Milleti ayakta tutan DİL birliği, İNANÇ birliğidir. Milletler buna nasıl hazırlanır?.. MANEVİ KÖPRÜLER'i sağlam tutarak!.. DİL bir köprüdür, İNANÇ bir köprüdür, TARİH bir KÖPRÜDÜR!..
Bugün biz bu kitlelerden DİL bakımından, GELENEK, GÖRENEK, TARİH bakımından kopmuş, ayrılmış, çok uzaklara düşmüşüz. TÜRKÇE'MİZ bile BATI TÜRKÇE'Sİ!.. Demek ki bir de DOĞU TÜRKÇE'Sİ var. Bizim kullandığımız mı doğru, onların kullandıkları mı?..
Bunun hesabını yapmakta fayda yoktur. Onların bize yaklaşmasını bekleyemeyiz. Bizim onlara yaklaşmamız gerekli. TARİH bağı kurmamız lazım. Folklor bağı kurmamız lazım. TÜRKOLOJİ alanında merhaleler aşmamız lazım!.
KİM YAPACAK BUNLARI?.. Elbette BİZ!.. Nasıl yapacağız?.. İşte görüyorsunuz, DİL encümenleri, TARİH encümenleri kuruluyor. Dilimizi onun diline yaklaştırmaya çalışıyoruz. Tarihimizi ona yaklaştırmaya çalışıyoruz. ORTAK BİR MAZİ idrakine varmak peşindeyiz.
(29.10.1933 tarihli sohbet)
Gazi Mustafa Kemal ATAÜRK
ATATÜRK, DİL'in gerçek sınırları tespit eden esas unsurlardan biri olduğunu çok iyi bildiğinden, TÜRKİYE TÜRKLERİ'nin DOĞU'da ve BATI'da DİLİ, DİNİ, ÖZÜ BİR KARDEŞLER'i ile bütünleşmesi için, yüzyılların getirdiği kopukluğu, bir an önce ortadan kaldırmak üzere harekete geçmiştir.
ATATÜRK'ün gayesi, önce ORTAK BİR MAZİ'ye ve ORTAK BİR KÜLTÜR'e ulaşmayı sağlayacak DİL ve TARİHçalışmalarını, FOLKLOR araştırmalarını sür'atle tamamlamaktı.
TÜRK DİL KURUMU da bu meyanda kurulmuştur.
Onun ölümüne kadar da bu kurum ATATÜRK'ün gösterdiği hedefe doğru ilerlemiştir.
TÜRKÇE 300 yıldır ihmal edilmişti.
2. ABDÜLHAMİD'in ve TÜRKÇÜ yazarların son zamanlardaki ferdi teşebbüslerinden başka, kapsamlı bir çalışma yapılmamış olması sonucu;
ATATÜRK'ün bu faaliyeti büyük ölçüde "deneme-yanılma" metodu ile yürümüştür.
Ancak herhangi bir hata farkedilince, hemen geri dönülmüştür.
"Öz Türkçecilik" akımı, bu hatalardan biridir.
Bu konuyu GÜNEŞ DİL Teorisi ile birlikte işleyeceğiz.
Bizim burada belirtmek istediğimiz husus, ATATÜRK'ün bu kadar açık olarak belirttiği hedef ve gayeye rağmen, eliyle kurduğu kurumun 1940-1980 yılları arasında, yani tam 40 yıl bir TAHRİP MAKİNESİ gibi çalıştığıdır.
Eğer 12 Eylül Müdahalesi olmasaydı, hala da bu yönde ilerliyor olacaktı.
1940'dan sonra "TÜRK" özelliğini kaybeden bu kurum, İSLAM dini ve kültürünü benimsemiş olan TÜRKİYE insanının, bunlarla beraber gelen ARAPÇA ve FARSÇA KÖKENLİ, ancak büyük çoğunluğu TÜRKÇE'YE İNTİBAK ETMİŞ kelimelerin istisnasız hepsini hedef almış, çoğunu da unutturmaya muvaffak olmuştur.
Bunun neticesinde aynı kültürü taşıyan SELÇUKLU, OSMANLI, TİMUR ve BABÜR İmparatorlukları'nın toprakları üzerinde yaşayan TÜRK ve MÜSLÜMAN kardeşlerimizle 1000 yıl öncesine uzanan DİL beraberliği, tamamen kopmuştur.
Bahsettiğimiz alanı tahayyül bile güçtür.
Viyana kapılarından, Rusya içlerinde Tataristan'a, Çin'den Hindistan'ın ortalarına, Irak'tan Afrika'nın batısına uzanır.
Özellikle Arap ülkelerinde kalmış olan TÜRKLER bu 40 yıllık ilgisizlik sonucu, benliklerini tamamen kaybetmişler ve Araplaşmışlardır.
Halbuki daha 1900'lerde bile Mısır'ın yarısı TÜRK'tü ve TÜRK olmayan, hükümdar veya subay olamazdı.
Kral Faruk'a kadar bu böyle sürmüştü.
Hindistan-Pakistan'da çok büyük bir TÜRK nüfus vardı.
Bu kurumun ihaneti bu kadarla da kalmamıştır.
Kurum 1940-1980 arasında öyle bir uygulamaya girmiştir ki, sadece YURT DIŞINDAKİ TÜRKLER ile değil; TÜRKİYE'DE DOĞUP BÜYÜYEN son ÜÇ NESİL birbirinin dediğini anlayamaz, birbirinin yazdığını okuyamaz hale gelmiştir.
TÜRKİYE İNSANI bu kurum yüzünden "dilsiz" olup çıkmıştır.
Çünkü bu kurumun 1980'den önce bastırdığı sözlük 26.000 kelime bile değildi.
Ancak 12 Eylül'den sonra, 60.000 kelimelik küçük bir sözlük hazırlanabilmittir.
En acısı Mehmet Akif'in İSTİKLAL MARŞI, ÇANAKKALE ŞEHİTLERİ gibi son dönemlerin ıstıraplarını ve VATAN AŞKI'nı dile getiren şiirleri ile, ATATÜRK'ün NUTUK, GENÇLİĞE HİTABE gibi eserleri okunur, anlaşılır olmaktan çıkmıştır.
Sanki birileri bize İSTİKLAL'imizi de, ATATÜRK'ü de unutturmak istemiştir!..
İngiliz dil alimi ve Türkolog Margaret Bainbridge, içine düşülen bu acı durumu, şöyle ifade eder:
- "Sizin HAKİKİ TÜRKÇE'niz, bundan yıllar önce TÜRKÇE ile yazan muharriyelerinizin dilidir. Ondan evvelki lisanınızın her külfeti, bunların elinde yumuşamış, kaybolmuş, ortaya çok güzel bir yazı dili, şiir ve nesir çıkmıştır."
- "Bugünkü diliniz ise tamamiyle uydurma ve artık güzel olmayan bir dildir. Ne nesir, ne şiir, ne üslubu kalmış, ziyan olmuş bir lisan!.."
- "ÖMER SEYFEDDİN'in, YAHYA KEMAL'in, AHMET HAŞİM'in, FARUK NAFİZ'in, ORHON SEYFİ'nin, REFİK HALİD'in ve REŞAT NURİ'nin eserlerinde kemalini bulmuş olan TÜRKÇE'ye, nasıl kıydınız?.. Bu güzel dili kısa zamanda nasıl bu kadar mahvettiniz?.."
Dikkat edilirse sayılan yazarlar, şairler ancak 50 yıl öncesinin edebiyatçılarıdır!..
Bu kişilerin DİL'i ulaştırdıkları mükemmel seviye, o TÜRK OLMAYAN DİLSİZ KURUM tarafından kıstas olarak alınmamış...
Tam tersine, "Ne etsek de, yeni nesiller bu şaheserleri okumasa, anlamasa!" zihniyetiyle o muhteşem TÜRKÇE'ye acımasızca kıyılmıştır.
Bahsedilen eserler "sadeleştirilerek" basılmış, böylece yazarların o nefis üslubu yavan bir hale dönüşmüş, ilgi azalmıştır.
1945'lerden başlayarak DİN de büyük ihmale uğramış, bugünkü "laik" olduğunu söyleyen, ancak asla DİN'le ilgilenmeyenlerin tohumları o günlerden bu günlere gelmiştir.
Böylece milletimizin sahip olduğu iki fazilet büyük hasar görmüştür.
Ancak ATATÜRK'ün haklı olduğu bir husus vardır...
Ne sömürgeci BATILILAR...
Ne Rusya...
Ne de içimizdeki İŞBİRLİKÇİ HAİNLER;
Bu milletin tümünden DİN ve DİL'i tamamiyle silmeye muvaffak olamamışlardır.
>>>DEVAM EDECEK
Özkan BOSTANCI