Bugün Cumâ

1 view
Skip to first unread message

ismet soner عصمة سونر

unread,
Feb 19, 2026, 3:20:12 PMFeb 19
to bursa...@googlegroups.com

resim.png


Öldüğünde
sana çok severek veya nefretle bakan gözler, bu defa kâlpleri ezilerek bakarlar.
Öldüğünde
sen de bütün sevgilerini, nefretlerini bırakır gidersin;
sana dâir ne varsa bıraktığın her şey gibi.
Geride kalanlar kendi kaderlerine devam ederler
Senin unuttuğun-onların da unuttuğu; seni unutmayan-onları da unutmayacak kaderlerine.


Sen ölünce
Dünyada hiçbir şey değişmez. 
Tek değişen senin mevcudiyetin olmuştur.
Yakın çevrende bile, zaman bıraktığın boşluğu hemen doldurur.
Hayatları sanki sen hiç var olmamışsın gibi devam eder.
Tabi ki ateş düştüğü yeri yakmıştır. Ama ateşin de bir ömrü vardır ve kısadır.
Ölümüne en çok üzülenlerin bile yüzleri en geç bir ay sonra mecburen gülmeye başlar.
Birkaç sene sonra akıllarına ara sıra gelirsin.
10 sene sonra artık hiç mevzun geçmez.
Ailende bile.


Öyleyse hayatını, var oluşunu anlamlı kılacak başka şeyler olmalı.
Yitip gitmeyeceğin, yok olmayacağın, unutulmayacağın bir yerler olmalı.


🍁


Derman arardım derdime,
Derdim bana dermân imiş.
Bürhan (rehber) arardım aslıma,
Aslım bana bürhan imiş.

Sağ u solu gözler idim,
Dost yüzünü görsem deyü.
Ben taşrada arar idim,
Ol can içinde can imiş.

Öyle sanırdım ayriyem.
Dost gayridir ben gayriyem.
Benden görüp işiteni
Bildim ki ol cânân imiş.

Savm-ü (oruç) salât-ü (namaz) hac ile
Sanma biter zâhid işin;
İnsan-ı kâmil olmaya
Lâzım olan irfan imiş.

Kanden (nereden) gelir yolun senin?
Ya kande (nereye) varır menzilin?
Nerden gelip gittiğini
Anlamayan hayvan imiş.

Mürşid gerektir bildire
Hakkı sana, Hakk’el‐yakîn.
Mürşidi olmayanın
Bildikleri gümân (şüpheli) imiş.

Her mürşide dilin (gönlünü) verme!
Kim yolun sarpa uğratır.
Mürşidi Kur'ân olanın
Gâyet yolu âsân (kolay) imiş.

Anla hemen bir söz durur.
Yokuş değildir düz durur.
Âlem kamû bir yüz dürür.
Gören anı hayrân imiş.

İşit Niyâzi’nin sözün!
Bir nesne örtmez Hak yüzün.
Hak’tan âyân bir nesne yok,
Gözsüzlere pinhan (gizli) imiş.




Şiir: Niyâzi Mısrî (1618 Malatya-1693 Limni)
17. yüzyıl Halvetiye tarikatının Niyâziyye (Mısriyye) kolunun kurucusu, sûfî ve tasavvuf şâiri. 
43'ü Türkçe, 5'i Arabca, basılı 43 kitabı vardır.
resim.png
--

ismet soner عصمة سونر

unread,
Feb 26, 2026, 3:00:56 PMFeb 26
to bursa...@googlegroups.com
resim.png

Bir acelesi olduğu her hâlinden belliydi. Yağmura aldırış etmiyor ve bükülmüş beline rağmen yerinde duramıyordu.

Sokuldum, "hayrola teyzecim, bir derdiniz mi var?" dedim. Şükran dolu bir tebessümle "buraların yabancısıyım evlâdım" dedi, "hastahane tarafına gidecek bir dolmuş varmış." "Biraz beklerseniz aynı dolmuşa binebiliriz" dedim, "oraya geldiğimizde size haber veririm."

Duâlar ederek yanıma yaklaştı ve küçük bir çocuk gibi şemsiyemin altına girdi. Yüzü yağmur damlalarıyla ıslanmış ve yanakları pembe pembe olmuştu. "Torunlarımdan biri menenjit geçirdi, ziyâret saati bitmeden görmek istemiştim" diye hâlini özetledi. Saatime baktım, tam öğlen vaktiydi. Muhtemelen bir saatlik ziyaret süresi başlamıştı. Neyse ki durağa herkesten önce geldiğimiz için ilk gelen dolmuşa binebilecektik.

Lâkin minibüs yanaştığında, arkamızda duran 4-5 kişi bir anda itiş-kakış dolmuşa bindi. "Arkadaşlar sırayı bozmaya hakkınız var mı" diye bağırdım, ama beyhude. Biri "hak istiyorsan Hakkâri'ye gideceksin arkadaşım" diye yılıştı, diğerleri sırıttı.

Sesimi kontrol etmeye çalışarak bu defa şoföre "ben biraz daha bekleyebilirim,  ama bu teyzenin hastâneye yetişmesi gerekiyor" diye seslendim. Maalesef o da müşteri olsun da kim olursa olsun umursamazlığındaydı. Cevap vermeden kapıyı kapattı, devam etti.

Çok üzülmüştüm. Yan gözle teyzeye baktım; tevekkülle susuyordu. Neyse ki sonraki dolmuş erken geldi, hareket ettik. Ama iki kilometre gitmemiştik ki bu sefer yol tıkandı. Adım adım ilerleyerek nihayet sıkışıklığın sebebini gördük: bir kazâ olmuş, yol iki şeride düşmüştü.

Nihâyet sıra bize gelip de kazâ mahallinin yanından geçerken şoför söylendi: "kısmete bak yâhu, bizden önceki dolmuşa kamyon çarpmış." "Yaralı atlatmışlardır inşallah" diye mırıldandım. ön tarafı dağılmış yan yatmış minibüse içim ezilerek bakarken.

Göz ucuyla teyzeye baktım; gözü kazâda, dudakları kıpır kıpır, belli ki onlar için duâ ediyordu.

Kazâ mahallini geçtik. Şoför vites büyütürken iç geçirdi: "kısmet işte, sen kalk bölünmüş yolda kazâ yap. Hem de memleketin öbür ucundan gelen Hakkâri plâkalı bir kamyonla..."

Bir kaç durak sonra teyzeyi hastânenin önünde bıraktık. O kapıya doğru aceleyle yürürken saatime baktım; ziyâret süresinin dolmasına yarım saat vardı.

ismet soner عصمة سونر

unread,
Mar 5, 2026, 4:01:18 PM (7 days ago) Mar 5
to bursa...@googlegroups.com
resim.png

Kur'an'a îman ettiğim gün imam efendi bana namazın kılınışını açıklayan bir
kitap verdi. Bunu öğrenip tebrik eden müslüman talebelerim bana "acele etmeyin,
rahat olun, zaman içinde yavaş yavaş yaparsınız”
deyince biraz şaşırdım,
"namaz bu kadar zor mu" dedim. Sonra talebelerime kulak asmayıp
beş vakit namaz kılmaya hemen o gün başlamaya karar verdim.

O gece odama çekilerek saatlerce hoca efendinin verdiği kitaptan abdest 
ve namazı çalıştım, namazda okunacak birkaç sûrenin Arâbî okunuşlarıyla
anlamlarını ezberledim.

İlk namaz denemesi için kendime güven gelince yatsı namazını kılmak için
kalktım. Vakit gece yarısıydı, banyoya girdim. Kitaptaki tâlimatları dikkatle
tatbik ederek abdest aldım. Abdest bitince, pencerelerin kapalı kapının kilitli
olduğundan emin olduktan sonra odanın ortasında durdum, kıblenin istikametini
kabaca hesaplayıp o tarafa yöneldim, derin bir nefes aldım ve elimi kaldırarak
alçak bir sesle "Allahu Ekber" dedim. 

Kimsenin beni işitmemesini ve görmemesini diliyordum. Yavaş yavaş Fâtiha
sûresi ile kısa bir sûreyi Arâbî olarak okudum. Ama zannediyorum orada bir Arap 
beni dinlemiş olsaydı okumamdan birşey anlamayacaktı.

Sûreyi bitirince rükua gittim. Rükuda biraz tedirginlik hissettim.
Hayatımda hiç böyle eğilmemiştim. Odada yalnız olduğumu hatırlayınca
rahatladım. "Subhane Rabbiyel aziym" dediğimde kalbimin hızla
çarptığını hissettim. Tekrar tekbir getirerek doğruldum. Secdeye varmak üzere 
ellerimi ve dizlerimi yere koyunca donakaldım. Secdeye gidemiyordum.

Efendisinin önündeki bir köle gibi görüyordum kendimi. Yüzümü, burnumu yere 
koyup kendimi zillete düşmeyi kendime yediremiyordum. Üstelik bacaklarım da
katlanamıyordu. Beni 
bu halde görecek olsalardı arkadaş ve tanıdıklarımın benimle 
nasıl alay edeceklerini düşündüm. Kahkahalarını duyar gibi oluyordum: "Araplar çarptı, 
bu hâle düştü"

Bir müddet tereddüt hâli yaşadıktan sonra derin bir nefes alıp nihayet başımı
seccâdeye koydum, zihnimdeki düşünceleri sildim. Dikkatimi dağıtmadan
ikinci secdeye de vardım. İkinci rekâta kalkarken "daha önümde üç tur var
diye içim daraldı. Ama kararlıydım: Ne olursa olsun bu namazı tamamlayacaktım.
Çok şükür, kalan rekâtlarda işler gittikçe kolaylaşmıştı.

Son secdede ise tam bir sükûnet hissettim. Nihâyet teşehhütten sonra selâm verdim.
Selâmdan sonra oturduğum yerde çakıldım kaldım. Beş dakika öncesine dönüp 
nefsimle giriştiğim savaşı aklımdan geçirdim. Bir savaştan çıkmış gibiydim.
Başımı önüme eğerek mahçup bir şekilde “Allah'ım aptallığımdan ve
kibrimden dolayı beni bağışla. Uzak bir yerden geldim ve daha önümde
kat edilecek uzun bir yol var”
diye dua ettim.

O anda kalbimin bir köşesinden çıkan bir titreşim bütün vücudumu kapladı:
Ürperti gibiydi. Âdeta elle tutulur bir merhametin varlığını hissediyordum.
Sonra sebebini bilmeden ağlamaya başladım. Ağlamam devam ettikçe, bir rahmet ve
lütfun beni kucakladığını hissediyordum. Günahlarımdan veya utanç ve sevinçten dolayı 
değildi ağlamam. Sanki önümde görünmeyen bir set varmış da o açılmış gibi içimdeki 
korku ve keder sel olup gidiyordu. 

Allah sadece günahlarımı affetmiyordu. aynı zamanda şifâ ve huzur kaynağım oluyordu.
Ağlamam durup yerimden kalkarken artık Allah’a ve namaza bütün bir ömür ne çok muhtaç 
olduğumun farkındaydım.


resim.png
"Melekler soruncaya kadar"
Prof. Jeffrey Lang
Gâye kitapevi, 2004
Reply all
Reply to author
Forward
0 new messages