AKP’li Burhan Kuzu’nun “Laiklik ilkesi tekrar tanımlanmalıdır” söylemi; özellikle de seçimlerin yaklaştığı aylarda dinimizin, her zamankinden çok siyasete alet edileceğinin açık delilidir.
Ülkemizde dinin siyasete alet edilmesi çok partili döneme geçişle başlar. O gün bu gündür muhafazakâr sağ parti başkanları miting konuşmalarında yurttaşların din duygularına hitap ederek, öteki muhafazakâr sağ partiden daha iyi Müslüman olduklarını kanıtlamaya çalışmaktadır.
Laiklik anlayışının muhafazakâr sağ partiler tarafından çıkarları doğrultusunda örselenmesi ne yazık ki halka çok büyük zararlar vermiştir. Halkı maddi açıdan soymak isteyenler, onun maneviyatını ve din duygularını sömürmekten çekinmemiştir.(Unutturulmaya çalışılan Deniz Feneri davası gibi) Aynı zamanda dinin sömürülmesi Türk halkının; pozitif ilimlerden uzaklaşarak hurafeler ve dogmalarla beyinleri yıkanmış, sorgulama ve hak arama yönleri deformasyona uğramış bir topluluk haline gelmesine neden olmuştur.
Oysa Atatürk; İslam dininde eylemsel bir reform yaparak, dinimizde de din ile devlet işlerinin birbirinden ayrılabileceğini, laikliğin İslam dininin ruhuna aykırı olmadığını kanıtlamıştır. O’nun kurduğu Türkiye Cumhuriyeti’nde ulemalara yer yoktur. Çünkü O; imparatorluğun son dönemlerindeki siyasal gelişmelerde, I. Dünya Savaşına girişte ve Kurtuluş Savaşında devlet yönetiminde din ulemasına ortaklık tanımanın, ülkeye ne büyük zararlar verdiğini görmüştür.
Muhafazakâr sağ partilerin “En iyi Müslüman benim” yarışına CHP, İsmet İnönü’den itibaren itibar etmedi. İnönü bunun nedenini; “Din istismarı edebiyatını ben herkesten iyi bilirim. Biz zaten o ortamda büyüdük. Ama ben de bir defa o yola girersem bu yarışı istesek de durduramayız. Kimse başkasının altında kalmak istemez. Sonunda da laiklik elden gider.” beyanıyla açıklamıştır. DP’nin dini siyasete alet eden politikası nedeniyle irtica ve gericilik 1950'li yıllarda had safhaya ulaştığında da İnönü bu durumu “İrtica Başbakandan cesaret bulursa, kim onun sokağa dökülmesini önleyebilir? İrticanın sokağa dökülmesi ise ülkenin kana bulanmasıdır” sözleriyle eleştirmiştir.
İnönü düşüncelerinde kesinlikle haklıydı. Laikliğin tam olarak oturmadığı, Osmanlı’nın ve hilafet düşüncesinin hala gölgesinin hissedildiği genç Türkiye Cumhuriyetinde; Mustafa Kemal’in partisi, oy uğruna dini söylemlerde bulunup halkın maneviyatını sömürseydi; 87 yıllık Atatürk Türkiye’sinde başta laiklik olmak üzere altı okun hiç biri bugünü göremezdi.
Ancak CHP’nin laikliği korumak adına din argümanını tamamen muhafazakâr sağ partilere bırakması ve daha da kötüsü bu argümanın söz konusu partiler tarafından oy uğruna tarikat ve cemaatler tarafından açık saha olarak kullanılmasına göz yumması, bizi hala laikliğin ne kadar önemli olduğunun halk tarafından idrak edilmediği günümüze getirmiştir.
İslam dini sadece ahreti değil, yaşadığımız bu dünyayı da şekillendiren öğelere sahip bir dindir. Ne yazık ki CHP; İslam dininin dünyevi yönünden kendini tamamen soyutlamayı “Laikliğin gereği” olarak algılamaktadır. Oysa dinin insanları bir araya getirmek, kaynaştırmak, bütünleştirmek gibi büyük bir sosyal işlevi vardır. Bu sosyal işlevin en rahat hayat bulduğu yer ise camilerdir. İşin trajik yanı CHP; kendisine “Din istismarı yapıyor” denmesin diye camilerden elini ayağını çektiği için, malum çevrelerce “Dinsizler Partisi” olarak adlandırılmaktadır.
Ne yazık ki CHP, sosyal paylaşımların yapıldığı camilerde bulunmamakla hem toplumun her kesimiyle kaynaşma şansından oluyor, hem de bu kaynaşma içinde çağdaş, demokratik gelişmemize zarar verecek, insanları Atatürkçü düşünce yapısından uzaklaştıracak tarikatçı eğilimlerin filizlenmesine engel olamıyor. Oysa tarikat ve cemaat mensupları, din konusunda etkilenmeye en açık olduğu yer olan camileri; halkın anti-laik, anti-demokratik düşüncelerle dolmasını, mevcut rejime başkaldırmasını ve sıradan dindar halkın zehirlenmesini sağlayacakları yerler olarak kullanmaktadırlar. Ne yazık ki Diyanet İşleri de camilerin, yasadışı rejim düşmanları tarafından taraftar toplama ve mürit edinme yerleri olarak kullanılmasının önüne geçememektedir.
Yani CHP “Din istismarı yapmamak için camilerden uzak durup laiklik ilkesini koruyayım” derken farkına varmadan laikliği yok etmeye ant içmiş cenahın semirmesine zemin hazırlamıştır. Oysa ben laikliğin teminatı olarak gördüğümüz CHP’nin liderleri ve parti ileri gelenlerinin, kendine “Dindar” tanımı yapılan muhafazakâr sağ parti liderleri ve ileri gelenlerinden çok daha fazla dine ve dindar insanlara saygılı olduğuna inanıyorum.
Sözlerim yanlış anlaşılmasın. CHP’nin günün konjonktürüne uygun hareket edip, tıpkı muhafazakâr sağ partilerin yaptığı gibi insanların maneviyatını sömürmesinden, oy uğruna kutsal olan dinimizi, içinde yalanın, ikiyüzlülüğün, pisliğin barındığı siyasete alet edip kirletmesinden yana değilim. Ben, CHP Genel Başkanının, parti ileri gelenlerinin, büyük gruplar halinde camiye gidip “Biz de en az onlar kadar dindarız” imajı çizmek için namaz kılmasından da bahsetmiyorum. Ancak, CHP Genel Başkanının ve parti ileri gelenlerinin, cenaze namazları dışında arada sırada da olsa örneğin cuma ve bayram namazlarını halkla birlikte kılmalarının; dinimizin muhafazakâr sağ partilerin tekelinde olmadığını, CHP’nin de en az onlar kadar “Halkın partisi” olduğunu kanıtlaması yönünde atılacak bir adım olarak görüyorum. Hem böylece CHP; tarikat ve cemaatlerin; laikliğin dinsizlik olduğuna dair söylemini yok ederek, insanların dini vecibelerini “Telkin altında olmaksızın” özgürce yerine getirmelerini sağlayan asıl şeyin “Laiklik” olduğunu halka göstermek için gereken ilk adımı atmış olacaktır.
ŞEBNEM ÖZBEK
22.11.2010