90'lı Yıllarda Çocuk Olmak (Fotoğraflı)

20 views
Skip to first unread message

Cemal Haki

unread,
Sep 18, 2012, 1:57:55 PM9/18/12
to

 90'lı Yıllarda Çocuk Olmak

Birçok güzelliğin bir arada yaşandığı, teknolojinin henüz arkadaşlıkların önüne geçmediği bir devirde geçti çocukluğum… 80’li yılların sonu ve 90’lı yıllar hem dünyanın hem de Türkiye’nin hızla değiştiği bir dönem olması hasebiyle çocukluk evresi için mükemmel bir dönemdi. İş bu makale, çocukluğumu geçirdiğim sokağa ve okuduğum okullara geçen hafta yapmış olduğum nostaljik ziyaret sonrasında kaleme aldığım yazıdır.

Uludağ’ın eteğinde olan ilkokulum ile evimiz arasındaki mesafe200 metreolsa da, çocukluğumun bakış açısı ile bu mesafe kilometrelerce uzak sayılırdı. 7 yaşında sınıf öğretmenimizin bize dünyanın kuzey ve güney olmak üzere 2 yarım küreden oluştuğunu öğretmesinden sonra evimizin okula göre güneyde olduğunu tespit etmiştim. Bu bilimsel tespit tamamen okuldan evimize giderken kullandığım yolun bayır aşağı olmasından kaynaklanıyordu :) Dönem, siyah önlükten mavi önlüklere geçiş dönemi olup aksesuar amaçlı önlüklere yaka ve mendil takılırdı.Hatta kızların yakaları dantelli dahi olabiliyordu. Okuldaki en zevkli ders beden eğitimi dersi olup bu derste erkekler maç eder, kızlar ise yakantop oynardı. Bazen de mendil kapmaca oynanır; kazananı büyük bir kovalamacanın sonucu belirlerdi. Teneffüste yaramazlık yapanların isimleri sınıf başkanı tarafından tebeşirle tahtaya yazılır, aynı zamanda bu tebeşirler çocuklar tarafından binaların dış cephelerinde sanal kale oluşturmak için de kullanılırdı. Kitaplar ve defterler kâğıt kaplarla kaplanır, bu da yetmezmiş bir de üzerileri jelâtinle sarmalanırdı. Öğretmen bir soru sorduğunda ilk yapan kişi defterini alıp öğretmenin yanına koşarak gider, sonucu doğruysa da bir yıldız alırdı. En büyük hayal dünyası Ezop masalları, Don Kişot, Pembe İncili Kaftan’la büyülenirdi.Okuldaki sıralarda oynadığımız en güzel oyun parmaklarımızı hem kaleci hem de oyuncu olarak kullanarak yaptığımız 3 para oyunuydu. Okulda içilen cam şişede ayranın tadı egzotik olup simitle birlikte güzel düet yapardı. Müzik derslerindeki en büyük kabiliyetimiz Süper Baba dizisinin müziğini Helvacıoğlu marka flütle çalabiliyor olmaktı. Üzerinde Arı Maya figürü bulunan veya Milan marka kokulu silgiler  koklana koklana sarhoş olunur hatta silgileri kaybolmasın diye ortasından ip geçirilerek boyuna bile asılırdı. İlkokul; aynı zamanda koleksiyoncuları bol bol görülebileceği bir yerdi. Çokomel ambalajlarını tırnağıyla jilet gibi açıp kitaplarının arasına koyan mı dersiniz yoksa her türlü çiçeği kurutup defterlerinin arasında saklayan ve kokulu Selpak mendilleri özenle stoklayan kız çocukları mı dersiniz; tam bir koleksiyon cennetiydi bizim sınıf… Fasulye çimlendirme ve çim adam, biyoloji ve hayat bilgisi dersinin en güzel uygulamalarındandı. Resim dosyasını Mon Ami pastel boyalarından çıkan  yapıştırmalarla donatmak, dersin ortasında dosyayı  açıp o 48’lik o muhteşem pastel boya kokusunu içine çekmek ise resim dersinin klişelerindendi. Bir de ipli suluboya diye bir şey vardı, ipleri sulu boyayla boyayıp iki karton arasından çekerdik… Ayrıca oyun amaçlı; kibrit kutusunun içinden ip geçirerek karşılıklı olarak telefon görüşmeleri de yapılırdı. Neden dağıtıldığını yıllar sonra öğrendiğimiz fındık, üzüm ve sütleri afiyetle tükettiğimiz zamanlardı. Plastik mercekle ateş yakmanın yolları aranır, renkli meyve suyu şişelerini kırılıp ya da beyaz bir cam şişesini ateşin isiyle karartarak güneşe çıplak gözle bakılırdı. Kızlar saçlarını kısacık kestirip arkadan bir parça kuyruk bıraktıktan sonra o kuyruğu örüp ucuna bir de  nazar boncuğu takarlardı. Bayramlarda eşe dosta mektupla simli kartpostal gönderilir ve pul yapıştırma işlemi bizzat gönderen kişinin pulu yalamasıyla gerçekleşirdi. Biten meyve suyu karton kutuları (özellikle Capri-Sun)  kimseye aldırmadan booom diye patlatılır ve birilerinin ödü koparılarak büyük zevkler alınırdı. Saat kaç diye sorulunca saati olmayanlar bileğini ısırır ve akrebi yelkovan geçiyor derdi. “Ooo piti piti, karamele sepeti, terazi lastik jimnastik” tekerlemesini söylerken parmak ağza sokulur ve tekerleme 3 kere “bitlendik” kelimesi ile bitirilerek saklambaçta ebenin kim olacağı kararlaştırılırdı. 1 Nisan’da sınıf öğretmenine şaka olsun diye sıralar ters çevrilir; kışın sınıfın ortasında harıl harıl yanan sobanın üzerine kar koyarak eriyişi hayretle seyredilirdi.

Kütüphane ve ansiklopedi yıllarıydı. Çünkü bir dönem ödevi verildiğinde, kütüphaneye gidilip ansiklopediler karıştırılır, sonra da uzun uzun temiz ödevler hazırlanırdı. Bazı arkadaşlarım bu ödevleri hakikaten temiz olması gereken ödev olarak düşündükleri için ödevin küçük bir kısmında mürekkep izi olduğunda ödevi baştan yaparlardı. Pilot kalemlerin ilk defa piyasaya çıktığı, dolma kalemlerin moda olduğu bir dönemdi… Kurşun kalemlerde ise 05-07-09 uçlu kalemleler ve ucu çıkarılıp kalemin arkasından soktuğunda ucundan yeni uç çıkan kalemler çok revaçtaydı. Kurşun kalemlerin ucu köreldiğinde kalemtıraşla beraber çöp kutusuna kadar gidip kalemin ucunu açmak rutin işlerden birisiydi. Okuldan eve dönüşte bir an önce sokağa çıkıp oyun oynamak için ertesi günün ödevlerini bitirmek, yapılan en rutin işti. Çünkü sonrası sokağa açılan büyük bir kapı ve sınırsız bir özgürlük demekti… 

Hikâye ve masal kitapların en güzel olduğu yıllardı. Ezop masalları, Denizler Altında Yirmi Bin Fersah, Sinekli Bakkal,  Halikarnas Balıkçısı (Aganta Burina Burinata), Çalıkuşu, Yaprak Dökümü, Don Kişot  gibi kitaplar Setbaşı kütüphanesinde güneşin batışı eşliğinde okunur ve bu zevke  paha biçilemezdi. Solo testte bir kere “Bilim Adamı” olununca herkesin kendisini Einstein zannettiği yıllardı.

Mezuniyette ise Burak Kut’un “Benimle Oynama” şarkısı eşliğinde balo yapılır ve dans edilirdi. Macarena dansı ise o dönemin en büyük modasıydı. Şimdi hala yapılıyor mu bilmiyorum ama hatıra defteri diye bir kavram vardı. “Bana bu güzel sayfayı ayırdığın için …”şeklinde klişeleşen ilk cümleden her zaman nefret ederdim.

Sokakta birçok oyun oynardık. Bu oyunların kralı tabii ki futboldu. Mahalle maçları denilen bu enstantaneler, üzerine kitap yazılabilecek ve içinde enteresan diyalogların bulunduğu olaylar topluluğuydu. Her mahallede olduğu gibi bizim mahallede de bir mahalle abisi vardı. Maçlarda hangi şutun gol olup olmadığına, faul, ofsayt, penaltı gibi konularda bilir kişi olan ve aynı zamanda mahalle takımının kaptanı olan bu zat-ı muhterem, kendisi maçlarda oynamasa bile maçtan birisini çıkartıp topun göğsüne doğru atılmasını istemesi an meselesidir. Dokunulmazlığı vardır. Maç başlamadan önce plastik top mahalle abisi tarafından yukarı doğru çevrilerek atılır ve bu şekilde yuvarlaklık testi yapılırdı. Takımlar kurulurken eşit sayı sağlanamazsa sayıca az olan takımdan bir kişi hem kaleci hem oyuncu olurdu. 3 korner 1 penaltıydı. Penaltıda kaleciye güvenilmezse mahalle abisi kaleye geçerdi ancak bu durumda kural gereği 2 adet penaltı atılırdı. Kaleci topu 3 kere sektirirse orta sahaya kadar açılmak bir zorunluluktu. Maçlarda bazıları Ertem Şener’liğe soyunur; hem oyun oynar, hem de spikerlik yapardı. Gol sevinçlerinde Bebeto taklit edilirdi. Herkes kendisini bir futbolcuya benzetir, turnuvalarda ise gerçek takım isimleri kullanılırdı. Ben Schmeichel’dim çünkü mahalle kalecisiydim. Sokakta direklerin olmayışından ötürü taş ile kurulan kalelerde kaleci ve forvet olmak çok zordu zira taşın üzerinden geçen topu gol olup olmadığı bir türlü belirlenemediği için birçok defa tartışma çıkar ve “taş üstü” kavramı bir türlü netleştirilemezdi. Mahalle maçlarında gol olup olmadığı belli olmadığında şutu çeken oyuncu rakip takımın oyuncularından birisini tavlayıp gol olduğuna ikna ettirirse olay yeniden alevlenir ve “Adamın Gol Diyo” denilerek gol geçerli sayılırdı. O saatten sonra golün sayılmaması gibi bir imkân bulunmamakta ve gol olduğunu kabul eden zavallı çocuk da mahalle abisi tarafından takımdan aforoz edilirdi. Özellikle penaltı durumlarında kaleci “Abanma ve pis burun yok” diye uyarıda bulunur, penaltıyı atan kişi eğer ağır abiyse zaten bu uyarıya gerek kalmadan “Korkma, teknik vurucam” diyerek kalecinin yüreğine su serperdi. Bir de her gün işten dönen bıyıklı ve göbekli, en orijinalinden has Türk amcalar olurdu. Ellerinde poşet, arkla ceplerinde gofret; o mutlu, biz mutlu işimizi yaparken birden oyunumuzu böler, topu ister ve sivri burunlu kundura ayakkabısının ucuyla pis burun vurarak oyunumuzun içine ederdi. Tabii ki hınzır mahalle grubu olarak bu amcadan intikam almalıydık! Ertesi gün patlak bir topun içini taşla doldurduk ve o amcanın işten dönüş saatinde topu tam penaltı noktasına koyup beklemeye başladık. Güzel amcacığım her zamanki gibi kendinden emin tavırlarıyla topa doğru koşup bilmiş bir edayla topa abanmıştı. Sonrası malum… Hepimiz toz olmuştuk, tabii ki  o günden sonra maçlarımız asla bölünmedi…

Maçlarda kullanılan toplar genelde plastik Cames toplardı. En son gördüğüm Cames top 6 katlıydı. Şimdiler hala devam ediyorsa 985 katlı olanı çıkmıştır belki. Top demişken, bir de mahallemizin cadı teyzesi vardı. Sanki “Bahçeme top kaçsa da şunların topunu kessem” diye balkonda nöbet tutardı. Neymiş efendim, bahçesindeki güller kırılıyormuş!  Biriktirdiğim tüm harçlığımla aldığım ilk meşin topum bir gün yanlışlıkla onun bahçesine kaçınca birden hortladı ve topu eline aldı. Hemen içeri girmesiyle çıkması bir oldu. O kadar biriktirip de aldığım o güzelim topu kesmiş, kıs kıs gülüyordu. O kadının kıs kıs gülmesiyle benim gözlerimi kısarak intikam bakışı yapmam bir oldu. Kan tepeme fırladı. Zaman intikam vaktiydi! Caddenin hemen üzerinde bir mermerci vardı. Gidip oradan 2-3 teneke mermer suyu istediğimde adamın yüzündeki ifadeyi görmeliydiniz. Ne yapacağımı  bilmiyordu ama benim planım gayet basit ve etkiliydi. Akşamüstü tüm mermer sularını güzelce o cadı teyzenin bahçesine boşaltıverdim. Sabah olunca bir kıyamet koptu mahallede. Aman Allahım! Çiçekler el-fatiha olmuş, kadın ise beni arıyor :) Ama ne enteresan ki; o günden sonra kadın bir daha topumu kesmeye yeltenmedi.

Topun olmadığı zamanlarda ise kutu kola kutusu itinayla ezilir ve onunla maç yapılırdı. Ya da patlamış meşin topların içine plastik top entegre edilip dikilerek geçici çözümler de bulunurdu. Futbolun diğer nimetleri olan minyatür kale, 9 aylık ve golü atan kaleye gibi oyunlar da, daha az yorucu ve daha az kişiyle oynanabilen oyunlardı. Bu oyunların başlangıcı sektirme ile başlar ve en son sektiren kişi çok fazla sektirebiliyor bile olsa rakiplerine karşı mütevazilik yapar, kendinden önce en az sektirenden bir fazlasını sektirerek topu bırakırdı. Top bir yere kaçtığında ise temel kural “Kim attıysa, o alır”dı. Ancak mahalle abileri için bu kural asla işlemezdi.

Maçlardan sonra ise çocukluğumuzu vazgeçilmez oyunları oynanırdı. Bunlar istop, 9 taş (ortada kuyu var yandan geç) , çivi ile dünya haritası, önüm arkam sağım solum sobe olan saklambaç , akşam ebesi, yakantop, 2 kişinin ellerini birbirine ahenkle vurarak yaptığı  şakşak, yağlı kayış, sıcak-soğuk, topaç, yerden yüksek, köşe kapmaca, ortada sıçan, kulaktan kulağa, isim şehir, evcilik, komşuculuk gibi oyunlardı. Her birinin tadı farklıydı.

Saklambaçta “Elma dersem çık, armut dersem çıkma!” deyiminin bol bol kullanıldığı, kankayla elbise değiştirip çanak çömlek  patlatıldığı günlerdi. Okul sonunda öğretmenin el yazısıyla doldurulmuş karne herkese gösterilir, alınan takdir karşılığında büyüklerden harçlık istenirdi. Birisi yeni ayakkabı aldığında hemen üzerine basılarak eskitilirdi. Kokulu not defteri köşelerine “koşan çocuk”, “basketçi adam”, “ip  atlayan kız” gibi çeşitli yaratıcı şekillerde “sanatsal  çizgi film çalışmaları” yapılır  sonra  “tırrrrrt!” sesiyle hızlı hızlı çevrilerek film oynatılırdı.

Bir de sadece kızların oynadığı ip atlama vardı. 1’ler, 3’ler, bel altı, bel üstü, koltuk altı diye giderek yükselen “level”ları olan enteresan bir oyundu. Kızların bu işi biraz abartıp ipin seviyesini uzaya kadar çıkarmadıkların şükretmek lazım :) ir de el şakıma hareketleri vardı ki, elleri kıpkırmızı olsa da ışık hızıyla gerçekleştirilen bu şakımalar üzerine bol bol yarışmalar yapılırdı.

Cilli (bilye) ve gazoz kapağı oyunları ise efsaneleşmiş kült oyunlardı. Cillilerin kemikten yapılmış olanı daha da makbuldü. Saatlerce gazoz kapağı toplanır, sonrasında yan yana dizilerek mermer ve benzeri cisimlerle bu gazoz kapakları baş ya da baş altından vurmaya çalışılırdı.

Maçların dışında “taso” çılgınlığı vardı. Üzerinde Tazmanya canavarı ve bilumum çizgi film karakterlerinin bulunduğu bu yuvarlak plastik oyuncaklar, çocukların saatlerini alan en büyük eğlencelerinden birisiydi. Futbolcu fotoğraflarının bulunduğu futbol kartlarını da unutmamak gerekir: Sahip olunan kart adedi bir çocuğun mahalledeki prestijinin en büyük göstergesiydi.

Bisikletlerin en gözdesi BMX bisikletti. Bu bisikleti olanlardan “Abi köşeye kadar bi tur atıp gelicem, söz!” şeklinde izin istenirdi. Bisikletlerin bazılarında ise sadece arkadan fren yani “kontra pedal” bulunurdu. Frenleri tutmayan bisikletlerde ise ayakkabıyı arka lastiğe sürterek bisikleti durdurmak büyük yetenek isterdi. Bazı bisikletlerde dinamo kullanılarak ön far yaktırılır, süsleme sanatı için de bisikletlerin jantlarına boncuklar takılarak sürüş esnasında güzel bir ses çıkması sağlanırdı.

Bayram veya uzun tatillerde en büyük muzipliğimiz toplu halde zillere basıp kaçmak ve kahvehane telsizinden kendimize gazoz sipariş verip toz olmaktı. Herkesin imece usulü katkılarıyla çayırlıkta yapılan pikniğin tadı şimdilerde yaptığım tuzda balık ve alaturka yemeklerde bile olmayan bir lezzetti. Nüfus sayımlarındaki sokağa çıkma yasağı itinayla delinerek ana caddelerde maç yapılırdı.

 

Bu devirde olmayan ama o zamanların en büyük kültürü, sokak bakkalı ise çocukların en uğrak yeriydi. Özellikle elindeki parayı sıkıca tutmaktan parayı buruş buruş yapan çocukların bakkala “Amca bu parayla ne alınır?” demesi çocukluğun saflığın en güzel sahnelerindendi. Kocaman kolonya şişesi, tava yoğurtları ve 1 litrelik cam şişede sabahları gelen taze sütleriyle özdeşleşmiş bir yerdi. Çocuklar için  leblebi tozu, içinden bilye ve bilimum hediyeler çıkan kaymaklı külah, oralet, Yumiyum, kutusunda plastik maşa bulunan ama kimsenin onu kullanmayıp avuç avuç aldığı şekerleme solucanlar, üçgen pramit şeklinde naylonda renkli kolonyalar, Taç Kraker, Çizi Kraker, Haylayf Kraker, kazı kazan, Turbo sakız, Tipitip, Sulugöz, Kent sakız, Meybuz, Patsito, Probis,Tombi, deterjanlar içinden çıkan hediyeler, çatabat, torpil, kızkaçıran, füze, mantar tabancası, Çokomel, Eti-Puf, Bigbabol, Çokoprens, Balık kraker, Elvan gazoz, Uludağ gazoz, 2 litrelik cam şişede Coca-Cola depozitolu şişe, on yüz bin milyon baloncuk Fruko, pervane, lolilop, vampir dişi, Slinky, Negro, Bonibon, içinde çikolata bulunan altın lira, yanında plastik kaşığı ile satılan Çokokrem, Çokoprens, ince belli bardakla verilen çekirdek, dövmeli sakızlar, Buz Parmak, Meybuz,  horoz şekerİ ve şemsiye çikolata alınabilecek en güzel ürünlerdi. Kinder sürpriz yumurtanın ise önce çikolata kısmını özenle yenir, sonra da kutudaki oyuncak kurulup odanın başköşesine yerleştirilirdi. Bakkala ek olarak mahalleden geçen pamuk helvacısından alınan helva ile dondurmacıdan alınan “Sütal” dondurmanın “dadından” yenmezdi.

Oyunun en güzel yerinde bir annenin balkona çıkıp kendi çocuğunu eve çağırması ya da bakkala göndermesi Muphy’nin en güzel işleyen kanunuydu. Anlayışlı anneler bakkaldan bir şey alınacağı zaman sepeti aşağıya kadar sarkıtarak kendi çocuğunun oyundan çıkmasını minimize eder; bizlerin alkışını alırlardı. Akşam ezanı, oyunlar için bir bitiş düdüğü hükmündeydi. Maç esnasında susadığımızda geri çıkamama riski sebebiyle asla eve gitmez, suyu bir alt komşudan isterdik. Terli terli kana kana içilen bir bardak soğuk suyun tadı hiçbir şey de yoktu. Yumurtanın yarısını diş macunu ile fırçalayıp yarısını fırçalamamak suretiyle sirkeye atarak çürüyüp çürümeme deneyini yaptıktan ve annenin bakkala gönderdikten sonra yolda 5′e 6 maç yapan mahalle arkadaşların yakalayıp maça zorla dahil etmesinin sonucu olarak eve geç dönüldüğü için de anneden güzel bir azar işitilirdi.

Mahalleden ne zaman bir sinek arabası geçse, tüm çocuklar peşine takılır ve ilaçlı hava en güzelinden solunurdu. Yazları su tabancası ile su savaşı yapılır, inşaat boruları ile füzecilik oynanırdı. Füzeciliği ileriye götürüp borulara dürbün taktıran bile olurdu. Açık havalarda ise uçurtma şenlikleri düzenlenir, kaykay turnuvası içinse bayırların en diki bulunurdu. Köpüklü sularla baloncuklar üflenerek yarışma yapılır,yeni alınan arabaların benzin dolum kapağına, işeyen çocuk figürü yapıştırılırdı. Naim Süleymanoğlu’nun halteri kaldırmadan önceki o  bir kaç saniyede alt dudaklarını ileri itip nefesini yukarıya doğru üfleyerek saçlarını havalandırması tüm çocuklar için bir idol olmuş; bu karizmatik hareket penaltı atacak her çocuğun standart bir refleksi haline gelmişti.

Kuponla Meydan Larousse, televizyon, hatta arabanın verildiği bu dönemde benim en çok hatırladığım Sana margarinlerin kapakçıklarının biriktirilerek PK 34… Şişli/İstanbul’da bir adrese gönderilmesiydi. Bu adres beynime o kadar çok kazınmıştı ki, üniversite için İstanbul’a gittiğimde, ilk olarak Şişli’nin nasıl bir yer olduğunu öğrenmek istemiştim. Gazete kuponları o derece abartılmıştı ki; ultra kupon, mega kupon diye kampanyanın son gününe kadar telafi kuponları verilirdi.

Evdeki durum ise dışarıdaki durumdan tamamen farklıydı. Kapının kenarlarına ayaklarımızı dayayarak tepeye kadar çıktığımız gün kendimizi büyümüş sayıyorduk. Pazar günleri yıkanma günüydü. Annemin; benim temizlenme oranımın suyun sıcaklığıyla doğru orantılı olduğu savını bir türlü çürütemediğim için “yandım yandım” demekten de kurtulamamıştım :) Banyonun hemen ardından Pazar gününün vazgeçilmezi Bizimkiler dizisi seyredilir ve Ali’nin konuşması ile dizi bitince “Bana yatağımın yolları, abim ve ablama ise İnter Star’daki Parlament Sinema Klubü’nün filmi” gözükürdü.

Teknoloji yavaş yavaş gelişirken elimize geçen ilk ürünler atari ve tetris olmuştu. Atarisi olmayanlar ise atari salonlarının müdavimleriydiler. Ancak bu ürünler, arkadaşlıklar arasına set oluşturmaktan daha çok “Abi versene bir el de ben oyniyim” diyerek arkadaşlıkları daha da pekiştirmiştir. Rekor üzerine kırılan rekorların sonucunda yarışmalar yapılır ve rekor değerini elinde tutanın mahallede forsunden geçilmezdi. Atari ve tetristen sonra, bilgisayarların Windows95 ile birlikte evlerimize girmesiyle; oyunlara Super Mario, Need for Speed ve Aduuket’li Street-Fighter da girerek eğlence dünyamız genişlemişti. Bir de bu oyunların televizyon ayağı vardı: Hügo. Özellikle Tolga abinin o kadar uyarılarına rağmen telefonun tuşlarına basmaktan aciz çocukları televizyonda seyredip de kahrolmayan bir arkadaşım olmamıştı hiç…

Uzaktan kumanda olmadığı için televizyonun kanalı değiştirmek evin en küçüğü olarak bana düşerdi. Şimdilerde 1000 tane TV kanalını tarayıp, izlemeye  değer tek program bulmakta zorlanırken, TRT’nin o yıllarda yayınladığı o unutulmaz programlarda  kendinden bir şeyler bulmak gayet mümkündü. Magazin dünyamızın, dünyanın gelmiş geçmiş  en büyük futbolcusu Maradona’ya “Maraba Televole” dedirttiğini de hatırlatmama gerek yoktur umarım. Günümüzde uydu ve internetin yerine hava durumu, maç sonuçları ve TV akışı gibi genel bilgiler ancak Teletext’ten öğrenilebiliyordu. Renkli televizyonların yeni yeni hayatımıza girmesiyle; apartman çatısına 5 metrelik anten takan babamın beni televizyonun karşısına dikerek yukarıdan oldu mu diye bağırdığı günleri hiçbir zaman unutamam. Inter Star, Kanal6, Kral TV ve HBB’nin gündeme damgasını vurduğu ve Erkan Yolaç’la Evet/Hayır, Halit Kıvanç’la Hadi Anlat Bakalım, Barış Manço ile 7’den 77’ye ve Adam Olacak Çocuk, Bir Başka Gece, Kara Şimşek, Mavi Ay, Altın Kızlar, Yalan Rüzgarı, Cesur ve Güzel, Süper Baba, Teksoy Görev’de, Söz Fato’da, Arena, Sıcağı Sıcağına, Batman, Kara Murat, Bay Meraklı ve Vestel reklamları, Çocuktan Al Haberi, Hababam Sınıfı ve Kemal Sunal filmleri, Herkül, Zeyna, Şans Kapıyı Çalınca, Çarkıfelek, Perihan Abla, A Takımı, İz Peşinde, TOP 10, TOP20  gibi programların seyredildiği efsanevi bir dönemdi. Başbakanlık ve Cumhurbaşkanlığı Kupalarının olduğu; Fenerbahçe-Galatasaray derbisinin gündüz vakti TRT’de seyredildiği hatta maçta faul yapılınca muhabirin sahaya girip faul yapılan futbolcuyla röportaj yaptığı zamanlardı. Maçın en önemli anında Murphy amcamızın kanunlarının doğruluğunu ispatlarcasına annemin televizyonun önünden geçmesi de cabasıydı…  TRT’nin yayın akışı bittiğinde bazen sinyal sesi, bazen müzik bazen de istiklal marşımızla birlikte çıkan o ünlü ekran hafızalarda yerini almıştır. VCR’si olan evlerde VHS kasetler kullanılır ve filmler bu kasetlerle seyredilirdi. Hafta sonu sabahları ise başrolünü köpeklerin oynadığı  filmler izleyerek geçirilirdi. Lassie gibi basketbol oynayan  köpek, can kurtaran köpek,  itfaiyeci  köpek, polis köpek, esnaf köpek, kaykaycı köpek ve  daha tonlarca değişik meslek grubuna ait köpekler vardı.




Bir de televizyonun çizgi film boyutu vardır; ki bu kısım efsanelere konu olmuştur. Tsubasa’nın sahayı koşarken ancak sahanın ortasına geldiğinde karşı kalenin gözükmeye başlaması, dünyanın yuvarlak olduğunun en büyük ispatlarındandı. 2 koca bölüm boyunca sadece bir atağı konu alan bu filmler çocukların vazgeçilmeziydi, zira sabahın 6’sında kalkılıp bu çizgi filmler sabırsızlıkla beklenirdi.  Şimdiki çocuklar bir tıkla her türlü çizgi filme ulaşabildikleri için bu duyguyu anlamaları imkânsızdır. Çizgi filmlerin ve çocuk programlarının  en fazla seyredilenleri Voltran, Alf, gölgelerin gücü adına diyen He-man, She-ra, Susam Sokağı ve Edi büdü, Alvin, Simon Théodore, Kaptan Mağara Adamı,  Ninja kaplumbğar (Teenage Mutant Ninja Turtles, Şiredır – April– ben her zaman Leonardo’yu seçmişimdir), Arı Maya, Taş Devri, Riche Rich, Jetgiller, Şeker Kız Candy, Casper, Şirinler, Susam Sokağı, Jetgiller, Sevimli Kahramanlar, Alice Harikalar Diyarında, Hayalet Avcıları, Dinazor Denver, Heidi, Daffy Duck, Müfettiş Gadget, Laff-a-lympics yani  ayı-yogiler, kötüler ve Scooby Doobies’ler, Red Kit ve Daltonlar, Temel Reis, Road Runner, Tenten, Transformers, Voltran,  Mickey Mouse ve Pollyanna idi.

Müzik dünyasında ise söylenebilecek ilk şey 90’lı yılların en büyük modasının kasetler olmasıydı. Tüm sanatçıların itinayla kasedi alınır ve walkman ile dinlenirdi. Ses kaydının yapılabilmesi için ise kasetlerin altlarının bantla kapatılmasının şart olduğunu bilmeyen yoktu. Pil çok değerli bir enerji kaynağı olduğu için kasetlerin ileri ve gri alınması “mode-degrade” bir aparat olan tükenmez kalemle yapılırdı. O döneme damga vuran sanatçı, şarkıcılar ve şarkıları  : Küçük İbo, Aşkın Nur Yengi (Şişe üflediği sahneyi kaç kere denesem de yapamamıştım, bir rivayete göre o sesin çıkması için deniz suyu olması gerekiyormuş), MFÖ (Ali Desidero), Hakan Peker (Hey corc, versene borç; olmaz maykıl bende de yok), Burak Kut (Yaşandı Bitti) , İzel Çelik Ercan (Özledim), Koşan Adam Mirkelam, Tarkan (Hepsi senin mi?), Emrah (Hey hey hey taksi, bütün işlerim gitti aksi), Yonca Evcimik (8.15 Vapuru ve Bandıra bandıra ye beni), Demet (Kınalı Bebek), Mustafa Sandal (Onun arabası var, güzel mi güzel; şoförü de var, özel mi özel), Çelik (Ateşteyim), Sertap Erener (Sevdam Ağlıyor), Püsküllü saçlarıyla Harun Kolçak (Gir Kanıma) ve son olarak 97 Eurovision 3üncümüz Şebnem Paker (Dinle)..

Şehirler arası otobüslerin çok kötü kokmasına ek olarak içinde sigara içilebiliyor olması da cabasıydı. Kız çocuklar için taytın ve ışıklı spor ayakkabıların, erkek çocuklar için ise oduncu gömleğin, kazakları bele sarmanın, Casio F-91w kol saatlerinin ve efsanevi spor ayakkabısı olan Esem Sport’un  moda olduğu, sobanın üzerinde kestane pişirildiği, karton kutuda civciv beslendiği, körfez savaşının televizyondan havai  fişek gösteri izlendiği, eve alınan ilk cep telefonuna  mucizevi bir alet gibi davranıldığı, akşamları sokaktan bozacıların geçtiği, Hagi, Boliç, Baliç, Şota, Şifo-Mehmet, Arçil, Atkinson ve Okocha’nın kahraman olduğu, Zeki Müren’in yılbaşı gecelerinde enfes Türkçe’si ve sesiyle müthiş şarkılarını yorumladığı, Susurluk’un ayranından önce olayıyla tanındığı bir dönemdi. Her ne kadar şimdiki çocuklar imkân olarak bize göre çok daha avantajlı olsalar da; teknolojinin gereğinden fazla kullanılması, eğitim sisteminin eskiye göre çok daha rekabetçi bir ortam barındırması ve toplumsal dejenerasyonların sonucunda yaşamın bu evresini olması gerektiği gibi yaşayamıyorlar bence. Bugün sokaklarda oynayan çocukların yerine bilgisayar başında saatlerce vakit geçiren, bitirilmedik oyun bırakmayan, sanal âleme dalıp “Face” ve “Twit” gibi sanal sitelerde saatlerce gerçek dışı yaşam süren bir çocukluk var maalesef. Dolu dolu geçen bir çocukluğun ardından geri dönük “Keşke şunu da yapsaydım” dediğim hiçbir cümlem olmadığı  için kendimi bu konuda çok şanslı hissediyorum. Bu vesile ile 23 Nisan Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nın tüm çocuklara gerçek arkadaşlıklar, samimi dostluklar, eğlenceli birliktelikler, sağlık, huzur, başarı ve  mutluluk getirmesini diliyorum.

Cemal Haki - 21 Nisan 2012

Kaynak: http://www.cemalhaki.com/23-nisan-ve-cocukluga-ozlem/

Reply all
Reply to author
Forward
0 new messages