Ergenekon sürecinde
Zekeriya Öz ile ortak mesai yapmış Zaman, Yeni Şafak, Star, Bugün gibi gazeteler
haberi "buruk", biraz da sitemkâr verdiler. Zaman gazetesi haberi "Ergenekon'a
bakan savcılara sürpriz müdahale" başlığıyla verdi örneğin. Gazetenin Genel
Yayın Müdürü Ekrem Dumanlı da Fethullah Hocaefendi'sini suçlayanlara zehir
zemberek bir yazı döşendi. Böylece, ne "raydan çıkan" Ergenekon
operasyonlarında, ne de savcıların görevlendirilmesinde cemaatlerinin parmağı
olmadığı mesajını vermeye çalıştılar. Yeni Şafak, " Öz'ün dosyaları Fikret
Seçen'e" manşetiyle, Zekeriya Öz'ün gitmesiyle Ergenekon soruşturmalarının
sekteye uğrayacağı endişesine kapılanları rahatlatmaya çalıştı. Ergenekon
operasyonlarında önemli bir PR görevi üstlenmiş olan Star gazetesinin manşeti
ise BBC'yi aratmayacak objektiflikteydi: "Ergenekon'a yeni kadro..." Konuyla
ilgili haber ve köşe yazılarında ortaya çıkan bir diğer ortak görüş mealen şu
oldu: "Nedim Şener ve Ahmet Şık'ın tutuklanması ve basılmamış kitaba yapılan
baskınlarla Ergenekon soruşturması raydan çıkmış, olay derin devlet çeteleri ile
mücadeleden tamamen uzaklaşıp basına ve muhaliflere baskıya dönüşmüştü. Polis
devleti izlenimi veren bu uygulamalardan iktidar içinde bile rahatsızlıklar
başlamıştı ki gidişatı makûl bir seviyeye çekmeyi amaçlayan HSYK operasyonu
geldi. Ve tabii her ne kadar 'yargının işine karışmayız' deseler de hükümetin
tasarrufuydu bu. Özellikle seçim öncesi yaptırılan araştırmalarda Ergenekon'un
varlığına inanlar kitlesinde büyük bir erime göze çarpmaktaydı. Soruşturmalar
silsilesinin intikamcı bir kimliğe bürünmesi AKP iktidarına zarar vermeye
başlamıştı. AB'den yükselen tepkiler de işin cabasıydı" vs.
vs... Operasyonların her gün biraz daha kendisine yaklaşmasından ziyadesiyle
yeise kapılıp önce hadleri olmayarak "Ahmet ile Nedim'i bırakın, Ergenekon
kaldığı yerden devam etsin" pazarlığına girişen Ruşen Çakır gibi müellifler,
HSYK'nın dünkü atamalarıyla da sevinçlere gark olarak "Yoksa hatadan dönülüyor
mu?" şeklinde yazılar döşendiler. Öyle ya, "İmamın Ordusu" adlı kitaba
yönelik operasyonlar durdurulup, Ahmet Şık ile Nedim Şener serbest bırakılınca
"hatalardan" dönülmüş olacaktı..Kuddusi Okkır'ı öldürülmemiş, güneydoğu gazisi
subayları canına kıymamış sayacaktık. İnternetten indirip okuduğu belgeler
"örgüt dökümanı" sayılarak tutuklanan insanlar 4 yıldır cezaevinde
yatmıyordu...Yüzlerce turşu tarifi, ilan-ı aşk mektubu, makarna pişirme yöntemi,
fıkra, bitkisel zayıflama kürü, evcil hayvanların psikolojik sıkıntıları, tatil
planları, denizde kulağına su kaçan insanların birbirine yaptığı "tek ayağının
üstünde zıpla, geçer" tavsiyeleri...Halı saha maça eleman, okeye dördüncü
bulamayanların hayıflanmaları Ergenekon iddianamelerine "delil" diye konulmamış
olacaktı. Nedim Şener'i hem dinleyip hem de sorgusunda "Neden dinleniyorsunuz*"
sorusunu aynı savcı yöneltmiş olmayacaktı...Yine Nedim Şener'e sorulan "Eşinizi
gözaltı operasyonunu geciktirmek için mi ameliyat ettirdiniz?" sorusu da yok
sayılacaktı... Kitaba da ilk kez "örgüt delili" diye el konuluyordu. Bu
davanın "delil dosyasında" Nutuk kitabı yoktu örneğin...Davanın temsili
resimlerinde sanıklar arasına Atatürk'ün portresi
yerleştirilmemişti... Avukatların savunma dosyaları da ilk kez tarûmar
ediliyordu...Kemal Kerinçsiz'in müvekkillerine ait bütün savunma dökümanlarına
el konulmamıştı; kendisi tam 4 yıldır Silivri'de değildi. Kezâ Serdar Öztürk ve
Yusuf Erikel de avukat değillerdi. Sırtlarından cübbeleri zorla çıkarılıp
Silivri'ye tıkılmamış, bütün savunma dosyalarına el konulmamıştı... Velhâsıl,
Ahmet Şık ve Nedim Şener tutuklanana ve İmamın Ordusu adlı kitabın taslağı sürek
avına tabi tutulana kadar Ergenekon davaları hukuk abidesiydi, Hukuk
Fakültelerinde "örnek dava" olarak okutulmaya adaydı! "Bundan sonra hukuka
riayet edilecek" umuduna kapılanları sağolsun yeni İstanbul Cumhuriyet
Başsavcısı Turan Çolakkadı ilk demecinde " Zekeriya Öz gitti, Ergenekon bitti
diye bir şey yok" sözleriyle uyardı da bizi de bu konuda kalem tüketmekten
kurtardı. Ağzına sağlık Başsavcı, Zekeriya Öz gidince Ergenekon davası bitseydi
hatırımız kalırdı vallahi! Yaptığınız hukuk katliamının hesabını hukuk önünde
vermeden giderseniz Ergenekon sanıkları olarak gözümüz arkada kalır.. Yok öyle
"terfi ederek" paçayı sıyırmak. Siyasi iktidarın sizlere desteği buraya kadar
işte. Terfi ettirerek el çektirilirsiniz. Peki ya sonra? Arkasından unutulma
gelir, unutulmanın arkasından açılan davalar karşısında yalnız bırakılma.. "Biz
tanımıyoruz öyle bir savcı" bile derler. Pişmanlıklarınızı yıllar sonra
hatıratınızda yazarsınız. Bu arada torunlarınız utançtan soyisimlerini
değiştirmiş olurlar... Bu uzun girizgâhtan sonra HSYK'nın "sürpriz'
operasyonunda gözden kaçmaması gereken noktalara maddeler halinde dikkat
çekelim. Öncelikle belirtelim ki Zekeriya Öz'ün özel yetkilerinin
kaldırılmasıyla sonuçlanan olaylar zinciri bir sürecin sonucudur. Açık
İstihbarat olarak ilk tutuklamalardan beri dikkat çektiğimiz "Ergenekon
ittifakının" içinde bir takım "kırılmaların" ve tabii aynı zamanda kontrolden
çıkmaya başlayan sürece çeki düzen verme ihtiyacının sonucudur. İttifakı
oluşturan kanatların birbirine mesajlar verdiğini de unutmayalım... Bu
çerçevede: NEDİM ŞENER VE AHMET ŞIK'IN TUTUKLANMASI NEDEN DÖNÜM NOKTASI
OLDU?: Medyada ve kamuoyunda daha çok Ahmet Şık'ın "İmamın Ordusu" adlı
kitabına yönelik operasyonlar ön plana çıksa da kanımca Ergenekon sürecinde
"kırılma" yaratması bakımından Nedim Şener'in Hırant Dink cinayeti ile ilgili
çalışmaları daha kritiktir. "İmamın Ordusu" aşırılığını, Emniyet İstihbarat'ına
çöreklenmiş Fethullahçı kadronun kişisel hassasiyetlerine de bağlayabiliriz
neticede. Muhtemelen kitapta adı geçenler öfkeye ve intikam duygusuna
kapıldılar. Gazeteciler bilir, kurumları hedef aldığınız müddetçe fazla itiraz
işitmezsiniz, hatta el altından sırtınızı okşayanlar bile olur. Kişilere ve
isimlere yöneldiğinizde ise kıyamet kopar. Gülen cemaatinin devlet içindeki
faaliyetleri konusunda ilk kez kitap yazılmadığı doğrudur. Nitekim Fethullah
Gülen de bu gerçeğe sığınarak kendisini savunmaya çalışıyor. Burada sorun,
İmamın Ordusu taslağının hiç bilinmeyen şeyleri ifşa edecek olmasından çok,
Ergenekon sürecine damga vuran dinamik ve de "önü açık" bir kadroya isimler
bazında mercek tutulmaya başlanmasıdır ki Hanefi Avcı'nın kitabı da bu kadroda
aynı hassasiyeti yaratmıştır. Unutmayalım, yaptıkları işleri "büyük başarılar"
olarak gören ve kendilerini geleceğin Emniyet Genel Müdürlüğü'ne, İçişleri
Bakanlığı'na, MİT Müstaşarlığı'na hazırlayan isimlerdir bunlar. Birilerinin
"gazetecilere bilgi sızdırarak" gelecekleri ile oynadığına inanmaktadırlar ve en
önemlisi da bu "birilerinin" kendi içlerinden olma ihtimalini
kabullenememektedirler. Kişisel ikbal algısının tehlike sinyalleri vermeye
başladığı noktada kimse "hükümetin imajına zarar veriyorum" diye düşünmez. Olay
tamamen kişiselleşir ve bir "ekipler", "kişiler", "makamlar" savaşına dönüşür.
İşin içinde deşifre olma paniği de vardır kuşkusuz. Dolayısıyla, Ahmet Şık'a ve
yayımlamaya hazırlandığı kitaba yönelik operasyonlar böyle bir ruh halinin ve
iklimin sonucudur. Hükümetin veya Fethullah Gülen'in doğrudan talimatları söz
konusu olmayabilir, çünkü zarar gördüler. Bırakın "talimat" vermeyi, HSYK'nın
yaptığı atamaların Adalet Bakanlığı'nın "tavsiyesine" dayandığını
unutmayalım. ZEKERİYA ÖZ İŞARET VERMİŞTİ: Emniyet içindeki tarikat
yapılanmasını deşifre eden gazetecilere yönelik baskıların asıl hedefi, basından
çok yargıdır. Cemaatin polisi, eğer sağda solda bağımsız savcı kalmışsa, bu
yayınların soruşturma ile sonuçlanmasını engellemektir. Nitekim, Hanefi Avcı'nın
ifşaat ve ifadelerinin soruşturma konusu olmasını engellediler. Savcılar
üzerinde öyle bir baskı kurdular ki kimse soruşturma açmaya cesaret edemedi.
Zekeriya Öz'ün bir süredir el altından verdiği mesajlara da mercek tutmakta
fayda var. Ergenekon davasının daha ilk duruşmalarından birinde Kemal
Kerinçsiz'in avukatı Tolga Akalın, Zekeriya Öz'ün sorgu sırasında kendilerine
"MİT kulağımıza fısıldar, biz gereğini yaparız" dediğini Mahkeme heyetine
aktardı. Bu ifade, Birinci Ergenokon Davası'nın tutanaklarında mevcuttur.
Zekeriya Öz, Ahmet Şık ve Nedim Şener'in tutuklanması olayında da benzer bir
mesaj verdi. Ahmet Şık'ın avukatı Akın Atalay'ın aktardığına göre Savcı,
"Gözaltı listesi Emnniyet tarafından hazırlanıp önümüze konuluyor, ben şahsen
Ahmet şık'ı tanımam bile" demişti. Zekeriya Öz'ün "bağımsız savcı" imajını
kökten yok edecek böyle bir ifadeyi boşboğazlık olsun diye dile getirdiği
düşünülemez. Belli ki savcı, kamoyunun herşeyi kendisinden bilmeye başlamasından
rahatsız olmaya başlamıştı. Başsavcı vekilliği görevine atanmasından sonra "Çok
yorulmuştum" demesini de bu mesajın bir devamı olarak okumak gerekir.
"Zannettiğiniz gibi her şey benim başımın altından çıkmıyor, bana da talimat
verenler var ve ben gidişattan rahatsızdım..." Veya, "Devlet görevlisiyim
ben...Devlet emrediyor, ben yapıyorum..." BEŞİKTAŞ ADLİYESİ CEMAATÇİ
POLİSLERİN ÜSSÜ HALİNE GELDİ: Zekeriya Öz'ün Avukat Atalay vasıtasıyla
verdiği mesaj, soruşturma hukukunun ve kolluk-savcı hiyerarşisinin yerle bir
olmasının, savcılık mesleğinin polis emrine verilerek ayaklar altına alınmasının
kanıtıdır. Sadece savcılar polisin emrine girmiş olsa gene iyi, hakimler de
polisten talimat almaya başladı. Son operasyonlarda "Emniyet'in talimatıyla"
gözaltına alınan hiç kimsenin kazara da olsa, "bağımsız hakimler de var"
dedirtmek adına da olsa serbest bırakıldığı vâki değil. İnsanlar akıllara ziyan
gerekçelerle anında tutuklanıyor. Savcı tarafından tutuklanma talebiyle
mahkemeye sevkedilenlerin serbest bırakılma ihtimali Beşiktaş Adliyesi'nde artık
hiç yok. İklim Bayraktar olayında olduğu gibi, kimin serbest bırakılacağına
Emniyet'te karar veriliyor ve bu karar savcının kulağına fısıldanıyor. Sorgu
hakimleri önlerindeki dosyaya bakmıyorlar bile. Artık sadece savcı değil,
hakimler de polislerin emrinde. Korkuyorlar. Sürülmekten, iftira edilmekten,
Ergenekon davalarına dahil edilmekten, eşlerinin, çocuklarının, özel
hayatlarının sansasyonel haberlere konu olmasından korkuyorlar. Mesleğini ve
onurunu satarak, cemaat kadrolarına yanaşarak "yükselme" planları yapanlar da
var tabii. İşte Beşiktaş Adliyesi'nde kemikleşmeye ve giderek kamuoyunun
dikkatini çekmeye başlayan bu yapıdır ki "zarar görmeye başladığını" düşünen
siyaset tarafından HSYK eliyle "yumuşatılmaya" çalışılmış oldu... HIRANT DİNK
CİNAYETİ NEDEN KİLİT ÖNEMDEDİR? Nedim Şener'in Hırant Dink cinayeti ile
ilgili kitaplarının, bir takım "kırılmalara" neden olması bakımından Ahmet
Şık'ın taslağından daha önemli olduğunu yukarıda belirtmiştik. Önemlidir, çünkü
Nedim Şener, Hırant Dink davasının neden Ergenekon davaları ile
birleştirilmediğini ısrarla soruyordu. Öyle ya, mahalledeki kıskançlık
cinayetini bile Ergenekon'a bağlayan savcılar, tipik bir derin devlet ve Gladyo
icraatı olarak görünen Hırant Dink cinayetini Ergenekon'a dahil etmekten neden
ısrarla kaçınıyorlardı? Nedim Şener'in yaptığı araştırmalar, Dink cinayetinin
ucunun AKP iktidarı döneminde göreve getirilen Emniyet yetkililerine doğru
uzandığını ortaya koymaya başlamıştı. O dönemde Trabzon Emniyet Müdürü olan
Ramazan Akyürek neden bir kez olsun soruşturma geçirmiyor, geçirmediği gibi
Emniyet İstihbarat Dairesi Başkanlığı'na atanarak terfi ettiriliyordu? Sonradan
bu görevden alınması, ismini unutturmak amaçı olabilir miydi? Aynı şekilde
"Ergenekon operasyonlarının mimarı" olarak bilinen İstanbul Emniyet İstihbarat
Daire Başkanı Ali Fuat Yılmazer'in görevden alınmasının Dink cinayetinin
uzanmaya başladığı odaklarla bir ilgisi var mıydı? Daha açık sormak gerekirse,
Ahmet Şık'ın yazdığı türden kitaplar, "isimleri" ifşâ ederken, Hırant Dink
cinayeti "yapısal unsurlara" mı uzanmaya başlamıştı. Kuşkusuz, Dink
ailesinin neden Ergenekon davalarına müdahil olmadığını merak etmekte de fayda
var. Cinayeti ilk zamanlar belirsiz bir "derin devlet" mefhumuna yüklemeye pek
meğilli olan aile, neden son günlerde sesini soluğunu kesti? Cinayetin izleri
"yeni derin devlete" uzanmaya başladığı için mi? Bu "yeni derin devlet
yapısının" ifşa olmaya başlaması, Ergenekon HSYK eliyle sürecine ayar verme
müdahalesini neden getirmiş olmasın? WİKİLEAKS BELGELERİ ÜZERİNDEN
BAŞLATILAN ÖRTÜK HESAPLAŞMA: Taraf gazetesinin yayımlamaya başladığı Wikileaks
belgelerinin Tayyip Erdoğan'ı tehdit ettiğini yazmıştık. Dikkat edilsin,
Ergenekon tezgâhının baş müttefiki ABD, "yolunu Ergenekon'dan ayırma"
mesajlarını hep Taraf gazetesi üzerinden verdi. Eski ABD Büyükelçisi Eric
Edelman'ın "AKP'liler ordu içindeki darbe eğilimlerini bize şikayet ettiler"
açıklaması da, Tayyip Erdoğan'ın İsviçre bankalarında gizli hesapları olduğu
iddiası da Taraf gazetesi tarafından gündeme getirildi. Son olarak wikileaks
belgelerini "yayımlama hakkını" Jullien Assange'dan satın alarak Tayyip
Erdoğan'ın ve iktidar cenahının uykularını kaçırdılar. Artık sabah kalkar
kalkmaz, "Acaba bugün de yırttık mı" diye Taraf gazetesine bakıyorlar...Ahmet
Altan'ın Tayyip Erdoğan'ı ve AKP hükümetini yüksek perdeden eleştirmeye
başlaması ise "demokratlık" ve "liberallikle" alakalı olmaktan çok, CİA'nin
kucağından AKP'ye tehdit sallamak gibi görünüyor. "Haddini bil yoksa seni
getirdiğimiz gibi götürmesini de biliriz...." Ve Taraf gazetesi, yani ABD
cenahı şimdiye kadar üstün hizmetlerinden yararlandığı Savcı Öz'e dün manşetten
teşekkür ederek görevine son verdi. Zaten yeni ABD Büyükelçisi Riccadione, daha
Türkiye'ye ayak basar basmaz "Basına yönelik baskıları" eleştirerek AKP'ye
"Ergenekon'u senin başına yıkarız" mesajını vermişti. Erdoğan'ın zannettiği gibi
"acemi" bir Büyükelçi değil kendisi, en az Yasemin Çongar kadar
tecrübeli... HSYK'nın tasarrufu işte biraz da ABD'nin bu yeni hamlesine cevap
gibi görünüyor. Ergenekon'un siyasi tahribatını azaltarak önlem almaya
çalışıyorlar kendilerince. Tabii oldukça geç kalmış bir hamle..Ne kadar faydasız
olduğunu muhtemelen anlayacaklar... VE KİŞİSEL PANİKLEMELER: Balyoz
davası müdahilliğine "görev aşkıyla" talip olduktan sonra önceki gün aniden çark
eden Yeni Akit gazetesi yazarı Abdurrahman Dilipak'ın durumuna ne dersiniz?
Dilipak aniden “2003 yılına ait olduğu söylenen belgelerde 2008 yılına ait
izler var. Teorik olarak CD üzerinde oynama yapılmış olabilir. Bazı şeylere
ulaşmak o kadar kolay değil. Bizim bilmediğimiz bazı dolaplar dönüyor sanıyorum.
Bu plan 2003’te yapıldı ardından bir daha üzerinde değişiklikler yapıldı. 2008’e
kadar hatta belki son güne kadar da düzenlemeler yapıldı. Medical Park Hastanesi
daha açılmamış ama 2003 yılına ait belgelerde hastanenin ismi var. Tek ihtimalli
bir kripto yok burada. Bu işi yapanlar sıradan insanlar değil. Teorik olarak CD
üzerinde oynama yapılmış olabilir. Hatta mutlaka bu işten haberi olmayan ama
planda ismi geçen kişiler var. Suçlu olmadığı halde, kurunun yanında yanan
yaşlar da vardır. Bu nedenle kuru ile yaşın ayrılması gerekiyor. Ben bu nedenle
kesinlikle o duruşma salonuna oturtulan herkesin aynı planın bir parçası
olduğunu düşünmüyorum. Olamaz böyle bir şey. Bir gazeteci olarak da hala Balyoz
belgesinde isimleri geçen derneklere, hastanelere ulaşmaya çalışıyorum.
Mahkemeden talebim şuydu. Eğer birileri dışarıda oluşturup bu CD’yi buraya
koyduysa burada çok büyük bir skandal var. Bu durumda Balyoz sanıkları suç
duyurusunda bulunmalı. Mahkemede şunların veya onların karşısında da değilim.
Gerçeklerin ortaya çıkmasını istiyorum. Ne olduğunu tam bilmediğimiz bir konuda,
yargıyı gereksiz bir şekilde meşgul etmek de istemeyiz. Gerçeği arıyoruz.
Türkiye’de bu planları bu komploları kimler yapıyorsa onlar ortaya çıkarılmalı
ve suçlular cezalandırılmalı. Ben bir insan hakları aktivistiyim. Daha önce
askeri davalarda yargılanmış bir kişiyim. Cuma Dergisi bu nedenle kapatıldı.
Buna rağmen eğer başka bir konuda bu kişilere bir haksızlık yapılırsa ben
elbette haklının yanında olacağım. Bir Müslümanım ve Kuran-ı Kerim bir kavme
olan düşmanlığınız sizi onlar hakkında adaletsizliğe sevketmesin
der." açıklamasını yaparak herkesi hayretlere gark etti. Zekeriya Öz'ün "Ben
yapmadım, emniyet yaptı.." minvalindeki mesajlarına ne kadar da benziyor değil
mi? Bu atamalar daha çok su götürür....