyle görülmektedir. Genel kurulda yönetim için yarışacak adayların belirlenmesinde grup olarak hareket eden yapıların ortaya koyduğu tavırların ilkesizliği artık açıkça göze batmaktadır. Bir yanda, yıllarca aday belirleme sürecinde önseçim mekanizmasını sine qua non belleyen ve bunu yegane meşruiyet kaynağı olarak takdim edenlerin bugün bu ‘demokratik’ yöntemi nasıl terk ettiklerini izlerken, diğer yanda başka bir grubun kendi içinden üç başkan adayı çıkarmasını sağlayabilen bir ‘yöntemsizlik’ durumuna tanıklık ediyoruz.
Elbette ‘insan olma’ sürecinin en temel belirleyenlerinden birisi örgütlenebilme yeteneğidir. Baro, bu nedenle önemsenmelidir. Bunun sonucu olarak, baro içinde ortak düşünceler ya da amaçlar çerçevesinde bir araya gelen avukatların örgütlenmeleri doğal olmanın ötesinde kaçınılmazdır. Bizim itirazımız grup olmaya değil, bu grup olma durumunun her şeyin önüne geçen bir ‘sapkınlık’ yaratmasınadır. Bu itirazımızın haklılığı geçen altı yıllık sürede çok net bir şekilde doğrulanmıştır.
İzmir Barosu’na eski saygınlığını kazandırmaya yönelik yürütülecek çalışmaların başarıya ulaşması, grup aidiyetine ilişkin bu anlayışın değişmesi ile mümkündür. Grup kurmaya ve grup olarak hareket etmeye götüren temel saikin, son kertede, hukukun ve mesleğin sorunlarının çözümüne yönelik olması gerektiği inancıyla hareket edilmelidir.
“YARGI REFORMU” MU DEDİNİZ?
Son anayasa değişiklikleri de açıkça gösterdi ki, hukuk, son yıllarda, ‘neo liberal’ program ve kriterler çerçevesinde ve çoğunlukla da ‘demokrasi’ sosuyla sunularak biçimlendirilmektedir. ‘Demokratik devlet’ ve ‘hukuk devleti’ kavramları, çok uluslu sermayenin hedef ve çıkarlarına göre yontulmakta, demokrasi ve hukuk iktidar gücü için araç olarak kullanılmaktadır.
Yasama ya da yürütme işlemlerini iptal eden kararlar nedeniyle mahkemeleri ‘siyasallaşmak’la itham edenler, aslında yargı üzerinden siyasal mücadele yürütmekte, uluslararası sermayenin çıkarlarını koruyan bir hukuk, iktidara biat eden bir yargı sistemi hedeflemektedir.
Yargının, tüm bileşenleri ile bir reforma ihtiyacı olduğu yıllardır söylenmektedir. Biz de bu konuda kapsamlı bir çalışma yapılmasının zorunlu olduğunu düşünüyoruz. Ancak, anayasada yapılan son değişiklikler, iktidarın ‘yargı reformu’ndan ne anladığını açıkça ortaya koymuştur. Temel amaç, yargının etkinliğini azaltacak ve uyuşmazlıkları yargı dışına taşıyacak düzenlemelerin önünü açmaktır. Bunun ilk ayağı da 12 Eylül 2010 tarihinde tamamlanmıştır.
Yargının ve avukatlığın her geçen gün kan kaybettiği, hak arama özgürlüğünün parayla satın alabileceğiniz bir hizmete dönüştüğü, uyuşmazlıkların yargının ve avukatlık tekelinin kapsamı dışına alındığı, özetle ‘bağımsız yargı’ ve ‘bağımsız avukatlık’ modelinin çökertilmek istendiği günleri yaşıyoruz. Avukat sayısının çığ gibi büyümesi, üstelik bu yapı içinde ‘bağımlı’ çalışan avukat oranının giderek artması, buna karşılık serbest çalışan avukatların bürolarının devamlılığı konusunda yaşadıkları güçlükler de bunlara eklendiğinde, mesleğimizin içinde bulunduğu durumun hiç de iç açıcı olmadığı görülecektir.
Bugün, mesleğe bağlılığını yitirmiş, yaptığı işten hoşnut olmayan, coşkusu kalmamış avukatlarla dolu adliyeler. Tecrübeli avukatlar yıpranmışlığın, mesleğe yeni başlayan genç avukatlar ise ümitsizliğin kucağında çırpınmaktadır.
Bir yandan avukatların yoksullaşması sürecine karşı mücadele yürütürken, diğer yandan avukatlık mesleğinin değersizleştirilmesini engellemeye yönelik çözümler üretebileceğimizi biliyoruz. Çözümün yılların getirdiği birikimle zenginleşen meslek ilkelerine sahip çıkmaktan geçtiğinin de farkındayız.
SORUNLARIN ÇÖZÜMÜ ANCAK ETKİN BİR MÜCADELE İLE MÜMKÜNDÜR
Avukatların temel sorunlarının çözümünde yürütülecek mücadelenin yönünün iyi belirlenmesi için ele alınan sorunların iki yönlülüğünün dikkate alınması zorunluluğu vardır: Sorunların bir kısmının çözümü için yasal düzenleme gerekirken, bir kısım sorunun çözümü ise mevcut yasal düzenleme içinde mümkündür. Yasal değişiklik gerektiren çözümler için, baro bünyesinde meslektaşlarımız ile çalışma grupları oluşturulması, gelişmiş ülkeler ve çağdaş hukuk düzenindeki uygulamalardan da yararlanılarak Avukatlık Kanunu taslağı hazırlanması ve hazırlanan taslağın yasalaşması için ihtiyaç duyulan hukuki mücadelenin verilmesi gerekmektedir. Mevcut yasal düzenleme içinde çözümü mümkün olan sorunlar için ise çözüm üretmek avukatların desteği ile baronun görevidir. Baro; mesleğin ‘pazar avukatlığına’ dönüştürülmesine, yoksullaşma sürecine karşı mücadele ederek, yüzyılların birikim ve deneyimleriyle yerleşen ve elbette başka ülke barolarının avukatlık mesleğine olan katkılarının da ışığında, ‘Avukatlık İlkeleri’ ne sıkı sıkıya sahip çıkarak çözümler üretebilir.
Baro’nun öncelikle meslektaşları için var olduğu gerçeğinden hareketle; • Yargı organları, emniyet makamları, diğer kamu kurum ve kuruluşları ile kamu iktisadi teşebbüsleri, özel ve kamuya ait bankalar, noterler, sigorta şirketleri ve vakıflar, avukatlara görevlerinin yerine getirilmesinde yardımcı olmak zorundadır. Kanunlarındaki özel hükümler saklı kalmak kaydıyla, bu kurumlar avukatın gerek duyduğu bilgi ve belgeleri incelemesine sunmakla yükümlüdür. Avukatlık Kanununun tanıdığı hak ve yetkilerin kullanımı konusunda zorluk çıkaran ya da mukavemet gösteren kamu görevlileri ile diğer kişi ve kuruluşları baronun ciddiyetine yakışır biçimde takibe alacağız, göstermelik yazışmalarla yetinmeyeceğiz.
• Görev sırasında veya yaptığı görevden dolayı avukata karşı işlenen suçlar hakkında, bu suçların hâkimlere karşı işlenmesine ilişkin hükümler uygulanır. Mesleğimize ve meslektaşlarımıza yönelik fiili saldırılara ve hak ihlallerine karşı yasal, idari, adli girişimler yanında eylemli olarak müdahale edeceğiz; yasal düzenlemenin uygulanmasının ısrarlı ve kararlı takipçisi olacağız, meslektaşlarımızın baroyu yanlarında hissetmelerini sağlayacağız.
• Meslektaşlarımızın müvekkilleri ile ilişkilerinde hak kaybına uğramamaları için Avukatlık Sözleşmesine ilişkin yasal düzenleme ve içtihatları takip ederek meslektaşlara bildireceğiz. Her dava ve iş takibi için ayrı ayrı olmak üzere örnek avukatlık sözleşmeleri hazırlayarak ve bunları meslektaşlarımız ile baro internet sayfasında paylaşarak geliştirilmesini sağlayacağız; avukatlık mesleğine ilişkin mevzuat ile bilimsel ve yargısal içtihatlara yönelik baroda seminerler düzenleyeceğiz.
• Avukatların mesleğini yürütürken işledikleri veya Türkiye Barolar Birliği ya da baro organlarındaki görevleriyle ilgili suçlardan dolayı haklarında soruşturma, Adalet Bakanlığının vereceği izin üzerine, suçun işlendiği yer Cumhuriyet savcısı tarafından yapılır. Kamu davasının açılmasına ilişkin CMK’nun 170. maddesi gereğince, savcılığın gerekli delilleri toplaması ve tahkikatı yapması için yardımcı olacağız; ancak aynı zamanda meslektaşlarımız hakkında delil toplanmadan dava açılmaması için hukuki mücadele vereceğiz. Duruşmaların aleni olması ilkesine aykırı olmamak kaydıyla, meslektaşlarımızın müvekkilleri ile aynı ortamda bulunmalarından kaynaklı mağduriyetlerinin önlenmesi için, haklarında kamu davası açılmasına karar verilen avukatların duruşmalarının, -yargılamanın, suçun işlendiği yer ağır ceza mahkemesinde yapılması zorunluluğu karşısında- belirli günlerde diğer davalardan ayrı olarak yürütülmesi için girişimde bulunacağız.
• Başka bir avukatın yanında ücretli/bağımlı olarak çalışan avukatların haklarının korunması, çalışma koşullarının iyileştirilmesi, var olan yasal boşluğun giderilmesi, avukatlık kanununda yer alan güvencelerin yaşama geçirilmesi ve bu konuda bir standart oluşturulması yönünde çalışmalar yapacağız. Ücretli/bağımlı çalışma ilişkisi içinde çalışan meslektaşlarımız için; meslek sırrı, işin reddi hakkı ve zorunluluğu, baro aidatı, çalışma süre ve koşulları, mesleki dayanışmanın da gerekleri göz önüne alınarak tek tip sözleşme hazırlanması ve bu tür faaliyetlerin baronun gözetim denetiminde yapılması için uğraş vereceğiz.
• Halen Adliye Sarayı içinde hizmet vermekte olan tabipliğin mevcut donanımlarının arttırılması, acil müdahalede bulunabilecek imkana kavuşturulması, Türkiye Barolar Birliği tarafından yapılan sağlık yardımı limitlerinin artırılması yönünde çalışma yapılması, Baro bünyesi içinde ‘Kan Bilgi Havuzu’ oluşturularak meslektaşlarımızın ve yakınlarının kan ihtiyacının ivedi biçimde karşılanmasının sağlanması, öncelikli hedeflerimiz olacaktır. • Adliyede uygulanan numara sisteminde avukatlara verilen numaraların diğerlerine göre daha geç işlemesi ve veznelerde sıra bekleyenlerin çoğunluğunun avukatlar olması sebebi ile avukatlara verilen sıra numara sisteminin değiştirilmesi için çalışacağız. Ayrıca adliyenin her bloğunda, her katta, sosyal tesislerde olmak üzere sıra numarası gösteren elektronik tabela yerleştirilmesini sağlayacağız.
• Mahkemelerin duruşma sırasının elektronik tabelalardan yayınını sağlayarak avukatların mahkeme kapısında beklemek yerine diğer işlerini yapabilmesi için zaman yaratmasının yolunu açacağız.
• İcra Müdürlüklerindeki iş tıkanması, tebligatlardaki savsama ve dönen parçaların dosyaya konulmaması, duruşma saatlerine uyma konusundaki özensizlik, bilirkişi raporlarının aylarca beklenilmesi gibi uygulama sorunlarını sürekli baronun gündeminde tutacağız, çözümü için çalışacağız.
• İş takipçilerinin adeta bir hukuk bürosu gibi faaliyette bulunmalarının önüne geçilmesi için yasal ve idari işlemler yapacağız ve bunun takipçisi olacağız.
• Adliye Sosyal Tesislerinden avukatların da indirimli ücretlerle hizmet alması için girişimde bulunacağız.
• Ulusal Yargı Ağı Projesi (UYAP) ve dijital e-devlet hizmetlerinde avukatın varlığını dışlayan, avukatın katılımını sınırlayan her türlü işlem ve düzenlemenin karşısında ısrarla duracağız. Yasaların ‘sır’ kapsamına almadığı her bilgiye, bu arada aleni olması gereken resmi sicillere avukatların doğrudan ulaşmasını sağlamak için girişimlerde bulunacağız.
• Mevcut bilişim ve iletişim teknolojilerinin kullanımının geliştirilmesini, yaygınlaştırılmasını, kurumsallaştırılmasını, Sigorta aidat borcu sorgulaması, CMK randevu sistemi, internet üzerinden baro levhası oluşturulması, buradaki bilgilerin değiştirilmesi konusunda ‘E-Baro’ sistemi oluşturarak meslektaşlarımızın Baromuz Kaleminde yapmaları gereken tüm işlerini, telefon ve internet aracılığıyla bulundukları yerden yapabilmelerini sağlayacağız.
• Avukatların bireysel ve mesleki gelişimlerinin sağlanmasına yönelik kültürel, sanatsal ve sportif etkinliklere katılım olanaklarını yaratacağız.
• Mesleki dayanışmayı artırıcı sosyal etkinlikler düzenleyeceğiz.
İzmir Barosu, yayınlarıyla da hak ettiği saygınlığa kavuşturulmalıdır.
İzmir Barosunun bizi onurlandırdığını söylediğimiz saygınlığını kazanmasında, ülkenin her bir köşesinden takip edilen yayınları da etkili olmuştur. Gerek Baro Bülteni, gerekse Baro Dergisi, çok uzun yıllar boyunca düzenli olarak yayınlanmış ve nitelikli içerikleriyle herkesin beğenisini kazanmıştır.
Ancak mevcut baro yönetimi, baro yayınlarının onlarca yıllık emekle sağlanmış etkisini ve saygınlığını da erozyona uğratmıştır. Pahalı kuşe kağıda basılan, ama içerik olarak hiçbir değer taşımayan, daha kötüsü, yazıdan çok fotoğraf içermesiyle magazin gazetelerine benzetilen Baro Bülteni, artık neredeyse hiç basılmamaktadır. Örneğin, ‘Kasım, Aralık, Ocak, Şubat 2009-2010’ aylarını kapsayan 4 aylık Bülten’de Baro Başkanı’nın 25, Başkan Yardımcısının 7 fotoğrafına yer verilmesinin ziyadesiyle açıklayıcı olduğu inancındayız.
Sürekli gecikmeli olarak yayınlanan, üstelik yeterli sayıda basılmadığı ve dağıtımı yapılmadığı için meslektaşlarımızın önemli bir kesiminin ulaşamadığı Baro Dergisi ise artık kimsenin ilgisini çekmemektedir. Avukatların kendilerini ifade edebilmelerine ve mesleki donanımlarını artırmalarına olanak veren, sıcak ve aktif bir iletişimin sağlanması, demokratik katılım kanallarının açık tutulması, yönetimin şeffaflığının sağlanması ve Baro yönetiminin eleştiriye açık olması yayın politikamızın temelini oluşturacaktır.
Bu anlayış doğrultusunda, zengin bir içerik ve gündemle yayınlanacak Baro dergisi, önceki dönemlerdeki ciddiyetine ve hukuk alanındaki etkisine kavuşturulacak; Baronun sesi olan Bülten ise, gerçek amaç ve içeriğiyle yayınlanacaktır.
SORUNLARIMIZIN BİR KISMININ ÇÖZÜMÜ, SİSTEMİN KARAR ALICI VE UYGULAYICI UNSURLARININ ZORLANMASI İLE MÜMKÜNDÜR.
• Bir ‘Yasa Komisyonu’ oluşturarak, yürütülecek çalışmaların başka kuruluşlara, TBMM’ne, siyasi partilere ulaştırılmasını ve böylece Baronun hukuk alanındaki fikri öncülüğünün yeniden kazanılmasını sağlayacağız.
• ‘Savunma olmadan yargılama olmaz’ ilkesinden hareketle, savunmayı dışlayan otoriter yargı sisteminin tümden değiştirilmesi ve yargısal faaliyetin demokratik hale getirilmesini için yoğun uğraş vereceğiz. Bu kapsamda, iddia ve savunma arasında eşitsiz ve hiyerarşik bir görüntü yaratan; aynı zamanda adil yargılanma ve silahların eşitliği ilkelerine de aykırılık oluşturan savcının kürsüde yargıçla birlikte bulunması (buna karşılık avukatın kürsünün altında yer alması) uygulamasına son verilmesi için de çaba sarf edeceğiz.
• Adliyelerin yönetiminin içinde baro temsilcisinin de bulunduğu bir kurul ile yürütülmesi için çalışacağız.
• Adliye, emniyet merkezleri ve cezaevlerinde avukatlık yasasının 50.maddesinde açıkça ifade edildiği üzere, ‘mesleğin onuruna ve önemine uygun’ mekânlar oluşturulması için çalışmalar yapacağız.
• Kamu avukatlarının idarenin vesayetinden ve memur avukat statüsünden kurtarılması, kamu avukatlığı müessesesinin bağımsız ve özerk bir yapıya kavuşturulması için çalışacağız.
• Kamu ve özel kuruluşlarla sözleşmeli olarak çalışan meslektaşların, vekalet ücretlerinden yapılan yasadışı kesintilerin önüne geçilmesinin, yapılan sözleşmelerin avukatlık kanununa uygun hale getirilmesinin mücadelesini vereceğiz.
• Avukatlık meslek tekelinin korunması, avukatlarca yapılması gereken işlerin başka mesleklere kaydırılmasının önüne geçilmesi için çalışacağız.
• Yasa gereği zorunlu avukatlığa ilişkin mevcut düzenlemenin uygulanması konusunda titizlikle tarama yapacak ve denetim sağlayacağız. Yargıda iş yükünü arttıran uyuşmazlıkların azaltılması ve hak kaybının kaynağında önlenmesi gibi meşru gerekçelerle, özel hukuk tüzel kişileri için avukat müşavir sözleşmesi zorunluluğunun getirilmesi; tapu, noterlik, belediye vb. kurumlarda yapılacak önemli ve hukuksal yönden katkı gerektiren iş ve işlemlerde zorunlu avukatlık sistemine geçilmesi yönünde toplumsal destek arayacak ve yasal düzenleme için mücadele edeceğiz.
• Baro bünyesinde, kayyımlık, vasilik, konkordato komiserliği, tereke mümessilliği gibi kütüklerin oluşturulması, bu görevlere avukatların atanması konusunda gerekli temaslar yapacağız.
• Kamu avukatlarının Baroya kayıt olmalarının zorunlu hale getirilmesi ve Baro aidatlarının kurumlarınca ödenmesi yönünde çalışmalar yapacağız.
• Yargı harçlarının bugünkü seviyesi, özellikle yoksul yurttaşların hak arama özgürlüğüne engel teşkil etmektedir. Yargı harçlarının herkes için makul bir orana indirilmesi için mücadele edeceğiz.
• Barolar ve TBB finans kuruluşu değildir; bu nedenle Avukatla Baro arasında borçlu-alacaklı ilişkisi kurulmamalıdır. Bunun bir gereği olarak, stajyerlerimize ödenen ve temel kaynağı vekalet pulu olan kredilerin, bir mesleki dayanışma örneği olarak, geri istenmemesi gerekir. Esasen stajyerlerin, avukatlığa başladıklarında pul parası öder duruma geldikleri ve bu dayanışmaya katıldıkları hususunu göz önünde tutarak, bu kredilerin geri ödenmemesi için çözüm yolları bulma doğrultusunda uğraş vereceğiz.
BARO, YENİDEN YAPILANDIRILMALIDIR
İzmir Barosunu değerli kılan temel yapıların daha fazla aşındırılmasına izin vermeyeceğiz.
CMK Müdafi Sistemi Bugün, işkence ve kötü muamele yakınmaları biraz olsun azalmışsa, bu noktaya gelinmesinde zorunlu müdafilik hizmeti gören avukatların emeği yadsınamaz. Gelişmeler, zorunlu müdafilik sisteminin adil yargılanmanın teminatı olduğunu kanıtlamıştır.
Ancak zorunlu müdafilik sistemi, bugünkü uygulamada ‘Sorunlu Müdafilik’ sistemine dönüşmüştür. Siyasal iktidar, bir yandan, yasal düzenlemelerle CMK gereğince verilen hizmetin kapsamını daraltmakta, diğer yandan CMK ücretlerine ilişkin uyguladığı politika ile bu hizmeti veren meslektaşlara karşı adeta yıldırma harekâtı düzenlemektedir. Siyasal iktidarın bu kadar pervasız davranabilmesinin asıl nedeni mevcut baro yönetimidir. Mevcut baro yönetimi tarafından CMK gereğince hizmet yürüten avukatlar, örgütsüz, sahipsiz ve güçsüz bırakılmıştır.
Sorunun en can yakıcı kısmı ücretlere ilişkindir. CMK kapsamında hizmet veren avukatlar, avukatlık asgari ücret tarifesinin altında bir ücretle görev yapmaya mecbur bırakılmaktadır. Bu durum, zorunlu müdafiliği angaryaya dönüştürmektedir. Bu da yetmezmiş gibi, müdafilerin hizmetin ifası sırasında yaptıkları zorunlu giderlerin bir kısmı yapılan yasal düzenleme ile ödeme kapsamından çıkarılmış, kağıt üstünde var olan diğer bir kısmı ise getirilen hükümler nedeni ile ödenmesi olanaksız hale getirilmiştir. Kaliteli ve etkin bir avukatlık hizmetinden yararlanılmak isteniyorsa, avukatlara bu hizmetin karşılığının ödenmesi gerekir. Hedefimiz, Avukatlık Yasasının 164. maddesinin ruhuna, adil yargılanma ve silahların eşitliği ilkesine tamamen aykırı CMK müdafilik ücret tarifesinin yürürlükten kaldırılması ve yerine avukatlık asgari ücret tarifesinin uygulanmasını sağlamaktır.
Ayrıca CMK yönetmeliği ile savcılar avukatların adeta ‘ita amiri’ konumuna getirilmiştir. Bu uygulama zorunlu müdafiliği devlet avukatlığı konumuna indirgemekle eş anlamlıdır. Bu düzenlemenin de kabul edilebilir bir tarafı yoktur.
Sonuç olarak, Baronun CMK yapılanması, avukat ağırlıklı olarak yeniden düzenlenecek, CMK merkezi bu anlayışla yeniden örgütlenecektir. CMK müdafiliği yapan meslektaşlarımızın, arkalarında baronun gücünü, desteğini hissetmeleri sağlanacaktır. Önemli olan, avukatı dışlayan, onu sahipsiz bırakan mevcut anlayışın değişmesidir. CMK müdafiliği yapan meslektaşlarımızın çözüm sürecine katılımı ile bu sorunların üstesinden birlikte gelmeye hazırız.
Staj ve Staj Eğitim Merkezi (SEM) İzmir Barosu, öteden beri staj eğitimine önem vermiştir. 2000 yılında kurulan Staj Eğitim Merkezi, bir dönem diğer barolar tarafından örnek alınmıştır. Ne var ki, mevcut baro yönetiminde bu merkez bir arka bahçe olarak görülmüş; eğitim çalışmaları dar grupçuluk anlayışına hapsedilmiş; eğitim görevlilerin seçiminde mesleki yetkinlik değil, yandaşlık ve grupsal dayanışma esas alınmış; sonuçta SEM işlevsiz hale getirilmiştir. Göreve geldiğimizde, SEM yeniden yapılandırılacak, mesleğin ve stajyerlerimizin gereksinmeleri ile çağdaş ve demokratik hukuk anlayışının gerekleri kaynaştırılarak yetkin meslektaşlarımızın baroya katılmalarını sağlayacağız.
Adli Yardım Maddi olanaklarının yetersiz olması nedeni ile avukatla temsil edilemeyen yurttaşların hak kayıplarına uğrayabileceği bir gerçektir. Öte yandan adli yardım hizmetinin sağlanması, adil yargılanma ve silahların eşitliği ilkeleri kapsamında değerlendirilmelidir. Bu nedenle, gerçek ihtiyaç sahipleri için bu hizmetin titizlikle sürdürülmesi gerekmektedir. Ancak, hizmetin gerçekleştirilmesi sırasında, sistemin kötüye kullanılmasının da engellenmesi zorunluluğu vardır. Adli yardım hizmetinin işleyişi şeffaf olmalı, görevlendirmeler belirli aralıklarla meslektaşlarımıza duyurulmalıdır. Adli yardım listesinde olmakla birlikte yıllardır görev almadığını beyan eden meslektaşlarımız bulunmaktadır. Bu yakınmaları engellemek, eşit ve adil bir görev dağılımı gerçekleştirilmesi ve şeffaflık ile mümkündür.
Adli yardım hizmeti, bu hizmetin varlığını zorunlu kılan koşulları dikkate alan; hizmetin gereken özen ve titizlikle yürütülmesini sağlayacak bir yeniden yapılanmayı zorunlu kılmaktadır. Bu nedenle adli yardım hizmetinin hak ettiği değer ve işlevin yeniden tesisi yönetimimizin öncelikleri arasında olacaktır.
Personel: Mevcut baro yönetimi, geçen üç dönemde gerek personel alımında, gerek işten çıkarmalarda hiçbir ilkesel tutum takınmamış; personelin hizmet verdikleri avukatlara yönelik tavırlarının hizmetin gerektirdiği düzeyde yürütülmesinin denetleyicisi olmamıştır. Bu nedenle, yeni dönemde, baro çalışanlarının baro hizmetlerinin yürütülmesinin asli unsurları olarak gereken değeri görmesi ve buna karşılık hizmet yürütümünde güvenlik, hız ve kalitenin sağlanması temel hedeflerimizdendir.
Meslek İçi Eğitim ve Bilgi Paylaşımı • Meslektaşlarımızın daha yetkin ve donanımlı olarak mesleği icra edebilmelerine olanak sağlamak üzere, hukukun yeni ve değişik alanları ile yabancı dil üzerinde meslek içi eğitim programlarının geliştirilmesi, yaygınlaştırılması, kurumsallaştırılması için çalışmalar yapacağız.
• Yurt içi ve yurt dışı hukuk kuruluşları ile yakın ve işlevsel işbirliği geliştirilerek bu işbirliğinden meslek içi eğitim alanında da yararlanılmasını sağlayacağız.
• Mesleki paneller ve sempozyumlar düzenleyeceğiz.
• Önemli hukuksal gelişmelerin, Baro Yönetim Kurulu ile Baro komisyon çalışmalarının ‘Baro E-Bülten’ halinde yayınlanması ve bu suretle Baro çalışmalarının üyelerimize elektronik ortamda ulaştırılmasının ve bunların interaktif biçimde değerlendirilmesinin sağlanması, hedeflerimiz arasındadır.
• Başka hukuki kurum ve kuruluşlarla işbirliği yapılması suretiyle toplumun her kesiminde hukuk devleti ve demokrasi kültürünün yerleştirilmesi amacıyla halka açık eğitim programlarının geliştirilerek uygulanmasını sağlayacağız.
• Baronun internet sitesinde meslektaşlarımızın bilgi ve görü paylaşımını sağlayacak forum ve tartışma alanları açacağız.
BARO / ÜLKE / DÜNYA
Ülke sorunlarına gösterdiğimiz duyarlılık hukukçu kimliğimizin ayrılmaz bir parçasıdır.
Gerek ülke, gerekse dünya ölçeğindeki siyasal ve toplumsal gelişmelerin hukuk alanına doğrudan etkileri olduğu açıktır. Geçtiğimiz son birkaç yıl içinde, ülkenin bugününü ve geleceğini temelden etkileyen ağırlıklı gündem maddelerine bakılacak olursa, hukuk ile siyaset arasındaki mesafenin giderek daha da kısalmakta olduğu anlaşılmaktadır. Bu tablo karşısında, mesleki sorunların çözümü için geliştirilecek herhangi bir yaklaşımın ülke ve dünya sorunlarına karşı takınılan tutumdan bağımsız ve soyut olabileceğini savlamak inandırıcı değildir. Hukukun sınır tanımayan bir pervasızlıkla siyasallaştırıldığı bir dönemde adaletten yana taraf olmak, hukukçular için yalnızca bir görev değil, aynı zamanda kaçınılmaz bir zorunluluktur.
İzmir Barosu, yüz yıllık geleneği ile, hukukun ayaklar altına alındığı darbe ve sıkıyönetim deneyimlerinden alnı ak çıkabilmiş bir birikimin taşıyıcısıdır. Ülkenin karanlığın pençesine itildiği en umutsuz görünen zamanlarda dahi umut ve esin kaynağı olmuş, başı dik, kararlı tavrıyla, diğer barolardan hep bir adım öne çıkmıştır. Baromuz bu saygın geçmişini –kuşkusuz- meslek sorunlarını ülke sorunlarından ayrı tutmayan sorumlu bir yönetim anlayışına borçludur. Aynı anlayışı baro yönetiminde bir kez daha egemen kılmak, olağanüstü dönemlere özgü baskıcı uygulamaların yeniden hüküm sürdüğü bugün, tarihsel sorumluluğumuzdur.
Bu sorumluluk, kaynağını yalnızca tarihten değil, ‘hukukun üstünlüğünü, insan haklarını savunma ve koruma’ görevini baroların amaçları arasında belirleyen Avukatlık Kanunu’nun 76. maddesinden almaktadır. Aynı zamanda yasal bir yükümlülük olarak da tanımlanmış bu amacın ülke ve dünyadaki gelişmelere kayıtsız kalınarak gerçekleştirilemediği ortadadır.
İzmir Barosu, hukukun üstünlüğü ve insan haklarına ilişkin yasal ve tarihsel görevlerini ancak eşitlik ve özgürlük idealine sıkı sıkıya bağlı kalarak yerine getirebilir. Aydınlanma devriminin ürünü olan bu değerlerin ayrılmaz bir bütünlük oluşturduğu gerçeği, kaynağını eşitlik ve özgürlük idealinden almayan bir ‘hukukun üstünlüğü’ söylemini de, ‘insan hakları savunuculuğunu’ da temelsiz ve inandırıcılıktan yoksun bırakmaktadır.
‘İnsan hakları’, ‘hukukun üstünlüğü’, ‘halk iradesi’, ‘demokrasi’, ‘özgürlük’ gibi kavramların emperyalist ve gerici ideolojilerin elinde her niyete yedirilen birer muz olmaktan çıkarılmasının yolu, bu kavramları ait oldukları yerde, emek ekseninde tanımlamaktan geçmektedir. İnsanlığın aydınlanma birikiminin ürünü olan evrensel değerleri daha ileri taşıyabilmek için ‘emekten yana bir toplumsal düzeni savunma’ gereği, günümüzde geçerliliğini yitirmemiş, daha da önem kazanmıştır.
Emperyalizm-Gericilik İttifakının Demokrasi Makyajı Aldatmacadır.
‘Tek kutuplu dünya’ tasarımının yaşama geçirildiği 1990’lı yıllardan bu yana, kapitalist/emperyalist sistemin mutlak egemenliğinin sağlanmasında öncü rol ABD tarafından üstlenilmiştir. Avrupa Birliği ise küresel ölçekteki yeniden yapılanmanın tamamlayıcı bir aktörü olarak sahnedeki yerini almıştır.
ABD ve Avrupa Birliği eliyle, küresel sermaye ve Çok Uluslu Şirketlerin yayılmacı pazar gereksinimleri doğrultusunda dönüşüme zorlanan bir coğrafyanın merkezinde yer alıyoruz. Söz konusu dönüşüm, Irak ve Afganistan işgali, İsrail saldırganlığı gibi kimi öneklerde militarist ve otoriter karakterini gizleme gereği duymamaktadır. Ancak emperyalist projelerin uygulanmasında izlenen yöntem, açık şiddetin devreye sokulmasıyla sınırlı kalmamakta, askeri önlemlere bir dizi siyasal ve ideolojik araç eşlik etmektedir. Başka bir deyişle; zor ve ikna, işgal ve ‘demokrasi’, terör ve ‘barış’, darbe ve ‘anayasa’, orman kanunları ve ‘hukuk’ aynı projenin hizmetine eşzamanlı sunulmaktadır.
Emperyalist dönüşüm projesinin ikna edici kılınmasında neo-liberal ideoloji, son derece önemli bir işlevi yerine getirmektedir. Sözgelimi, serbest piyasa ekonomisinin tek ve tartışmasız ekonomik model olarak sunulması ile sosyal devlet çökertilmekte, sınırların ortadan kalktığı yanılsamasıyla sömürgeleştirme sürecine hız verilmektedir.
Neo-liberal politikalardan beklenen sonuç, 18. ve 19. yüzyıllardakine benzer bir sömürgeciliğin 21. yüzyılda da meşruluk kazanması ve bu eğilimin önündeki bütün tarihsel kazanımların ortadan kaldırılmasıdır. Bu çerçevede, ‘dünyayla bütünleşme’, ‘entegrasyon’ ve ‘yapısal dönüşüm’ söylemleriyle devletin küçültülmesi, ulus-devlet modelinin ömrünü tamamladığına dair tezlere eşlik etmektedir. ‘Devletin küçültülmesi’ ve ‘ulus-devletin önemsizleştirilmesi’ yönünde atılan adımlara ise özelikle üç mekanizma ile zemin hazırlanmaktadır: serbestleşme (liberalizasyon), özelleştirme ve yerelleştirme.
Serbestleşme (liberalizasyon); ‘eşitlik’ bağlamından tümüyle koparılmış bir ‘özgürlük’ illüzyonu ile küresel ve yerel ölçekteki yapısal eşitsizlikleri doğallaştırma, haklılaştırmaktadır.
Özelleştirme; sosyal politikaları ve kamusal bilinci ekonomik-toplumsal yaşamdan tasfiye ederek ezilenleri kendi kaderiyle baş başa bırakmaktadır.
Yerelleştirme; başta ‘cumhuriyet’ ve ‘üniter yapı’ olmak üzere birleştirici, bütünleştirici siyasal tasarımları gözden düşürerek cemaatçi, mikro-milliyetçi ayrışma dinamiklerini ‘özgür’ bırakmaktadır. Yapısal eşitsizlikler doğallaştırılıyor, insan kendi kaderiyle baş başa bırakılıyor, ulus cemaatlere evriliyorsa gericiliğe gün doğmuş demektir. Emperyalizmin güncel yönelimleriyle gericiliğin ortaçağ özlemleri günümüz konjonktüründe örtüşmekte, iç içe geçmektedir. Ülkemiz için çizilen siyasal manzara, bu örtüşmenin en somut ve tipik örneklerinden biridir.
Emperyalizmin ‘Büyük Ortadoğu Projesi’nde Türkiye Cumhuriyeti Başbakanının ‘eş başkan’ sıfatı ile övünmesi, Mustafa Kemal önderliğinde kurtuluş savaşı vermiş ve ‘tam bağımsızlık’ ilkesini içselleştirmiş bir ülkede dikkat çekici ve kaygı vericidir.
Emperyalizm ve gericilik ittifakı dünyayı ve ülkemizi yeniden sömürgeleştirmeye soyunmuşken, İzmir Barosu öncelikle hukukçuların örgütü olarak, neo-liberal ekonomik politikalara ve yükselen gericiliğe, bu politikaların ülkemiz ekonomisinde, sosyal dokusunda, hukukunda yarattığı tahribata karşı çıkmak zorundadır.
Bağımsız Savunma adayları olarak, bu ilke ve değerlendirmelerle bir araya gelen bizler;
Tüm meslektaşlarımızı birlik ve dayanışmaya, sormaya, sorgulamaya, denetlemeye, değiştirmek adına düşünmeye, üretmeye ve süreçlere katılmaya çağırıyor; ” bir şey olmak değil, bir şeyler yapabilmek için” sizlerden görev ve sorumluluk talep ediyoruz.
|