DARBE DÖNEMİ BİTMİȘTİR
‘Darbe Dönemi’ derken kușkusuz ‘askerî’ olanlarından sözediyoruz.
Ve ‘Askerî Darbe’ dönemlerinin bitmiș olduğunu saptıyoruz.
Kimlerle birlikte mi?
‘Ücretli’ aydınlar, ‘sivil’ komutanlar, ‘salak’ demokratlar ve ‘dinci’ politikacılar ile birlikte.
‘İșsiz’ aydınlar, ‘asker’ komutanlar, ‘solak’ demokratlar ve ‘laik’ politikacılar için de ‘darbe dönemleri’ bitmiș midir?
Evet onlar için de bitmiș olmalıdır.
Çünkü bu sonuncu gruptakiler, eskiden üniversitelerdeki ‘eylemsiz doçent’ler gibi oturdukları yerden geçmiș dönemleri değerlendirmekle yetinirler de ondan.
İçinde bulundukları dönemde yeni bir dönemin açılması için dua etmekten bașka çareleri yoktur.
Çorbayı içmek için tekkeyi mi ne beklerler.
Bunlar çorba-morba pișirmeyi beceremezler.
Eylemsizlikleri edilgenliklerinden gelir.
Oysa birinci guruptakiler etkendirler.
Diyelim ücretinden olacak ‘aydın’ gazetelerde yazıp, televizyonlarda bağırıp-çağırmak durumundadır.
‘Sivil’ komutan, sivilliği gereği en az haftada bir ‘ulusa sesleniș’ konferansları düzenletip, ‘darbe’lerin yarar ve sakıncalarını açıklamak zorundadır.
‘Solak’ demokrat neden sağa çarketmemiș olduğunu anlatmak çabasındadır.
Ve ‘Dinci’ politikacı eline geçirdiği olanakları sonuna değin kullanacaktır. Bu yola yorganı sırtında çarșafı elinde çıkmıștır çünkü. O sırtına yükleneni yolun sonuna götürmekle yükümlüdür.
Öteki dünyalığı ile bu dünyalığını birlikte düșünmek durumundadır.
Yarın öleceğini bilse bile bugün için elinden geleni ardına koymayacaktır.
Can çekișirken bile ‘dükkanı kime bıraktınız’ diye soracaktır.
Darbe sabahı balkondan nutuk atmayı tasarlayacaktır.
Ellerine kelepçe takıldığında bile Kasımpașa kaldırımlarında yürür gibi yapmaya çalıșacaktır.
Bunlar için darbeler dönem dönemdir ve kendi dönemleri darbelerin bittiği dönemdir.
Tarihin bittiği dönem!..
Tüm insanlık tarihi bu tür tarih bilgisinden yoksun aymazlıklar dönemleri ile doludur.
Ve hepsi tarihin kendi dönemlerinde bittiğini sanmıșlardır.
Oysa bu dönemler tarihin en karanlık dönemleridir.
Ne denli çok ‘tarih yazıyoruz’, ‘tarih yapıyoruz’ denilmișse o denli hızlı kapanmıștır bunların dönemleri.
O denli karanlık..
O denli zorba ve kanlı olan.
Ve onlar tarihin hiçbir döneminde darbesiz gitmemișlerdir.
Tarih ve Göktanrı tanıktır.
Habip Hamza Erdem
Un avatar à votre image ? Créez votre mini-moi !
HUKUKA DAYANMAK
Yetmișbeș milyon Türkiye Halkı hukuksal olarak eșit değil mi?
O da yetmedi, Avrupa Birliği ‘müktesabatı’ mı ne yok mu?
İnsan Hakları Mahkemesi karar ve içtihatları falan.
Uluslararası Ceza Mahkemeleri mi ne ‘yaptırımları’..
Bir dizi ıvır da zıvır.
Yani ‘hukuk’!
Hani Türkiye’de fakülteleri mi ne olan. Hani imam hatip lisesinden sonra bitirilen.
Hani savunman, savcı ve yargıç yetiștirilen; 1983’den buyana YÖK’ün denetiminde olup dr’si, doçenti ve profesörü olan..
Hani hergün televizyonlarda ‘en iyi’lerini izlediğimiz.
Kaçan kurbanlığın açtığı hasarı nasıl ‘tazmin’ ettirebileceğimizi söyleyen ‘bilirkișileri’ olan..
Bir de yargı var.
Hani polislerin tutup tutup götürdükleri ve içeride nelerin söyleneceğini önceden belirledikleri tutanakların okunduğu karanlık odalar.
Hani yüzü asık adamlar için söylenen duvarlarla kaplı.
Hani șimdilerde Adalet Bakanlığı memurları gibi çalıșan bașkan ve üyeleri bulunan.
Ve tam da burada dilegetirilen ‘Adalet’ ile ilgili olduğu sanılan..
Hani bir zamanlar padișahların tașınmazlarının temeline konulan ve betondan da sağlam olduğu düșünülen.
Kapı gibi belgeleri olup, hiçbir tümcesini aklı bașında kimsenin anlamadığı.
Yani laf-ü güzaf..
Ve Türkiye Cumhuriyeti anayasalarına 1960 yılından buyana devletin tanımlanması için konulan.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin vazgeçilmez niteliklerinden sayılan.
En son sayılmasına karșın tüm diğerlerini kapsadığı savlanan..
Sözgelimi bu devlet ‘bağımsız’ olmayabilir, ‘demokratik’ olmayabilir, ‘laik’ olmayabilir, ‘sosyal’ (ne demekse) olmayabilir ama ‘hukuk’suz olabilemez...dir denilen.
Pekiyi bu devlet bağımlı dinci fașist bir diktatörlük olduktan sonra hukuklu mu hukuksuz mu olduğunu tartıșmanın bir anlamı olabilir mi?
İște bu soru tersinden sorulduğunda yukarıda sayılanların tümünün anlamı ortaya çıkar.
Türkiye’de yașanan tüm olumsuzlukların temelinde hukukun olmayıșı vardır.
Türkiye’de yazılı olmayanı bir yana, yazılı hukuk bile onun bașbakan olamayacağını söylüyordu, ama oldu.
Bugüne değin bağımsızlıktan sözettiğini ben duymadım örneğin.
Demokrasiyi de hala sandıkların ardarda dizilmesinden olușmuș bir tren sanmakta.
Laikliğin en amansız düșmanı olup, onu ortadan kaldırmak partisinin kuruluș felsefesinde yazılı bulunmakta.
‘Sosyal’, yani devletin toplumsal anlamda yurttașların gönencini sağlamakla yükümlü olmasına ilișkin ilkesinin tam tersi uygulanmakta.
Ve Türkiye’de bugün kimse kendisini ekonomik ve toplumsal anlamda güvencede görmemekte.
Demek ki bu Alaca Karanlık Hükûmeti, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin tüm niteliklerini kökünden değiștirmiș bulunmaktadır.
Hem de Ivır-zıvır ya da laf-ü güzaf gibi görünen kendi hukuklarıyla..
Yani sözcüğün tam anlamıyla hukuksuzluklarıyla.
Bunlar kendi yarattıkları hukuksuzluğu topluma hukuk diye dayatmaktadırlar.
Bu hukuka dayanılabilir mi?
Biz ki, bağımsızlığımızdan olduk sesimiz çıkmadı; demokrasimizden olduk soluğumuz yetmedi; laikliğimiz tükendi tınmadık; anti-sosyalliğimizin bile ayırdanda değiliz ve tüm bu hukuksuzluklara dayanabilecekmișiz.
Alıșırlar alıșırlar diyordu ya Özal.
Șimdikiler de dayanırlar dayanırlar diyorlardır herhalde.
Dayanmanın da bir sınırı var oysa.
Ve tam bağımsız, ulusalcı, halkçı, laik, devletçi ve devrimci cumhuriyet hukukunu dayatma günü gelip çatmıș bulunmaktadır.
Yinelenirse; dayatılmak istenen Alaca Karanlık hukukuna karșı, tam bağımsız cumhuriyet hukuku, ulusalcı cumhuriyet hukuku, halkçı cumhuriyet hukuku, laik cumhuriyet hukuku, devletçi ve devrimci cumhuriyet hukukunu dayatmaya gelmiștir sıra.
Ya bu hukuka dayanacaklar ya da kaçsalar da kurtulamayacaklar.
Habip Hamza Erdem
Sizleri çok seviyorum..Ayten Hanım duyarlı bir TÜRK kadını vede çok hassas,bende öyleyim,babam bile ATA'mı eleştirse tahammülüm yoktur...Dünyada hakkında tek kötü söz söylenemiyecek Kişi varsa o da M.Kemal'imdir.
Adım gibi eminimki ÖZKAN bey bizlerden daha duyarlı ki kritik bir zamanda cihan-tu...@googlegroups.com gurubunu inatla devam ettiriyor,O'nun gurubunda ATA'mıza kötü bir söz söylecek olana göz yummasını aklımdan bile geçirmem vede hiç şahit olmadım.
Çok hassas bir zamandan geçiyoruz,hepimiz inanılmayacak kadar hassasız ancak ne olur mantık süzgecini işletip bari birbirimizi kırıp dökmeyelim.. hıncımızı ve öfkemizin adresi bellidir..
Ayten Hanım keşke söz konusu ettiği yazıyı forward etseydide bilseydik kimin yaptığını,Ben rastlamadım o tür bir yazıya...Her neyse sizleri gercekten çok seviyorum iyiki varsınız..
Orhan TEKKILIC ![]() --- 19/11/09 Per tarihinde © Özkan BOSTANCI <b.615...@gmail.com> şöyle yazıyor:
|
ADAM ARANIYOR
Anadolu Üniversitesi rektörlüğüne Abdullah Gül en az oyu alan adamı atamıș.
Niye bu adam?
Çünkü Yüksek Öğretim Kurumu bașkanı olacak adam onu bașa mı yazmıșmıș ne.
Tam da kendisinin oraya atanması gibi.
Șimdi bunlar nasıl adamlar diye sorulabilir?
Bunlar bizim binlerce yıldır atalarımızın bize anlatmak istediği adamlar gibi adamlar değiller kușkusuz.
Kendilerine göre adamlar.
Adem kırıntıları demek daha doğru olabilir.
Bunlar, bir de dr, doçent, prof gibi ünvanlar tașımaktalar. Güya ‘bilim adamları’.
Adem kırıntısından da ‘bilim kırıntısı’ beklenebilir, fazlası değil.
Anadolu Üniversitesinde bir tek adam kalmıș olsa, takma bacağını söküp atan gazi gibi o da cüppesini çoktan üniversite çıkıșındaki çöp sepetine atardı.
Ancak onlar atamazlar.
Onlar, yani bu 12 Eylül dr, doçent ve bilmem ne profesörleri televizyon-melevizyon bulduklarında bol keseden atabilirler ancak.
Seçim-meçim, demokrasi-memokrasi konularını da anlatıyorlardır kim bilir?
Bunlar gençliği yetiștiriyorlardır herhalde.
Devletten para da alıyorlardır.
Belki kibardırlar.
Yabancı ülkeleri gezmiș olup yabancı dil bile biliyorlardır.
Makale yazıp kitap bastırmıș olmalıdırlar.
Anadolu Üniversitesi ki Türkiyenin önde gelen üniversitelerinden sayılır.
Yani Hakkari Beytüșebap Üniversitesi olsa kimi gerekçeler ileri sürülebilirdi.. Hani öğretim üyesi az, gelenler yeni falan denilebilirdi.
Yani adam yokluğundan oldu denilebilirdi.
Ne ki ‘adam yokluğu’ tüm Türkiye Üniversitelerini sarmıș bulunmaktadır.
Sakın ele değnek alınsa dr, doçent ve profesöre çarpıyor denilmeye..
Bunların ünvanları ödünç alınmıștır.
Bunlar ünvanlarını YÖK’e borçludurlar.
YÖK’e borçlu olmayan öğretim üyeleri de vardır kușkusuz.
Ve umudumuz onlardadır.
Türkiye’de azınlıkta, hem de çok azınlıkta olmalarına karșın, YÖK’e borçlu olmayan tüm öğretim üyeleri sokaklara çıkmalıdırlar.
YÖK’ü anayasal bir kurum olmaktan çıkaran bu tür uygulamaları artık tanımadıklarını söyleyebilmedirler.
Seçim ve demokrasinin üniversitede bile olmayacaksa ülkede haydi haydi olamayacağını haykırmalıdırlar.
Bunlar demokrasinin D’sini biliyor iseler eğer cüppelerini YÖK’ün önünde yırtmalıdırlar.
Abdullah Gül’e ise gitmelerine gerek yoktur kanımca.
Ondan Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve kurumlarına ilișkin bir istekte bulunulmasını doğru bulmam.
O, kardeși dr Recep ve yetmiș arkadașını bir süre daha rahat bırakmak gerek.
Atabildikleri kadar ıslak imza atsınlar.
Bunlar Türkiye Cumhuriyeti Devletini ‘tebdil, tağyir ve ilga’ya yönelik suçların kanıtları olarak biriktirilmektedirler.
Sorun Türkiye üniversitelerinde ‘bilim adamı’ kalıp kalmadığıdır.
Haydi bilimden vazgeçtik, adam da mı kalmadı?
Sorun budur.
Habip Hamza Erdem
İNANIYOR MUSUNUZ?
Birliğimize bütünlüğümüze, yurdumuzun bölünmezliğine..
Ülkemizin bölgesinde ve giderek tüm dünyada saygınlığının artacağına..
Yunan, Ermeni, Irak ve Suriye’deki Kürt kardeșlerimizle dostluğumuzun pekișeceğine..
İran’la ișbirliğimizin artacağına..
Azerbaycan’la ișbölümü yapacağımıza..
Ülkemizdeki bölgelerarası dengesizliği en kısa sürede kaldıracağımıza..
Dıșborçlarımızı belli bir takvime bağlayıp her yıl biraz daha azaltacağımıza..
Okur-yazar oranımızı en yüksek düzeylere tırmandıracağımıza..
Gelir dağılımındaki dengesizliği düzelteceğimize..
Hukukun üstünlüğünü geçerli kılacağımıza..
Adaleti sağlayacak kurum ve kurulușlarımızın olacağına..
Mahkemelere güvenebileceğimize..
Kamuda görev yapacakların yeterlilik ilkesine göre atanmıș olacaklarına..
‘Nüfuz ve iltimas’ın hiçbir yerde kesinlikle geçerli olmayacağına..
Seçimlerin ‘seçim gibi’ yapılacağına..
Seçileceklerin her bakımdam güvenilir olabileceklerine..
Doğal kaynaklarımızın gereği gibi ișletilebileceğine..
Ulusumuzun alınterinin yabancılara peșkeș çekilmeyeceğine..
Avrupa devletleri, Rusya ve Çin ile eșit konumda bir devletimizin olacağına..
ABD’ye hiçbir konuda ‘bağımlı’ olmayacağımıza..
Kazakistan, Özbekistan, Türkmenistan ve Kırgızistan ile ilișkilerimizi ‘ikili’ düzeyde yapabileceğimize..
KKTC ve Irak Türkmenistanı ile bütünleșebileceğimize..
Yüzümüzün gülebileceğine..
Anamızın ağlamayacağına..
Televizyoncularımızın yalan söylemeyeceğine..
Gazetecilerimizin yarım-yamalak bilgilerine aptalca yorumlar eklemeyeceğine..
‘Ulusal çıkar’ diye bir kavramın olduğuna.. Bunu savunmanın kutsal bir görev olduğuna.. Bu kutsal görevi yerine getirmenin hepimiz için devredilemez bir yükümlülük olduğuna..
Bu yükümlülüğü yerine getirmeyen her kim olursa; ister cumhurbașkanı, ister bașbakan, ister bakan, ister bürokrat, ister teknokrat, ister yönetici ve isterse memur olsun ayağından Ulus meydanında asılacağına..
Doğru haber vermeyen televizyoncu ve gazetecelerin kulaklarının kesilerek yașamlarının geri kalanını ‘kulağıkesik’ olarak sürdüreceklerine..
Ve bunların ‘doğal yașamı koruma’ bağlamında korunabileceklerine..
Yurttașlarımızın biribirlerini sevip sayabileceklerine..
İnanıyor musunuz?
İkibinona beș kala bu sayılanlardan hiçbirine inanmak olanağı kalmamıș gibidir.
Daha da kötüsü bunları görebilecek göz kalmamıș gibidir.
Dediğiniz gibi olsun ve bu ‘ideolojik yazı’yı bana yabancı ajanlar yazdırmıș olsunlar.
Ve benim size kızmaya hakkımın olmadığını söyleyin.
Acımak hakkım da yok değil ya?
Ben de size doyasıya acıyorum.
Habip Hamza Erdem
FRANSA’DA KİMLİK TARTIȘMASI
Gören de șu ünlü ‘kimlik tartıșması’nın bize özgü olduğunu sanır.
‘Hele bir Avrupa’yı gör, adamlar bu iși çoktan bitirmișler’ diye alçaktan atanımız boldur.
Yüksekten atanları ise saymıyorum.
Çünkü onlar ‘söz atma’ așamasını geçip ‘taș atma’ așamasına ulașmıș bulunmaktadırlar.
Zırdeli olanları zaten çoktandır mermi ve bomba atıyorlardı.
Deli-meli ama adamlar ‘Üç-beș çapulcu’dan bugün düzenli bir orduya geldiler..
Türk Ordusu asimetrik-masimetrikle uğrașa dursun, ince eleyip sık dokumaya çalıșsın, adamlar kapı gibi bir ‘kimlik’le Türkiye Cumhuriyeti’ni parçalama noktasına geldiler.
Alçaktan atan alçakların ağızları kulaklarında olabilir.
Yüksenten atanların ağızlarının payını da Türk Ulusu verecektir.
Çünkü Türkiye Cumhuriyeti Devleti teslim alınmıștır.
Ordusu ile birlikte hem de..
Mehmet Bașbuğ’un ‘gerdan kırması’na bakmayın siz.
Ve ülkesine așık kimi komutanın eli-kolu ne yazık ki bağlı.
Yinelememde yarar var; burjuva devlet-ulus kavramı devletin ulusu kuracağı toplumsal biçimlenișler için kullanılır.
Nasıl tüm kutsal kitaplar ‘önce kelam vardı’ diye bașlıyorsa; tüm toplumsal bilim kitapları da ‘önce devlet olur’ diye bașlar.
Tersten bașlayan tüm çözümlemeler bașarısızlıkla bitmeye mahkumdur.
O nedenledir ki, Türkiye’de ulus-devlet ve hatta ulusal devlet diye bașlayan çözümlemeleri yok sayarım; keenlem yekûn.
Ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti, bugünkü komuta kademesi ile ordusu da dahil olmak üzere, devlet olma niteliklerini yitirmiș bulunduğundan, Türkiye’nin ikincil önemdeki sorunu olan ‘kimlik’ sorununu çözemez.
Kaldı ki Türkiye Cumhuriyeti Devletini ‘büyük ekonomik bunalım’ birinci derecede tehdit etmektedir.
Kaz kafalılar ‘teğet-tanjant’ ‘sinüs-kosinüs’ diye sayıklayadursunlar, ekonomik bunalım ulusumuzu ‘kimlikçiler’den çok daha derinden vuracaktır.
İște bu ‘ahval ve șerait’ tüm sorumluluğu ulusun üstleneceği bir döneme girildiğini göstermektedir.
Olur da ulus bașarırsa, kușkusuz kendi devletini de kuracaktır. İște denilecekse o zaman o toplumsal biçimlenișin adı ulus-devlet ya da ulusal devlet olabilecektir.
Fransa’daki ulusal kimlik sorunundan sözedecekken, bakınız nerelere geldik.
Evet Fransa’da ‘ulusal kimlik’ tartıșması yeniden bașladı.
‘Fransız olmak ne demek?’ diye ciddi ciddi tartıșılıyor șu günlerde.
Sarkozy bașbakan Fillon’dan Fransa’nın önemli düșünce üretme merkezlerinden olan l'Institut Montaigne’da kendisini temsil etmesini istedi.
Kendisi de bu konuyu Ermeni șarkıcı Charles Aznavour ile görüșecekmiș.
Valilikler yurttașlara 200 soruyu içeren anketler yapacaklar.
Çünkü ‘Göçmenler, Uyum ve Ulusal Kimlik Ba kanı’ en az üç aylık bir tartıșma istiyor: Fransız olmak ne demek?
Biz Fransız, o Alman, öbürü İngiliz ise Avrupalı olmak da ne oluyor?
Demek ki avrupalıları da bir ‘kimlik bunalımı’ sarmıș bulunmakta.
Umarım oradan da burjuva devlet-ulusları yerine yeni ulusal devletler doğar.
Çünkü dünyamız büyük bir dönüșüm evresinde.
Bir bakmıșız ki kapitalizm de yok oluvermiș.
Olmaz olmaz demeyin.
Herșey olabilir.
Habip Hamza Erdem
SİNE-İ MİLLET
Ulusun bağrı demek.
Seçilmișlerin yükümlendikleri görevlerini yerine getiremeyeceklerini gördüklerinde bu görevlerini bırakmaları anlamına geliyor.
Çoğunlukla da milletvekillerinin topluca istifa etmelerini anlatıyor.
Murat Sökmenoğlu’nun istifası bu bakımdan sine-i millete dönüș anlamına gelmez.
Ne ki onurlu bir davranıștır.
Özal’ın cumhubașkanı olmasını içine sindirmemiștir ve istifa etmiștir.
Eğer Erdal İnönü ve Süleyman Demirel sözlerini tutacak olup, topluca meclisi terketmiș olsalardı gerçek bir sine-i millet olgusu yașanmıș olacaktı.
Ve Türkiye’de bugün hiçbir anlamı kalmamıș olan ‘demokrasi kültürü’ de belki yerleșmiș olacaktı.
Ulus da onları bağrına basacak ve ilk seçimlerde onlar ulusun bağrından yenilenerek çıkmıș olacaklardı.
Kaldı ki seçilmiș olmak ile ulusun bağrından çıkmıș olmak herzaman çakıșmayabilmektedir.
Bir benzetme örneği aranacak olursa, yabanıl yașamda bulunabilir sanıyorum.
Türkiye’deki çoğu televizyonu izlemek yerine animaux televizyonunu izlemeyi yeğlerim.
Afrika savan ve ormanlarındaki yabanıl yașamı çok daha öğretici bulurum.
Siz hiç aslan ya da sırtlanların toplumsal yașamlarını izlediniz mi?
Bir yaban sığırı ya bir antilopun doğurmasını ya da..
Yabanıl hayvanların bağırlarından çıkan yavrularını nasıl koruyup kolladıklarını gördünüz mü?
Çakalların bile avlanmaya giderken yavrularını kimi gözetmen çakalllara bıraktıklarını.
Yuvaya bir saldırı olduğunda nasıl bir dayanıșma içinde olduklarını..
Geride kalan bir fil yavrusunu gruba katmak için gruptan herhangi filin nasıl çabaladığını..
Bir de bugünkü parlamentoya bakalım.
DTP’liler, partileri kapatılırsa sine-i millete döneceklermiș.
Dönmemeleri için CHP’liler mi MHP’liler mi varlarını yoklarını ortaya koyarlar acaba?
Yoksa Alaca Karanlıkçı’lar mı?
Ne onlar ne de öbürleri; sadece Avrupalı parlamenterler ve ABD’li bakanlar.
Demem o ki, bizim DTP’liler ulusun bağrından değil ama AB ve ABD’li meslektașlarının bağırlarından çıkmıș gibidirler.
Alaca Karanlıkçılar için de aynı șey söylenebilir.
Ve DTP’liler ile Alaca Karanlıkçılar toptan bağlı oldukları bağırlara dönecek olsalar Türkiye Cumhuriye’ti çok daha kazançlı çıkar.
Yerlerinden ayrıldıkları zaman dönecekleri yer de ulusun bağrı değil ama ya AB ülkeleri ya da ABD olacaktır.
O nedenle de bir daha ulusun bağrından çıkma olasılıkları yoktur.
Asıl ulusun bağrına dönmesi gereken CHP ve MHP’liler ise olur olmaz yerde kullanılan ‘tarihsel fırsat’ın ayırdında değiller.
Oysa bunların sine-i millete dönmelerinin zamanı çoktan geçmiș bulunmaktadır.
Çünkü milletin sinesi ya da ulusun bağrı tutușmuș yanmaktadır.
Alevler yükseldikten sonra dönerlerse onlar da yanacaklardır.
Hiçbirșey bilmiyor iseler animaux kanalına bir baksınlar.
Yabancı dil bilmelerine bile gerek yok.
Çünkü onların dili evrensel.
SİLLEYİ MİLLET
Bir de sille-i millet vardır.
‘Osmanlı Tokatı’ da denir yerine göre.
Ve Tokat’ta olanlar artık bir tokat zamanının geldiğinin göstergesi olmalıdır.
Öyle seçimleri bekleyelim, sandıklara bakalım türü oyalanmanın zamanı değil șimdi.
Herhangi bir ‘demokratik ülke’de bir ‘Tokat olayı’ yașanmıș olsa, neye inanıyorsanız sizi temin ederim, İçișleri Bakanı istifa etse de kurtulamaz. İstifa etmemișse makamında tokatı yer suratına.
Oradan Bașbakanlığa geçilir ve onun da yüzüne tükürülür.
Tökat ilindeki vali ve emniyet müdürü en uygun yerlerinden tekmelenerek, kime güveniyorlarsa onun yanına gönderilir.
Bu ‘olağan’, ‘yerinde’ ve ‘haklı’ demokratik tepkilere dil uzatacak gazeteci-araștırmacı-köșe yazarlarının diline de biber sürülür. Hala dillerini uzatmaya yeltenecek olurlarsa bu kez kökünden kesilir. Bir daha konușmamak üzere çeneleri kapatılır.
Diyelim o bölge ‘jandarma bölgesi’dir ve jandarma komutanı sorumludur.
O zaman jandarma genel komutanı ve onun da komutanı ve onun da bașkomutanı kim ise ve ne kadar ayı, yıldızı, pırpırı ve kokartı varsa onlar sökülür ve ‘bașçavușun ağılı’na kapatılır.
Duruma bakın tanrı așkınıza!
Hani Irak sınırı değil, Rus sınırı değil, Yunan sınırı değil ve Ermeni sınırı değil.
Anadolu’nun tam ortası.
Güpegündüz.
Ve yedi aslan gibi delikanlı; vatani görevlerini yapmakta iken kalleșce șehit edilmekteler.
Ve buna ‘yüce ulusumuz’ sessiz kalmakta.
Ve Tokat ilinde kim sorumlu ise; vali mi kaymakam mı, emniyet müdürü mü jandarma komutanı mı her kim ise hala yerlerinde oturmaktalar.
Ve Ankara’da bakan mı bașbakan mı, genel kurmay bașkanı mı cumhurbașkanı mı her kimse televizyonculara demeç vermekteler.
Ya tüm bu sayılanlarda akıl yok ya da bu ulus toptan delirmiș.
Ya bunlar gerçekten vatan haini ya da ulus diye bir șey yok.
Ya burası Türkiye Cumhuriyeti değil ya da bu haber yalan.
Aborijen bölgesi mi burası?
Siz ey beyaz adamlar, AK görünüp yüreği karalar..
Siz ey bu ülkenin bașına musallat olanlar.
Hiçbirinize zerre kadar sevgi de duymuyorum saygı da..
Ve siz ey ülkeyi bunlara teslim eden aymazlar.
Siz ey Baykal’lar Bahçeli’ler!
Siz ey Baykalcılar Bahçeliciler!
Siz ey kasaplar manavlar; marangozlar bakkallar!
İșçi așçı; memur müdür tellaklar!
Kendinizde misiniz?
Hala koltuğunuzda oturup elinizde çay televizyona mı bakıyorsunuz?
Hala Hülya Aksu Ersoy’u mu izliyorsunuz?
Ya da dünyanın en așağılık araștırmacı-gazeteci-profesör doktorlarını mı dinliyorsunuz?
Vurulan bu çocukların ruhu gelip sizi boğmasın sonra.
Nüfus cüzdanlarınız yanınızda mı?
Bakın gerçekten yerinde mi?
Onu da yitirmiș olmayasınız?
Yoklayın bir lütfen.
HUKUKU DOLANMAK
DTP kapatıldı.
Adında ‘Demokratik’ yazan bir parti idi ama terörün uzantısı idi.
Adında ‘Toplum’ vardı, ama toplumla ilgisi yoktu ve toplumculuğu yalandı.
‘Kürt halkı’-malkı dese de halkçı değil, așiretçi idi.
‘Halkların kardeșliği’ deyip, emperyalistlerin mașalığını yapmakta idi.
Kendi halkına yapmadığı kötülük kalmamıștı.
Kör-topal Türk hukukunun da kapatmaktan bașka çaresi kalmamıștı ve kapattı.
Yeniden kurulur mu? Kurulursa tutar mı? Tutarsa Kürt halkına yararı olur mu bilinmez.
Aynı kafa, aynı mantık ve aynı tutumla kurulursa yeniden kapatılır.
Kapatılması gerekir.
Yeniden yeniden kurulursa yeniden ve yeniden kapatılacaktır.
Tıpkı onlara ‘akıl’ vermekte olan, ișbirlikçi Türk yarı-aydınları ve aydından bozmaların çenelerinin de bir gün kapatılacağı gibi..
Bu yazıda DTP ve benzeri partileri tüm yönleri ile ele almak olanaklı değil.
Ancak ‘hukuku dolanmak’ en belirgin özellikleridir.
Sözgelimi Alaca Karanlıkçıların partileri de kapatılmıștı.
Șimdilerde ise ‘yarı-açık’.
Ve yarı-açık kalmaları için, bunların kodamanları ya da cingözleri diyelim, biz ‘gömlek değiștirdik’ demișlerdi.
Ve ‘hukuku dolandı’lar.
Yani Türk ve Kürt halklarını dolandırdılar.
‘Dolandırıcılık’ bunların gömleklerinin içinde saklı çünkü.
Yüreklerinde demiyorum bakın.
Çünkü bunlarda yürek yok.
YÖK bașkanına bakın.
Nasıl otuz yıl boyunca ODTÜ’yü dolandırdığına bakın. Ve bugün YÖK’ün bașında ‘hukuku dolanırız’ diyerek gerçek kimliğini nasıl ortaya koyduğuna bakın.
Alaca Karanlık Partisine yakın tüm memur, müdür, bürokrat ve yöneticilere bakın.
Bunların içinden ilaç için bir tek ‘yürekli’ adamın çıkmadığına bakın.
Bunlar hep Türk ulusunu, Türk-Kürt-Ermeni-Asuri-Keldaniden olușan toplumsal ‘antite’yi dolandırmaktadırlar.
Ulus iște bu ‘antite’nin ta kendisidir.
Birimiz hepimiz için hepimiz birimiz için denilebiliyorsa bir ‘antite’ olabiliyor.
Ben Türk, sen Kürt o Asuri diyen biri zaten ulusalcı olamaz. Ve onlardan bir ulus çıkmaz.
Ne DTP’liler ve ne de Alaca Karanlıkçılar o nedenle ulusalcı olamazlar.
Ve bunların ‘halkların kardeșliği’, ‘birlik ve beraberliğimiz’, ‘bölünmez bütünlüğümüz’ gibi yalanları dolanlarının kanıtıdır.
Kaldı ki bunlar hem yalancı ve hem de dolandırıcıdırlar.
Yürekli olmadıkları için bunları doğrudan dilegetiremezler.
Bugün gömleğimizi değiștirdik, yarın da donumuzu değiștirdik diyeceklerdir.
D’suz bir TP kurulsa n’olur kurulmasa n’olur?
Ne istediklerini dolandırmadan söyleyebiliyor iseler ve yürekleri yetiyorsa ‘dağa çıksınlar’.
Yoksa her seferinde kapatılacaklardır.
Yarı-açıklık bir kez olur ve bir nehirde iki kez yıkanılmaz.
ÇÖZÜM UZAK DEĞİL
Ülkemizin sorunları var, tüm dünyanın olduğu gibi.
Kuzguna yavrusu șahin mi görünürmüș ne?
Biz de sorunlarımızı gözümüzde büyütüp duruyoruz hep.
Yok parti kapatılmıș da; yok insanlar biribirlerine silah çekmișler de; yok birkaç yurttașımız ölmüșmüș de; yok nöbetteki askerlerimiz vurulmuș da..
Düșündüğünüz șeylere bakın.
Sondan bașlanacak olursa; bu askerler çeyrek yüzyıldır vurulmuyorlar mı?
Vuruldukları karakolun komutanı görevden alındı mı hiç?
Onun da komutanına bir yaptırım uygulandı mı?
Genel Kurmay Bașkanı golf mu bezik mi ne oynamasına devam etmedi mi?
Asker tarafını geçin öyleyse..
Olayların olduğu illerin emniyet müdürleri onurlandırılıp vali-mali yapılmadı mı?
İstihbaratçılar kendi kendileriyle uğrașmaktan ya da ‘üzerlerine vazife olmayan’ ișlerle uğrașmaktan doğru ve etkin bir çalıșma sergilediler mi?
Valisi, müdürü ve memurunda ‘devlet memurluğu’ bilgi ve bilinci bırakıldı mı?
Türkiye Büyük Millet Meclisi diyecektim az kalsın, parlamento ne durumda?
Kaç bakan ya da milletvekili hakkında, yalandan vazgeçtik doğru söylediklerine tanık olunmadı hiç çünkü, dolan ve görevi kötüye kullanma suçundan dosya hazırlanmıș acaba?
Tek tek yapılanlardan öte, grup olarak muhalefet grubunu da dolandırarak yasa çıkarmadı mı bunlar?
Hukuka aykırı yasa çıkarmada bunların üstüne parti grubu görüp duydunuz mu tanrı așkınıza..
Bunlar egemenlik ile hegemonyayı biribirinden ayırd edemeyecek denli aymaz ve hatta ‘art niyetli’ değiller mi?
Bu gruplardan birinin grubunu dağıtmıș Anyasa Mahkemesi.
Peh peh peh olsun. Tüm grupları dağıtsa daha iyi olmaz mı idi?
Șimdi Türkiye’nin sorunlarını bu gruplar çözecekmiș de, çözememiș de, çözmeye niyetlenmișler de, çözüm bulacaklarmıș da, falan da filan..
Bunlardan bir çözüm-mözüm bekleyenlere acırım ben.
Çözümü ben diyeyim ulus, siz deyin millet bulacak sonunda.
Türkiye halkı bulacak. Türk-Kürt-Çerkez-merkez deniyor ya bunlar bulacak yani.
En iyi çözümü bulacak hem de.
Tarihte bütün ‘en iyi’ çözümler ‘en kötü’ koșullarda bulunmuștur.
Demek ki çözüme giden yolda kan da var gözyașı da.
Hem analar ağlayacaktır hem de babalar.
Bu kan ve gözyașını durdurmak istiyormuș gibi görünen her kim ise ya tarih bilmemekte ya da ‘doğru’ söylememektedir.
‘Tarihsel fırsat’ta ‘iyi șeyler olacak’ diye avuçlarını oğușturanlar tarihin nasıl acımasız bir ‘bilim’ olduğunu görecekler böylece.
Son bir not olarak da, bütün bu ‘kara günler’in bize özgü olmadığı belirtilmelidir.
Tüm bu gelișmeler moda deyimle küresel niteliktedirler.
1950’de de, 60’ta da, 70’lerde de, 80’lerde de böyle idi, 2010’larda da böyle olacak.
Etkileșim de olacak benzeșim de..
İtalya’da nasıl idiyse Türkiye’de üç așağı olur beș yukarı, o kadar..
Habip Hamza Erdem
--
CiHAN TÜRK OLSUN TOPLULUĞU
Yüreği ALLAH ve VATAN aşkıyla yanan,
TÜRK"LÜĞÜ onur sayan
Yüce TÜRK Milletine aittir.
-
Biz ne işbirlikçi yobazlığın kirlettiği sağcılık,
ne de vatansız komünistlerin kirlettiği solculuk tanımlamasının içine gireriz.
Biz Türkçüyüz, sağ veya sol değil dışarıdan gelen hiçbir fikre tenezzül
etmeyecek kadar şuurlu olduğuna inandığımız
Türk milletinin tek gerçek merkezindeyiz.
Doğrudan doğruya TÜRK MİLLİYETÇİSİYİZ
-
Saraylarda süremem, dağlarda sürdüğümü.
Bin CiHAN"a değişmem, şu öksüz TÜRK"LÜĞÜMÜ.
-
Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır. Hz.Muhammed
Vazifeyi ihmale sürükleyen merhamet vatana ihanettir. M.K.Atatürk
Yaşam: Ölümü hak etmektir.
NE MUTLU TÜRK"ÜM DiYENE
-
TOPLULUĞA POSTA GÖNDER: cihan-tu...@googlegroups.com
TOPLULUK YÖNETİMİ: cihan-turk-...@googlegroups.com
ÜYELİK İPTALİ: cihan-turk-ols...@googlegroups.com
ÜYELİK: http://groups.google.com/group/cihan-turk-olsun/subscribe?hl=tr
Sevgili Yargı kardeș,
Bizi hep iki artı iki dört eder gibi yanıtlara alıștırdıkları için günlük yazılarda da hani çözüm nerede diye arayıp da bulamamıșsınız. Așağıdaki satırları yeniden okuyalım isterseniz: çözüm nerede imiș? Kan ve gözyașının içinde. Hem anaların hem de babaların ağlamak zorunda kalacakları yerde. Gerisi ne imiș? Yalan ve dolan.
Evet Türkiye bir iç savașa girecektir, belki de bölgesel bir savașa.. Kendimizi ona göre hzırlamamız gerekir diye düșünüyorum.
Öyle erken seçim, geç seçim ya da bu parti grupları ile bırakınız ‘Kürt sorununu’ (ki bence ikincil ve belki de üçüncül sorunlardan sayılabilir) en önemli sorunumuz olan ‘Cumhuriyet’in yıkım sorunu’nu nasıl çözebiliriz?
Ve Türkiye’nin en önemli sorunu olan ‘Cumhuriyet’ sorunu ‘Kürt sorunu’ ile gölgelenmek istenmektedir. İșbirlikçi Kürtler de kendilerine verilen görevi gereği gibi yerine getirmektedirler. Bu hengamede bizim asıl sorunumuz olan ‘Cumhuriyetimiz’ de güme gitmek üzeredir.
Oysa ve bir niteleme eklenecek olursa, Kemalist Cumhuriyet’te ne kürt sorunu, ne ișsizlik ne açlık, ne ișbirlikçilik ne de alçaklık sorunları olmayacaktır.
Eh bunun için de yeni bir savașa girmek kaçınılmaz gibi görünmektedir.
“Șimdi Türkiye’nin sorunlarını bu gruplar çözecekmiș de, çözememiș de, çözmeye niyetlenmișler de, çözüm bulacaklarmıș da, falan da filan..
Bunlardan bir çözüm-mözüm bekleyenlere acırım ben.
Çözümü ben diyeyim ulus, siz deyin millet bulacak sonunda.
Türkiye halkı bulacak. Türk-Kürt-Çerkez-merkez deniyor ya bunlar bulacak yani.
En iyi çözümü bulacak hem de.
Tarihte bütün ‘en iyi’ çözümler ‘en kötü’ koșullarda bulunmuștur.
Demek ki çözüme giden yolda kan da var gözyașı da.
Hem analar ağlayacaktır hem de babalar.
Bu kan ve gözyașını durdurmak istiyormuș gibi görünen her kim ise ya tarih bilmemekte ya da ‘doğru’ söylememektedir.”
Habip Hamza ErdemBAȘBUĞ OLMAK
Bu yazı Temmuz bașında yazılmıș. Aradan beș ay geçmiș demek ki. Ve Bașbuğ’un görevi bırakmasına sekiz ay kalmıș diyelim. Geçen beș ay içinde bizim İlker Pașa’mız subaylarını ve eski komutanlarını Beșiktaș Müddei Umumî’sine eliyle teslim etti mi etmedi mi?
Teslim yasasına çıt çıkardı mı çıkarmadı mı?
Mayın yasasında kıvırttı mı kıvırtmadı mı?.
Açılım görüșmelerinde MGK’da somurttu mu somurtmadı mı?
Șimdi savaș gemisinde sızlanıyormuș diyorlar.
Sesini duyurmamak içinTrabzon’dan Karadeniz’e açılmak yerine, Somali’den Okyanus’a açılsa daha iyi olmaz mı idi?
Önümüzdeki sekiz ay içinde yapacakları yaptıklarının teminatıdır mı ne diye bir söz var.
Benim bildiğim budur.
Aralık 2009
BAȘBUĞ OLMAK
Genel Kurmay Bașkanı Orgeneral İlker Bașbuğ’u zor günler bekliyor.
Çünkü Türkiye zorda.
Dünya zorda aslında, ancak Türkiye çok daha zorda.
Dünya’nın ‘Büyük Bunalım’a gireceği sekiz ay önce değil, ama sekiz yıl önceden belliydi.
‘Tarihin Tekerleği’nin Türkiye’yi zora sokacağını ise 22 Temmuz seçimlerine girerken yazdım.
‘Büyük Bunalım’ın 2010-20 döneminde yașanacağı öngörülmekte ise de, 2008’de patlayacağı kușkusuz kestirilemiyordu.
Ve acunsal büyük bunalım Türkiye’nin bunalımı ile çakıștı. Bu Türkiye için çifte bir bunalım demekti, yani katmerli.
Dr Recep ve arkadașları bunları görmek șöyle dursun, görenleri de görmediler. Onlar hala dünyayı öküzün boynuzları üzerinde tasarlıyorlardı ve kendilerini de öküzün sırtında.
Șimdi pabucun pahalı olduğunu görmüș olmalılar. Ancak her șey için artık çok geç kalınmıștır.
Bu katmerli bunalım Türkiye Cumhuriyeti Devleti için bir ‘varoluș’ sorununa dönüșmüș bulunmaktadır.
Genel Kurmay bunu görmüș olmalıdır.
Ne ki, Genel Kurmay’ın bunu görmüș olması yetmemekte, gereğini yapmak zorunluluğunu dayatmaktadır.
O nedenle Genel Kurmay Bașkanı’na tarihsel görevler düșmektedir.
Milliyetçilerin ‘Bașbuğ’u, ulusalcıların ‘İlker Pașa’sı, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Genel Kurmay Bașkanı olup olmamak görevidir bu.
Türk ulusunun komutanı olmak.
Türk ulusu çoğunlukla Avrupa Birliği’ne ve ezici çoğunlukla ABD’ye karșı iken, onun komutanı AB yanlısı ve ABD sevdalısı olabilir mi?
Türk ulusu’nun belirgin karakteri bağımsızlık iken, Türk Ordusu’nun komutanı ordularını NATO emrine vermekten gurur duyabilir mi?
Türk ulusu, benim ikinci kușak uluslașma süreci diye adlandırdığım sürecin öncüsü, Avrupa dıșındaki dünyanın önderi konumunda iken; Portekiz ve Polonya’nın, Bulgaristan ve Romanya’nın, Malta ve Yunanistan’ın peșinde koșarak benliğini bulabilir mi?
Türk ulusu yedi düveli dize getirirken, ‘üç-beș çapulcu’nun elinden elaman diyebilir mi?
Türk ulusunun binlerce yıllık hoșgörüyü ‘yurttașlık bilinci’ ile pekiștirerek imrenilecek bir türdeșlik yaratma çabasını, bilerek ve isteyerek boșa çıkarmaya çalıșanlara daha ne kadar tahammül edilebilir?
Türk ulusu her türlü zorluğa katlanır ama ordusunun korkmasına kat-la-na-maz.
Türk Ordusu’nun Genel Kurmayı’nın ‘stratejik hata’ yapmasını ba-ğıș-la-maz.
Türk ulusu, ordusu ne istemișse vermiștir.
Öl dediğinde ölmüștür.
Ancak kendisine yapılan ‘darbe’leri kesinlikle sindirememiștir.
Demek ki Türk ulusunun ordusundan beklemediği tek șey kendisine ‘darbe’ yapmasıdır.
Türk ulusu, kendisi dıșındakilere vuracağı her darbede ise ordusunun yanında olmuștur, emrinde olmuștur; kendisi ordu olmuștur.
Ve Türk ulusuna en öldürücü darbe, ordusunun kendisi dıșındakilerle birlikte davranıyor olduğunu görmek olacaktır.
İște İlker Pașa hazretlerinin öncelikle göstermek durumunda olduğu gerçeklik budur.
En basit ve fakat en karmașık gibi görülen.
En kolay ve fakat en zormuș gibi algılanan.
Bilinen ve sanki hiç bilinmeyecekmiș gibi duran.
Düğümü çözecek bir mimik, bir jest, bir sözcük, bir tavır.
Ve ardında duracağına inanmak istediğimiz ‘mangal gibi bir yürek’.
Hepsi bu.
Habip Hamza Erdem
TABANIN DİLİ
Hani DTP’li vekiller sine-i millete dönüyorlardı?
Aynalı Emine de dağa mı ne çıkacaktı. Birtürlükurtulamayan Fatma da kocasına kavușacaktı o arada.
Onları indiremezseniz biz çıkarız mı ne diyorlardı ya.
Hani Ahmet Türk’ün cini șiședen çıkmıștı?
Duyduk ki ‘taban’ları parlemantoda kalmalarını istiyormuș.
Tabanlarına baktık; Aynalı Emine’nin tabanı Tuğluk Aysel’inkinden biraz irice.
Yani tabanları bir değil bunların ya da oynak.
Sayın Öcalan öyle istedi diyor ya Türk Ahmet.
Demek tabanları sayın Öcalan’ın elinde.
Tabanı kaptırmıșlar bir kere..
Șimdi parlamentodaki görevlerine geri dönecek Alaca Karanlık Hükûmetine destek olacaklarmıș.
Uranuslu Ufuk’u da yanlarına alıp grup kuracaklarmıș.
Gerçekte tabansız bu zavallı kuklaların Türk ulusuna; Türk ve Kürt halklarına bir yararları olacağına ben inanmıyorum.
Bunlar olsa olsa Alaca Karanlık Hükûmetinin düșmemesi için bir süre daha payanda olabilirler.
O arada dr Recep’in ağabeyi Hasan Camel, Çıngıraklı Cengiz, Karayol Taha, Fetullah Koru, Nurullah Mert ve yeni yetme kimi yazar çizer ile adlarını anmaya değmez kimi akademisyen (peh peh peh olsun!) için ‘izlence konusu’ olabilirler.
Ve böylece dr Recep’e soluk aldırabilirler.
Yine televizyonlarımız ‘Kürt sorunu’, ‘demokratik açılım’, ‘özgürlük-mözgürlük gibi konularda izlenceler yapar; gazetelerimiz Emine ne dedi Fatma ne demek istedi gibi yorumlar yazarlar.
Oysa yetmișbeș milyon Türkiye halkı tarihinin en ağır, ama gerçekten en ağır ekonomik bunalımını yașamaktadır.
Bu ekonomik bunalım, son otuz yılda yașanmakta olan ‘toplumsal çözülüș’ün üzerine geldiği için, sözcüğün tam anlamıyla ‘kaotik’ bir așamaya ulașılmıș bulunmaktadır.
Bu kaotik ortamdan çıkıșı değil Alaca Karanlık Hükûmeti, CHP ve MHP’nin katkılarıyla yeni bir koalisyon bile bașaramaz.
Bugünkü parlamento, yani Türkiye Büyük Millet Meclisi değil, Türkiye’yi devleti ve ulusu ile, ordusu ve polisiyle, müdür ve memuru ile bu ‘büyük bunalımdan’ çıkarabilecek yetenek ve destekten yoksundur.
Bu tür bir bunalımdan ancak ve sadece, eski deyimiyle ‘genel seferberlik’ ilan edilerek çıkılabilir.
Bunun ilk koșulu da ortak toplumsal istencin Türkiye Büyük Millet Meclisi ya da benzeri bir ‘temsilciler meclisi’nde ortaya konulmasıdır.
Ağızlarda sakızlașan ‘Millî İrade’ denilen șey ne ise bunun ortaya çıkması gerekiyor önce.
Oy oranı, parti grubu, demokratik yol, basın özgürlüğü gibi ‘içi boșaltılmıș’ deyimleri, bugünkü kullanıcıların ağızlarından almak gerekiyor.
Bunun en kolay yolu da bugüne değin konușanların bundan böyle dinlenmemesidir. Ya da konușturulmamaları, dillerinin kesilmesidir yani.
Yazanların yazılarının okunmaması.
Ulusal istencin ortaya çıkmasına en büyük engel bunlardır çünkü.
Ve bunalımın ortaya çıkmasında önemli oranda katkıları vardır bunların.
Bunalımdan kurtulmak da bunlardan kurtulmakla bașlayacaktır demek ki.
Bunlarsız bir Türkiye ‘kendiliğinden’ çözüm yolunu bulacaktır.
Çözüm dediğiniz șeyin ayağınıza gelmesini istemiyor musunuz yoksa?
O DA KİM OLUYOR ?
Ergenekon yargıçlarından biri ‘Adalet Bakanı da kim oluyor?’ demiș.
Demek Ali Dibo’yu tanımıyor.
Ya da ondan da büyük biri var demek istiyor.
İște bunlar böyledir, sıkıșınca kıvırtıverirler.
Adam okumuș okumuș; İmam Hatip’ten sonra ‘hukuk’ okumuș; üç kulhu Allah bir ahed okumuș sonra yargıç olmuș.
Sonra yerel gazetelerden ‘kelepir arsa’ ilanlarını okumuș.
Sonra arsa satıșından sorumlu İl Özel İdaresi müdürünün canına okumuș.
Sonra Adalet Bakanlığı denetmenlerinin kendisi hakkında yazdıkları raporu okumuș.
Sonra Ergenekon İddianamesini okur gibi yapmıș.
Okuduğunu da anlamamıș..
İddianamede olmayanları okumaya bașlamıș.
Savunmanlar çekil de biraz dinlen demișler; ya da git biraz da tașra mahkemelerinde oku..
Halkın içine gir biraz demișler herhalde.
Bu ‘hukuk’ dediğin șeyin büyük bölümü halkın gelenek ve görenekleridir.
Biraz Mevlana oku, biraz Pir Sultan; biraz Hacı Bektașı Veli biraz Yunus oku.
Biraz Köroğlu, biraz Keloğlan..
En çok da Hoca Nasreddin’dir hukuk, onu oku..
Hukuçuluk yasa maddelerini ezberlemek olsa idi, șimdiye çoktan iyi bir yargıç yerine sıradan bir bilgisayar konurdu oraya.
Hukukçuluk, hele yargıçlık önce kendi toplumunu tanımayı gerektiriyor.
Vicdan denilen șey okumakla öğrenilmiyor ki.
Haydi savcı vicdanı iddianameye koymadı diyelim.
Ki Zekeriya’dan bunu beklemek ayıp olurdu zaten..
Yargıç da vicdansız olmaz ki.
Hah ülkede Adalet Bakanı olmadığı konusunda haklı olabilirsin.
Diğer bakanlar var mı ki?
Ali Dibo’yu tanımıyor olabilirsin, Manifaturacı Ali’yi de mi tanımıyorsun?
El Beșir’i tanımıyorsun diyelim, Hacı Beșir’i de tanımıyor musun?
Sen de kimseyi tanımıyormușsun be yargıç bey!
Fetullah Efendi’yi tanımadığını da söylemeyesin sakın.
Senin bakanlıktaki dosya ‘yetkiyi kötüye kullanma’ mı ne imiș?
Hani yetkini, nasıl almıșsan, kendi çıkarların için kullanmaya yeltenmișsin.
Ali Dibo’da bu dosyadan yüzlercesi var, ondan korkma.
Onu tanımasan da olur.
Diğer bakanlar ve onların bașının da bu tür dosyaları yığınla.
Onları da tanıma istersen.
Halkını tanımalasın ama. Onun değerlerini bilmek zorundasın.
Kamu vicadını diye birșey vardır ki cehennem azabından de ötedir.
Fetullah seni tam cennete gönderecekken sırat köprüsünde olsan tutar; yakar mı yakar.
Her savcı ya da yargıcın Amerika’ya kaçıralacağı diye bir kural yok çünkü.
Ancak senin ve benim de tanımadığımız kișiler gidebilecekler oraya.
Sen burada kalacaksın ve sen tanımak istemesen de bu halk seni tanımak isteyecek.
Nasıl biri idi diye sorarlarsa ne diyelim istersin?
Habip Hamza Erdem
SOLDUYU
Bizde bir sağduyu edebiyatı vardır.
Yazın anlamındaki edebiyat değil ama gevezelik anlamındaki edebiyat.
Yani birșey söylemiș olmak için söylenmiș șeyler.
Ve herzaman olduğu gibi, herkes söylenenden kendi anlamak istedıği anlamıș olduğu halde söyleyene de hak vermemezlik etmez.
Sizi bilemem ama ben en az elli yıldır Türkiye’de hep sağduyu çağrısı duymușumdur.
Elli yılda bir gün olsun insan solduyuya çağrılmaz mı?
Bu sağduyu denilen șeye Fransızlar bon sens diyorlar.
Solduyuya da sens commun.
Sanıyorum buradaki komün’den ortaklașacılık, komünizm falan türetildiği için bizimkiler bunu da sağduyu diye çevirmișler bugüne değin.
Solduyu diye çevirecek değillerdi ya.
Oysa asıl sağduyu ile anlatılmak istenilen șey bu solduyu kavramında saklı.
Ortak akıl, herkes için geçerli olması istenilen durum buradan çıkarılabilir oysa.
Yeni bir kavram önerisi değil niyetim; ama elli yıldır tüm toplumun davet edildiği sağduyunun Türkiye’yi bugün içinden çıkılması zordan da öte bir konuma itmiș bulunduğunu göstermek.
Altmıșlı yıllarda ne vardı ki Türk halkı gece gündüz sağduyuya çağrılıyordu?
Ya yetmișli yıllar ya da seksenlisi?
Pekiyi doksanlı ve ikibinli yıllarda ne vardı da yine hep sağduyu bekleniyordu toplumdan?
Evet bugün ikibinonlu yıllarda toplumun gerçekten sağduyu, pardon solduyuya inanılmaz gereksinmesi var.
Son altmıș yılın en tehlikeli, en kaygan, en belirsiz, en karanlık bir dönemine geldik.
Gerçekten bir beka, bir varoluș yani ya var ya da yokoluș noktasında Türkiye.
Ve Türkiye bugün tam bir savaș ortamında; hükûmetsiz ve ordusuz.
İșgal altında.
İșgal kuvvetlerinin ‘genel vali’ yardımcısı, ‘beni öldürecekler’ diye sağa sola satașıyor.
‘Genel Vali’ ve ‘takım arkadașları’ dikkatli olsunlar istiyor.
Bunların halkın içine çıkmaya yüzleri kalmadı gerçekten. Pencereden bakıp sokaktaki her yurttașı kendilerine düșman görüyorlar.
Bunlar ancak ‘aile televizyonları’nda görünüp ‘satın alınmıș gazeteleri’ne konușabiliyorlar artık.
Onlarca televizyon ve yüzlerce ‘satın alınmıș adamları’ var.
Ve hiçbirinde ne ar ve ne de utanma var.
Çıkmıș bir de ‘sağduyu’ çağrısı yapıyorlar.
Hayır bitti.
Sağduyu-mağduyu yok.
Hesap vereceksiniz.
Cezanız ne ise onu da çekeceksiniz.
Soluğunuz kesildi, sesiniz de kesilecek.
Çıkardığınız seslere ‘hırıltı’ denir.
Hırlamanız da kesilecek.
Ve dișleriniz çekilecek.
HAYDİ GEL !
Diyarbakır büyük șehir belediye bașkanına bakıyorum.
Salya sümük..
Parmağı havada, hükûmeti tehdit ediyor: savașı derinleștiririz haa..
Ne için savașıyorsun diye sorulduğunda, sıkı durun șimdi, barıș için diyor.
Hükûmeti devirmek mi istiyorsun? Yok hayır, bundan iyisini mi bulacağız;, bizim ișimiz devletle.
Devletin neresi? En azından yarısı..
Bu yarım devletle ne iș göreceksiniz? Avrupa Birliği ve ABD ile ișbirliği yapacağız.
Peki size solcu-molcu diyorlardı; emperyalizmle ișbirliği olur mu?
Bizimkisi ‘ulusal kurtuluș mücadelesi’; bu așamada yılana bile sarılabiliriz!
Siz ‘ulus nedir?’ neye yarar biliyor musunuz?
Gereği yok, biz mücadele için yaratılmıșız zaten; mücadele yani savașım olsun da ne için olursa olsun.
Bak ișçi sınıfı ayakta, memurlar sokakta, eczacı atakta, köylü pusuda.
Demokrasi diyordun, bak savașımın ‘en demokratik’ olanını uygulamaktalar.
Hükûmeti sallamaktalar.
Ve sen hükûmete destek olmak için bu savașım cephesini yarıp, hedef șașırtmaktasın.
O salya ve sümüklerinle emek cephesininin midesini bulandırmaktasın.
Türkiye emekçilerinin gösteri ya da grevlerini bırakıp senin suratını çarșamba pazarına çevirmeleri için tahrik içindesin.
Hükûmeti bırakıp seni yaka-paça alașağı edebileceklerini bilmiyor musun?
Bilmiyor, bilmemekte ve öğrenemeyecekler.
Ignoratum, ignorata, ignoratis.
Çünkü bunların, hani denir ya, basiretleri bağlanmıș.
Göbekten emperyalizme bağlı bunlar; beyinleri tutuda.
Bu ‘Kürt politikacılar’, bu ‘salya sümükler’, bu beyinleri sulanmıșlar; Aynalı Emine Aynasız Fatmalar, bu börtü-böcek ve çıyanlardan Kürt halkına zerre kadar yarar gelmez.
Bunlar Alaca Karanlık Hükûmetinin ekmeğine yağ sürmekteler.
Ve Kürt halkını daha çok süründürecekler.
Bunlar ‘așağılık televizyoncular’ın rayting malzemeleri olabilirler ancak.
Davul dengi dengine mi ne diye bir söz var ya..
Al birini vur ötekine!
O arada Kürt halkına nasıl el uzatmalı diye düșünmüyor değilim.
Sanki elimi atsam kolumu kaptıracakmıșım gibi geliyor bana.
Haykırıyorum yine de:
Ey benim çileli doğulu yurttașım; ister Kürt ol istersen Zaza; ister Süryani ol isterse Keldani; ister Sorani ol isterse Lorani; gel haydi.
Gel, terk et de gel.
Önce senin adına konușan Kürt’leri bırak da gel.
Sonra senin adına yarıșan Türk-gibileri; Türk’ten bozmaları, Türk bozuntularını terk et de gel.
Gel; Türk-Kürt ayrımını unut da gel.
Türkiye halkı olmaya gel; umutlarımızı biribirine bağlamaya gel.
Kurtulușumuzu kurmaya gel.
Ama beni oraya getirme sakın!
Haydi göreyim seni; bekliyorum tüm içtenliğimle.
DAVADAN DÖNDÜ
Alaca Karanlık Partisinden Elazığ parlamenteri Fevzi İșbașaran iși bașardı.
Gerçekten çok önemli bir iș bașardı.
Kutluyorum.
Yerdeșimdir, ama kendisini tanımam.
Turizm ve ticaret okumuș; ticareti falan iyi kavramıș herhalde.
Özal’a mı ne danıșmanlık yapmıș; özel kalemde çalıșmıș.
Bir Özal yetiștirmesi olarak ne ararsan var demek ki.
Ve birbașına bu bile kendisini tanımamama yeter.
Ancak benim kedisini kutlamama neden olay bașka.
Ne diyor İșbașaran ‘Can ve mal güvenliğim kalmadı’.
Niye?
Çünkü Alaca Karanlık Teknesini terk etme kararı aldı da ondan.
Davadan döndü yani.
Ve demek ki bu Alaca Karanlık Tarikatı’nı terk etmenin bir yaptırımı olduğu bunlara belletiliyor.
Boșuna șurada burada bunları bir araya toplamıyorlar.
Zavallı halkımız da bunlar ülke sorunlarını falan konușuyorlar sanıyor.
Oysa Fevzi İșbașaran bașka ne dedi?
“Bu açılım-maçılım konusunu parti, pardon tarikat grubumuz bilmez; kesinlikle aramızda tartıșmadık ve çoğu arkadașımız gelișmelerden çok rahatsız”.
Demek ki neymiș?
Bu Alaca Karanlık Tarikatında, dünyada çok revaçta olan diğer tarikatlar gibi, tartıșma yapılmaz. Tarikat bașkanı ne demișse o olur.
Tıngır-Mıngır Fırat da ram mı ne diyordu ya..
Arapça boyun eğmek mi ne demek ama fransızca tren demek.
O nedenle olsa gerek; dr Recep trenden inenin vay haline diye uyarmıștı.
Eh tarikat bașkanının da bir bașkanı olur değil mi ama?
Ya da eșbașkanları..
GW Hossein yani Geoge Walter Hossein bir bașkan ise; GF Obama yani Gülen Fetullah Obama da diğeridir zahir.
Her ne ise..
Ancak Fevzi İșbașran çok çok önemli bir iș daha bașardı o arada.
Bülent Ersoy, pardon Arınç’a asker suikast yapmaz dedi.
Yaparsa tarikatın diğer adamları yapar; bu sivil de olabilir, polis de..
Demek ki neymiș?
Bu tarikatın içinde kopmalar bașlarsa; davadan dönen ya da trenden inen olursa onun ‘can ve mal güvenliği kalmaz’ imiș.
Ve bunlarda yalanın ve dolanın hası olduğu için; suçsuz adamları tutup tutup içeri atabilirlermiș.
Bunlara uygun polis de varmıș; savcı ve yargıç da..
Bir asker bulamıyorlarmıș bu iș için.
O nedenle olsa gerek hazreti İlker hazretlerinin karargahlarını basıp duruyorlarmıș.
Ne demișler?
Arayan mevlasını da bulur belasını da.
Bakalım sizinkiler hangisini bulacak?
ARANAN BEȘİKTAȘ
Yanılmıyorsam Beșiktaș’tı aranan.
İskandinav ülkelerinden birine gittiklerinde, gümrükte aranmıșlardı.
Futbolcuların donlarının içine değin bakmıșlar mıydı ne idi?
Amaç arama mı idi?
İhbar mı vardı?
Hayır futbolcuların morallerini bozmak idi amaç. Ve giderek Türkiye’yi küçümsemek.
Șu Seferberlik Tetkik Kurulunu aramaya kararlı savcı ve yargıçların amacı ne ola ki?
Ne bulmayı ummaktalar?
Belge odasında belge buldum denilecek değil herhalde.
Ne ki o belgeleri zorla görmek istemede bir amaç olmalı değil mi ama?
Gerçekte bu bir erk savașımıdır.
Bu Türkiye’de Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kökünden ele geçirilmesi savașımıdır.
Beșiktașlı futbolcular aranmaya tepki gösterip ülkelerine dönme cesaret, bilgi ve onurunu gösterememiș olabilirler.
Bu tür bir aranmaya tepki olarak, donlarının içindekileri ellerine alıp tüm dünyaya gösterme becerisini de göstermemiș olabilirler.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nden herhangi bir yetkili sözkonusu ülke futbolcuları ve hatta o ülke Büyükelçisinin donuna sıyırmayı düșünmüș olamaz mıydı?
Bu tür bir girișimde herhangi bir haksızlık sözkonusu olabilir miydi?
Bu hukukun uygulanması olmaz da ne olurdu?
Hak ve hukukun arama yöntemi bașka ne olabilirdi ki?
Beșiktaș arandı ve arandığıyla kaldı.
Seferberlik Tetkik Kurulu’nun aranması da ‘komuta kademesi’nin donunun aranması ile aynıdır.
Beșiktaș’ın hakkını arayamayan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kendi haklarının gasp edilmesine alıșmıș olması demektir.
Komuta Kademesi’nin donu önemli değil, kol kırılır yen içinde kalır.
Fakat o aramayı yaptıranların ‘iyi niyet’inden kimse sözetmesin.
Onlar tartıșmasız ‘kötü niyetli’dirler.
Onlardan Türkiye Cumhuriyeti Devleti için herhangi, ama herhangi bir yarar gelebileceğini sananlara da așkolsun.
Dedikleri dedik, çaldıkları düdük olsun.
Ancak tam yetmișbeș milyon Türkiye halkı bunlardan hesap soracaktır, bundan kușkunuz olmasın.
Donları ellerine verilenlere de yazıklar olsun.
Bașka ne diyelim?
Hukuk öyle ulu orta konușmakla olmamakta demek ki.
‘Hukuk Devleti’ imiș..
Hukuk gökten inmez, yaratılır a kafa.
Bak adam ‘kendi hukuku’nu nasıl dayatmakta.
Ve yetmișbeș milyon kișiden bir kiși bile bunu onaylamamakta.
Siz de mi onlardansınız yoksa?
--
BEŞİKTAŞLI FUTBOLCULARIN BU ARANMA İŞİ NE ZAMAN HANGİ ÜLKE VE HANGİ MAÇ İÇİN GİDİLDİĞİNDE. OLMUŞTU.YAZARSANIZ DAHA İYİ AYDINLANMIŞ OLURUZ. YOKSA BİLGİLENMEMİZ YARIM KALIR.
AYRICA O ÜLKEYE GİDEN DİĞER KULÜPLER ARANMADI MI.SADECE BEŞİKTEŞI MI ARADILAR
YENİ YILIMIZ KUTLU OLSUN
Yeni yıl dolayısıyla 2008-2009 yazılarından bir demet sunuyorum. 2010’da bir sepet daha olmaması umuduyla, selam, sevgi ve saygılar..
ASKERİN DURUȘU
Bizim askerimiz ‘Atatürkçü’dür. Hatta herbiri, daha askeri liseye bașlarken, kendisinin de birgün bir ‘Atatürk’ olabileceği amacıyla bașlar.
En büyük komutan olduğunda, artık onun en büyük ‘Atatürkçü’ olduğundan kușku duyuluyor olması birbașına ‘maksat’ın ta kedisidir.
Șimdi bu ‘malum maksatlı’ları biryana bırakıp șu soruların yanıtlarını arayabilir miyiz ?
Askerimiz ‘halkçı’ mıdır ?
‘milliyetçi’ midir ?
‘devletçi’ midir?
‘devrimci’ midir?
Hayır.
Ya necidir?
Biraz ‘laik’, biraz da ‘cumhuriyetçi’; yani ılımlı laik ve ılımlı cumhuriyetçi, ama kesinlikle Atatürkçü değil.
ASKER ÜZERİNDEN POLİTİKA
İlker Pașa ‘asker üzerinden siyaset yapılmasın’ demiș. Siyaset sözcüğünü sevmediğim için politika diyorum, ama politikanın ‘asker üzerinden’ yapılanını kestiremiyorum.
../.. Askerin politika dıșında olması da ne demek ?
Kamu bütçesinin yarıya yakınını ayırdığımız kurumu nasıl kamunun dıșında göreceğiz ?
../.. toplum bir bütündür.
Bu bütünlük içinde cumhuriyetimizin kuruluș değerlerinden hangisi bugün yerinde duruyor ki askerimizinki de yerli yerinde ola?
Askerimizin ‘koruyup kollayacağı’ bir kendi ‘konumu’ kalmıștır.
Onun için bizim üzerimizden politika yapılmasın diyerek ancak kendilerini koruyup kollayabileceleklerini dillendirmiș olmaktadırlar.
TSK’NIN YER SORUNU
../.. Cumhur’a (Büyükanıt’ın cumhurbașkanının önadı mı ne ?) ve onun kardeși mi kardeșliği mi her kimse ona saygıda kusur edilmeyecekmiș.
Ümraniye savcısının bir dediği iki edilmeyecekmiș.
Bunu söyleyen kurum Türkiye’nin ‘en güvenilir kurumu’ olarak kalacakmıș.
Yasalara saygılı mı saygılı.
Ancak 12 Mart ve 12 Eylül’den sabıkalı..
Evren kadar Atatürkçü, Özal kadar demokrat, Abdullah Gül kadar cumhuriyetçi, Recep Erdoğan kadar sosyalist (hani sosyal devlet diyorlar ya !) ve Zekeriya Öz kadar adaletli.
İște Türk Silahlı Kuvvetleri’nden durması istenilen yer burasıdır.
ÖZDE Mİ SÖZDE Mİ ?
Irak’ın kuzeyine karadan giren ordu birliklerimiz geri çekildiler. Demek ki operasyonun gerekleri yerine getirilmiş bulunmaktadır.
Böylece, ABD Savunma Bakanı ve o arada bütün dünyaya « Operasyon hedeflerine ulaşıp bir daha girilmesine gerek kalmayıncaya kadar sürecek » denilen operasyon aynı gün tamamlanmış oldu.
Atalarımız neden ‘büyük lokma ye büyük laf etme’ demişler ?
Ben de askerlerimiz Irak’ta, karda kışta savaşıyorlar ; aylar ve giderek yıllar boyu orada kalabilirler ; çünkü ‘oraya bir daha girilmesine gerek kalmayacak kadar’ bir dizi önlem alacaklar diye bekliyor ve dünya ekonomisinin bu ‘daralma döneminde’ ulusal savunma giderlerine ‘ek ödenenek’ kaynakları üzerinde düşünüyordum. Operasyonun bir ‘genel seferberlik’ gerektirebilecek boyutlara ulaşabileceğini bile tasarlıyordum.
Çünkü Irak’a bir daha girilmesine gerek kalmayacak denli köklü bir operasyon demek, Irak’ta Devlet’in egemenliğini sağlayıncaya kadar orada beklemek yani önünde sonunda ABD ile karşı karşıya kalmak demektir. Olursa uzlaşma ile olmazsa çatışma ile yapılacak olan budur ve bundan kaçınmanın olanağı yoktur.
GÜLE GÜLE PAȘAM
Yașar Pașa’nın Genel Kurmay Bașkanı olacağı dönemlerde kopartılan gürültü Paris’e uzanmıștı.
../..Ben de Yașar Pașa’nın iyi bir komutan olduğunu, ülkeyi çapsız politikacalara karșın iç ve dıș tehditlere karșı koruyabileceğini söyledim kısaca.
Nereden bilebilirdim ki ? Sezinliyordum sadece…
Gün geldi, iç tehdit Pașa’ma komutan oldu.
N’oldu dediler bana; ben ‘meraklanmayın Pașa’mın bildiği var ki benim bile aklım ermez buna’ dedim.
Gün geldi, dıș tehdit de değil tehditçik eyleme kalktı: Irak’lı eșkiyalar Türkiye’ye girdiler. Girmekle kalmayıp askeri birliğimize saldırdılar ve askerlerimizi tutsak edip Irak’a götürdüler.
../..Bakmayın sözlerini yalınlaștırdığıma, Yașar Pașa tumturaklı konușur aslında.
‘Sözde değil özde’ bir komutandır kendileri. Tıpkı kendi bașkomutanları gibi !
‘Eșkiyaya değil arkasındakilere bakın’ dediydi bir kaç kez. Biz de eșkiyanın arkasına baktık uzun süre, meğer kendileri de eșkiyanın arkasından bakıyorlarmıș sürekli.
Bizim çıplak gözle gördüğümüzü onlar göremiyorlarmıș meğer.
../.. Konușurken borsaya bakar da anamuhalefet partisini görmez Yașar Pașa’m.
Bakacak yeri iyi bilmek gerek kușkusuz.
Baykal niye erken döndünüz diye sordu da bir dayak yemediği kaldı.
‘Sen mi verdin izini?’ dedi. Ben izin aldığım yere veririm hesabımı.
Orası da eșkiyanın arkası mı ne? Biz bilemeyiz, çünkü uydudan bakacak durumda değiliz.
Dolmabahçe’de dolma mı mantı mı ne yemiști de bize söylememiști yine.
Anılarında yazacakmıș, öğreniriz birgün elbet.
SOĞAN
Hilmi Özkök ‘kasaptaki ete soğan doğramam’ demiș.
Eski pașa Evren de ‘Bir baș ol da istersen soğan bașı ol’ derdi. Netekim darbenin bașı olup, tüm Türkiye’nin bașını yakmadı mı ? Bugün yașadığımız ekonomik, politik, toplumsal tüm olumsuzlukların tohumunu eken de odur, uluslararası ilișkilerimizin temelini oyan da o.
‘Tencereyi pislettiler’ dedi politikacılar için. Oysa o dönemin politikacıları bugünkülerden beș gömlek ileride idiler. Gelen gideni nasıl da aratıyor.
../..Bakarsınız Yașar Büyükanıt da emekli olduktan sonra ‘ben soğan erkeği falan değilim’ deyiverir. Kendilerinden soğanlı bir söz beklenmelidir. ‘Filiz’i kasaba gönderdikten sonra soğanı soymaya bașlarım’ da diyebilir. Oysa Genel Kurmay Bașkanlığına gelirken düzen kaymasının ayırdında imiș izlenimi vermiș, düzenbazların ümüğüne soğan sıkacak diye beklemiștim.
Sonra ‘özde’ olmasa da ‘sözde’si ile idare ediverin demedi mi ? Dedi. Ergenekon dosyalarında var, en azından bu yazıdan sonra olacak !...
Tezkere ile de umutlandırmıștı Büyükanıt. Ne oldu ? Eski tencere eski soğan.
Kamuoyu yoklamalarında en güvenilir kurum seçilmek yetmez, benim gibi yurttașların tam güvenini yitirmemektir önemli olan.
BUGÜN 23 NİSAN
İlker Pașa bugün genel kurmay bașkanı oldu.
Ve güzel bir 23 Nisan konușması yaptı.
‘Atatürkçülük’ vardı, Devlet-Ulus vardı, laiklik vardı ve ‘askerimizin durușu’ vardı konușmasında.
Yeni bir șey var mıydı diye sorulacak olursa, o da vardı; ‘ABD ile tam bir uyum içinde olduğumuz’.
Rahatladık.
Çünkü, ‘malum çevreler’in zaman zaman ordumuz ile ABD arasında kimi anlașmazlıklar olduğunu ileri sürerek ordumuzu yıpratmaya çalıștıklarını duyuyorduk.
ABD ile uyum içinde olmak AB ile uyumu da getiriyor beraberinde.
../.. Ve arkasında ABD ve AB’nin olduğu ‘birlik ve bölünmezlik’ söylemi 23 Nisan konușmalarına yakıșsa da 29 Ekim konușmalarına yakıșmaz.
Çünkü arkasında ABD ve AB’nin olduğu her anlayıș ‘bakıșımsız gruplar’ yaratmaktadır da ondan.
Hem ABD ve AB ile uyum içinde olup hem de ‘bakıșımsız gruplar’dan yakınmak olmaz.
Olursa 23 Nisan konușması olur ama 29 Ekim konușması olmaz.
CART HAZRETLERİ
Bunlar kıșlalarda cart-curt ederler. Kokteylerde falan ise daha kibardırlar; yani cırt-pırt.
Ülke, devleti ve ulusu ile zurnanın zırt dediği yerde iken, Cart hazretleri asker-sivil ilișkileri konusunda konferanstalar.
../.. Gelen ağam giden pașam örneği ‘demokrasi’ havarisi.
Hukuka saygılı mı saygılı.
Hukuk dediği de salt yasalar olsa iyi; Zekeriya Hukuku’na da saygılı..
Hazretin biri girip diğeri çıkıyor huzurdan.
Süt dökmüș kedi örneği mi desem, dut yemiș bülbül örneği mi?
Hazret Atatürkçülüğü kimseye bırakmaz ama, Atatürkçülüğü Natoculuğundan kısadır hep.
Darbeye afsunlu, devrime karșı mı karșıdır.
../..Yarım yüzyıl Devlet’e hizmet etmedi bu cart-curtlar, devlet onlara baktı.
Yarım yüzyıldır devleti tüketmede en önde oldular.
Bunların en büyüğü Hazreti Kenan, Amerikalı meslektașı tarafından dolandırıldı. Kazanan Yunanistan kaybenden Türkiye oldu.
Sondan bir önceki kim tarafından dolandırıldı belli değil, ama kazanan tarikat kaybenden Türkiye Cumhuriyeti oldu.
Tezkere tezkere dedi Türk halkını dolandırdı, kazanan Barzani kaybeden Türkiye Cumhuriyeti yurttașları oldu.
Somali’ye gemi, Lübnan’a asker, Afganistan’a erzak, Gürcistan’a teknoliji ve Ermenistan’a ödün gönderen kim?
Suriye sınırındaki mayınlar aracılığıyla ülke topraklarını İzak’a vermeye teșne kim?
Hazreti hazretleri.
Șimdi çıkıp ‘hukuk nutku’ atacakmıș.
Bari küçük atsa.
Küçük atsa da Bülent Arınç’ın hıșımına uğramasa.
Kazasız belasız șu Askerî Șûra’yı bir atlatsa.
Bizim ülke için, devlet için ve ulus için ondan bir beklentimiz yok.
Bari kendisini kurtarsa.
Hiç değilse ordumuzun onuru yerlebir olmasa.
Emniyet Kuvvetleri TSK’nın yerini alıncaya değin hiç değilse.
Gidiș o gidiștir.
Ordu-Devlet’ten Polis-Devlet’e geçiștir sözkonusu olan.
Ya da fașizm’in dik alası.
Bilmem anlatabildim mi Hazreti Cart-Curt Hazretleri?
BAȘBUĞ OLMAK
Genel Kurmay Bașkanı Orgeneral İlker Bașbuğ’u zor günler bekliyor.
Çünkü Türkiye zorda.
Dünya zorda aslında, ancak Türkiye çok daha zorda.
../.. O nedenle Genel Kurmay Bașkanı’na tarihsel görevler düșmektedir.
Milliyetçilerin ‘Bașbuğ’u, ulusalcıların ‘İlker Pașa’sı, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Genel Kurmay Bașkanı olup olmamak görevidir bu.
Türk ulusunun komutanı olmak.
../..Türk ulusu her türlü zorluğa katlanır ama ordusunun korkmasına kat-la-na-maz.
Türk Ordusu’nun Genel Kurmayı’nın ‘stratejik hata’ yapmasını ba-ğıș-la-maz.
../..Demek ki Türk ulusunun ordusundan beklemediği tek șey kendisine ‘darbe’ yapmasıdır.
Türk ulusu, kendisi dıșındakilere vuracağı her darbede ise ordusunun yanında olmuștur, emrinde olmuștur; kendisi ordu olmuștur.
Ve Türk ulusuna en öldürücü darbe, ordusunun kendisi dıșındakilerle birlikte davranıyor olduğunu görmek olacaktır.
MGK
Muhterem Gülen Kurulu’muz da toplandı sonunda.
Bașında Gül, sağında Erdoğan solunda Bașbuğ hazretleri.
Açılıș konușmasından sonra, Bülent Ersoy söz aldı: Arınç gibi kıvırtarak, “sayın pașam, dedi, dıșarıda sizin için atıp-tuttuğumuza bakmayın, biz sizden çok mennunuz çook”.
Bașbuğ gülümsedi, rahatlamıștı.
“Sayın bașbakan yardımcım, ben zaten Baykal’ın Bașbakanıyla sürekli görüșüyorum. Hatta dün de görüștüm, bende çekinilecek bir yan yok”.
ASKER KAFASI
../..Birgün, toplantıların birinde Memet’in büyükleri cumhuriyeti yıkmak ve ülkeyi parçalamak için bir süreç bașlatma kararı almıșlar.
Memet imzala demișler, o da imzalamıș.
Aradan zaman geçmis; altında Memet’in de imzası bulunan kararlar uygulamaya konulduğu için Birleșmiș Milletler Gücü ülkeye gelecek olmuș.
Türk halkı bu, kafası atmaya görsün; benim ülkemde bu da mı olacaktı deyip kimi kazmasına, kimi küreğine, kimi dirgen kimi çekicine sarılıp meydana çıkmıș.
Kim ki bu kararları aldı ‘hesabını verecek’ demiș.
Bir kez demeye görsün, dedi mi hesabını da görürmüș.
Onu ne ABD ne AB, ne Birleșmiș Milletler ve ne de Birleșecek Devletler tutamazmıș.
Zamanında, ne top ne tüfek, ne tank ne uçak, ne gemi ne denizaltı hiçbirșey tutamamıșmıș.
Ne koruma memuru ne polis; ne manga, ne bölük, ne tümen; ne tugay; ne alay ne de ordu.. tutamaz imiș.
Kim önde idi kim arkada aramaz imiș.
Yașıyor mu öldü mü diye bakmaz, mezarından bile çıkarıp hesabını sorarmıș.
İster mezarda olsun ister bașının üstünde, bu asker kafasıdır diye de ayırmaz imiș.
Ha bu bana ders olsun diyen bile kurtulamamıșmıș.
Tarih bu, yalan söyleyecek değil ya.
Yine de inanmayanlar deneyebilir imiș.
DARBENİN İLK GÜNÜ
Olmaz olmaz deniyordu ve sonunda darbe de oldu.
Bu gece sabaha karșı Türk Silahlı Kuvvetleri emir-komuta zinciri dıșında yönetime el koydu.
Darbecilere kimin kumanda ettiği belli olmamasına karșın, eski genel kurmay bașkanı İlker Bașbuğ ve kuvvet komutanlarının gözetim altında tutuldukları ve canlarının sağ olduğu gelen haberler arasında.
Kent merkezlerinde önemli kurumları asker ve polisin birlikte korumaya almaları șașkınlık yaratsa da, önümüzdeki günlerde bu iki kuvvet arasında ‘husumet’ çıkacağı uluslararası kurulușlarca ileri sürülmekte.
Darbeyi İtalyan Rai televizyonu bașta olmak üzere, El Cezire, CNN ve Te Re Te televizyonları ‘Floș’ haber olarak, sabah ezanından biraz önce tüm dünyaya açıkladılar.
Müslüman olmayanların henüz uyanmamıș olmalarına karșın İtalyan bașbakanının Türkiye’yi telefonla araması dikkat çekti.
Derin merkezlerden alınan duyumlara göre, bu telefondan sonra Silvio’nun yeniden yatağına döndüğü kesinlik kazandı.
Darbeciler Ta Re Te televizyonu aracılığı ile yaptıkları ilk açıklamalarda, NATO ve CENTO’ya, IMF ve Dünya Bankasına, ABD ve AB’ye, Gül ve Gülen’e, Erdoğan ve Er Doğmayanlara bağlı olduklarını belirttiler.
Ana muhalefet partisi genel bașkanı ile diğer muhalefet parti genel bașkanlarına evden çıkma yasağı getirildi.
Ancak partilerinin kapatılma olasılığına kesin gözüyle bakılmakta olduğu ileri sürülmekte..
Mecliste grubu bulunan partilerden CHP ve MHP’nin kapatılacağı, AKP ve BDP’nin de cuma namazından önce adlarını değiștirmeleri halinde faaliyetlerine izin verileceği gelen duyumlar arasında.
Baykal’ın Antalya’ya, Bahçeli’nin de Osmaniye’ye sürgüne gönderileceğine kesin gözüyle bakılmakta.
Darbecilerin Alaca Karanlık Partisi il ve ilçe merkezlerini tank ve toplarla korumaya aldıkları, yaklașacak ișçi, köylü, memur ve emeklilerin en az yüz metre öteden geçmeleri istendi.
Merakla beklenen ekonomik programın, ‘eski hamam eski tas’ olacağı özellikle ve öncelikle uluslararası kurulușlara bildirildi.
Doğuda Suriye, Irak, İran, Ermenistan ile batıda Yunanistan ve Bulgaristan’a onlar tarafından bir hareket yapılmadığı taktirde Türkiye tarafından herhangi bir harekat yapılmayacağı konusunda güvence verildi.
O arada, Talabani’nin darbecileri kutlamak için birkaç Kül Kedisi göndereceğini Hasan Camel’e söylediği ileri sürüldü.
Ulusal Kanal, Kanal B, ART, Halk Tv ve Kanalbiz televizyonları için süresiz kapatma talebi Radyo Televizyon Alt Kuruluna bildirildi.
Darbecilerin anayasayı askıya almalarına karșın hükumetin görevinin bașında olduğunu söylemeleri iç ve dıș kamuoyunu rahatlattı.
Ülkenin ‘ileri giden’ televizyon yorumcularının ‘böyle darbeye can kurban’ diye canlı yayında göbek atmaları, göbek atamayanların da göbeklerini kașımaları ülkede ‘huzur ve sükûn’un berkemal olduğu șeklinde yorumlandı.
Darbenin nedenleri üzerine yapılan hemen hemen tüm açık-oturumlarda, muhalefetin ülkeyi iyi yönetemediği ortak bir kanı olarak ortaya konuldu.
O nedenle de hükûmetin elinin darbeyle serbest bırakılması ülkede bir bayram havası estirdi.
Cami, cemevi, kilise ve sinegoglarda darbeciler için dualar edildi.
Hayırlı darbelere vesile oldu, diye yazacaktım
ki elim varmadı; hayali bile iğrenç geldi.
Habip Hamza Erdem
BU KADARINI DA..
Siz bu kadarını da beklemiyor olabilirsiniz.
Reklamdaki adam ne diyor; bu kadarını da.. bekliyordum.
Pekiyi siz tekel ișçlerinin ‘o kadarını da’ bașarabileceklerini bekliyor musunuz?
Beklemeyenler olabilir. Onlara göre ‘ayaklar baș olursa’ kıyamet koparmıș.
Oysa onlar kıyametin tam da ortasındalar.
İsterse o kadarını beklemesinler, ama o kadarını görecekler.
‘Ayaklar baș olursa..’
Söyleyen adam sanırsınız gökten zembille inmiș.
Sanki kendisinin ‘bir baș’ olması tanrının inayeti.
Türkiye tespih kendisi ‘imame’.
Aymazlığın bu kadarını doğusu ben bunlardan bekliyordum.
O nedenle de bunlar için tam bir kıyamet öngörüyorum.
Bunlar sıradan imam yurttașlarımız idi aslında. Atamaları yapılabilirse eğer, köye gidecek ve köyün, mahallenin, semtin imamı olacaklardı.
Ancak o kadar imam beklemiyordu ülke ve çoğu bașka ișler yapar oldular.
Kimi taksici kimi tekstilci oldu; kimi gemici kimi de fenerci.
Kimi de, hasbel kader, politikacı.
Politikacı oldular olmasına da politikayı öğrenmemișlerdi.
Halkı cemaat kendilerini de imam görüyorlardı hep.
Politik yetki ve sorumluluğun geçici bir görev olduğunu kavrayamamıșlardı.
O görevi yapamayacakları belli olunca, özür dileyerek görevi bir bașkasına devretmek zorunda olduklarını, hele o görevi ‘kötüye kullanma’nın ne tür yaptırımları olduğunu anlayamamıșlardı.
Horasan’da halı dokunuyordu dokunmasına da enine mi boyuna mı olduğunu bilemiyorlardı.
Baș olmak ile ‘ali kıran baș kesen’ olmayı ayırdedemediler.
Demokrasi-memokrasi gibi sözcükleri duymușlardı ama, içselleștirememișlerdi.
Bir bakan ile bir tekel ișçisi arasında hiçbir ayırım yapılamayacağını; her ikisinin de eșit birer yurttaș olabileceklerini bașları basmadı.
Camiye bile korumayla gelip, bir ișçi ya da bir memurla aynı safta olmayı bașaramadılar.
İnançları bile sağlam değildi bunların.
İmanları kıt.
Benim uzmanlık alanıma girmediği için ölçüsünü bilemem.
Ama bunların müslümanlıkları bile yapmacık.
Bunlar yalanı meslek edinmișler; sayılırsa günde tam seksen adet.
Birbașına bu bile bunların din dıșına çıktıklarını kanıtlamaya yeter.
İșçiye ‘ayak’ diyor hazret kendisine ‘baș’.
İșçinin ellerini bırakın ayaklarını da öpeceği yerde.
Bu ‘milletin efendisinin köylü olduğu’ ülkede.
Kendisinin de bir ‘ișbortacı’ çocukluk dönemi olduğu halde.
Dostu Silvio, arkadașı Putin, Patronu Obama, ortağı bilmem ne emiri olunca tekel ișçsi ayak oluyor demek ki.
Güzel!
İște bu ‘baș’ efendiye Tekel ișçisinin öğreteceği çok șey görünüyor ufukta.
Bakalım Silvio mu, Putin ya da Obama mı durabilecek ardında.
O kadarını da o zaman göreceğiz, beklemesek de.
Habip Hamza Erdem
OCAK 1980
1980 yılının Ocak ayının ikinci günü Genel Kurmay Bașkanı hükûmete bir uyarı çekiyor; ültimatom ya da ‘son’ uyarı yani.
Muhalefet partilerinden CHP ve Millî Selamet Partisi de ülkede ‘demokratik hakların’ kısıtlanmasına karșı ișbirliği içinde olacaklarını bildiriyorlar.
Ordu ve muhalefet eleele sanki.
Ne ki hükûmet, o zamanki deyimi ile, kamuda ‘partizan’ca atamaları yapmaya devam ediyor.
Ve Ocak ayının 24’ünde hükûmet, bașbakanlık müsteșarının bașbakana sunduğu ve bir beyaz sayfaya sığabilecek sayıdaki önlemleri ‘ekonomide açılım’ kararları olarak açıklıyor.
Açıklıyor açıklamasına da, ülkede ișçi sınıfı belki de otuz yıl aradan sonra ulașamayacağı bir ‘örgütlülük’ içinde. Onlar da ‘24 Ocak Kararları’na karșı așamalı olarak ‘genel grev’e gideceklerini açıklıyorlar.
Üniversitelerde, bașbakanlık müsteșarının bir beyaz sayfaya sığdırdığı önlemler üzerine yüzlerce kitap ve makale yayımlanıyor.
O zamanki üniverseteler de otuz yıl aradan sonra ulașılamayacak bir ‘bilgi’ ve ‘nitelik’ tașıyorlar kușkusuz. Öğretim üye ve yardımcıları, o zamanlar, tümden yurtsever. Tümü ülkenin kalkınıp gelișmesinden yana. Tümü ülke kaynaklarının yabancılar tarafından sömürülmemesini istiyorlar. Tümü ne özel sektör ve ne de uluslararası kurulușlardan ‘bahșiș’ alıyorlar. Tümü ‘akçalı destek’ almayı aklından bile geçirmiyor. Tümü ‘kıt kanaat’ geçinse bile ‘ele el açmayı’ onursuzluk sayıyor.
Bilim adamları. Ama o zamanlar kușkusuz.
Hükûmet zorda.
İçeride destekçisi yok ama dıșarıda var.
Dıșarıdakiler de hükûmetle oynuyorlar bir bakıma.
OCDE Mart ayında yapacağı yardımı Nisan ayına erteliyor. O arada hükûmete
üç anlașma daha imzalatıyor.
ABD, Savunma ve Ekonomik İșbirliği anlașmaları imzalıyor.
Varolan ABD üslerinin geliștirilmesi yanında Batman’a ve Erzurum’a da üs kurayım diyor, Muș’a da..
Bu üsler gerekli ABD için.
N’olur ne olmaz.
Ya ișçiler Van’dan Hakkari’den yola çıkarlarsa Ankara’ya doğru!
Ya Ardahan’dan Kars’tan gelirlerse?
O arada Türk Parası her geçen gün pul olmaya devam ediyor.
Dolar bir yılda 17 Tl’den 77 Tl’ye fırlıyor.
Ülkede tam bir ‘birlik ve beraberlik’ yaratmanın zamanı aslında. Zor günleri dayanıșma ile atlatmaktan bașka çare yok.
Ne gezer?
Hükûmet inada devam ediyor ve umudu yurt içinde değil ama yurt dıșında arıyor.
Ödün verilecekse kendi yurttașlarına vereceği yerde yabancı kuruluș ve devletlere veriyor.
Ödün verdikçe de batıyor.
Bașbakanın müsteșarı hem bașbakanın hem de ülkenin altını oydukça oyuyor.
Mayıs ayında ișçi sendika liderleri tutuklanıyorlar.
Haziran ayında IMF ile üç yıllık bir anlașma daha yapılıyor.
Faizler serbest bırakılıyor.
Borç bulun da kaça bulursanız buluna gidiliyor.
Yiyin efendiler yiyine geliniyor.
Senlik benlik alıp bașını gidiyor.
Sokaklarda kim önce silahını çekerse öbürünü vuruyor.
Tam bir ‘Küçük Amerika’ olunuyor bir bakıma.
Ya da Teksas.
Devletten herkesin umudunu kestiği bir noktaya doğru yol alınıyor.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ‘yıkılması’ için ne gerekiyorsa o yapılıyor.
Ve Eylül’de Hazreti Kenan ‘Devlet benim’ diyor.
Ya da padișah!
Ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ‘yıkım iși’ böylece hızlandırılmıș oluyor.
Otuz yıl sonra bir bașka Ocak ayındayız.
Bazı șeyler benzese de bazıları benzemeyecek kușkusuz otuz yıl sonra.
Çünkü, ne diyor düșünür, bir derede iki kez yıkanılmaz.
Ocak 2010’dan sonra hiçbir șey eskisi gibi olmayacak.
Padișahlar ‘dıș kuvvetler’iyle birlikte gidecekler.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin yeniden ‘kuruluș’una geçilecek.
Ocak’tan Eylül’e ne kaldı ki?
DARBE BEKÇİSİ
Hazreti İlker yine kızmıș, bağırıyor; “Darbe dönemi bitmiștir”.
1960’ta askeri lise öğrencisi. 71’de yüzbașı-müzbașı olmalı.
80’de yarbay-marbay mı ne?
Bütün darbeleri görmüș ve ‘demokrasi’ye inanmıș.
Ve ‘benim dönemimde darbe olmayacak!’ diyor.
Peki kendilerinden darbe isteyen kim tanrı așkınıza.
Bir tek yurttaș var mı? Yok.
Yok amma...?
Bu ülkede yabancı bir devletin yetkilileri ile ‘iki sayfa dokuz madde’lik anlașmaları imzalamak bir darbe midir değil midir?
Önce devlete, sonra cumhuriyete, daha sonra da demokrasiye indirilmiș bir darbe midir değil midir?
Bu ülke insanlarının ‘triliyonlarca lirasını kaybetmek’ ne olmakta?
Darbe mi yoksa ișbilirlik mi?
Üçkağıtçılık mı yoksa?
Bunları görmezlikten gelmek midir demokrasi inancı?
Bunlara göz yummak, yurttașlık bilinci ve ahlâkına indirilmiș darbenin ta kendisidir.
Seçimmiș.
Türkiye’de tüm seçimler de birer ‘darbe’dir.
Hiçbir seçim ‘demokrasi’nin kurum ve kurallları ile yapılmaz.
Ve Türkiye’de yapılan seçimlerin çoğu ‘halkın iradesi’ne indirilmiș birer darbeden öteye gitmemiștir.
Hazreti İlker yarım yüzyıldır tüm darbeleri görmüș ve darbeden nefret eder olmuș olabilir.
Ne ki, ne cumhuriyeti öğrenebilmiștir ne de demokrasiyi.
Ne de ‘Atatürk İlkeleri’ni..
O da, sevgili komutanı gibi ‘uluslararası ilișkilerin bugünkü așamasında devlet-ulusların yeri ve önemi’ konusunda çağ atlamıștır.
‘Atatürk ilkeleri’ni gözden geçirmekten yanadır.
Arada sırada çıkıp bağırması ‘Türk askeri’nin ‘gazını almak’ içindir.
Bu kafayla tanrı göstermesin bir de ‘darbe-marbe’ yapacak olursa vay Türkiye’nin haline. İyi ki darbe yapmaktan yana değil.
Yaparsa bir Hazreti Kenan’ımız daha olur, o kadar.
O da olabilir mi belli değil kușkusuz.
Oysa Türkiye adım adım ‘devrim’e doğru gitmektedir.
Atatürk ilke ve devrimlerini yeniden yașama geçirmeye doğru yani.
Kim ki yalancıdır, kim ki sahte-sofu;
kim ki sahte-cumhuriyetçidir kim ki sahte-demokrat;
ve kim ki ișbirlikçidir ve de darbeci
devrilecektir.
Bu devirme eylemine de darbe değil ‘devrim’ denir.
TSK’da ‘darbe’ci var mı yok mu bilinmez, ama devrimcilerin olmadığı apaçık ortada.
Habip Hamza Erdem
YURTSEVERLİK ÜZERİNE
Yurtseverlik kavramını çözümlemeye yurt ve sevgisi gibi iki ögesini ayırmakla bașlanabilir.
Her iki ögenin bir somut bir de soyut yanı olduğu da önkabullerimizden olsun.
Ki somuttan soyuta gidip soyuttan somuta gelebilelim.
Basitten karmașığa gidebilmek için de çocuk örneğini alalım. Henüz toplumsal değer yargılarıyla biçimlenmemiș olduğu için.
Yeni doğan bir çocuğun annesinin memesine sarılması somut bir gereksinme içindir. Annesinin kokusunu tanıması ve annesine karșı ‘soyut bir sevgi’ duyması sözkonusu değildir. Hastahane içinde sütü olan herhangi bir kadın onu emzirebilir ve bebek annesi olmayan bu kadının memesini emerken annesi midir değil midir diye bakmaz. Bebek için öncelik süttedir ve ona süt veren kim ise onu sevecektir. Buna somut sevgi diyelim.
Oysa hayvanlar dünyasında olay tamamen bașka boyutlarda gerçekleșir. Binlerce koyun içinde kuzu anasını ana da kuzusunu bulmak zorundadır ve kuzunun yașayabilmesi anasını bulmaktan geçer. Çünkü anasını bulamayan kuzuyu bir bașka koyunun kabullenmesi sözkonusu değildir.
Ve çocuk babası için de yine somut bir sevgi duyar bașlangıçta. Kim onu okșar ve severse o da ona karșı bir yakınlık duyacak, diyelim onu sevecektir. Kim onu gezmeye götürecek, kim ona oyuncak alacak ve kim onunla daha çok oynayacaksa çocuk da onu o kadar fazla sevecektir.
Ne var ki çocuk büyüdükçe ve çevresinde olup bitenleri öğrenmeye bașladıkça; aile kavramını, yani ana-baba, dayı-amca, hala-teyzesini de tanıyacaktır.
Bu çocuğun laboratuvar çocuğu olduğunu varsayalım ve ondan çok uzun bir zaman diliminde gerçek ana-baba, dayı-amca ve hala-teyzesini saklayalım. Yedi-sekiz, on-onbeș ve hatta yirmi-yirmibeș yașlarına değin bu çocuk gerçek ailesini tanımamıș olsun.
Yirmibeș yașında iken, bir gün ve bir Yeșilçam seneryosu örneği ona gerçek ana-babasının șunlar, hala ve teyzesinin bunlar olduğu açıklanmıș olsun.
Kendisini o güne değin yetiștiren, çocukken süt veren analığı, giyecek ve oyuncak alan babalığı, her türlü sevgi, yardım ve desteği gösteren diğer eski-akrabalarına karșı çocuğun sevgisinde bir azalmanın olabileceği düșünülemez.
Ne var ki, yirmibeș yıl sonra tanıdığı gerçek ana-baba, dayı-amca ve hala-teyzesine karșı, olağanüstü bir biçimde sevgi duyacağı da kesinlikle yadsınamaz.
İște gerçek ana-babası ve ailesine karșı duyacağı sevgi tamamen soyut bir sevgidir. Oysa kendisini yetiștiren ana-baba ya da önceki ailesine karșı duyduğu sevgi somut bir sevgi olarak kalacaktır.
Çocuğa ana-baba, aile ya da yurt sevgisi demek ki toplum tarafından verilmektedir. Soyuttur ama somut sevgiden daha bir kapsamlıdır.
Onun ‘insanoğlu’ olmasından kaynaklanmaktadır.
Yalın bir duygu olmasından öte, bir değerdir.
Örneğimize dönecek olur da, laboratuvar çocuğumuzun Fransa’da doğup büyümesine karșın gerçek ana babasının Türkiye’de yașadığını varsayarsak; çocuğun yurt sevgisinin de Türkiye’de yașayanlardan hiç de geri kalmayacağını ileri sürebiliriz.
İnanılmaz bir biçimde yurtsever olacaktır.
Ülkesi için canını bile vermeye hazır olduğunu söylecektir.
Ne süt ve ne de kandan gelmektedir bu sevgi.
‘Sütsüz’ ya da ‘kansız’ gibi nitelemeler bu sevginin olmadığı durumlar için söylenmiș olsalar bile, buradaki örnekleme için kesinlikle kullanılamazlar.
Kușkusuz binlerce ‘laboratuvar çocuğu’ içinden aykırı örnekler de çıkabilir.
Ne var ki, örnek ‘laboratuvar çocuğu’muz bir genelleme yapılabilmesi için haydi haydi elverișlidir.
Ve Türklük ile de yakından uzaktan ilgisi yoktur.
Ancak yurtseverliğin herșeyden önce bir ‘toplumsal değer’ olduğunu kanıtlamak için yeter koșuldur.
Bir bașka deyișle, insanı insan yapan değerlerdendir.
Kimileri için gerek koșul olmasa bile.
On 30 Aralık 2009, 01:38, Habip Hamza Erdem <habiper...@live.fr>
wrote:
> Bari...
>
> tamamını oku »
SİVİL ANAYASA SAVAȘLARI
Kimilerine göre kurtulușa az kaldı.
Ülke bir ‘seçim sathı mahalline’ girdi. Șöyle de ya da böyle, bir genel seçimde Alaca Karanlık Partisi tek bașına hükûmet kuramayacak oranda oy alacak.
Zaten șimdiki genel bașkanı, nicedir aday olmayacağını söylemiyor mu? Onsuz bir Alaca Karanlıkla daha kolay halleșilebilecek.
Biraz Baykal, biraz Bahçeli, az-buçuk Cindoruk, Șener-mener (ki kișisel olarak saygıdeğer bulurum), neydi o Komutan, sizin parti-bizim parti bir cümbüș ki ilk altı ayda ülkenin altı üstüne gelecektir.
Aman efendim, yoksa ben de ‘istikrar’ yanlısı olmayayım.
Hani Alaca Karanlık’tan yana mıyım neyim?
Hayır efendim, bu Alaca Karanlık kesinlikle gidecektir ve bir saniye bile kalması ülkeye de devlete de zarardır.
Gitmesiyle kalmayacak, öyle koalisyonlarda falan da boy göstermeyecektir.
Muhalefet yapmasına bile olanak verilmeyecektir.
Önce hesap verecektir.
Çıkardıkları tüm yasalar yeniden ele alınacak, yaptığı tüm anlașmalar gözden geçirilecektir.
Yaptığı atamalar geri çekilecektir.
‘O kadarını da’.. diye söylendiğinizi duyar gibiyim.
Evet efendim. Tam da ‘o kadarına’ değini yapılacaktır.
Ya bu beklentiler yerine getirilecektir ya da ‘hiç gereği yok’la yetinilecektir.
Kalsınlar efendim, ‘Ölmüș eșșek kurttan kormaz’ derler.
Dr Recep gidecekmiș de, İMF planlarını MHP daha iyi uygulayacakmıș.
AB’ye davul-zurnayla değil de ‘șerefimizle’ girecekmișiz.
Darbeye karșıymıșız da, ordu da kendisine çeki-düzen vermeliymiș.
Demokrasiden yanaymıșız da ‘çürük elmaları’ ayıklamalıymıșız.
Özgürlüklerden yana olduğumuz için ‘vakit’ ve ‘nakit’ gazeteleri de yayınlarına devam etmeliymiș.
Yayım özgürlüğü konusunda ‘Uluslararası Kurulușlarla’ antlașmalarımız olduğu için tarikat televizyonlarına bi-șey diyemeyecekmișiz.
Hani șu suç duyurusunda bulunan gazeteciler var ya, ‘onlar da bizleri aydınlatmaya devam etsinmiș’.
Ya da ne olacakmıș? Efendim Alaca Karanlık gidecek olursa herșey daha bir ‘rayına oturabilecek’miș.
Yani tren gidecek ve bizler de raylarla uğrașacakmıșız.
Sağolun, sağlıcakla kalın ve yerlerinizden kımıldamayın beyler.
Bu Alaca Karanlık öyle bir gidecek ki, sizlerin kılınızı kıpırdatmanıza gerek bile kalmayacak.
Kılınızı kıpırdatmadığınız için de bașka zahmetlere girmenize hiç gerek kalmayacak.
Bunlar öyle seçimle-meçimle de gitmeyecekler.
Göreceksiniz bunlar ülkede bir ‘iç-savaș’ çıkartmadan gitmeyeceklerdir.
Geçenlerde bir Avrupalıya ‘iç-savaș’ dedim de, yani ‘guerre civil’; adam demek ki siz daha sivil olamamıșsınız dedi.
Doğru da söyledi.
Biz kurtuluș savașı verdik vermesine de, emperyalistlerle uğraștığımız için yeterince ‘sivil’ bir savaș yapamadık.
Șimdi Alaca Karanlıkçılar ‘Sivil Anayasa’ ‘Sivil Siyaset’ falan diyorlar ya, onu da yapmamız gerek.
Sivil bir anayasa ancak bir ‘sivil savaș’tan sonra yapılabilir.
Onlar istemeden de biz yapmalıydık aslında.
Șimdi onlar istiyorsa biz neden yapmayalım.
Bu savașta var mısınız yok musunuz?
Gerisi laf-ı güzaftır.
BUNLARI KİM SEÇTİ?
Dr Recep “bizi Tekel ișçisi seçmedi” diyor.
Doğrudur. Bunları TEKEL ișçileri de seçmedi, SEKA ișçileri de..
Memur seçmedi, köylü seçmedi.
Doktorlar seçmediler, eczacılar seçmedi.
Öğretmenler seçmediler.
Pekiyi kim seçti?
George seçti, Hans seçti; İzak seçti, Abdoulwahab seçti.
Doğruya doğru eğriye eğri demek gerek.
Onlar seçti ama, Türkiye’de de bir anayasa var idi; seçim yasası var idi.
Yaslara göre O’nun seçime bile girmemesi gerekiyordu. Seçim yasaklı idi.
Baykal’ın hoșgörüsü, Yüksek Seçim Kurulu’nun ‘hukuk dıșı onayı’ ve Genel Kurmay Bașkanının ‘görevi kötüye kullanma’ları sonunda sözde ‘seçilmiș’ oldu.
Türk halkı buna ses çıkardı mı?
Hayır, ‘Kader böyleymiș’ dedi; kaderine razı oldu.
Devlet ișlerine ‘kader ve kısmet’ de böylece girmiș oldu.
Doğaldır ki, kader ve kısmetin egemen olduğu bir ülkede de ‘hak’ değil olsa olsa ‘merhamet’ olur .
‘Seçilmiș’ gibi duranlar da Tanrının bir lütfu.
Bu tür bir yönetim biçimi de ‘cumhuriyet’in dıșında herșey olabilir ama cumhuriyet olmaz.
Yasamada çoğunluğun sağlanması bașka yasaların kuralına uygun çıkarılmaları bașka șeyledir.
Tanrının lütfu’nun gece düșünde gördüğü șeylerin sabah kalktığında ‘yasa’ olarak çıkarılmıș olduğunu görmesi ‘yasama erki’ kavramına girmez.
Tanrının lütfu’na ‘muhalif’ olanların ertesi gün ‘zindanlara atılıyor’ olması da ‘yargı erki’ kavramına sığmaz.
Tanrının lütfu’nun ‘kapıya koyarım’ dediği adamlardan ‘yürütme erki’ doğmaz.
Ve yasama, yürütme ve yargının olmadığı rejimler de, hiçbir koșulda ‘demokratik’ diye adlandırılmazlar.
Ne ki ‘kader böyle imiș’!
Șimdi Tekel ișçileri ‘merhamet’ dileniyorlar.
‘Dilenme’ye değin vardı bu ișin sonu.
Bakalım Tanrının Lütfu ‘ne verecek’?
Ne verirse ‘kısmet bu kadarmıș’ mı denilecek?
Oysa, cumhuriyet demek zaten laiklik demektir ama laik bir cumhuriyette diyelim; ișçi ve köylünün, memur ve emeklinin değil ‘özlük hakları’ için ama salt ‘ücret artıșları’ için bile bakanın ve bașbakanın ‘yakasından tutması’ en ‘kutsal hakkı’dır.
Hem de ‘en kutsal hakkı’dır.
O nedenle Tekel ișçileri salt ‘özlük haklarını’ almakla yetinmemelidirler.
O haklarına ‘el koymaya’ yeltenen yöneticilerden hesap sormalıdırlar.
Kimmiș bunlar?
Seçmedikleri birileri.
Ülke ‘ișgal’ altında mı yoksa?
Kim bilir? Kime sorsak acaba?
Adam ‘beni siz seçmediniz’ diyor.
Hala inanmıyor musunuz?
KEȘKE
Keșke bütün bunlar olmasaydı.
Dr Recep’in karısı gündemde olmasaydı örneğin.
Keșke o da ağlamasaydı.
Kasımpașa Spor kulübünde çalıșan kocasıyla mutlu bir yașam sürseydi.
Keșke Kasımpașa Spor’da bașkanlığa değin yükselseydi.
Ya da, keșke Mısır’a gidip ‘dinlerarası diyalog’ konusunda doktorasını verseydi. Sonra dönüp Rize’ye müftü olsaydı; ondan sonra da Diyanet İșleri Bașkanlığı’nda önemli bir görev üstlenseydi.
Keșke biraz da tarih okusaydı.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti neden ve nasıl kuruldu, onu öğrenseydi.
Keșke biraz da ekonomi politik okusaydı.
Emperyalizm nedir, sömürü nedir azıcık öğrenebilseydi.
Keșke biraz felsefe okusaydı.
İnsanlık nedir, kardeșlik nedir öğrenebilseydi.
Keșke biraz töre nedir, gelenek nedir bilebilseydi.
Karșısındakine saygı nedir, kabadayılık nedir öğrenebilseydi.
Keșke ‘Kurtlar Vadisi’ (ki bağıșlayın ama ben hiç izlemedim) izlemeseydi.
Keșke minimum insanlık değerlerine özen gösterebilseydi.
Yalan söylememeyi becerebilseydi örneğin.
Keșke çok değil, azıcık ‘insaf sahibi’ olabilseydi.
Keșke kendisinin de bir ‘fani’ olduğunu kavrayabilseydi.
Keșke ‘heykelinin dikileceği yalanlarına’ inanmasaydı.
Keșke bu milletin kendisini ‘affetmeyeceğine’ inanabilseydi.
Bir o mu diyecekseniz; hayır bir o değil kușkusuz.
Keșke Hilmi Özkök Genel Kurmay Bașkanı olmasaydı. O olmayınca Yașar Büyükanıt da olmayacaktı, İlker Bașbuğ da..
Hilmi Özkök olmayınca, herșey bir yana, ‘bașörtüsü sorunu’ ‘ulusal sorun’ olmayacaktı.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti bașbakanlığı ‘ișgal’ edilmeyecekti.
Yașar Büyükanıt olmayınca Türkiye Cumhuriyeti Devleti bașkanlığı ‘ișgal’ edilmeyecekti.
İlker Bașbuğ olmayınca Türk Silahlı Kuvvetleri denilence Türk Ordusu anlașılacaktı.
Türk Ordusu tasfiye edilmemiș olacaktı.
Türk subayı gidip ‘ișgal valisi’nden ‘silah izni’ almayacaktı.
Hapishaneleri Türk subayları doldurmayacaktı.
Türk subayı ‘onlar eskidendi’ demeyecekti.
Türk Ordusu NATO’nun paralı askeri olmayacaktı.
Kerkük’e Musul’a gitmesine ‘izin’ yokken neden Kabil’e Kandahar’da ‘onsuz olmaz’ denildiğini kavrayabilecekti.
Türk Ordusu ‘batılı değer’leri kușkusuz bilmek zorundadır.
‘Ulusal değer’lerin neler olduğunu da bilmek koșuluyla kușkusuz..
Keșke Türk askerine de biraz ‘ulusal değer’ anlatılabilmiș olsaydı.
Hala yeniçeriler gibi ‘Allah Allah’ diye bağırmak yetmez.
Türk ulusuna ‘İllallah’ dedirtmemektir önemli olan.
Keșke bunları bana yazdırtmamıș olsalardı.
Keșke..
DEMEK Kİ NEYMİȘ?
Türkiye’nin ‘en önemli sorunu’ ne imiș?
Hani Demirel’den bu yana bir ‘réalité’miz vardı.
Hani bu ‘réalité’ üzerinden kimler ünlü oldu; kimler gazeteci, kimler bilimadamı.. falan.
Kimler bakan-makan.. ve belki bașbakan.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti nasıl da sıkıștırıldı ABD ve AB’ce.
Hani neredeyse Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin iç ve dıș tüm politikaları bu ‘réalité’ye göre belirlenir oldu idi.
Devletin zirvesindekiler ‘en önemli sorunumuz’ diye zırvalamadılar mı?
Zırvaladılar.
‘Türkiye’nin en önemli sorunu’ bu değildir dedim.
Türkiye’nin ‘en önemli sorunu’ ekmektir diye yazdım.
Dünya yüzyılın ‘en önemli bunalımı’na giriyordu; finansal, ekonomik ve toplumsal.
Teğet değil tokat gibi inecekti.
Ve indi.
Șu ‘Tekel İșçi’sine bir bakın.
Sonuçta ișçi idiler, istenirse kapı önüne konulabilecek.
Kaç milyonluk ișçi içinde oniki bin mi ne?
Oya vursan Türkiye ișçi sınıfı içinde yüzde de değil binde bilmem kaç eder.
Kaldı ki devlet ona ‘sus’ dese, sesini kesebilecek kadar ‘para’ da verebilir.
Kömür, makarna, kanape, buzdolabı falan da..
Ama adamlar Ankara’yı mesken tuttular.
Ve bu ‘ayak takımı’ ișçi parçaları ne para istiyorlar ne de makarna.
Ne gaz ne kömür; ne buzdolabı ne de çaydanlık.
Hükûmeti istiyorlar; daha doğrusu ‘iktidar’ı.
Devleti istiyorlar ellerinden alınan.
Cumhuriyeti istiyorlar.
Çünkü cumhuriyetin ‘kimsesizlerin kimsesi’ olduğunu sezinlediler.
Demek ki neymiș?
Bir kez ișçi, köylü, memur, dul-yetim cumhuriyetin ‘kimsesizlerin kimsesi’ olduğunu sezmeyegörsün.
Kimse onu para ile pul ile, makarna ve kömür ile ‘satın alamaz’ imiș.
Bir kez cumhuriyetin ‘erdem’ini anlamaya görsün.
Venedik kriterleri ya da Avrupa kraterlerine göre alt-kimlik üst-kimlik tartıșmalarına girmez imiș.
Avrupa’nınki niye kriter değil de krater denilecek olursa; sönmüș de ondan.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti ‘kuruluș ilke ve uygulamalarına’ yönelecek olursa gerçekten bir çağ atlatır dünyaya.
‘Bizimkiler’ eskiden ‘çağ atlayacağız’ diyorlardı ya.
Özenti yüklü, boș vaatlerdi onlar.
Șu beğenmediğimiz Türk ulusu çağ atlamaz atlatır.
Atlatmıștır da.
Tarih tanığıdır.
Yine ‘bizimkiler’ olur olmaz yerde ‘Haydi Türkiye’ diyorlardı ya.
Șimdi tam zamanıdır ‘Haydi Türkiye’ demenin.
Ha gayret ‘Tekel İșçsisi’.
Bir umudum sende, anlıyor musun?
PARİS ATATÜRKÇÜ DÜȘÜNCE DERNEĞİ
PARİS ADD
Basın Açıklaması
Bu hükûmet yalama olmuștur.
“Ergenokon davası” da halkımızın vicdanında artık hükûmetten önce düșmüș sayılmaktadır.
Devlet Güvenlik Mahkemeleri yerine kurulan Özel Yetkili Mahkemeler’in“Hükûmet’in Güvenliği”ni sağlayan mahkemeler olduğu Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu kararı ile ortaya çıkmıș bulunmaktadır.
Hükûmetin Güvenliği’ni sağlamaya yönlendirilmek istenen bu mahkemelerin yargıç ve savcılarının ‘özel yetki’leri artık teker teker geri alınacak; bu yetkileri ‘hukuka aykırı’ olarak kullanmak isteyenler de birer birer yargılanacaklardır.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin bir hukuk devleti olduğu bir kez daha dosta düșmana gösterilecektir.
Türk hukukçularına güveniyoruz.
Yargıç ve savcılarımıza güveniyoruz.
Yüzlerce yıllık geleneği olan Yüksek Yargı Kurumlarımıza güveniyoruz.
Yargılanmaktan korkmadık, korkmuyoruz.
Türk Yargısı’na güvenmeyenleri korku sarmıș olması da gayet doğaldır.
Ancak korkunun ecele yararı yoktur.
Ve Alaca Karanlık Hükûmeti yolun sonuna gelmiș bulunmaktadır.
Kamuoyuna saygıyla duyuruyoruz.
Paris ADD Yönetim Kurulu adına
ÇIKIȘ YOLU
Türkiye’mizin içinde bulunduğu ortamdan ‘çıkıș yolu’ için kafa yormayanımız yok değil.
Bir yol bulunabilecek demek ki.
Tıpkı öyküdeki gibi belki de.
Hani adamın birinin küçük bir evi ile bitișik bir de küçük ağılı vardır.
Gel zaman git zaman, adamın çocukları olur ve ne denli paralansa bir her geçen gün sıkıntıları biraz daha artar olmuș.
Adam, gidip bir hocaya danıșayım demiș; bu durumdan bir ‘çıkıș yolu’ olmalı.
Hocayı bulup derdini dökmüș. Hoca çıkıș yolunu bilmektedir ama bir koșulu vardır; hocanın önerileri ödünsüz uygulanacaktır. Adam çaresiz tüm önerileri kesinlikle uygulamayı kabullenmiș.
Hoca ‘bu akșam sizin kaldığınız odaya ineği de alacaksınız’ demiș.
Ve ertesi gün neler olduğunu anlatırken adam, ‘hocam inanın bu akșam hiç yatamadık, ineğin geviș getirmesini dinledik sabaha dek’ demiș.
Hoca ‘bu akșam eșeği de alın odaya’ demiș ‘o zaman’.
Ertesi gün adam, ‘hocam, inanın eșim ve ben ayakta kaldık, biliyorsunuz odamız küçük’ diye yakınmıș.
‘Çıkıș yolu’ bu, kolay değil.
Hoca üçüncü gün için tavukları da odaya almalarını istemiș.
Olanları anlatırken adam ağlamaklıdır; ‘hocam tavuklar çocukların yatakları üzerine ettiler gece boyunca, bu gece onlar da uyuyamadılar’.
Hoca, ‘o zaman bu gece ineği ağıla alın bakalım’ der.
Ertesi gün adam sevinçlidir. ‘Biraz rahatladık bu gece hocam’ diye rapor verir.
Hoca ‘bu gece eșeği de alın ağıla’ diye önerir bir sonraki gün.
Ertesi gün adam türkü söyleyerek rapor vermeye gider hocaya; ‘bir haftadır ilk kez bu gece uyuyabildim’ diye anlatır.
Hoca, bu gece tavukları da çıkarabilirsiniz diye buyurur.
Adam rapor vermeye geldiğinde hocanın eline sarılır; ‘ver elini öpeyim hocam, sayenizde bir sıkıntımız kalmadı; çoluk çocuk rahat bir gece geçirdik’ der.
Böylece hocanın önerileri ile kahraman köylümüz daha önce yakındığı sıkıntılarını unutmuș mutlu yașamına devam etmiștir.
Bu öyküde olanlar ile 12 Eylül’den buyana Türkiye’nin bașına getirilenler benziyor mu bilemem.
Hani terörden yakınırken terörün ‘hükûmete ortak olması’..
Hani KİT’lerdeki ‘kayırmacılık ve hantallık’ yerine, onlardan tümden kurtulunması..
Yatırım için borç bulamamaktan, tüketim için ödenemeyecek boyutlarda borçlanılması..
Toplumun politik gerginliklerden ‘biz ve onlar’ diye kesinlikle ayrıștırılması..
Sayısız alan ve konuda ‘devlet kurumları’ ve ‘ulusal dokuda’ yozlașmadan da öte tam bir çürümenin yașanıyor olması.
Bütün bunlar, Özal’ların, Akbulut ve Yılmaz’ların, Çiller’ler ve daha sonrakilerin odaya alınmasıyla olmuș gibi değil midir?
Șimdi Alaca Karanlık’tan kurtulmakla sanki bir ‘kurtuluș’ olacak izlenimi verilmek istenmektedir.
Ve bu isteğin anketlerde yüzde yetmișlere ulaștığı söylenmektedir. Yani Alaca Karanlık yüzde otuz mu ne?
Öyküdeki hoca, yani emperyalizm Türkiye’yi bu noktaya getirdi sonunda.
AKP’yi alașağı ederse, Türkiye ‘kurtulmuș’ olacak.
Bu mu gerçek kurtuluș? Çıkıș yolu burada mı acaba?
Gerçek bir ‘çıkıș yolu’ aranıyorsa, öyküdeki köylünün durumuna düșülmemesi gerekmektedir aslında.
Çıkıș yolu öneriyor olmak yeni bir ‘kurtuluș yolu’ bulmak demektir.
Böyle bir ‘çıkıș yolu’ önerisi var mı ortalıkta?
Eğer varsa, gerçek ‘çıkıș yolu’ olsa olsa o olur.
ÇARE TÜKENMEZ
Üçüncü Dünya Savașı olur mu ?
Neden olmasın? İnsanoğlu savașçı duygularını mı yitirdi yoksa?
Herbirimiz bir savașım vermekle öğünmüyor muyuz?
Kimimiz demokratizm için kimimiz Fetokratizm için savașmıyor mu?
Kimimiz Kemalist kimimiz Kenanist değil miyiz?
Kimimiz devrimci kimimiz darbeci..
% 46,5’çularımız da sonradan görme kollaborasyonist, yani ișbirlikçi.
Ve herkes inandığı yol uğruna bir savașım vermektedir; bunda da ayıplanacak bir yön olmasa gerektir.
Savaș bașka savașım (mücadele) bașka denilebilir. Oysa her savașım savașmadan elde edilebilecekleri elde etmeye çalıșmak demektir.
Brezilya Devlet Bașkanı Lula, daha bașkan olmadan önce, sendikacı iken, ‘Üçüncü Dünya Savașı bașlamıștır’ demiști.
Nasıl yani denilecek olursa; Üçüncü Dünya Ülkeleri’nde hergün binlerce insan ölüme terkediliyor da ondan.
Yetmedi; Yugoslavya’da, Afganistan’da, Irak’ta doğrudan savașlar olmadı mı?
Bunlara ‘yerel savaș’ denilebilir.
Bir üst așaması da ‘bölgesel savașlar’ olsun.
Ancak insanoğlu ‘dünyasal’ bir savaș yapmaktan çekinmez ve gidiș o yöne doğrudur.
Bu ‘Üçüncü Dünya Savașı’nın bașlama noktası olmasa da, gelișme yeri Anadolu olacaktır.
Kiminiz buna fala bakma deyin, kiminiz de öngörü.
Demek ki Üçüncü Dünya Savașı’nın en görkemli çatıșmaları Anadolu topraklarında gerçekleștirilecektir.
Bu tür bir saptama, bugünkü ‘savașım’ların anlam ve gerekçelerini de ortaya koymaktadır.
Öncelikle Türk Ordu’sunun ‘savaș’ yeteneklerini törpülemek, gerekirse orduyu ‘dağıtmak’ gerekmektedir.
Șu anda böyle bir ‘savașım’ın belirtilerini görebiliyor muyuz acaba?
Ve Anadolu’da bugün ‘oğlum olsa askere göndermem’ diyen ‘sanatçı’; ‘vicdani retçi aydın’; ‘askeri vesayet’ diyen ‘demokrat’; ‘darbeci ordu’ diyen politikacı, ‘yazar’ –‘çizer’, ümmi profesörler var mı yok mu?
Eğer var diyorsanız ya da onları görebiliyorsanız, ‘Üçüncü Dünya Savașı’nın da Anadolu’dan bașlamasa bile en șiddetli çatıșmaların orada olabileceğini rahatlıkla kabul edebileceksiniz demektir.
Kim ki Türkiye’de ‘Türk Ordusu’nun Türkiye’nin gelișmesi ve demokratikleșmesi önünde ‘engel’ olarak görüyorsa, ya ‘ișbirlikçi’dir ya da ‘ișbirlikçi hain’dir.
Bunların yazar-çizer, sanatçı-manatçı, politikacı-molitikacı ya da bilim-milim adamı olmalarının kökeninde önce ‘ișbirlikçilik’leri sonra da ‘hainlik’leri yatar.
İsterse devletin en üst makamlarında yer almıș olsunlar; ‘ișbirlikçilik’ ya da ‘hainlik’leri en belirligin özellikleridir.
Türk Ordusu içinde ‘bunlar’a ‘postal’ bırakan komutanlar için neler yazdığımı da okuyucularım anımsayacaklardır.
O zaman da ya ‘ordu düșmanı’ ya da ‘darbeci’ diye eleștirilmiștim.
Her geçen gün ‘haklı’ olduğum biraz daha belirginleșiyor oysa.
Türk Ordusu, Kemalist ilkelerini yitirdikçe ‘dağılmak’tan kurtulamayacaktır.
Belki de ‘bozguna uğraması’ndansa ‘dağılması’ yeğdir.
Dağılacaksa dağılsın, ‘sine-i millet’e dönsün.
Zaten ‘Üçüncü Dünya Savașı’ tank-top ya da nükleer silahlarla yapılmayacak.
Süngü savașları olacak.
Yüz yüze ve boğaz boğaza.
O halde Türk askeri de dönsün milletin içine sırt sırta verelim.
Omuz omuza.
Bașka çaresi mi kaldı?
Aziz Dostlar
Üçüncü Dünya Savaşı Avrupadan Çıkacak.
Merak edenler okusun.
Selamlara.
H.LAPTALI
Kıbrıs Mektubu 791
YAŞAM, MENFAATLERİN BİRBİRİNİYEMESİDİR.
Sevgili dostlar, bu gün biraz hayal kuracağız. Daha doğrusu gerçeklerin etrafında dolaşacağız. Onların kılıflarını yırtmaya çalışacağız.
Önceleri ve uzun zamandır “Yaşam Menfaatlerin Mücadelesidir,” der dururdum. Fakat bu söz bende hep bir eksiklik hissettiriyordu. Yine de tekrarlıyordum. Bu gün Kel Fadıl’ın dükkanda yaptığım söz düellosundan sonra fikrimi değiştirdim. Bastım kalayı. “Yaşam, menfaatlerin birbirini yemesidir,” deyip çıktım.
Vahşi Batı, Fatih İstanbul surlarına
çıkmışken o zamanın papazları “cinler mi erkek periler mi dişi,” diye tartışıp
duruyorlardı. Artık yaşlı Avrasya kıtasındaki sömürüleceklerini bitirmişler,
soğan ekmeğe kalmışlardı. Doğudan gelen fırtına onları okyanusların ötesine
attı. Amerika kıtasını keşfettiler. 70 milyon Kızılderili’yi kestiler, oralar
yerleştiler, ya da hortumlarını oralar uzattılar. İngiliz’i, Fransız’ı,
İspanyol’u yaşlı dünyanın her türlü nimetine saldırdılar, Kenyalı Kenyata’nın
çok güzel özetlediği gibi, “Batılılar geldiklerinde ellerinde İncil, bizim elimizde topraklarımız
vardı.
Bize, gözlerimizi kapayarak dua etmesini öğrettiler. Gözümüzü
açtığımızda ise; bizim elimizde İncil, onların elinde topraklarımız vardı.”
Menfaat mücadelesinin gözü kör olsun, daha daha, daha da daha derken 1. ve 2.dünya savaşlarını yarattılar, birbirlerini de yediler. Vaktaki olmayacak, “bu savaşlar dünyanın hortumlanan nimetlerini yutuyor,” dediler ki sadece soyalım, hortumlayalım ama kavga etmeyelim. Öyle yaptılar. ABD’nin henüz aklı başına gelmedi. Dünyanın asayişine soyundu. Jandarma oldu. AB oturuştu, hortumladıklarını yiyor. Gel gelelim dere her zaman kütük indirmezdi.
Dev Çin, dev Hindistan ve daha neler, uyanmaya başladı. Kenyalı Kenyata bile uyanıyor. Yok öyle yağma!... 3.üncü Dünya savaşı yine Avrupa’da AB’de çıkacak. 60 seneden beri savaşmamaktan dolayı tasarruf etikleri savaş harcamaları da artık onlara yetmiyor. Emareler, suyun ısınmakta olduğunu gösteriyor. Yunanistan’ın içine düştüğü ekonomik durum ve kapıda bekleyen İspanyol, Portekiz iktisadi çalkantısı hayra alamet değil. Zülfü yare yani sevgilinin lüle lüle saçlarına dokununca iş değişti. Yunanistan’ın AB deki oy hakkını kaldırdılar.
Yaşam, menfaatlerin birbirini yemesidir ki; Vahşi Batı Kıbrıs’taki Türklere olan saldırısına duvar yumruk atarcasına saldırıyor. AP parlamentosu, “Türk askeri adadan derhal gitsin,” diyor. KKTC’nin 3355 km2 karecik topraklarına ihtiyacı mı var? Oradan Türkleri kovacak, Tanrısına “Banayiyam’mu” diyen Rum’u yerleştirecek. Ortadoğu’nun kontrolünde rahat edecek, Türkiye’nin önünü kesecek, hortumlarının yolunu temiz tutacak.
Türklere, Anadolu toprakları çoktur. Kürt Türk kavgası, Ilımlı İslam, kaos ve aptallarımız sayesinde Gümrük Birliği. Senede 1995 den beri 10-12 milyar dolar ticaret farkı cukka AB’nin bitmez tükenmez iştahına teslim ediliyor.
Uyan ey dostum uyan, uyan ey gafil uyan, Ey Türk İstikbalinin evladı, akılını başına topla, geleceğine sahip çık. Uyuma uyan… Bu sansa son çağrım olsun.
Beğensen de beğenmesen de, “Ne ABD, Ne AB tam bağımsız Türkiye.” Yüce Atatürk de öyle demişti. “Bağımsızlık benim karakterimdir.”
Ey yavru vatandaki asil ve kahraman Türklere çelme takan, pislik atan, “Birleşik Kıbrıs rüyası gören, AB’ye girip cennete gideceğini sanan aymazlar, açık konuşalım bazı kendini dev aynasında gören adamların çarpık fikirleri arkasından koşanlar, bağımsızlık sizin karakteriniz değil midir? Sen karaktersiz olamazsın, olmamalısın.
Türk askeri oradan gidince seni bekleyen istikbali hiç düşünmek istemiyorum. Vahşi Batı’nın tarihini iyi oku. Yaşam, menfaatlerin birbirini yemesidir yavrum!…
Hoşça kalınız. 20 Şubat 2010 er
enkoysu...@ttmail.com ,
----- Original Message -----From: Habip Hamza Erdem
--
TALAT PAȘA KOMİTESİ FRANSA TEMSİLCİLİĞİ
BASIN AÇIKLAMASI
“Ermeni Soykırımı” yalanı emperyalist bir yalandır.
Ancak bu yalan, “Türkiye Cumhuriyeti Devleti”nin kurulușunu ‘inkâr’ eden bir gerçeklik olup, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin varlığının tartıșılması demektir.
Bu yalan salt Ermeni ya da Rum’ların uydurduğu bir yalan da değildir. Bașta ABD olmak üzere Fransa ve diğer Avrupa devletlerinin kotardığı bir yalandır. O nedenle de katıksız emperyalist bir yalandır. Ermeni ve Rumlar ile kervana sonradan katılacak olanlar sıradan birer emperyalist kukladırlar.
Bu yalanla emperyalizm, Türk Ulusundan ‘Ulusal Kurtuluș Savașı’nı ‘inkâr’ etmesini, Mustafa Kemal’i de ‘savaș suçlusu’ gibi görmesini istemektedir.
Açık açık ve doğrudan.. Ve giderek kimi devletlerde zorla; ‘Türk Devrimi’ Türk Ulusuna ‘inkâr’ ettirilmeye çalıșılmaktadır.
Yüce Türk Ulusu!
Onurunu, gururunu ve namusunu koruyup kollayacağın gün bugündür.
Tarihini ve kimliğini tartıșmak isteyenlere diyeceklerin olmalı.
Türk Ulusunu ‘soykırım’ yapmıș olmakla suçlayan hiçbir devletle ‘dostluk ilișkisi’ içinde olamayacağını bilmeli ‘yedi düvel’.
Onları hala ‘stratejik ortak’ olarak görenler de azledilmeli yetkilerinden.
Bu bir ‘tektir’ olsun.
‘Tektir ile anlamayanın hakkı’ ne ise onun da en iyisini bilen yine sensin.
Varsın bu da yeni bir ‘destan’ın olsun!
Yeni bir ‘destanlar yüzyılı’na girdik biliyor musun?
Talat Pașa Komitesi Fransa Temsilciliği adına
Habip Hamza Erdem
VERYANSIN
Nihat Genç’in ‘Veryansın’ programlarını, zaman buldukça, izlemeye çalıșıyorum.
Bir ‘Anadolu çocuğu’ ciddi ciddi veryansın ediyor.
Güzel konușmuyor değil. Akıcı ve gülmeceli örneklerle destekli.
Büyük bir yazar olduğu için de her konuda görüș sahibi.
Ne ki, her konuda ‘bilgi’ sahibi olmadığı gibi bir izlenim edindim son konușmasından.
‘Radikalizm’e karșı imiș Nihat Genç.
Olabilir. Köktencilik her zaman iyi olmayabilir ve Nihat Genç de köktenci olmayabilir.
Ama Anadolu’da ‘köktencilik olmaz’ ya da ‘olmamıștır’ denilebilir mi?
Sözgelimi ‘Türk Devrimi’ nedir? Mustafa Kemal ne yapmıștır?
Ya da Mustafa Kemal Türkiyesi’nde kökten değiștirilmemiș herhangi bir șey kalmıș mıdır?
Kimilerince denildiği gibi, ‘üstyapı devrimleri’ midir yapılanlar?
Devletten bașlanırsa, imparatorluk gibi ‘gevșek’ bir yapıdan ‘devlet-ulus’ gibi ‘sıkı’ bir yapıya geçilmiștir bu bir.
‘Teba’ gibi ‘sıkı’ bir yapıdan da ‘yurttaș’ gibi ‘gevșek’ bir yapıya geçilmiștir bu da iki.
Her ikisi de ‘köktenci’ bir değișimdir.
İmparatorluğun ‘ceberrut’luğu tek tek bireylerin değil, ama onların ‘bey’leri, ‘ağa’ları ve ‘șeyh’leri üzerinedir; yani aracılı ya da dolayımlı.
O nedenle sazı eline alan, ‘ferman padișahın ise dağlar bizimdir’ diyebilmektedir. Yeter ki kendisi bir bey, ağa ya da șeyhin adamı ola; ya da kendisini bir bey, ağa ya da șeyh gibi göre..
Ya kellesi gidecektir ya da kendisi kelle alabilecek konuma yükselebilecektir.
Devlet-Ulusta ise devlet ile birey arasındaki bu ‘aracılık’, bu ‘dolayımlılık’ ortadan kalkar. Birey özgürlüğüne kavușur.
Bireyin devletten bașka hesap vereceği kimsesi kalmamıștır ama kendisi de bir bașkasından ‘hesap soracak’ konuma kesinlikle yükselemeyecektir.
Kuramsal olarak ‘burjuva devlet-ulus’ta evrensel eșitlik, özgürlük ve adalet ilkelerinin uygulanmakta olduğu varsayılır.
Mustafa Kemal Türkiyesi’nde ise devletin bir ‘sınıf ya da zümrenin eline geçmemesi’ne özen gösterilir.
Pekiyi, șu bizim Mustafa Kemal Türkiyesi’ndeki devlet ‘belirli bir zümrenin eline geçmekte’ ise; ne yapılacaktır?
O burjuva eșitlik, özgürlük ve adalet ilkeleri askıya alınmakta ise Nihat Genç’in bir çözümü var mıdır?
Ve Anadolu, ABD imparatorluğunun kendisine ‘gevșek bağlı’ bir beyliği ya da șeyhliği konumuna düșürülmüș ise, Mustafa Kemal Türkiye’sinin özgür bireyleri ‘tevekkül’ mü göstereceklerdir?
O bıçkın Anadolu çocuğu Nihat kardeșimiz ‘ferman ABD’nin ise dağlar bizimdir’ mi diyecektir?
Yoksa bekleyelim ‘Tanrı onların belalarını bir gün kesinlikle verecektir’ mi diyecektir?
Yanlıș anlamadı isem, tam da bunu öneriyor Nihat Genç; ‘radikalizm de ne ki, on yıl bekleyelim bakalım ne olacak bir görelim’ dedi tamı tamına.
Böyle bir akılyürütme ile ‘veryansın’ olmaz; olsa olsa ‘çevir kazı yanmasın’ olur.
Nihat Genç’i dinlerken zevk almıyor değilim.
Biraz da ‘ayakları yere bassa’ diye dua ediyorum.
Ve ‘köktencilik’ bugün sözkonusu olmayacak ise ne zaman ve kime ne yararı olacak diye kavramasını bekliyorum.
KUȘATMA
Adam ne diyor; kușatıldık.
Kușatma nerede olur; savașta değil mi?
Demek ki savașın tam da ortasındayız.
Kimi de ‘psikolijik-misikolijik’ diyordu. Ne de olsa ‘nato kafa’..
Pekiyi kim kimi kușatmıș durumda?
Bașta ABD, sonra Fransa, İsviçre-misviçre; șimdi de İsveç mi ne?
Ne diyorlar?
‘Türkler, onlar Osmanlıya da Türk diyorlardı zaten, Kurtluș Savașı falan yapmadılar. Etnik temizlik yaptılar: Rumları kovdular, Ermenileri kestiler, Suryanileri bastırdılar’.
Sonra?
‘Sonra Kürtleri asimile etmeye çalıștılar, ama bașaramadılar’.
Șimdi Kürtler ayakta, Ermeniler atakta, Rumlar pusuda, Suryaniler sırada.
Bizler, ‘insanlık gereği olarak onlara yardım etmeliyiz’.
Yapılabilecek ilk iș, görsel ve basılı yayımı ele geçirmektir.
Geçirdiler mi? Geçirdiler.
Türkiyede bugün ‘Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ için yazan kaç yazar kaldı; kaç televizyon var?
Ben diyeyim kalmadı, siz deyin bir elin parmaklarından az..
Sonra kendi parlamentolarımızdan ‘bunlar etnik temizlikçidir’ diyelim dediler.
Hani doğrudan ‘katil-matil’ denirse göze batar ya..
Ancak uluslararası toplantılarda ‘katil-matil’ de diyebiliriz.
Diyorlar mı gerçekten?
Evet diyorlar.
Bu toplantılara Türkiye’den ‘bilim adamı, yazar, aydın-maydın’ çağırıyorlar mı?
Çağırıyorlar.
Bizimkiler, pardon onlarınkiler de oralara gidip onlar gibi konușuyorlar mı?
Onlardan daha ateșli konușuyorlar hem de.
Onlar ve onlarınkilerin söyledikleri kitaba, deftere, tarihe geçiyor mu? Geçiyor.
Buyurun size bal gibi, belge, karar ve ‘tarih’.
Oysa tarih bir bilim midir değil midir?
Tarih, benim bildiğim, tüm toplumsal bilimlerin hem anasıdır hem de babası.
Ama yazılmaz, yapılır.
Pekiyi bunların yazdıkları tarihten sayılmaz mı?
Sayılmaz, kesinlikle sayılmaz.
Onların konuștuğu yazdığı, karara bağlayıp yasalaștırdıkları olsa olsa savașın ‘psikolojik’ tarafıdır.
Bu savaș, alanlarda meydanlarda olur ve kan ile yazılır kitaba.
Onların davası Rum, Ermeni, Kürt ya da Süryani davası değil, Türkiye davasıdır.
Ve bu savașın ‘psikolojik așaması’ gün geçtikçe olgunlașmaktadır.
Siz meydan savașlarına hazır mısınız değil misiniz, ona bakın önce.
Ya tarihinize sahip çıkacaksınız, ya da tarihe gömüleceksiniz.
Lamı cimi kalmadı.
Tank, top, tüfek ya da kasatura.
Bașka savunma yolu da yoktur zaten.
Vecdi miydi ne idi, savunmayı ona bıraktı iseniz vay halinize.
Vay halimize ya da..
Habip Hamza Erdem
DARBE NASIL YAPILIR?
Değișik darbe türleri vardır.
Sebzeli darbe, fırında darbe, darbe tava ve darbe helva.
Bir de ‘darbe sote’ vardır ki, Hilmi Özkök evde soğan bulunmasına karșın kasapta uygun et bulamadığı için yapamamıștır.
Öte yandan darbeler yörelere göre de değișiklikler gösterebilirler.
Ankara-Çukurambar, İstanbul-Ümraniye, Erzincan-Çatalarmut, Hakkari-Șemdinli, Ankara-Sincan vb.
Ben darbe helvasını severim.
Hem yapılıșı da kolaydır.
Un, șeker, tereyağ, tava ve biraz da hava, yani darbe havası.
Darbe havası olmadan diğerleri olsa da darbe helvası olmaz.
Bakınız bugün Türkiye’de bir darbe olması için herșey var ama, darbe yapılamıyor. Neden? Çünkü hava eksik.
Tayyip Recep Televizyonu, TRT ikinci kanalı bile ne kadar uğrașsa bu havayı tutturamıyor bir türlü.
Zorlanıp yırtınıyor, hayır yok; havadan eser yok.
Sen kalk aracın plakasını ver, geçeceği yollları, uğrayacağı durakları say; yükün ayrıntısını belgele..
Çıt yok.
Savcı ve polisi ayarla, muhabir ve kameramanı yolla; tıss.
Sarıya boyalı saçları, pembe yanaklı ve kıvrak kalçalı televizyon muhabbet kușları saçlarını yolsunlar; tık yok.
Yapamıyorlar.
Neden?
Bir darbenin helvası kolay yapılmaz da ondan.
Sotesi olsaydı Hilmi Özkök efendi hazretleri yapacaktı.
Yani bu Alaca Karanlıkçılara karșı halk yollara düșseydi, darbe sopası pardon sotesi yapmak ișten bile değildi.
Recep Tayyip’ten bașbakan olmaz deseydi bu halk, yasa var anayasa var diye diretecek olsaydı darbe sote ‘șip-șak’ yapılacaktı.
Öyle o kadar gazete-televizyon, köșe yazarı-ekran marazına da gerek yoktu o zamanlar.
Șimdi Tayyip Recep Televizyonu ne denli yırtınsa darbe helvası yapılamıyor.
Bomba yüklü kamyonda ‘uzun namlulu silah tașıyan, sahte subay kılıklı terörist bile var’ deniyor.
Niye? Tık olsun diye.
Ya polis kamyona ateș açacak ya da ‘görevli asker’ polise.
Bir tık yeter.
Televizyondaki kadın yırtınyor ki tık ola. Ama olmuyor.
Ancak olacak.
Ve yakındır.
Bunlar polisle askeri șu ya da bu șekilde biribirlerine kırdıracaklar.
Bir kıvılcım, bir șehit.
Ve darbe helvası tutacak.
Onlar da tatlı tatlı yemeyi tasarlıyorlardır kimbilir.
Ama bu onların ‘helva’ları olacak.
Su testisi su yolunda kırılacak.
ANLAMAYA ÇALİȘMAK
“Abdullah Erdoğan serbest bırakıldı” diye duydum.
Yanlıș algılamıș olabilir miyim diye alt-yazılara baktım.
İnanılır gibi değildi; aynı haber alt-yazıyla da gösteriliyordu.
Demek ki, yetmiș milyon yurttaș gibi ben de doğru algılıyordum.
Bu kez anlamakta zorlandım diyebilirim.
Yetmișiki buçuk milyon üzerinden hesaplanırsa, ikibuçuk milyon mu ne eder?
İkibuçuk bölü yetmiș eșittir yüzde dört.
Türkiye nüfusunun yüzde dörtlük grubu içine girmiș oluyorum böylece.
Yani algılamakla yetinmeyip anlamaya çalıșanlar grubu.
Pekiyi ‘Abdullah Erdoğan’ın serbest bırakılması anlașılabilir bir șey miydi?
Bence olanaksızdır.
Türk yargısı, Alaca Karanlık döneminde olduğu gibi, ‘özel amaçlı’ mahkemelerde ‘ayartılmıș savcı ve yargıçlar’ın elinden alınmıș olmayacak mıdır?
Mahkemeler Türkiye Cumhuriyeti Devleti adına karar vermeyecekler midir?
Ya da Türk Ulusu adına..
Bağımsızca.
Yargıçlar ‘evrensel hukuk’ ilkelerini dikkate almakla birlikte Türk Hukukunu uygulamayacaklar mıdır?
Savcılar ‘Cumhuriyet’ ve/ya da ‘Kamu’ adına hareket etmeyecekler midir?
Res Publica, yani hem cumhuriyet hem de kamuya ait olan adına sav ileri sürmeyecekler midir?
Yani Abdullah ve Erdoğan adına değil ama yetmișikibuçuk milyon Türk ulusu adına..
Nasıl olur da Abdullah Erdoğan serbest bırakılır?
Abdullah ve Erdoğan’ı serbest bırakacak mahkeme Türk mahkemesi olamaz.
Savcısı yargıcı olabilir ama, ne savcısı Cumhuriyet savcısı olabilir ne yargıcı ‘kamu vicdanı’nı rahatlatabilir.
Türk halkına ‘hile ve desise’ ile algılatabilirler.
Ama anlatamazlar.
Abdullah ve Erdoğan’ı Türk Yargısının ‘serbest’ bırakması olanaksızdır.
Ya yargı Türk Yargısı değildir, ya da serbest bırakılanlar Abdullah ve Erdoğan değildirler.
Abdullah ve Erdoğan’ın tutuklattırdıkları ise kușkusuz serbest bırakılacaklardır.
Onlar hakkında tutuklama isteyen savcı, tutuklamaya karar veren yargıç ve onları tutuklayan polisler ise Türk Yargısı tarafından tutuklanacaklardır.
Tutuklandıktan sonra da ‘mahkûm’ edileceklerdir.
Anayasa Mahkemesi ne demiști; sizi Türk Hukuku adına ‘mahkûm’ ediyorum.
Ha hukuk değișmez mi? Değișebilir.
‘Değișmiș’ Türk Hukuku olamaz mı? Olabilir.
Savcı, yargıç ve polisler de değiștilemez mi? Değiștirilebilirler.
Ancak değiștirilemez tek șey Abdullah ve Erdoğan’ın ‘serbest’ bırakılamayacakları gerçeğidir.
O nedenle haberi duyduğumda inanamadım.
‘Abdullah Erdoğan serbest bırakıldı’.
Hadi canım sende..
Habip Hamza Erdem
BAYKUȘ
Baykuș ile gecekușu arasında nasıl bir ayırım var doğrusu bilemiyorum.
Bildiğim bu kușların bizde uğursuzluk simgesi olmaları, ama sözgelimi Fransa’da uğur getirdiklerine inanılmasıdır.
Sevinç ve beğenilerini dile getirmede Fransızlar ‘Baykuș!’ derler.
Oysa bizde, baykușun ötmesi duyulduğunda bile bir uğursuzluğun dolanmakta olduğuna inanılır; hatta bir ölüm haberi gibi algılanır.
Değil mi ki baykușlar viran olmuș, yıkıldığı için terkedilmiș alanlarda öterler.
Yılan ve çıyanların bol olduğu alanlarda.
Fare türü, bizde sevimsiz sayılan, hayvanların yașadıkları yerlerde..
Viraneler, yılan-çıyan, börtü-böcek, fare-sıçan ile baykușların ortak yașam alanlarıdırlar.
Fransızlar ne derlerse desinler, bizimkiler baykuș sesi duyduklarında korkuya kapılırlar hemen.
Bir uğursuzluk dolanıyor demektir yakınlarda..
Evleri mi yıkılacaktır, bir ölüm haberi mi duyacaklardır?
Yılanlar gelir gözlerinin önüne, akrep ve çıyanlar falan..
İster istemez tüyleri ürperir; ve hemen baykușu kovmak gelir ilk önlem olarak.
Bir uğursuzluk gelmektedir kesinlikle.
Bir jandarma bir polis belki de..
Bir arama, bir tutuklama kararı mı ne?
Hapislik.
Ve çoğunlukla da ‘haksız’ bir uygulama, bir hukuksuzluk.
Bir uğursuzluk ki karșı konulmaz; bir eza ve bir cefa.
Zulümün ta kendisi.
Durduk yere ve sanki baykuș öttüğü için mi ne?
Olmaz olsun șu baykușlar, öterek belayı getirmekteler.
Oysa bela geliyorum demez ki baykușlar getire.
O zaten gelmektedir; baykuș ötse de ötmese de.
Bela yola çıkmıștır bir kere.
Ya ev yıkılacak hale gelmiștir ya da adamın eceli.
Bunda baykușun suçu ne?
Diyordum ki ben baykuștan pek anlamam; hem Fransızlar niye sevindirici habere ‘oh ne güzel’ der gibi ‘baykuș!’ demekteler?
Baykușa karșın evlerinin viran olmayacağını bildikleri için mi?
Ergenekon türü bir hukuksuzluğu takmayacakları için mi?
Polisse polis, jandarmaysa jandarma, davaysa dava.
Baykușsa baykuș.
Her șeyin bir ‘sınırı var’ değil mi ama?
Ne demiști?
‘Sabırın da bir sınırı var’.
Yoksa ne olacaktı?
Bildiklerini ulusla paylașacaktı.
Paylașmaktan korkan mı var?
Paylașacaksan paylaș!
Benim yurdum viran olacaksa,
Baykuș ha önce ötmüș ha sonra.
BİR NUMARA
Bir numara ile birinci aynı șey demek değil kușkusuz.
Hegel, bir dönemler felsefede bir numara idi. Ama, yanılmıyorsam, okulda iken felsefe dersleri de zayıf mı ne idi.
Bașka örnekleri de var.
Demek ki, okulda sınıf birincisi olmak, okul birincisi, bölge birincisi giderek ülke birincisi olmak ile mesleğinde bir numara olmak arasında doğrudan bir ilișki yok.
Belki ve çoğunlukla tersi de olası.
Diğer okullar bir yana, bizim askeri okullarımızda sınıf birincisi, okul birincisi olmak ile meslekte yükselmek arasında, nedense, doğrudan bir ilișki kurulmuștur.
Komutan her zaman sınıf birincileri arasından seçilir.
Orayı da birincilikle bitirmiștir, șurayı da..
Orada da birincidir, burada da..
O zaman onun bir numara olmasından doğal ne olabilir ki.
Oysa, yașam bunun çok doğru olmadığını gösteren örneklerle doludur.
Büyük bulușları bulanların çoğu eğitim dönemlerinde pek de parlak öğrenciler değildiler.
Uğrașı alanlarında bașarılı olanlar, okul yönetimleri ya da öğretmenleri tarafından çoğu kez gözden kaçanlar arasından çıkabilmektedirler.
Demem o ki, sınıf birincisi olmak ile mesleklerinde bir numara olmak arasında doğrudan bir ilișki kurmak yanıltıcı olabilmektedir.
Șu bizim askerî okullarımıza bir bakalım.
Evren hazretleri de hep sınıf birincisiy miydi acaba?
Üç ay içinde çobanların diline onun için mi düștü?
Ya Özkök hazretleri?
Eğer Özkök sınıf ve görev birincisi idiyse, o bizim ‘Atatürkçü’ bildiğimiz askerî okullarımızda ‘Atatürk’ten ‘eser’ kalmamıș demektir.
Bașbuğ hazretleri için çok söyledim çok yazdım; dilimde tüy bitti.
Hep birinciymiș İlker Pașa hazretleri.
Ancak hiçbir zaman bir numara o-la-ma-ya-cak-tır.
Tanrı ulusumuzu onun ‘bir numara’ olmasından esirgesin!
Askerlik meslegini de birincilikle bitirip gitsin.
Yalı mı verecekler, araba mı uçak mı; alsın da gitsin.
Șunun șurasında ne kaldı demeyin sakın.
Altı ay Türkiye için çok uzun bir süredir.
Ve Türk Silahlı Kuvvetleri bu altı ay içinde, tarihinde görmediği zorluklarla karșılașabilir.
Dıș güçler ve onların içerideki ‘beșinci kolları’, Türk Silahlı Kuvvetlerine, Türk Silahlı Kuvvetlerinin ‘bile’ kaldıramayacağı ‘darbe’ler vurabilirler.
Benim gördüğüm ‘birinci’ komutanın bunu ‘birincilik’le kaldırmayacağı yönündedir.
Habip Hamza Erdem
PAKETİN MADDELERİ
Orhan Aldıkaçtı anayasası var ya; hani șu sizin ‘12 Eylül Anayasası’ dediğiniz ve benim ‘Ret’ oyu verdiğim.
Hani Kenan Evren’in ‘deldirtmem’ dediği.
Ama bugün kalbura dönmüș olan.
İște o anayasaya yirmi bilmem kaç delik daha açılacakmıș.
Mermilerden bir ‘paket’ yapılmıș.
‘El bombaları’ diyelim, hani modaya uygun olsun deyi.
Bu ‘el bombaları’ paketini Alaca Karanlık meclisinden geçirip, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni yıkacaklarmıș.
‘Devlet-Ulus’ların sonunun göründüğünü savlayan biri olarak bundan ne denli mutlu olduğumu gizleyemem.
Ne ki, ‘yeni anayasacılar’ ile aramızda uçurumdan da öte bir ayırım var.
Onların Mustafa Kemal Cumhuriyetini kökten ortadan kaldırmak istemelerine karșın, bendeniz Mustafa Kemal ilkelerinin ‘yeniden’ yașama geçirileceği ve güncel kullanımının tam karșılamadığı ‘Ulusal Devlet’in ancak böylece kurulabileceğini ileri sürenlerdenim.
Devlet-Ulus’un yıkılabileceği konusundaki görüșlerimiz benzeșiyor yine de.
Onlar ulusu cemaat yapıp devleti cemahiriye yapmak isteyenlerdir; bendeniz ulusu yeniden kurup (evet ulus kurulabilecek birșeydir), devleti ulusun malı yapmak istiyenlerdenim.
Ulusun devleti ‘fethedeceği’ bir dönemde olduğumuzu söyleyenlerdenim.
Devlet fethedilecek birșey ise, herkesin bu uğurda ‘kefenleri giymesinden’ doğal ne olabilir.
Ve bugün Türkiye’de farklı amaçlar için ‘kefenleri giymiș’ gruplar yok mudur?
Biz, onlar ve Kürt ‘kardeș’lerimiz örneğin.
Bizimkilere ‘fedai’, onlarınkilere eskiden ‘mücahit’ șimdilerde ‘fetullahçı’ mı ‘tayyipçi’ mi ne deniyor; Kürt ‘kardeș’lerimize de ‘gerilla’ mı ne?
Bizimkiler neden fedai?
Çünkü ilkokuldan buyana ‘varlığım Türk varlığına armağan olsun’ diye yetiștirildi de ondan.
Bu tümcedeki ‘Türk varlığı’nın Türkiye Cumhuriyeti’nin ‘beka’sı olduğundan kimse kușku duymamalıdır.
Askerlerimiz arada-sırada ‘beka-meka’ diyor olsalar da, bunu kavramıș olabileceklerinden emin olmadığımı söyleyebilirim.
Algılamıș olabilirler ancak, ki onu da kimi zaman dile getirmiyor değiller.
Konuyu yeterince dağıtmıș olsak da, ‘yeni anayasa paketi’ne dönecek olursak;
bu paketin ‘gerçek bir bomba’ olduğunun altını çizmemiz gerekebilir.
Ve bu bomba Alaca Karanlık iktidarının midesinde patlayacaktır.
O madde öyle bu madde böyle diye tartıșmanın hiç bir anlamı yoktur.
Maddeler içinde hukuk-mukuk aramanın yararı da yoktur.
O maddeler devletin temelini ‘tahrip gücü’ en yüksek maddelerdir.
Öyle devlet malı deniz türü yüzeysel açıklamalar da bu devletin ‘temel’ini kavramaya yetmez.
Bu devletin otuz milyarlık malvarlığı, özelleștirme adı altında, son yedi yılda yabancılara satılıp, otuz adet yeni dolar milyarderimiz oldu mu olmadı mı?
Adamların niyeti salt yemek olsa idi, anayasa-babayasa dokunmadan gelecek yıllarda bir otuz dolar milyarderi daha yarataya çalıșırlardı.
Oysa, onların önce yediklerini sindirmeleri gerekmektedir ve ‘bu paket’in maddeleri șu güne değin yediklerini ‘sindirme’ maddeleridir;
Ancak ‘bu paket’in maddeleri midelerine inecektir.
Bu paketle onlar böylece paketlendikten sonra, devletin ve o arada ulusun yeniden kurulmasına geçilebilecektir.
Binbir tür ‘ulusal hareket’ ya da ‘ulusal güç’ boșuna mı var?
Birlik ve dirliğimizi ‘kurmak’ için değil mi yoksa?
‘OPSİYON’A BAK HELE
Dıș İșleri Bakanlığı sözcüsü bilmem kim buyurmuș ki, ‘Tahkim’e de gidebiliriz, La Hey Adalet Divanı’na da..
Bu da Dıș İșleri Bakanlığı’nın ‘opsiyon’ları arasında imiș.
Yani șu ünlü ‘Ermeni Soykırımı Yalanı’ var ya; onu uluslararası mahkemelere götürerek ‘tescil’ ettirebilirlermiș.
Bunların son ‘opsiyon’u, demek ki, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni uluslararası mahkemelerde ‘mahkûm’ ettirmek.
Bunu söyleyen, ona bunu söylettiren kim ise önce ‘Türk’ değildir, sonra ‘Cumhuriyet’ nedir bilmemektedir; daha sonra ‘Devlet’ nedir tanımamaktadır.
Ya da doğrudan ‘Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ düșmanıdır.
Kesinlikle abartmıyorum.
Bu yetkili, onun bakanı ve onun da bașbakanı eğer bu ‘opsiyon’u seçecek olurlarsa, yetmiș milyonluk Türkiye halkına ‘en büyük düșmanlığı’ yapmıș olacaklardır.
Aymazlık falan değildir sözkonusu olan..
Doğrudan düș-man-lık.
Çok bilene değil de, bir çobana soralım: 1914-1918 yılları arasında ne oldu?
Birinci Dünya Savașı.
Dünya Savașı da, kim kiminle savaștı? Esas olarak, İngilizler, Fransızlar ve Ruslar bir yanda Almanlar, Avusturyalılar ve Osmanlılar da öte yanda idiler.
Demek ki İngiliz ve Fransızlar zaten o günkü baș düșman olup mahkemelerin bașkanlığını alacaklardır.
O günlerde Osmanlı ile birlikte oldukları sanılan Almanlar, Belçikalılara, Hollandalılara, Danimarkalılra falan saldırdıkları için bu son gruptakiler de düșmanlarımız içinde sayılmayacaklar mıdır?
Sayılacaklardır.
Ve mahkemede görev alacaklar mıdır?
Alacaklardır.
Dönelim Avusturya’lılara; o zamanların Avusturya-Macaristan’ına; bunlar da Sırp, Romen, Bulgar ve Yunanlıları Osmanlıya düșman ettiler mi etmediler mi?
Ettiler.
Pekiyi bunlar da mahkemelerde görev alıp Türkiye Cumhuriyeti Devletini yargılama makamına oturtulacaklar mıdır?
Oturtulacaklardır.
Tanrı için, bugün dünyada Azerbaycan ve KKTC dıșında bugün Türkiye Cumhuriyeti Devletini savunmayı bırakın ‘hoș görecek’ bir Devlet, bir halk ve hatta bir ‘tanrı kulu’ bulabilir misiniz?
Bir ılımlı gâvur?
Bulamazsınız.
Eee nasıl oluyor da siz bu adamların karar verecekleri mahkemelere gidip, ‘biz Ermenileri kestik mi kesmedik mi’ diye sormayı tasarlıyorsunuz?
Hukuk mu dediniz?
Yani șu sizin Beșiktaș Hukuku gibi olanından mı?
Doğrudur, o gitmeyi tasarladığınız mahkemelerin ‘hukuk’u, tam da sizin ‘Beșiktaș Hukuku’ gibidir ve oralardan size ‘afferim’ çıksa da bize ‘beraat’ çıkmaz.
Göz göre göre Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluș sürecine ‘leke sürmeye’ çabalamaktan vazgeçin artık.
Bakanlık sözcüsü imiș.
Çobana sorsak ‘deli mi bu?’ der.
Demek ki bunların yapmayacağı delilik yok.
Bu kadarına da pes.
Düșmanlığın da bir sınırı olmalı.
Habip Hamza Erdem
LEȘ
Bu ‘anayasa paketi’nin altında ne var?
Görebilmek için, ‘Darbe Anayasası’na bakalım.
’12 Eylül Anayasası’nın altında kimin parmağı vardı diye sorulsa; dağdaki çoban bile ‘Amerikan Parmağı’ olduğunu bilirdi.
Pekiyi kimin ‘eli’ var idi o anayasanın altında?
Hazreti Kenan’ın.
Hatta onun eli de yetmediği için ‘dört kuvvet komutanı’ daha koydular ellerini o ‘Anayasa’nın altına.
On el mi ne?
Yetmedi; ‘kellelerini’ de koydular mı?
Koydular.
Etti ‘Beș kelle’ ve on el.
Anayasaların ‘halkoyu-malkoyu’ ile değil, ama uğruna verilecek kelleler ile ‘yașam’ bulabileceğini düșünenlerdenim.
Verilir ya ya da verilmez; yani ‘kelleler’ düșer ya düșmez; ama onsuz olmaz koșul kellelerin o yola konulmuș olmasıdır.
Șimdi bir ‘Anayasa Değișiklik Taslağı’ gündemimize gelmiș bulunuyor.
Neden tümden yeni ve hatta ‘sivil’ bir anayasa değil de, bilmem kaç maddelik ‘değisiklik’ taslağı?
Çünkü altına konulacak ‘el’ bulunsa da uğruna konulacak ‘kelle’ bulunamıyor da ondan.
Sonunda Dr Recep açıkladı; eller ile birlikte ‘beden’lerini de koymușlarmıș.
Bakıyorum ‘el’ var, ‘ayak’ var, ‘parmak’ haydi haydi olacaktı.
‘Beden’ de oldu diyelim, ya ‘kelle’?
Henüz ‘Kelle’sini koyabilecek bir ‘civanım delikanlı’ yok ortada.
‘Sivil anayasa’ için yedekte tutuluyor olmaya.
Pekiyi bu ‘taslağın’ geçmemesi için ‘kellesini’ koyanımız da mı yok?
Sanmam.
Anayasanın ‘tümüyle değiștirilmesi’ sözkonusu olsa idi, kușkusuz olurdu.
Bu ‘değișiklik taslağı’ için el, kol ya da beden koymaya gerek de yoktur; aslında.
Çünkü bu taslak meclisten geçmez, oradan geçse de Anayasa Mahkemesinden geçmez. Üç-beș ‘parmak’ yeter de artar bile.
Bu uğura konulacak ‘beden’ olsa olsa murdar olur.
Taslağın amacı, taslağı yasalaștırmak, yașama geçirmek değil demek ki.
Öyle olsa idi, en azından üç yıldır üzerinde çalıșılır; ve belli bir çaba sonunda hala gerçekleștirilemiyor ise üstüne el basılıp altına da ‘beden’ konulabilirdi.
Ve çok istekli olunsa idi, yoluna kelle bile konulabilirdi.
Göründüğu kadarıyla, bu ‘değișiklik taslağı’nın altında el, kol ya da beden-meden yok.
Ayak var, ayak.
Tümden bir ayak oyunu ile karșı karșıya Türkiye.
Yoksulluk ve yolsuzluğun ayyuka çıktığı bir dönemde, ‘devlet’in ișinin bașından așkın olması gerekirken, ‘devlet-adamları’nın canlarını dișlerine takarak çalıșmalarını beklerken; bir de bakıyorsunuz bir ‘taslak’ ve altında bilmem kaç beden.
Ayakları var, ama üstünde baș yok.
Neresinden baksanız tutarsız, temelsiz ve çiğ.
İğrenç hatta.
Ve leș gibi kokmakta.
ASLANLAR GİBİ
Her dönemde sorunların artıșından yakınılmıștır.
Ve her dönemde ‘Dünyanın Sonu’nun geldiği sanılmıștır.
Bu Türkiye’de de böyledir, dünyanın geri kalanında da.
Osmanlıda da böyle idi, Selçukluda da..
Yakın geçmișe bakıldığında da böyle değil mi idi?
Adnan Menderes 1958’lerde ‘dünyanın sonu’nu görmüyor muydu dersiniz?
Süleyman Demirel 1978’lerde örneğin.
Kafiyeli olsun diye, Turgut Özal’ın ‘sonunu gördüğü yıl’a 1988 diyelim.
1998 de Necmettin Erbakan’ın ‘sonunu gördüğü yıl’ olur o zaman.
2008’i de artık siz öngörebileceksiniz demektir.
Yargıtay Bașsavcısı ne demiști; ‘partiler onu hissederler’.
İște bu ‘son duygusu’ duyumsandığında, sözgelimi yașlı filler sürüyü terkediyorlar. Kavgasız ve gürültüsüz.
Aslanlar da terkediyorlar ama onlarınki ‘kıyamet türü’ kavgalar sonunda oluyor.
Politikacıları bir ‘telaș’ sarıyor ‘son’larını gördüklerinde.
Ve onlardan beklenilmeyen ‘davranıș bozuklukları’ gösteriyorlar.
‘Tahkikat komisyonaları’ kuruyor biri.
Diğeri giderayak ödünler veriyor; denize düșmüș ya bir kez yılana sarılıyor.
Üçüncüsü ‘kapağı Avrupa’ya atmak’ta buluyor çareyi. Sanki ‘Avrupaî’ bir kültürden gelmiș gibi.
Dördüncüsü ‘gafil avlanıyor’ denilebilir. Ülke için birșey yapamasam da, hiç değilse triliyonlarımı kurtarayım diyor.
Beșincisi ise triliyonları ‘sağlama almıș’ da ülkeye ‘son kazığı’ nasıl çakacağını tasarlıyor gibi.
Tartıșmaya açılan ‘Anayasa Taslağı’, böylesi bir tasarı olup, onların giderayak ülkenin bașına sarmaya çalıștıkları son ‘çarșaf’tır.
Bu tasarı, ‘gidici’ olduklarını kendilerinin de duyumsadıklarının göstergesidir.
Bu kez hukuk dolanılamayacak, ancak çarșafa dolanılacaktır.
Bu ülkede her dönemde ‘iktidar ve muhalefet’ olmuștur ve her dönemde ‘biz ve onlar’ diye bir ayırım yapılmıștır.
Ancak ‘halkımız’ hiçbir dönemde bu denli biribirinden ayrıștırılmamıștır.
İktidar muhalefete düșmüș ve muhalefet iktidar olmuștur.
Ne var ki, bu kez ‘dünyanın sonu’ bir bașka gelmektedir.
İktidardan düșenin muhalefet olma olasılığı șöyle dursun, politika yapma olanakları da kalmayacaktır.
Üç-beș gün, ücret karșılığı, mahkeme önünde bağırılsa da; mahkemelerin ortaya çıkaracağı ‘gerçekler’ karșısında hiç kimse ‘ben AKP’liyim’ diyemeyecektir.
Halkımız bir bakıma ‘mahkeme kararları’yla bütünleștirilmiș olacaktır.
Her durușma sonunda ‘ben nereden bilebilirdim ki’ diyen yurttașlarımız olacak ve mahkeme sonunda AKP’li yurttaș kalmayacaktır.
Dinsel bütünleșme de sağlanmıș olacaktır; çünkü müslümanlar kalacak islamcılar kaçacaklardır.
Ve toplumu böylesine ayrıștıran ‘din ticareti’ne de son verilmiș olacaktır.
Bu kez gerçekten din tüccarları için ‘dünyanın sonu’ görünmüș olmalıdır.
Filler gibi sessiz sedasız da değil, aslanlar gibi gürültü patırtılı olarak.
Tam bir vaveyla ile hem de.
İnanmıyorsanız televizyonlara bakın.
Aslanlar gibi gidecek olanları göreceksiniz.
Bu mesajdaki içeriğin bir kısmı Facebook kullanıcıları tarafından kötü amaçlı olduğu yönünde şikayet edildi.
RÜYA
Bir Fransız kanalında izlemiștim.
İran Șahı’nın son günlerini anlatan bir belgesel.
Gün geliyor, Șah bile İran’da kalabileceğine inanmaz oluyor.
Humeyni ha geldi ha gelecek.
Çocukları kaçırayım diyor Șah, önce onlar gitsinler Amerika’ya.
Hazırlık-mazırlık derken, Șah ailesinden bir kısım insan havaalanına geliyorlar.
Daha önce olsa, eskortlar sirenler falan, yol boyu herkes esas durușta.
Șah bu șaka değil.
Ne ki, bu kez kimsede bir heyecan yok. Pasaport memuru bakıyor, belki de ilk kez pasaportlara, ‘hașmetlim’ falan dediği yok.
Gidecek olanlar daha kapıda yıkılıyorlar; sıradan bir yolcu gibi terkediyorlar ülkelerini.
Ve ülkelerine bir daha geri dönemiyorlar o gün bugündür.
Bir bașka belgeseli de yakında izleyeceğiz gibi görünüyor.
Seneryosu șöyle:
Padișahın biri bize birșey olmaz diyor; önümde Obama arkamda Berlusconi ve yanımda bilemem ne kadar koruma; polis-molis vesaire.. Minareden mikrofon, kubbelerden hoparlör mü ne?
Yargı üyeleri toptan istifa etmiș; yerlerine ne kadar imam ve müezzin varsa savcı ve yargıç olarak atanmıșlar. Mübașir de onlardan mı onlardan.
‘Demokrasi’si bol olsun diye bir iki de alevi dedesi mi ne?
Yeni ‘anayasa’ bol ‘sivil’li olsun diye, Rum, Ermeni, Kürt, Gürcü, Çingene yurttașların ‘hak ve hukuk’ları da eklenmiș.
Adım adım ‘ülke’ çağın ötesine tașınmakta.
Padișah ‘sivil’ açılımlarından birini açmak üzere mimber, pardon kürsüye çıkıyor.
Bir uğultu bir gürültü ki eșine az rastlanır.
Bir toz bir duman.
Kalabalık sel gibi dalgalanıyor; kürsüyü sürüklüyor denize doğru.
Padișah durun diyecek oluyor, dinleyen yok.
Polis diyecek oluyor, polisler yok ortada.
Korumalarım diyor; korumalar kalabalığa karıșmıș.
Bakanlarım nerede diyor? Bakanlar bakımda deniyor.
Yandașlarım, aslanlarım nerede diye soruyor.
Aslan ‘kedigillerden’dir deniyor, filleri gördüğü için kuyruğunu kısmıș çoktan.
Kaçalım o zaman diyor, çaresiz.
‘Kaçamazsınız’ deniyor; burası Türkiye.
Sizi șimdi Tekel ișçileri alacak, önünde poz verdiğiniz “egemenlik kayıtsız koșulsuz milletindir” tabelasının altına götürecekler.
Ve tüm ulus adına karar verecek olan mahkemeye çıkarılacaksınız.
Șöyle buyurun lütfen.
Padișah bir haykırıyor ki Tarzan’dan farksız.
Korumalar dalıyorlar mahremine; n’oldu diye.
Rüya diyorlar, korkma.
Yarın seçim var, seçimden sonra gideceksiniz oraya.
Ancak uslu durun yeter; hesap vermeden bir yere gidemezsiniz zaten.
Bu kez Padișah, bırakın uyuyayım diyor; rüyası daha hayırlı gibi geliyor bana.
Ve böylece bu rüya ‘hayırlara vesile’ oluyor.
Habip Hamza Erdem
TOP
Futbol, voleybol ya da basketbol topu değil bu.
Havan, sahra her ne ise savaș topu da değil.
Aklınıza gelebilecek bașka toplar da olabilir, ama o top da değil.
Fransızcası ‘taupe’ olan ‘köstebek’ demek.
Danaburnu gibi yani.
Zararlı hayvanlardan sayılıyor.
Biraz da hain mi ne?
Hayvanları seviyorum aslında.
Çocukluğumda anam ‘bu çocuk baytar’ olacak dermiș; ne kadar börtü böcek varsa toplayıp getirirmișim eve.
Kendimi bildiğimde bir ‘köpek sevdası’ tuttu beni.
Elazığ’da bile iki köpeğim vardı.
Birinin adını ‘guide’ koymuștuk; yine Fransızca’dan ‘klavuz’ demek.
Top koyacak değildik elbet.
Bir ‘panter’imiz olmuștu bir ara, ama top gibi bir șeydi.
Komșumuz imamın mutfağına mı ne girdi diye, abim kurșuna dizdi.
Ee hayvan sevgisi-mevgisi ama, belli bir sınıra değin.
Öyle gidip ‘hoca efendi’nin mutfağına girmek yok.
Șimdi sıkı durun, Paris’teki köpeğimin adı neydi onu söyleyeceğim:
Nobel.
Bu Alman kurdunun kulakları dik durmuyor diye, kartondan destek yapıp kulaklarının içine yapıștırmıștım.
Türkiye’ye göndereceğim fotoğrafında kulaklar da inik olamazdı ki.
Ne ki aceleye șeytan karıșır denir ya; fotoğrafta Nobel’in kulaklarının içindeki kartonlar mavi mavi parlamaz mı?
Bu Nobel’in bir kardeși vardı, onu bana veren arkadașta kalan, adı Oskar.
Oskar’lı arkadașım sonra ne oldu, bilemiyorum; belki Türkiye’ye döndü.
Ama ben Nobel’i, neydi o yazar, ona vermek yerine bir tamirci arkadașa vermek zorunda kaldım.
Tahsin Saraç’ın Fransızca-Türkçe sözlüğümü kemirdiği için.
Köstebekten bakın nerelere geldik.
Türk Silahlı Kuvverleri içinde de top varmıș deniyor ya, sözü oraya getireceğim.
Silahlı kuvvetlerde top olmayacak da nerede olacak demeyin sakın.
Bu top, köstebek anlamındaki top.
Taa askerî liseden buyana ‘top’ olarak anılırmıș.
Genel Kurmay Bașkanı olduğu dönemde ‘top’a benzer sözleri olmadı değil.
‘Devlet-uluslarda egemenlik devri çok da önemli değildir’ mi ne demiști?
Neresinden bakarsanız bir ‘top’ akılyürütmesi.
Türk subaylarının bașına Amerkalı çapulcular ‘çuval’ geçirdiler ya.
Bizim ‘top’, çuval değil torbadır o demiști.
Türk Silahlı Kuvvetler’ine ne olduysa iște bu torbalı top’tan buyana oldu.
Orduya güvenirlik yüzde doksanlardan altmıșlara mı ne indi?
Hangi subay görevinde bașarılı olmușsa ‘ergenekon davasında sanık’ rütbesine yükseltilir oldu.
Bir top nasıl da Türk Silahlı Kuvvetleri’ni darmadağın etti, değil mi ama?
Keșke onu Amerikalılara toptan versek de kurtulsa idik.
İȘ VEREN
İșlemek bașka çalıșmak bașka șey demektir.
İșveren yani iș-veren yoktur aslında; iși- (satın)alan yani çalıștıran vardır.
İstihdam bağlamında da ișsizlik yoktur, herkesin bir iși bir gailesi vardır çünkü.. Olsa olsa harcadığı emek karșılığında bir gelir elde edemeyen vardır.
Eksik-istihdam demek de çalıșılacak ișyeri bulunmaması demektir.
Oysa adam hergün kalkıp, kahvaltısını yapıp kahvehaneye oyun oynamaya gitmemekte midir?
Sekiz-on saat boyunca tavla, maça-kızı, briç, bezik ya da en azından piști oynamamakta mıdır?
Ne sigara molası ne kahve arası..
Devlet de tutup bunları ‘ișsizler’ grubuna mı ne almakta imiș.
Bu, ‘bizim devlet’in ‘iș’ nedir, ‘ișsizlik’ nedir bilmediğinin bir göstergesi olabilir ancak.
Ekonomi politikte iș demek, emek demektir; frenkçesi ‘travail’.
İș-kence’den geliyor.
Kim emeğini harcıyorsa ki bu bir anlamda ișkence çekiyor demektir, onun iși var demektir.
Bu anlamda ișsiz yoktur, olamaz.
Ekonomi politikte ‘ișsizlik’ diye bir kavram olamaz.
İster kahvehanede kağıt oynayarak çeker ișkencesini ya da aynı anlama gelmek üzere emeğini harcar, isterse bilgisayarı bașında yazar yazısını.
Ne zamanki, sözgelimi kahvehaneyi sabah saat sekizde açıp, salonun ve mutfağın temizliğini yaptıktan sonra çayı demleme görevini de üstlenirse eğer;
- Belli bir çalıșma süresi var demektir
- Neleri yapıp neleri yapmayacağı konusunda kimi kurallar var demektir
- Ne kadar süre çalıșırsa ne kadar gelir elde edeceğine ilișkin ölçüler var demektir
Bütün bunlar ‘Çalıșma Bakanlığı’nın olduğu bir ülkede, ‘çalıșma yașamı’nı düzenleyen ‘yasa’lar çerçevesinde ele alınıyor olsa gerektir.
Ve o kiși artık ‘çalıștırılan’, ‘kullanılan’, ‘istihdam edilen’ biri olmaktadır.
İster kahvehanesini ‘kendi adına’ çalıștırsın isterse orada bir bașkası tarafından ‘çalıștırılsın’, o artık çalıșanlar grubuna girmiș olmaktadır.
Çalıșmasının karșılığında da bir ‘gelir’ kazanıyor olacaktır.
İș’i yani emeği ‘para eden’, bir ölçüde emeğinin karșılığını alanlar grubuna girmiș olacaktır.
Bir ülkede iș’i yani emeği ‘beș para etmez’ler grubu diye bir grup olabilir mi?
Yani, ‘bizim devlet’in dediği gibi ‘ișsizler’ grubu..
Bu tür bir tanımlama, herșeyden önce o insanlara ‘hakaret’ olmaz mı?
‘Sizin emeğiniz beș para etmez’!
Pekiyi sizin emeğiniz niye milyonlar ediyor beyler?
Siz kimsiniz?
Șimdi siz, ‘iș’iniz yani ‘emeğiniz karșılığında’ ‘bol para’ veren bir ‘çalıștıran’ buldunuz diye, ‘iș-i (satın) alan biri tarafından ‘istihdam’ ediliyorsunuz diye böbürlenmeniz niye?
Bizim o ișlerde gözümüz yok, olmaz da zaten..
Bizim emeğimizin karșılığı ‘ülke ortalaması’ ne ise o kadar olsun yeter.
Herbirimizin çalıșacağı bir ișyeri ve çalıșma koșullarımıza yasal güvence.
Ekonomi politiğin ‘istihdam’ dediği budur.
Ve ulusal ekonomide ‘ișsizlik’ olmaz, öğrenin artık bunu.
Habip Hamza Erdem
KIYAMET Mİ TUFAN MI ?
Bu düzen ișsizlik yaratıyor deniyor da, ișsizlik yaratmayan bir ‘düzen’in var olup olamayacağı konusunda pek konușulmuyor.
Bir dizi tanım, kuram ve ‘havanda su dövme’; ancak çalıșabilecek durumda olan herkesin çalıșabileceği bir bir ‘düzen’in ‘tasarısı’ bile henüz yok ortada.
Oysa, bir ‘düzen’den sözediliyorsa eğer, onun içinde ‘ișsizlik’ gibi bir düzensizliğin olmaması gerekmez mi?
En azından tasarlanması.
Hayır.
En iyimser tasarı ‘ișsizlik oranı’nın așağıya çekilmesi olmaktadır.
‘Düzen’in kendisi tartıșılmaz.
Hani olur olmaz yerde ‘statüko’dan yakınanlar da, düzen sözkonusu olunca en ‘kral statükocu’ kesilirler nedense.
Feodal düzende ‘ișsizlik’ gibi bir sorun var mı idi acaba?
Yoktu.
O düzende ișsizler değil ama çalıșmayanlar vardı.
Ne ki onlar da, müzik, resim, av partisi, komuta ve denetim gibi ‘iș’leri yapıyorlardı.
En azından ‘ișsizlik’ten yakınılmıyordu.
İșsizlik hangi düzenin ‘meyvesi’ oluyormuș o zaman?
Kapitalizmin.
İșsizliği sorun olmaktan çıkaracak düzen, demek ki, kapitalizm dıșında bir düzen olacaktır.
Bu tür ‘sapkın’ görüșler ileri sürmek de, komünizm-momünizmi çağrıștıracağı için ‘abesle iștigal’ sayılacaktır.
O nedenle de hep ișgücünün ‘uluslararası akıșkanlığı’, ‘faktör elastikiyet’ leri ve ‘Memedin don lastikleri’ gibi ‘ekonomik kuram’lar çerçevesinde kalınacaktır.
Bu bağlamda, ‘sosyal devlet’, ‘ișsizlik sigoratası’ ve fonlaması gibi ‘ekonomi politikaları’ da, bugünkü gibi, bir ‘tıkanma’ noktasına vardığında, lastikler donu tutamayıp ‘ekonomik gerçeklik’ olanca çıplağıyla ortaya çıkmıș olmaktadır.
Bu noktadan sonra, ‘veri düzen’ içinde hiçbir ekonomik önlem, hiçbir ekonomi politikası ‘sorun’u çözmeye yetmez.
Gerçekte bugün Türkiye Cumhuriyeti Devleti için, devlet olarak varlığını sürdürme ya da çokca denildiği gibi ‘beka’sı için, bir ‘genel seferberlik’ ilan etmekten bașka yol kalmamıș bulunmaktadır.
Yetmișbeș milyonluk halk kitlesi içinde çalıșabilecek durumda olan herkese, ama her bireye devletin bir ‘iș’ verme zorunluluğu vardır.
‘Devlet zoru’yla.
Kușkusuz ‘Devlet’ olarak varlığını sürdürmek istiyorsa eğer.
O bașkan, bu bakan, șu lider, bu önder tartıșmasına girmeden hem de..
Görünürdeki bașkan, bakan, lider ya da önderlerle olmaz mı bu ‘iș’ denilecek olursa; hayır olmaz.
Kaldı ki, devleti bu duruma düșürenler onlar değil midir?
Ve onlar, bu batıș sürecini o seçim-bu seçim, o madde-bu madde gibi anlamsız ve yararsız tartıșmalarla daha da derinleștirmek çabası içindedirler.
Bilerek ya da bilmeyerek.
Bilirek yapıyorlarsa bu halk onları kesinlikle affetmeyecektir.
Bilmeyerek yapıyorlarsa bu yazı onlara bir uyarı olsun.
Bir ‘Genel seferberlik’ uygulaması bugünden bașlatılmaz ise, yarın çok geç olacaktır.
Olabilecektir demiyorum, o-la-cak-tır.
‘Kıyamet’ değilse bile ‘tufan’ çok ırak değil çünkü.
Habip Hamza Erdem
BURUN
Atalarımız ne güzel demișler; karga ile gezenin burnu ‘iyi görünmez’ diye.
Doğrusu alaca kargalar için mi kara kargalar için mi söylenmiș bilemiyorum.
Bir de ‘kuzguna yavrusu șahin görünür’ diye bir sözümüz var.
Yani șu bizim kara karga dediklerimize..
Demek ki burunlu söz de alaca karga için söylenmiș olmalı.
Abdulhamit için de burunlu bir söylence varmıș diyorlar.
Erdal İnönü için de..
Uzgörülü politikacılar için ‘havayı iyi kokladı’ diye övgüler dizilmez mi?
Politikacı için burun önemli demek ki.
Yeter ki yerine göre kullanabile.
Öyle olur olmaz yere ‘burnunu sokmaya’..
Kimileri için ‘burnundan kıl aldırmaz’ denilmez mi?
Kimi için de ‘kelepirin kokusunu kaçırmaz’ gibi.
En iyi koku alan karga türü hangisidir denirse; akbabadır.
Akbabalar koku alma bakımından köpeklerden kat be kat üstündürler.
Kilometrelerce öteden alıyorlar leș kokularını.
Öyle tilki ya da çakallara da pabuç bırakmıyorlar.
İki ciyak bir pençe nasıl da kovuyorlar zavallı çakal ve tilkileri.
Ne ki bunlar Afrika tilkileri.
Öyle ‘Șark’ tipi değiller ki kurnaz olalar.
Akbabaların önünden nasıl da kaçıyorlar.
Sırtlanlar da öyle; yani olağanüstü bir koku alma duyuları var.
Ve aslanlardan bile alabiliyorlar hazır yemlerini.
Güçlü çeneleriyle.
Çene derken dil dökerek değil elbet; salyalı saldırganlıklarıyla.
Hep hazıra konuyor sırtlanlar; avlanmayı beceremiyorlar hiç.
Ya da korumasız yavrulara saldırıyorlar; tüyü bitmemiș olanlara.
Burunları taze kandan çok lește doğallıkla.
‘Kurtlar sofrası’nda hiç değilse taze av var, sırtlanlarınkinde tümden leș.
Burunlarında pek kan yok, daha çok o var.
Afrikalılarda ‘sırtlanla gezenin burnu ondan çıkmaz’ diye bir söz bile var belki de.
Bizim ‘Șark’ toplumlarında ise itin yeri ayrıdır biliyorsunuz.
Benim köpek sevgimi de.
Ne ki saldırgan köpeklere karșı nasıl savunulacağını ben Batı’da öğrendim.
İki biçimi var; ya karate vurușu gibi burnunun üstüne vuruyorsunuz ya da avuç ayasıyla çenesinin altına.
Bașarılı vuruș yapabilirseniz, kurtuluyorsunuz.
Bașaramazsanız eliniz gidiyor.
Tekme atmanın bir yararı yok, çünkü siz salgırgan bir köpekten daha çevik olamazsınız.
İnsan yapısı ona elverișli değil.
Ben hiç denemedim ama, burnunun üstüne vurmak daha kolay gibi geldi bana.
Elinizi karateciler gibi dikey olarak sertleștirip burnunun üstüne vurur gibi yapın.
Ev ya da açık havada gezenirken sanki bir it üzerinize geliyormuș gibi hazırlanın ve burnunun üstüne vurduğunuzu tasarlayın.
En azından kendinize güveninizin arttığını göreceksiniz.
Bir deneyin bakın.
BÜYÜK ACI
Soykırımın Ermenice’si ‘Büyük Acı’.
Hani eski Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde Barak Obama demiști ya, soykırım dememek için.
Hani Ermeni’lerden özür dileyenler de, ayıp olmasın diye soykırım demezler, ‘Büyük Acı’ derler ya.
Șimdi bu özürlüler, pardon özürcüler ’24 Nisan Büyük Acı Bayramı’ diye bir kutlu gün bașlatıyorlarmıș.
‘Milliyetçiliğe ve ırkçılığa karșı’ olsun diye.
Bağımsızlığa karșı da olsun mu diye sorulsa, özürcübașıcılar ‘olsun’ diyeceklerdir kesinlikle.
Kemalizm’e karșı da olsun mu?
Olsun.
Birlik ve bölünmezliğimize karșı da olsun mu?
Olsun.
Cumhuriyetimizin tüm niteliklerine karșı da olsun mu?
Olsun.
Emperyalizme de karșı olsun mu?
Kesinikle olmasın.
İrticaya karșı da mı olmasın?
Hayır olmasın.
Eh bu ‘bayram’dan daha büyük bir ‘Acı’ olabilir mi?
Düșünce özgürlüğü, demokratlık, hem solculuk ve hem de liberallik adına yapılan bu tür ‘melanet’likleri izlemek bile bașlıbașına büyük bir ‘Acı’ veriyor insana.
Șimdi bunlar, bu ‘aydın’ ve ‘sanatçılar’ grup grup devlet katında da ağırlanmıyorlar mı, ‘Acı’ oluyor katmerli ‘Büyük Acı’.
İnsanın burnunu sızlatıyor gerçekten.
Ahmet Türk ya da neydi o bakan onlara sorun isteseniz.
Yüreğini daraltıyor insanımızın.
Ve bunlar bu ‘demokratik ortamda’ ‘demokratik haklarını’ kullanıyorlar.
Yurduma, ulusuma, kurucuma, bağımsızlığıma küfrediyor adam.
Șehidime, akan kanıma, onuruma, namusuma dil uzatıyor.
Acıların en büyüğünü yașatıyor bana.
Onun o aptal, hain ve alçakça saldırılarını izlemek zorunda kalıyorum.
O konușuyor ben bakıyorum.
Basın da onların elinde yayım da.
Güç de onlarda para da.
Gözümün içine bakarak yalan söylüyor.
Kibar kibar, ‘sivil sivil’ ya da ‘medenî’..
‘Acı’ öyle değil böyle olur diye tattırmayı tasarlamak yakıșmıyor bana.
Pekiyi ama nereye kadar?
Daha ne kadar çakilebilir bu ‘Büyük Acı’?
Tek diși kalmıș o canavarın son diși bunlarmıș demek ki.
Çürük mü çürük, irinli mi irinli..
Ne ki yeniden boğacak bu ‘millet’ onları.
Tükürük denizinde hem de.
Tuh olsun size.
Milyon kerre tuh..
Habip Hamza Erdem
HAK ve NAHAK
Hak’kı biliyoruz.
Ya da bildiğimizi sanıyoruz.
En azından bize göre bir ‘hak’ kategorisi var düșünce dünyamızda.
Haksızlığa da, acemler sanıyorum, nahak diyorlar.
Türkçe’de de kullanılıyor nahak sözcüğü, Kürtçe’de de..
Kürtçe dediğime bakmayın, Kürtçe’nin bir ‘dil’ olmadığını söyleyenlerdenim.
Ancak anlatım biçimi, language, olarak var Kürtçe ve eğer unutulmaz da geliștirilirse birkaç yüzyıl içinde belki bir dil bile olabilir.
O kürdoloğların bilebileceği bir iș.
Ancak, bizim Kürt’lerin ‘hak ketiye bin nahak’ diye bir deyișleri varmıș.
‘Hak haksızlığın altına girmiș’ deniyormuș.
Haksızlığın egemen olduğu yerde haktan sözetmenin bir anlamı yoktur diye çevrilebilir.
Kavramsallaștırma denilen süreç de iște böylece bașlatılıyor özünde.
Hak ve haksızlığı çevirin çevirebildiğiniz kadar.
Boșa koyun dolmasın, doluya koyun almasın..
Ne var ki, bu tür bir ișlem sürecinde gerekli sözcük birikiminiz ve ‘tarihsel zeminiz’ olmalıdır.
‘Zemin’ deniyor ya, temel yani; temellendirmeniz için gerekli çünkü.
Bir toplum düșünün ki, tarihinin hiçbir döneminde ‘hak’ ‘haksızlık’ın üzerine çıkmamıș olsun.
Bu toplumda ‘hak haksızlığın altına girdi’ denilebilir mi?
Kürtler için düșünülecek olursa, tarihin hangi döneminde ‘hak’ları olan ne ise bir ‘haksızlık’ olarak ellerinden alınmıș olabilir?
Cumhuriyet’le birlikte, yurttașlık ‘hak’ları bakımından bir ‘haksızlık’ sözkonusu olmuș mudur?
Türk-Kürt ‘ayırımı’, birinin diğerine üstünlüğü, birinin diğerinden önceliği herhangi bir kanıtla ileri sürülebilir mi?
En kutsal hak olan ‘egemenlik’ hakkının kullanımında; seçme ve seçilmede herhangi bir ‘ayırım’ sözkonusu edilmiș midir?
‘Eğitim ve öğretim’ bakımından herhangi bir ‘ayrıcalık’ yapılmıș mıdır?
Bu tür ‘temel’ onlarca soruya olumsuz yanıt vermenin olanağı yoktur.
Tek bir ‘dil’ konusunda ‘hak ketiye bin nahak’ denilebilir.
Ne var ki Kürt politikacılar ‘dil’ konusunu öyle bir ‘haksızlık’ biçimine çevirmișlerdir ki, bir dizi insan ve yurttașlık ‘hak’kı o arada önemini yitirmiș; ve bașkalașmıștır.
Ve bugün öyle bir așamaya gelinmiștir ki, diğer tüm ‘hak’lar bu yapay ‘dil haksızlığının’ altına girmiștir.
Yetmiș bilmem kaç milyonluk Türk ulusunun birkaç milyonu Kürtçe konușsun diye mi verimekte bu savaș?
Gösterilmekte bu kadar çaba?
Pekiyi Kürtçe diye bir ‘dil’ varsa eğer, o da serbest değil mi?
İstenecek hangi ‘hak’ kaldı geriye?
Türkiye’ye ‘haksızlık’tan gayri..
Cumhuriyeti kuran Türk, Kürt, Rum, Ermeni her kim ise, Türkiye halkını biribirine düșürmenin nersi ‘hak?
Hak haksızlığın altına girmiș bir kez.
Ne hak ne nahak, ayıkla ayıklayabilirsen..
Habip Hamza Erdem
DEMİREL’İN BİLDİĞİ
Demirel’i izledim o gün. Bașkent Üniverssitesinde konușuyordu yine.
Bir ‘bilen’ ya, görüșlerinden yararlanılıyordu.
Demokrattır bizim Süleyman bey.
Seçimle gelip darbeyle gitmiștir hep.
Duyan da ‘darbe’lerin Demirel’e karșı yapıldığını sanır doğal olarak.
12 Mart’ta, Ecevit ‘darbe ona değil bana karșı yapıldı’ dedi de kimse inanmadı.
Bakıldı ki, gerçekten de darbe ‘Ortanın Solu’ mu ‘Demokratik Sol’ mu ne ise ona karșı yapılmıș.
Demirel yine ‘iktidarda’ kalmıș, Ecevitçiler hapiste.
12 Eylül’de yine darbe, bu kez Demirel de hapiste ama ‘demokratlığı’ iktidarda.
‘Hükûmet’ olabilirsiniz ama ‘iktidar’ olamazsınız demedi miydi?
Özünde bizim demokrasimizin tarihi Demirelgillerin ‘Demokrat’lık tarihidir ve 14 Mayıs 1950’den buyana da ‘iktidar’dır.
27 Mayıs 1960 ‘tan 12 Mart 1971’e değin kısa bir kesinti dıșında.
Bunun da son altı yılı, yani 1965 sonrası dönemi ‘hükûmet’ dönemidir.
Demek ki son altmıș yılın bu beș yıllık ‘hükûmet’ dönemi dıșında elli beș yıldır ‘Demirelgil Demokratlığı’ iktidardadır.
‘Hür Dünya’ demokratlığı yani.
Bu tür bir demokrasi, ekonomi politikasında ‘Küçük Amerika’ kalkınmacılığına toplumsal politikada ‘Din’ tüccarlığına dayanmaktadır.
Altmıș yıl az zaman değil kușkusuz, dünya da değișmiștir o arada.
İște dünyadaki değișikliklere koșut olarak kimi biçimsel değișiklikler de olmadı değil.
Öz yeğeni Yahya ‘hayali ihracat’ı keșfetmiști, müsteșarı Özal hayali ihracatı ‘devlet politikası’na dönüștürdü örneğin.
İstanbul’u Beyrut yapacağım dedi ve bugün İstanbul Beyrut olmakla kalmayıp Türkiye tümdenLübnan’a dönmüș oldu.
Dayısı Menderes ‘Kuran Kursu’ ile bașlamıștı, üvey yeğeni Erdoğan tüm devlet kurumlarını ‘imamlığı kısa hatiplerler’le doldurmuș oldu.?
Doldurmakla kalsa iyi, ‘Teșkilat-ı Esasiye Kanunu’nu ‘Șeriat-ı Esasi’ mi ne yapmaya çabalamakta değil midir?
Cumhuriyet’in kurduğu kamu ișletmelerine ‘özerkleșme’ ile bașlanıp, özelleștirmelerle devam edilirken, üvey yeğen ‘kendi özeli’ne almaya değin getirmedi mi iși?
Demirel ne diye konușur, merak eder dururum.
Üvey yeğeni, Menderes’i anıyor Özal’ı izliyor da kendisinden söz etmiyor diye mi?
O etmese de biz bilmiyor muyuz?
O sizin eserinizdir Süleyman bey.
Altmıș yıllık çabanızın meyvası.
Șimdi ‘sağda-solda’ bunlar bizden değil demekle kurtulamazsınız.
Siz kendinizi kurtarmaya bakın.
Olur a, ‘günah çıkarmak’ gibi bir dileğiniz var ise eğer, çıkıp nerelerde ‘hata’ yaptığınızı açıklayabilirsiniz.
‘Seçim oyunları’ ile Erdoğan gitsin de Mehmet Ağar mı gelsin diyorsunuz?
Tansu Çiller ya da Cavit Çağlar mı?
Gül gitsin de Cindoruk mu gelsin istiyorsunuz?
Yine sizin ‘programınız’ uygulansın ve sizin yeni ‘kadrolarınız’ gelsin ha?
Sizi gidi ‘Hür Dünya’ tașeronları sizi.
ABD tașeron değiștirmeye karar verdi ise bilemem, ama ABD tașeronluğu bitmek üzeredir.
Türkiye halkı bu kez bu konuda kararlı.
Bunu da göre‘biliyor musunuz’ acaba?
Habip Hamza Erdem
HAİN KONTENJAN
« Türkiye’nin bir hain kontenjanı var; bu nüfusun yüzde onudur ».
Atilla İlhan’ın saptaması bu.
Üç așağı beș yukarı bugün yedi-sekiz milyon kiși ediyor.
1915’te kaç kiși ediyor idi diye sorulsa, ben diyeyim bir milyon siz deyin birbuçuk milyon.
Birinci Dünya Savașı da denilen Osmanlı İmparatorluğunun paylașım savașı içinde, Batum ve Tiflis, Musul ve Kerkük, Bakü ve Erivan da bir gidip bir gelmiyor muydu?
‘Hain Kontenjan’ın da yüzde üç-beș artıp azalması demek ki olağan.
Dünyanın her yerinde olduğu gibi, Osmanlı Ordusu’nda da ‘asker kaçakları’ kurșuna dizilirlerdi.
Bunlar ‘hain kontenjan’ın olağan üyelerinden sayılırlar.
Sayılmasa idiler ‘kurșuna dizilmez’lerdi değil mi ama?
Pekiyi bunlar hem kaçıp hem de ‘düșman saflarına’ katılıyor olsalar; kaçarken ‘devlet malı’nı da kaçırslar; kaçtıkları yönde önlerine gelen kadın-erkek, çoluk-çocuk, genç-ihtiyar demeden tüm insanları öldürseler; köy ve kasabaları yakıp-yıksalar...?
‘Kahraman’ mı sayılacaklardı?
Yoksa ‘görüldükleri yerde’ gebertilecekler miydi?
Kurșuna dizmek bașka gebertmek bașka değil mi ama?
Gebertildiler.
Onlar gebertilirken, onlara ‘akıl veren’, ‘yol gösteren’ ya da ‘yoldan çıkartan’ askerî deyimle ‘lojistik destek veren’lere ne yapılmalı idi?
Doğrusu ‘gebertmek’ değil mi idi?
Ama son Osmanlı Pașa’ları, öyle yapmadılar.
Kararname çıkardılar; bunları alıp ‘güvenli bir bölgeye’ gönderdiler.
‘Savaș’ bittikten sonra da ‘geri getirmek’ istediler yani.
Bir bölüğü ‘giderken ölmüș’, bir bölüğü de zaten geri gelmek istememiș olabilir.
Gerçekte bunların çoğunluğu Amerika ve Fransa’ya yerleștiler.
Yüzde kaçı șöyle olmuș olabilir yüzde bilmem kaçı da böyle..
Ne ki, hiçbir araștırma bu ‘hain kontenjan’ın yüzde onu bulduğunu söylemiyor.
Kaybolanlar ‘yüzde beș’ bile değil.
‘Yüzde onbeș’ olsa bir șey olurmuș gibi.
Salt yüzde olarak ‘onbeș’ olmaktan öte..
Hain haindir ve cezasını çekecektir.
Hainlere hakketikleri cezanın çektirilmemiș olması sorun olușturur genelde.
Bugün olduğu gibi.
Bugün Amerikan Bașkan çok üzülüyor olabilir, Fransız bakan da..
İsveçli parlamenter, İngiliz kamara üyesi de.
Ve Türkiye’de yașayan ‘yüzde on’luk ‘hain kontenjan’ da ağlayıp sızlayabilir.
Bu ‘hain kontenjan’ Galatasaray Üniversitesi’ni İn tutup Sel gibi coșabilir.
Barıș ve Demokrasi Partisi’nde Karabaș’lık da yapabilir.
Her ikisi de Fransız ve Amerika kontenjanındandır.
CNN tayfasındandır.
Son Osmanlı Pașa’ları yașıyor olsa idiler, bunları bir ‘kararname’ ile sürerlerdi.
Adam olduklarında geri dönmek kaydı ile kușkusuz.
Yeni yetme Nato pașaları ise bunlarla gurur duyuyor gibi duruyorlar.
‘Yüzde on’un karșısında selam durdukları gibi.
Bu ulusun yüzde doksanı da kurșuna dizilmiș sanki.
Öylece donup kalmıș.
Habip Hamza Erdem
YILBAȘI 2020
12 Eylül 2010 tarihinde gerçekleșen ‘büyük değișim’le ilgili kimi ‘gizli dosyalar’ üzerindeki ‘gizlilik’ bugün itibariyle kalkmıș bulunmaktadır.
Böylece on yıldır ‘devlet sırrı’ sayılan bilgilere ulașma olanağı doğmuș oldu.
Halen ABD’de yașayan eski ‘bașbakan’ ile dönemin Genel Kurmay Bașkanı arasındaki ‘Dolmabahçe Görüșmesi’nin üzerinden geçen süre ise onüç yılı geçmiș bulunmaktadır.
Genç bir araștırmacının kronolojik sıralamasına göre, 2010 yılı bașından itibaren Türkiye’de ‘safların belirginleștiği’ ve Alaca Karanlık Partisi’nin ‘suçluların telașı’ içine düștüğü görülmektedir.
O günkü ‘iktidar partisi’, özünde politik bir parti olmanın ötesinde bir ‘cemaat’ örgütlenmesi olarak özellikle ‘yabancı sermaye’nin desteğini almakta idi.
Dıș güçler, ‘iktidar kliği’nin ‘halk desteğini’ yitirdiğini gözlemledikleri için, bir yandan yeni ‘politik girișimleri’ desteklerken bir yandan da artık gözden çıkardıkları bu ‘eski’ kadroya yaptırabilecekleri ‘her șeyi’ yaptırtmak istemișler meğer.
2010 bahar aylarında gündeme alınan ‘anayasa değișikliği’ bunlardan en önemlisi olmuștur.
Tasarlanan değișiklikler içinde silahlı kuvvetlerle ilgili olanlar, ordunun tabandan değiștirilmesi için yeterli zaman olmadığı için, komuta kademesini ‘sindirmek’ ve ‘denetim’ altına almaya yönelik ‘ivedi’ önlemler olarak değerlendirilebilir.
Ancak bir ordu komutanı sivil mahkemenin ‘çağırı’sına uymayarak, Hükûmet ile Genel Kurmay arasındaki ‘ sözde mutabakat’ı tanımadığını göstermiștir.
Geniș kitlelerin ekonomik ‘çıkmaz’ından ‘demokratik açılım’la çıkılabileceği ileri süren ‘iktidar kliği’ne önce kendi örgütünden tepkiler gelmeye bașlamıș ve 2010 yazında partiden kopmalar bașlamıștır.
Yine bahar aylarında bașlayan ‘ișçi eylemleri’ yaz aylarında artan bir yoğunlukla devam etmiștir.
Terör eylemlerinin kırdan kente kaydırılması ise, can güvenliği konusunda ‘Hükûmet’e olan güveni tümden ortadan kaldırmıștır.
O arada, Erbil’deki konsolosluk açılıșından dönen Dıș İșleri Bakanı’nın burnu, yolda düștüğü için iki yerinden kırılmıștır.
2010 Agustos ayı Türkiye’nin son seksen yılının ‘en sıcak ayı’ olarak tarihe geçmiștir.
O nedenle tatile çıkan milletvekillerinin çoğunluğu Ankara’ya dönememișlerdir.
12 Eylül 2010’daki genel kurula, tatilden dönemeyen 50 milletvekili yerine meclis dıșındaki tüm siyasal partilerin genel bașkanları çağrılmıșlardır.
Alaca Karanlık Partisi’nden geriye kalan milletvekilleri ise genel seçimlere değin ‘bağımsız’ kalacakları üzerine yeniden ‘yemin’ ettrilmișlerdir.
Son yemine uymayanların da, ‘seçme ve seçilme haklarını’ geri dönülmez biçimde yitirecekleri ‘özel bir yasa’yla güvence altına alınmıștır.
TBMM’ndeki yeni dağılım; CHP 100, MHP 80, BDP 20, Diğer Partiler 50 (bu partiler genel bașkanları ile temsil edilmektedirler) ve 300 bağımsız milletvekili șeklinde olușmuștur.
İçișleri ve Savunma Bakanlıkları TSK’ne bırakılmıștır.
Dir Mengir Fırat ile Beșir Atalay İmralı’ya atanarak on yıl dönmemek üzere ‘açılım’ üzerine çalıșmakla görevlendirilmișlerdir.
Davutoğlu ‘Daimi Erbil Bașkonsolosluğu’ görevine atanmıștır.
Cemil Çiçek ve Bekir Bozdağ Yozgat Üniversitesi Hukuk Fakültesi kantininde,, Burhanettin Kuzu da Hakkari-Oxford Üniversitesi Veterinerlik Fakültesi ‘Koyunculuk’ bölümünde görevlendirilmișlerdir.
Suat Muat ile Çelik Melik gibiler de, benzer biçimde, emekliliklerine değin bırakmayacakları görevlere getirilmișlerdir.
2010 yılı yılbașı kutlamaları, Türkiye’yi ‘rekorlar kitabı’na yazdırmıștır.
Dünya Basını, yetmișbeș milyonluk bir ‘Mutlu Türk’ yumağının olușumu karșısında ‘küçük dilini yutmuș’tur.
İçinde bulunduğumuz 2020 yılı sonunda, İzmir-Erivan-Bakü hızlı treniyle Bakü’ye gitmeyi tasarlıyorum da..
Yolda ‘gizliliği kalkmıș’ belgeleri yeniden okuyacağım.
Habip Hamza Erdem
İSMET PAȘA’YA AĞIT
Muharebelere verdin adını
ulusal kurtulușumuzda
İlk utkumuz sen oldun
hem ikincisi bu yolda.
Bugün de yolumuzdur yolun
bağımsızlık uğrunda.
İlkeleriniz ilkemizdir,
yaptıklarınız geleceğimizin güvencesi;
Andınız andımızdır,
yapacaklarımızın sözü ve en güvenilir belgesi.
Bir komutandın sen
alanın Garp Cephesi
Lozan’a koydun imza
șașırttın tüm herkesi.
Demir ağlarla ördün
yurdun dört köșesini
Düșünmeden bir an olsun
ne seni ve ne de öz keseni.
Bir dürüstlük abidesi olarak
yüreğimizdesin Pașam,
Mustafa Kemal’le birlikte
benlik ve birliğimizi olușturan..
Sözümüz yok olamaz da,
ne Okyar ne de Rauf Orbay’a
Ne Çakmak ve ne de Celal Bayar’a
İkincilik hakkındır, kimse bașka türlü yormaya.
Ulusal Șef olsan da yitirmedik o denli
Bir takke bir külahlı soluğumuzu tüketti.
Kıldan medet umarak bıyığına takmıșlar
Sene üçyüzaltmıșbeș gün kestiğini bilmeden
Kalk bir daha traș ol, göster deliğe süpürmeden.
Zıvanadan çıktılar bizi de çıkaracaklar
Bu aymazlar bekler ki yetti bre diyelim
Yedi iklim dört köșe kardeș kanı dökelim.
Kalk son bir defa İsmet Pașa ne olur
Alçaklık denizinde, ancak de, namussuzlar boğulur.
Habip Hamza Erdem
AÇILIM TÜRLERİ
“Bu çalışmanın yayına gönderileceği gϋn Tϋrkiye’de 22 Temmuz seçimleri yapıldı. Seçim sonuçlarına göre AKP’nin tek başına Tϋrkiye’nin bϋyϋk ve dolayısıyla dışa bağlı sermayesinin temsilcisi olabileceği netleşmiş oldu. Tϋrkiye’de uluslaşma sϋrecinin köktenci atılımlara gebe olduğu söylenebilir.”
Bu paragrafı açmaya çalıșalım.
Birinci tümce bir olayın gerçekleșmiș olduğunu bildiriyor. Seçim yapılmıșmıș.
Nasıl bir ‘seçim’ yapılmıș? Adayların belirlenmesinden seçim barajı sorununa; propaganda sürecinden siyasal partilerin yapısına değin neresini açmak istiyorsanız orasını açın.
Neden 22 Temmuz’da yapılmıș? Erken mi imiș geç mi?
Açın!
İkinci tümce ise bir saptama içeriyor: Türkiye’de büyük ve dolayısıyla dıșa bağlı sermeyenin ‘tek parti’ye oynadığı ve bunun Alaca Karanlık Partisi olduğu ileri sürülüyor.
Sermaye, uluslararası sermaye, temsilcilik, sömürü, bağımlılık..
Açın açabildiğiniz kadar.
Son tümce ise bir kestirimi dile getiriyor.
Bir öngrü.
Bir çıkarsama da denilebilir.
Ne diyor?
Türkiye’de uluslașma süreci köktenci atılımlara gebe..dir.
Bu son tümceyi de birlikte açmaya çalıșalım.
Bir ‘uluslașma süreci’ ne denli engellenmeye çalıșılırsa o denli ‘köktenci bir atılım’ yapmaya zorlanmıș olur demektedir.
Köktenci olması da toptancı olması demektir özünde.
Öyle ki, parti-marti, seçim-meçim; ulusal ya da uluslararası olsun sermaye-mermaye; ulusal ya da uluslararası olsun ordu-mordu, ulusal ya da uluslararası olsun bağ-mağ her ne ise kökünden değistirilecek demektir.
Kökü birden ne olabilirmiș?
Ta-nın-ma-ya-bi-lir-miș.
Ve yeniden ta-nım-la-na-bi-lir-miș.
Hükûmet-mükumet ne olabilirmiș; ‘Zero problem’.
Bu hükûmetin polisi-molisi ne olabilirmiș; ‘no problem’.
Bu hükûmetin savcısı-mavcısı ne olabilirmiș; ‘non problème’.
Açıldıkça açılabiliyor demek ki.
O arada, çok bilmișler ile sağ ve solduyu sahipleri ne yapabilirlermiș?
Nabza göre șerbet vermeye devam ederlermiș.
Ülkesini seven, onuruyla yașamak isteyenler ne yapabilirlermiș?
No comment!
Bu sonuncular, televizyon sunucuları gibi ‘çok’ konușmazlar.
Yapacaklarını yaptıktan sonra, yaptıklarını bașkaları konușurlarmıș.
İște yukarıdaki paragrafla anlatılmak istenenlerin açılabileceği en son nokta burasıdır.
Artık bu noktadan sonra, ‘Anayasa Mahkemesi’nin kararı șöyle olsa’ ‘halkoylaması sonucu böyle olsa’ gibi yorumlar ancak ve sadece ‘teyzemin sakalı olsa’ sözü kadar anlamlı olabilir.
Ne ki hala açılabilecek șeyler de yok değildir.
Leșlerin gömüleceği çukurlar ile kanların akıtılacağı kanallar.
Açılabilecek kadar açılmasında yarar var da ondan.
Habip Hamza Erdem
ERGENEKON’DAN ÇIKIȘ
Erzurum’un Zekeriya savcısı, Cumhuriyet Savcısı ile ilgili dosyayı Türk Hukuk kuralları yerine Zekeriya Hukuku kuralları gereği Ergenekon savcılarına göndermiș.
Sorușturulan sadece bir Cumhuriyet Savcısı da değil üstelik.
TSK üyeleri ve bir ordu komutanı da var.
Cumhuriyetin savcıları, yargıçları; siyasal parti bașkan ve yöneticileri, bilim adamları, yazar ve gazetecileri; Cumhuriyet’in emekli ve muvazaf askerleri sorușturulmakta.
Sorușturulacak konular sorușturulmasın diyecek kimse var mı?
Kovușturulacak konular da doğaldır ki kovușturulacaktır.
Ancak bu ‘Ergenekon Sorușturması’ Türk Hukuk Sistemi dıșında yeralmaktadır.
Alaca Karanlık Hükûmeti hukuksuzluğunun da içinde..
Parti, seçim, çoğunluk, hükûmet gibi deyimler anlamını yitirdi önce.
Bakan, müsteșar, genel müdür, müdür, daire bașkanı, memur her ne ise saygınlığını yitirdi sonra.
Yasa, kural ve gelenekler çözüldü.
Çürüdü düzen ve ahlâk çökertildi.
Çaresiz bırakıldı insanlar ve umutsuz.
Tüm yurttașlar ‘ram’ edilmek istendi.
‘Devlet’ tüketilecekti ve tüketildi.
Adalet Devlet’in temeli değil midir devletler devlet olalıberi?
Ne ki, bugün Türkiye’de adalete güvenen kimse kalmamıș gibidir.
Sen, ben, o değil; yargıç, savcı ve savunmanların görüșü de böyledir.
Yargıtay, Danıștay ve Anayasa Mahkemesi üyelerininki de..
Askerler boyunlarını uzatmıșlar ‘Ali Dibo Adaleti’nin kılıcı altına.
Komutanları ‘gerdan kıvırtmada’.
Bir ülkede ‘alçak ve namussuz’ olmaz mı?
Onlar da ‘köçeklik’ yapmakta.
Ne kadar televizyon programcısı varsa, haberci ve yorumcusu dahil;
Ne kadar yazar ve çizeri; tümü benlik ve kișiliklerini vermiș tutuya..
‘Satılmıș’ denilse kızabilirler; bilmeyerek diyelim, kiralanmıșlar oysa.
Alkıș tutmaktalar avuçları yırtılırcasına.
Büyüklük ‘Ulus’ta mı kalsın diyorsunuz?
Bağıșlayalım mı yoksa?
Gırtlatlarından tutup boğazlamayalım da..
Yüce ulusumuz ne derse o olsun.
‘Ergenekon’ davası șüphelileri saz çalıp türkü çağırmaktalar zaten.
Suçsuzluklarından emin.
Atılı ‘suç’ları ise yurt ve yurttaș sevgisi ile adaletin tesisi;
Salınmayacaklar, serbest bırakılmayacaklar yani,
Devirecekler zindan duvarlarını, kırarak zincirleri.
Zekeriya Hukuku’nun sonu geldi.
Hiçbir yürek bu adaletsizliği kaldırmaz çünkü.
Manda gönünden olsa bile..
En son haber ‘Erzurum’dan geldi.
‘Ergekenon’dan çıkıșın muștusu gibi..
Habip Hamza Erdem
BAYKAL’DAN BEKLENEN
Tüm politik yașamı boyunca yapmadığı bir iș yaptı Baykal.
Ne eși, ne çocukları, ne danıșmanları, ne partisi ve ne de seçmenleri tarafından beklenilmeyen.
Bir ilke imza attı.
Basın toplantısını izlerken; ‘istifa ediyorum’ tümcesi ile birlikte, ‘Cumhurbașkanı Baykal’ diye bir yazı yazmayı tasarladım.
Baykal’ın ‘kararı’nın böyle bir süreci bașlatabileceğini ele alacaktım.
Erteledim yazıyı.
CHP kurultayını bekliyorum.
Evet Baykal Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbașkanı olabilir.
Kırk yıllık politik birikimi ve bilgisi yeterlidir.
Çok daha önemli olan da “son üç yıllık deneyimi”dir.
Bașkaları daha önceden söyleyegelseler bile; Baykal șu son üç yılda ‘Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Türkiye dostu olmayanlarca ‘ele geçirilmekte olduğunu’ görmüș olmalıdır.
Önünde poz verdiği ‘Altı Ok’un, babaannesinin resmi olmayıp, Cumhuriyet Halk Partisi’nin ‘İlkeler’i olduğunu anımsamıș olmalıdır.
Avrupa Birliği’nden ancak bir ‘Kurtuluș Savașı’ verilerek çıkılabildiğini; o nedenle de AB’ye girmek için savașmanın anlamsız olduğunu öğrenmiș olmalıdır.
‘Anadolu Solu’ ya da değil, ama ‘stratejik ortaklık’ diye bir anlayıșın Anadolu Kültürü içine girmeyeceğini kavramıș olmalıdır.
Hilafetin ‘Pensilvanya’da da olsa hilafet olduğuna ‘içtenlikle inanmıș’ olmalıdır.
Parti yönetimindeki arkadașlarının, iyi has ama ‘bulunmaz hint kumașı’ olmadıklarını anlamıș olmalıdır.
Yüzde onluk kontenjan dıșında, Türkiye halkının yüzde doksanının yurtsever olduğunu ve yurt savunması için NATO gibi kurulușlara gerek olmadığını görmüș olmalıdır.
İște Deniz Baykal, kırk yıllık bilgi, görgü ve deneyimlerine ‘son üç yıllık’ deneyimleri de eklendiğinde Türkiye Cumhuriyeti Devleti için ‘ideal bir cumhurbașkanı’ neden olmasın?
Ancak Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbașkanı olabilmek için, kırk yıllık bilgi, görgü ve deneyimlerine, ‘son üç yıl’ içinde edindiklerini varsaydıklarımız olmazsa olmaz biçimde eklenmiș olmalıdır.
Bu sonuncular çıkarıldığında, ‘Bir bilen’ Deniz Baykal’dan geriye ‘bilinen’ Deniz Baykal kalacaktır.
Görevinden istifa ederek, Deniz Baykal eșini, çocuklarını, danıșmanlarını, partisini ve seçmenlerini șașırttığı gibi rakiplerini de șașırtmıș bulunmaktadır.
Bu șașkınlıktan ‘kitlesel bir sevgi’ de doğabilir, inanılmaz bir yergi de..
Bakalım Deniz Baykal hangisini devșirecek.
Bașbakanlığa oynayacak bir Deniz Baykal’ın bașarılı olma olasılığı azdır.
İstifa gibi ‘zor bir kararı’ birbașına alabildi ise, bundan sonraki ‘kolay kararlar’ için CHP yönetimindeki ‘arkadașları’nın yardımına gereksinmesi yok demektir.
Becerebilirse yardımcısı halk olur.
Baykal’ın bundan sonra atacağı her adım, istifasının gerekçelerini verecektir.
Ya gerçekten kararlı bir adımdır ya da sıradan bir ayak oyunu.
Baykal’dan beklenen halkı yormamasıdır.
Menzili belli ama, takatı da var mı acaba?
YOKSULLUĞU PAYLAȘMAK
Kemal Kılıçdaroğlu CHP kurultayında yaptığı konușmasında önemli saptamalar yaptı.
Bence bunların en önemlisi ‘yoksulluğu paylașmak’ saptamasıdır.
Sözün geliși söylenmiș bir tümce olmamasını dilerim.
Türkiye’de profesör-mrofesör çok kușkusuz.
Bunların en ünlülerinden biri de, neden ‘gönenci paylașmak’ demedi diye sitem etmesin mi?
Guignol’a bak sen!
Hem kukla hem de kukla oyunundaki soytarı da denilebilir.
Doğu Ergil mi ne diyorlar.
Hani kendisi ekonomi bilmiyor olabilir. ‘Siyaset Psikolojisi’ mi ne okumuș.
Psikolojik olarak toplumu rahatlatsa daha iyi olmaz mı da diyebilirdi.
Yani yalan söylese.
Ne var yani, umut Memed’in ekmeği değil mi sonuçta.
Ekmek yerine umut verse, değil mi ama?
Pek sayın siyaset psikolojisi profesör doktoru Doğu Ergil bey hazretleri ve onun öğrencileri, seven ve de sayanları ve onu televizyonlardan indirmeyenlerin bilcümlesinin bilmedikleri bir yalın gerçek ile karșı karșıdır Türkiye.
Dünya yüzyılın ekonomik bunalımını yașamaktadır.
Devletler batacak, kimileri de yok olacaklardır.
Uluslar biribirlerine girebileceklerdir.
Yunanistan, Portekiz-Mortekiz diye saymanın bir anlamı yok.
Her koyun kendi bacağından asılmayacak mıdır?
Öyleyse kulağa hoș gelsin diye ‘gönenci paylașmak’ demek, halka yalan söylemenin dik alası olacaktır.
Evet Türkiye Cumhuriyeti Devleti, devlet olarak varlığını sürdürmek istiyorsa teğet ve tanjantla halkını kandırmak yerine halkına gerçekleri söylemek durumundadır.
Türkiye’de paylașılacak bir ‘gönenç’ kırıntısı kalmamıș bulunmaktadır.
Uluslararası tefecilere olan borcu için her yıl otuz-kırk milyar dolar faiz ödemek durumuna düșürülmüștür.
Ana parası, yatırımı, cari harcamaları derken, Türkiye halkının çok daha fazla çalıșmak, çok daha fazla üretmek ve çok daha az harcamak zorunluluğu gelip kapıya dayanmıștr.
İktidarda olan ișbirlikçiler için bunlar önemli olmayabilir.
Ancak CHP gibi, en azından sosyal demokrat bir partinin hükûmet olmadan önce halka ‘yoksulluğu paylașmak’ önerisi ile gitmesinden daha doğal bir șey olmamalı idi.
Ve Kemal Kılıçdaroğlu, Deniz Baykal’a oranla daha gerçekçi bir yaklașımla bu öngörüyü dile getirmiș oldu.
Bu ‘ulusalcı’ bir yaklașımdır. Millî de denilebilir.
Uluslararası tefecilere ödün verilmeyeceğinin göstergesidir.
‘Beyler, demektedir Kılıçdaroğlu, borçlarınıza karșılık bize dayatmak isteyeceğiniz her șeye, bizden önceki ișbirlikçiler gibi hemen evet demeyeceğiz’.
Bu tür bir ‘söz’ün gereği olarak da, halka dönüp, ‘Beyler dıș güçler ve onların ișbirlikçilerine direnebilmek için en azından bir süre ‘yoksulluğu paylașmak’ zorundayız’ demiștir.
CHP’nin yeni genel bașkanının kașı-gözüne değil ama ‘söz’üne bakıldığında, gerçekçi bir tutum içinde olacağı söylenebilir.
Bu tür gerçekçi yaklașımlar gereklidir gerekli olmasına da yeterli midir onu da zaman içinde göreceğiz.
Habip Hamza Erdem
Mesele yoksullugu paylasmak degil; ferahligi, zenginligi paylasmak.
Ataturk'ten sonra gelenlerin basarilari hep yoksullugu Millete paylastirip, zenginligi kendi yandaslarina paylastirmalaridir. Eh zaten farli oldugunu soyleyip gelip de gitmek istemeyen son hukumette digerlerinden daha beter bir sekilde kendi zenginlerini urettigine gore. Millet'in artik yoklugu degil varligi paylasmak istedigini gormek lazim.
Yukarilarda havalar asagidan cok farkli herhalde ki, hep ifadeler beklentilerin tersine yonelik oluyor. --- On Mon, 5/24/10, Habip Hamza Erdem <habip...@live.fr> wrote: |
HADEME
Yurttașların can ve mal güvenliğini sağlamak görevi kime verilmiștir?
Kolluk kuvvetlerine.
Polis ve jandarmaya değil mi?
Onun amiri, obürünün müdürü, diğerinin genel müdürü nereye bağlı?
İç İșleri Bakanına.
Onun da bașı?
Bașbakan.
Ve dünyanın neresinde olursa olsun, can ve mal güvenliğinin sağlanamaması durumunda en sorumlu kiși, önce İç İșleri Bakanı sonra da Bașbakandır.
Dr Recep ise, en sorumlu kișinin kendisi olduğunu bilmesi gerekirken; ‘Ben senin memurun muyum?’ diye buyurmuș.
Her sözü bir vecize!
Kușkusuz o CHP eski Genel Bașkanı Deniz Baykal’ın ‘memur’u değildir.
CHP’nin içinde bir dizi memur ve müdürü vardır Baykal’ın.
Milletvekili olduğu için, TBMM içinde de bir dizi memur ve müdürü olacaktır.
Dr Recep’in de bir o kadar memur ve müdürüne ek olarak bir yığın ișçisi de olabilir ayrıca.
Ancak ne Baykal ve ne de Dr Recep milletin memur ya da müdürü değildirler.
Her ikisi de millletin hademesidirler.
Biri görevdeki hademe, diğeri görev sırası bekleyen hademe.
Bakanlık ve bașbakanlık, istihdam edildikleri makamın adıdır.
Bir memuru görevden almak için bir dizi dosya, kanıt-manıt aranıp; nice sorușturma ve kovușturma gerekebilir.
Ve görevden alınan memur, mahkeme kararlarının durdurulması ve iptal edilmesi için de bașvurabilir. Üst mahkemelerden bu tür kararlar alabilirse görevine de dönebilir.
Ancak bir bakan ya da bașbakan ‘görev süreniz bitti’ ya da ‘görevi kötüye kullandığınız için’ denilerek ve ‘bir gecede’ görevlerinden alınabilirler.
Dr Recep ‘ben senin memurun muyum?’ derken, gerçekten doğru bir söz etmiștir.
Sen Deniz Baykal’ın ‘memuru’ niye olasın?
Hem de ‘devlet mumuru’ mu ne?
Olanağı yok!
Senden ‘memur’ olsa da ‘devlet mumuru’ olamayacağını Türk yargısı karara bağlamamıș mıydı?
Kabahatin büyüğü Baykal’da zaten.
Hani adam atı ile köyden kente giderken yolda oturan bir bașka yolcuya rastlar. Oturan adam acı çekiyormuș gibi yapmaktadır.
- Hayrola ağam neyin var?
- Hasatayım kente gitmem gerek ama yürüyemiyorum.
- O da sorun mu? Sen benim atıma bin, ben yaya yürüyebilirim.
Ve hasta numarası yapan adam ata biner binmez mahmuzlar atı.
- Seni aldattım. Hasta falan değilim ben, atını elinden almaktı amacım.
- Benim için bir atın bir önemi yok. Ama sen hastalara da kötülük yapmıș oldun. Bundan böyle yollarda rastlayacağım gerçek hastalara da vermem artık atımı.
Sanki bu ikili için söylenmiș bir öykü.
Bereket versin ki, memurluk için ‘onay’ vermemiști Baykal Dr Recep’e.
Tanrı gözünü esirgemiș..
CHP ve SOSYAL DEMOKRASİ
Türkiye’de CHP denilince neden akla hemen ‘sosyal demokrasi’ geliyor?
‘Sosyalist internationale’ üye olduğu için mi, yoksa CHP’lilerin ileri-geri ‘biz sosyal demokratız’ dedikleri için mi?
Hangi CHP’li ‘sosyal demokrasi’nin ‘ne’ olduğunu ‘ne kadar’ biliyor acaba?
Çoğu Atatürkçü, Kemalist, solcu-molcu ve ilerici-milerici ‘oldukları’ halde.
Sosyal demokrasinin ‘sosyal’i sosyalizmden gelir, ama getirilecek olan sosyalizmin önce ‘demokratik’ yollardan getirilmesine, yani ‘seçim’le getirilmesine dayanır; sonra da demokratik ortamda yürütülmesine, yani ‘çok partili bir düzende’ sürdürüleceğine inanır.
Bu ekonomide ‘piyasa mekanizması’na karșı olmakla birlikte, politikada ‘piyasa mekanizması’nın erdemine inanmak demektir.
Yüzyılın bașındaki ‘sosyal demokrasi’ bu idi.
Ancak, önce ‘sosyalizm’den kopan ‘sosyal demokrasi’, yüzyılın oratalarında ekonomide de ‘piyasa mekanizması’na teslim olarak, liberalizme kardeș olmuștur.
Bugünkü ‘sosyal demokrasi’ de ‘așağı-yukarı’ budur.
O nedenle de, hiçbir liberal ya da neo-liberalin, bugün ‘sosyal devlet’e çıt çıkarması sözkonusu olmamaktadır.
Bir bașka deyișle, bugün bir sosyal demokrat ile bir liberal ancak onların göz ve saç renklerine bakılarak ayırdedilebilirler.
Pazardan ‘sosyal demokrat’ diye alınan biri ‘evde’ liberal’ çıkabilir.
Sözgelimi sosyal demokrat Kemal Derviș liberal Özal’dan da liberal çıkmamıș mı idi?
Ve (fahri) Dr Recep (gerçek) Dr Derviș’in programını sekiz yıl ‘gözü kapalı’ uygulamadı mı idi?
Kimi yazar-mazar da Baykal’ın hala Kemal Derviș’le konușup danıștığını yazıp durmuyor mu?
Șimdi bizim ‘aslan sosyal demokratlar’a her çevreden destek ve üfürük (onlar rüzgâr diyorlar) var mı yok mu?
Dedikleri olur da sosyal demokrat CHP ‘hükûmet’e getirilirse, olacakları ben söyleleyim;
- Döviz kurları yükselecek, paramız pul olmaya yönelecektir
- Enflasyon artacaktır
- Deviz kıtlığı bașlayacak, ithalat zorlașacaktır
- Karaborsa gelișecektir
Ne var ki ‘sosyal demokrat CHP’ değil de, Cumhuriyet Halk Partisi hükûmet edecek olursa;
- politik olarak ‘demokrat’lar değil ama ‘cumhuriyetçi’ler gelecek demektir
- halkçılar geleceği için her alanda ‘hak’lar korunup geliștirilebilecektir
- her alanda ‘ulusal’ çıkarlar öne çıkarılabilecektir
- ‘piyasa mekanizması’ nerede tıkanmıșsa ‘devlet’ oraya müdahale edecektir
- Sıfır sorunlu gösterilen uluslararası ilișkilerde, sorunlar ‘savaș’a değin gidebilecektir ve her ‘savaș’tan Türkiye bașarıyla çıkacaktır
Demek ki Cumhuriyet Halk Partisi, çok çağdașlașıp ‘sosyal demokrat’ olmaya özenme yerine, özüne dönebildiği oranda hem Türkiye ve hem de dostları kazançlı çıkacaktır.
CHP özüne dönebilecek mi denilirse eğer, eli mahkûmdur.
Dünyanın ‘bugünkü konjonktürü’ de bunu zorlamaktadır çünkü.
Zor kapıya dayanmıștır yani.
Ve tarihin çarkları acımasızdır, uymayanı ezer de geçer.
Șu ‘sosyal demokrasi’yi gereğince kullanamadan nasıl da bitirdik?
Kısmet mi desem kader mi bilemiyorum.