Biz Türk Milliyetcileriyiz
unread,Dec 7, 2008, 3:19:39 PM12/7/08Sign in to reply to author
Sign in to forward
You do not have permission to delete messages in this group
Either email addresses are anonymous for this group or you need the view member email addresses permission to view the original message
to Biz Türk Milliyetçileriyiz
"Doğruları öğrenmek, ancak, araştırıcı bir zekaya sahip olmakla
mümkündür... Türk Atasözü"
CİLTLERLE KİTAP YAZILABİLECEK BİR KONUDA DOĞRU BİLGİYE SAHİP
OLUNMASINI SAĞLAMAK AMACIYLA, AŞAĞIDAKİ ÖZET BİLGİYİ GÖNDERMEYİ UYGUN
BULDUM.
OSMANLI İMPARATORLUĞUNUN YIKILIP YERİNE TÜRKİYE CUMHURİYETİ
DEVLETİNİN KURULMASI, ATATÜRKÜN ÖLDÜRÜLMESİ VE ARDINDAN GELİŞEN
OLAYLARIN HEPSİNDE, SABETAYCI KİMLİKLİ KİŞİLERİN VE BİZDEN
ZANNETTİĞİMİZ BİRİLERİNİN(!) DAİMA ÖN SAFLARDA YER ALARAK ÜLKENİN
KADERİ İLE OYNAMAKTA OLDUKLARINA ŞAHİT OLMAKTAYIZ.
YAŞAMAKTA OLDUĞUMUZ KRİZLERİN; NE TÜRKLÜKLE, NE İSLAMİYETLE, NE
DE ALT KİMLİKLERLE BİR İLGİSİ YOKTUR.
BÜTÜN MESELE, EKONOMİMİZE VE SİYASİ HAYATIMIZA HAKİM OLAN KRİPTO
ERMENİLERLE, ONLARIN EKONOMİK VE POLİTİK KONUMUNU KENDİ LEHLERİNE
GELİŞTİRME VE GÜÇLENDİRME ÇABASINDA OLAN KRİPTO SABETAYCILARIN GÜÇ
MÜCADELESİNDEN İBARETDİR.
BU KAVGADA; MÜSLÜMAN TÜRK MİLLETİNİN ESAMESİ DAHİ OKUNMAMAKTA
FAKAT, FİGÜRAN OLARAK ÇOK GÜZEL KULLANILMAKTADIR...
TÜRKİYE CUMHURİYETİ DEVLETİ İLE İLGİLİ BÜTÜN PLAN VE PROJELER;
"MEVCUT STATÜKONUN" DEVAM ETTİRİLMESİ ÜZERİNE KURGULANMAKTADIR.
STATÜKONUN DEVAMINI ETKİLEYEBİLECEK HER TÜRLÜ GİRİŞİM BOĞULMAYA
MAHKUMDUR.
ATATÜRK'TEN SONRA KURULAN VE HALEN DE PEKİŞTİRİLMEYE ÇALIŞILAN
KÖLE - EFENDİ DÜZENİNDE HALKIN SÖZ SAHİBİ OLABİLECEĞİ BİR SİSTEME YER
YOKTUR.
ATATÜRK'ÜN VEFATINDAN SONRA TÜRK HALKI TBMM'NE KENDİ
TEMSİLCİLERİNİ GÖNDEREMEMİŞ, KRİPTO SEÇKİNLERİN İŞARET ETTİĞİ KİŞİLER,
TBMM'DE GÜYA HALKIN TEMSİLCİSİ GİBİ ROL KESMİŞLERDİR. BUGÜN, TBMM'DE
BULUNAN İKTİDAR VE MUHALEFETE MENSUP MİLLETVEKİLLERİNİN BİRÇOĞU
AKRABADIR. DÜNYANIN HİÇBİR DEMOKRASİSİNDE BÖYLE BİR DURUM MEVCUT
DEĞİLDİR.
DEVAMLI OLARAK "ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİNDEN" DEM VURULURKEN, "SEÇİM
KANUNUNU DEĞİŞTİRMEK" HİÇ KİMSENİN AKLINA GELMEMEKTE, GÜNDEME DAHİ
GETİRİLMEMEKTEDİR...
Osman ŞAHİN
Araştırmacı - Yazar
Sabetaycı kimlik:
Sabetaycı kimlik, ya da Sabetaycılık sorunu, 20. yüzyılda zaman zaman
gündeme gelmiş, yüzyılın başında " Dönmeler", " Dönmelerin Hakikati"
gibi eserlerle tartışılan konu, zaman zaman Sabetaycı cemaat
içerisinde bulunmuş olup, itiraflarda bulunan kimseler vesilesiyle de
gündeme damgasını vurmuştur. Bunun ilk örneği 1924'teki Karakaşzâde
Mehmed Rüşdü Bey olayıdır. Son dönemlerde ise; Ilgaz Zorlu'nun " Evet,
Ben Selanikliyim" kitabı, Prof. Yalçın Küçük'ün "Tekelistan,
Tekeliyet" adlı eserleriyle ve Soner Yalçın'ın "Efendi" kitabıyla
gündemin en üst sıralarında yerini almıştır.
Ancak, konuya ilişkin kitap ve makalelerde genellikle, Sabetaycı
cemaat içinden olanların, (yabancı kaynaklı olanları hariç) ya çok
ciddi ve sağlıklı bilgiler içermediği, ya da siyasi manipulasyon
içeren abartılara çok fazlaca yer veren çalışmalar olduğu
gözlemlenmektedir. Özellikle, 50'li yıllardan sonra, genelde
Milliyetçi/Muhafazakâr kesimin konuya ilişkin yayınlarında, konunun
ülkemiz açısından son derece ciddiyet kesbetmiş olmasına rağmen, hiç
bir ciddi bilgi ve kaynağa dayanmadığı, daha çok tepkisel ve ideolojik
yorumları içerdiği gözlemlenmiştir. Bugüne kadar konuya ilişkin
birkaçı (1) hariç sadra şifa bilgi ve araştırmaya dayalı önemli bir
çalışmanın pek de ortaya konulmadığı görülmektedir. Veya, son
dönemlerdeki bazı çalışmalarda, Türkiye'deki nüfusun büyük bir
çoğunluğunun İbranî kökenli olduğunu ileri sürecek derecede konunun
fazlasıyla abartıldığı, halkın önemli bir bölümünün gereksiz yere
töhmet, zan ve şüphe altında bırakıldığı müşahade olunmaktadır. Bu
yüzden, abartı ve spekülasyonlara tepki olarak, bunları baz alarak
gerek bazı Sabetaycı kökenli çevreler, gerekse bazı pro-semitic/pro-
sabetaycı İslamcı çevreler, ironik/alaycı yaklaşımlarla konunun
ehemmiyetini gözardı ettirerek, örtbas etmeye çalışmaktadırlar.
Oysaki, Sabetaycılık konusu ülkemizin yaklaşık iki yüzyıllık bir tarih
diliminin , batılılaşma sürecinin, kimlik çatışmalarının doğru biçimde
okunmasının anahtarlarından biridir. Sabetaycı kimlik, abartılmamakla
birlikte, bu topraklardaki batılılaşma/modernleşme serüveninin
içerideki başat kimliğidir. Bu kimlik doğru biçimde araştırılıp,
okunmadığı müddetçe, bu serüvenin içerideki dinamiklerinin sağlıklı
bir şekilde tesbit edilemeyeceği açıktır.
Bu makalede, İzmirli Haham Sabetay Sevi'nin (1626-1676) Kabbala'dan
etkilenerek 1666'da Musevilerin/Yahudilerin beklenen "Mesih" i olduğu
iddiasıyla ortaya çıkıp, Yahudi/Musevi toplumu içinde çalkantıların
oluşmasına neden olduğu zamandan başlayan Sabetaycılık serüveninin
tarihini uzun uzadıya anlatmayacağız. Zira, konu ciltler dolusu
çalışma ve eserlerin yazılmasını gerektirmektedir.
Ancak, şunu belirtebilriz, Sabetay Sevi'nin 1666'da Mistik/Kabbalistik
bir yorumla İzmir'de mesihliğini ilân ederek, yakında mesih olarak
Yahudileri tekrar Filistin'e, kutsal topraklara döndürüp, Kutsal Dünya
Yahudi krallığını kuracağını vadetmesi, zâten birçok Hristiyan Avrupa
ülkesinde zor koşullarda ve Katolik kilisesinin baskısı altında olan
Yahudiler arasında büyük yankı uyandırır, hatta en rahat biçimde
yaşayan Osmanlı Yahudileri arasında da aynı yankı ve heyecanı
uyandırır. Yahudi toplumu bu Mesih hareketiyle çalkalanır. Çoğu bu
umutla, Sabetay Sevi'nin yanına koşar. Bu durum, Orthodoks/Rabbinical
yahudileri ve hahamlarını oldukça rahatsız eder, bu Messiyanik hareket
Orthodoks hahamlar tarafından sapkın ve heretic olarak ilân edilir.
Özellikle, İstanbul, İzmir ve Manisa'daki Yahudi hahamları Sabetay'a
karşı cephe alır. İlk önceleri, Yahudi toplumu içerisindeki bu olaya
müdahale etmemeyi öngören Osmalı idaresi, sonradan, özellikle bazı
etkili yahudi haham ve bankerlerin etkisiyle konuya eğilir ve Sabetay
tevkif edilir. Önce Gelibolu'da kal'abendliğe tabi tutulan Sabetay,
daha sonra olayların durulmaması üzerine Sadrazam Köprülü Fazıl Ahmed
Paşa'nın emriyle Edirne Sarayına getirtilerek Padşah IV. Avcı
Mehmed'in huzuruna çıkarılır. Ve burada kurulan bir ulema divânında
muhakemeye tabi turulur. Ulemadan, Şeyhülislâm Minkarîzâde Yahya
Efendi (vefatı:1678) ve İmâm-ı Sultânî meşhur Vânî (Vanlı) Mehmed
Efendinin başında bulunduğu bu heyetin muhakemesini padişah da özel
bölmesinden seyreder. Bu sırada, Türkçe konuşamayan Sabetay'ın
tercümanlığını musevilikten dönme olan Hekimbaşı Hayyâtîzâde Mustafa
Fevzi Efendi (Asıl adı Moses Ben Raphael Abrabanel'dir) yapar. Sabetay
Sevi'ye iddia ettiği gibi mucizelerini göstermesi istenir. Aksi
takdirde, vücudunun en mahir okçulara nişan hedefi yapılacağı kesin
bir dille söylenir. Hayatının tehlikeye girdiğini farkeden Sabetay, bu
sefer iddialarını inkar eder, asla mesihlik iddiasında bulunmadığını,
kendisinin bu konuda iftiraya uğradığını ifade eder. Ancak, ulema ve
padişah bu cevaptan tatmin olmaz. Bunun üzerine Hekimbaşı Hayyâtîzâde
(Terzizâde) Mustafa Fevzî Efendi, Sabetay'a Müslüman olma teklifi
götürür. Önce Sabetay bunu kabule yanaşmaz. Ancak, Musevi Dönme'si
olan Hekimbaşı, ona bunu kabul etmediği takdirde türlü, türlü
işkencelerle öldürüleceğini Ladino diliyle uzunca anlatır. Başka bir
şekilde canını kurtaramayacağını anlayan Sabetay Sevî zahirî olarak
müslüman olmayı kabul eder ve ardından, diliyle kendisine söylenen
kelime-i şehâdeti tekrarlar.
Sadce zahirî olarak müslümanlığı kabul eden Sabetay bunun üzerine
hamama gönderilerek gusül abdesti aldırılır ve müslüman kisvesi
giydirilir. Ve kendisine yevmi 150 kuruş maaşla Edirne sarayında
Kapıcıbaşı-çavuşluk rütbesi verilir. Adı da Mehmed Efendi olarak
değiştirilir.
O dönemde Yahudî topluluğunun önemli bir bölümü için kurtarıcı Mesih
olarak görülen Sabetay Sevi'nin birdenbire görünürde de olsa, müslüman
oluvermesi, Mesihliğinin ilanı kadar yankı uyandırıp şok etkisi yapar.
Mesihliğine inanarak ona umut bağlayan yahudilerin büyük bölümü ilk
şok ve şaşkınlıkları üzerlerinden attıktan sonra onu lanetleyerek
tekrar orthodoks yahudiliğe dönüş yaparlar. Hahamlar başta olmak üzere
ona inanmamış olan Yahudiler ise onun bu durumundan rahatlama
hissederler. Böylece Yahudilik içindeki fitne ve bölünmenin sona
erdiği kanaatine sahip olurlar. Bu şekilde, Osmanlı sarayının
Sabetay'ı müslüman ederek Yahudiliği, bölünme ve perişanlığa
sürüklenmekten kurtardığını ifade ederek teşekkür ederler. Ancak, ona
inanaların bir bölümü, başta daha önce onun mesihliğini her tarafa
yaymaya çalışan kohen Gazzeli Nathan olmak üzere inanmaya devam
ederler. Olayı kabbalist yorumlarla tevil ederler. Onun büyük bir
hikmete binaen zahiren müslüman olduğunu, mesihliğinin bir gereği
olduğu yorumunda bulunurlar ve bu yorumlarına diğerlerini inandırmaya
çalışırlar. Bu şekilde Sabetay'a inanmaya devam eden Yahudiler,
mesihliğinin kendi yorumlarınca hikmetine binaen, onun yolunda giderek
zahiren müslümanlığı kabul etmeye başlarlar. Hatta, Sabetay'ın Edirne
sarayındaki konumunu Hz. Musa (AS.)'nın Fir'avun'un Mısır Sarayında
yetişmesi durumuna benzeten yorumlar sergilerler. Sabetaya bağlı
museviler çeşitli bölgelerden Edirne'ye gelerek sarık ve cübbe giyip
müslüman kisvesine bürünürler, Polonyalı karısı Sara, Sara'nın kardeşi
Jacob Kerido'da bu kervana katılır. Sara Fatma adını, Kerido'da Yakub
adını alır. Bunlara mü'minler anlamına gelen İbranice Ma'min adını
alırlar. Bu şekilde Sabetay'ın taraftarlarının peyderpey zahiren
müslüman olmaları, Saray nezdinde Sabetay'ı bir ihtida hareketi önderi
konumuna getirmiştir. Hatta Sabetay'ın sinagoglara giderek diğer
Yahudileri de İslam'a çekmesi teşvik edilir. Ancak, Sabetay'ın
orthodoks Yahudiler arasında artık etkili olmadığı görülür.Önce Edirne
ve Selânik'te yeni müslüman kisvesi ile dolaşan Sabetay, sonra üç yıl
İstanbul'da bulunur.
Zahirdeki bu müslümanlaşma furyasına karşın, Sabetay taraftarlarıyla
birlikte gizlice kendi kabbalistik/Messiyanik yorumu ile Musevî ayin
ve toplantılarını sürdürmeye devam eder. Hatta bu durumu Sadrazam
Fazıl Ahmed Paşa'ya ihbar edilir. Bunun üzerine Sadrazam adamlarını
gizlice gönderir. Sadrazamın adamları, Sabetay'ı kendisine bağlı bazı
Yahudilerle birlikte, Boğaziçinde-kuruçeşme'de ayîn yapıp mezâmir
okurken yakalarlar. Bu duruma Sadrazam çok içerler. Sadrazam'ın
yanısıra orthodoks yahudiler de olaydan rahatsızlık duyup, Sadrazamın
onu İstanbul'dan sürgün etmesine çalışırlar. Bunun üzerine Sabetay
ailesi ile birlikte Arnavutluk-Berat'a sürgüne gönderilir. Sabetay
burada iken de küçük bir cemaatle faaliyetlerini sürdürür. Burada beş
yıl yaşadıktan sonra ölür. Avram Galante'ye göre Berat'ta müslümanlar
tarafından, şehrin içinden geçen ırmağın kıyısında toprağa verilir.
Sabetay'ın ölüm tarihi kaynaklarda çelişkili olarak verilir. Bu
çelişki, sabetaycı cemaatin mesihleri Sabetay'ın ölmediğine
inanmalarından kaynaklanmıştır. Avram Galante, sabetay'ın 30 Eylül
1675'te bir Yom Kippur (Keffaret Günü) bayramında öldüğünü
kaydetmekte, (2) Gershom Scholem ise, Sabetay'ın kaleminden çıktığını
belirttiği bazı mektuplardan (3) yola çıkarak bir çok farklı
tartışmaları da kaydettikten sonra 1676 tarihini vermektedir.
Sabetaya inananlar mesihlerinin ölümüne inanmazlar, onun göğe
yükselmiş olup, yeniden geleceğine dair inançlarını sürdürüler. Hala
inançlı Sabetaycılar, belli zamanlarda deniz ve ırmak kenarlarına
gelerek " Sabetay sevi Seni bekliyoruz" diye bağırma geleneğini
sürdürmektedirler. Kayıp Mesih kitabının yazarı John Freely bu kitabı
yazdıktan sonra bazı Sabetaycılardan hala Sabetay'ın mesih olduğuna
inandıklarını ifade eden mesajlar aldığını belirtmiştir. (4)
Sabetay Sevi, İstanbul ve Berat'ta bulunduğu yıllarda Sabetaycı
inancın kurallarını belirler. Kendi Mesihliğine olan inancı yaymaya
devam eder ve Müslüman kisvesi altında kabbalist-mesihçi yorumla
inançlarını ne şekilde sürdüreceklerinin de kural ve kaidelerini
tesbit eder. Hatta Tevrat'taki On Emir'e nazire olarak On Sekiz Emri
kaleme alır. Bu Onsekiz Emr'in İbranice metni 1910 yılında, Rabbi
Abraham Danon tarafından Paris'te basılan, "Etudes Sabbatiennes" adlı
eserinde yayınlanır. (5) Aynı metin daha sonra, Avram Galanté'nin
kitabında da Ladino ve Fransızca tercümesi ile beraber yayınlanır. (6)
On Sekiz Emri içeren metin şu şekilde kaydedilmiştir:
" İşte Efendimiz, Kral ve Mesihimiz Sabetay Sevi'nin On Sekiz Emr'i
bunlardır. Şan ve Şerefi Artsın,
1. Yaratıcının birliğine ve ondan başka bir hâlik bulunmadığına dair
olan iman muhafaza edilecek. Bir ve eşsiz olan yaratıcının dışında
hiçbir âmir ve hakime sena ve övgüde bulunulmayacak.
2. Onun Mesih'inin gerçek Mesih olduğuna ve ondan başka kurtarıcı
bulunmadığına ve Efendimiz, kralımız Sabetay Sevi'nin Davud'un
neslinden geldiğine iman edilecek. Şerefi bol olsun.
3. Ne Tanrının, ne de Mesih'in adına yalan yere yemin edilmeyecek,
zira, Mesih'in adı da Tanrı'dan alınmıştır. Tanrı'nın adı onda
mündemiçtir.
4. Gerek Tanrı'nın , gerekse Mesih'in adının geçtiği yerlerde tazim ve
saygı gösterilecek. Yine bilgisi ile akranları arasında temayüz
edenlere de tazim ve saygı gösterilecek.
5. Mesih'in sırrını anlatmak ve araştırmak için meclisten meclise,
toplantıdan, toplantıya gidilecektir.
6. Onlar (Sabetaycılar) arasında katiller bulunmayacak. Hatta,
kendilerinden nefret eden başka topluluk mensuplarından kimse de
öldürülmesin.
7. Kislev ayının (Musevi yılının dokuzuncu ayı) 16'ncı günü herkes bir
ev veya mekanda toplanarak Mesih hakkında ve Mesih inancının sırrı
hakkında işittiklerini birbirlerine anlatacaklar.
8. Cemaatin arasında zina hüküm sürmesin. Beriâ vesilesinde bile
hilekârlardan dolayı ihtiyatlı bulunulacaktır.
9. Yalancı şahitlikte bulunulmayacak ve kendi yakınına karşı yalan
söylenmeyecek, birbirlerini hatta ma'min olmayanları bile ihbar
etmeyeceksin.
10. Hiç kimse sarık imanına (yani cemaate mahsus olan Zahiri
müslümanlığa) zorla sokulmasın. Hatta inansa bile.. Zira, cidâl
üstadlarının zümresine (Cemaatin Oganları) mensup olanlar oraya ancak
kendiliklerinden ve, kendi gönülleri ve iradelerinin sevkiyle
girerler.
11. Aralarında kıskançlar, ihtiraslılar ve kendilerine ait olmayan
şeylere karşı arzu ve hırs gösterenler bulunmasın.
12. Kislev ayının 16'sındaki bayram büyük bir sevinç ile ilan edilip
kutlanacak. (Bu Sabetay'ın Edirne Sarayında müslüman edilip sünnet
edildiği Rebi'ulevvel'in 16. günüdür.)
13. Birbirine karşı iyiliksever ve merhametli davranılacak. Ve
kendisine yakın olanın arzusu kendi arzusuymuş gibi gayret
gösterilecek.
14. Davud'un Mezamir'i her gün gizlice okunacak.
15. Her ay kamer'in doğuşu izlenecek ve Ayı'n yüzünü Güneş'e çevirmesi
ve Ay'la Güneş'in karşı karşıya gelip bakışmaları için duâ edilecek.
16. Müslümanların âdetlerine onların gözlerini boyamak için dikkat
edilecek. Ramazan orucunu tatbik için sıkıntı gösterilmeyecek, kurban
için de aynı şey yapılacak. Zahirde gözüken herşey yerine getirilecek.
17. Onlarla (Müslümanlarla) evlilik akdi yapılmayacak,
nikahlanılmayacak.
18. Oğulların sünnet edilmesine itina gösterilecek. Bu, mukaddes ve
seçilmiş Milletten hayasızlığı kaldırmak içindir.
Emrettiğim On Sekiz madde budur. Bunlardan bazıları "
Beriâ" (Yaratılış) kanununa âittir. Bunun böyle oluşu, henüz
İsrailoğullarının şeytandan ve taraftarlarından intikam almaya müsait
olacak güce erişmemiş olmasından kaynaklanmaktadır. Güç elde edilip o
tarih geldiğinde herkes ve herşey eşit olacak. Hiçbir emir, günah ve
sevap kalmayacak. Küçük büyük herkes beni tanıyacak. Bana inanan
(Ma'min) kimselere şunu da haber vereyim: Beriâ (Yaratılış) ile
Asiluth'a itina göstersinler. Keşif ve ilham zamanına kadar ondan
hiçbir şey eksiltmesinler. Onlar o zaman hayat ağacının altına
girecekler. Ve hepsi birer melek olacaklar. İlâhî ve Ezelî irade bir
an evvel tecelli etsin. Amin. "(7)
Sabetay Sevi bu On Sekiz Emr'in yanısıra, başta 22 Mart'taki Kuzu
Bayramı olmak üzere 16 ayrı bayram ihdas eder.
Sabetay Sevi, kısa bir süre sonra karısı Sara'ın ölümünün ardından,
Selanikli Yoheved adlı bir yahudi kadınla evlenir. Bu kadına Müslüman
adı olarak Aişe adı verilir. Kayınpederi Yossef Pilosof, Abdülgafur
adını, kayınbirâderi Yossef Kerido da Abdullah Yakup adını alır.
Sabetay'ın ölümünden sonra onun mesihliğine inanan ve onun yolunda
giderek zahiren müslüman olan ma'minler daha çok Selânik'te
toplanırlar. Ancak onların önemli bir bölümü İzmir, Manisa ve Aydın
civarına yerleşir.
Önceleri, kayınbiraderi Yakub'un liderliği yürütmeye çalıştığı
cemaatte anlaşmazlıklar bölünmeler husule gelir. Sabetay'ın Berat'ta
ölümü üzerine Kayınpederi Abdülgafur oğulları ile Selanik'e
gelir.Cemaatin ileri gelenlerinin bir bölümü Yakup Kerido'nun cemaatin
başına geçmesini ister. Ve bu doğrultuda Cemaatin idaresini eline
alır. Ancak koyduğu bazı yeni kurallar, bir kısım cemaat üyelerini
rahatsız eder. Özellikle, zahirde müslüman gözükmek için Hacc dahil
her türlü dini vecibenin yerine getirilmesi gerektiğini savunmaktadır.
Buna Sofyalı Mustafa Çelebi'nin başını çektiği bir grup karşı çıkar.
Bunlar Sabetay'ın öğretilerinde değişikliğin olamayacağını ileri
sürerler. Yaklaşık 200 Sabetaycı ailenin önemli bir bölümü Mustafa
Çelebî'nin saflarında yer alır. 1690 yılında Selanik'te Yakub'un
evinde yapılan toplantı sırasında oluşan bir anlaşmazlık üzerine,
Mustafa Çelebî'nin ayağa kalkarak " Beni seven arkamdan gelsin"
demesinin ardından bu bölünme fiilen gerçekleşir. 43 Aile Yakub'a
sadık kalır. Bunlara artık Yakubîler adı verilecekti. Diğerleri
ayrılır. Yakup Kerido yeni koyduğu prensipleri sıkı sıkıya uygulamak
için Mustafa adlı bir bağlısıyla beraber Hacc'a bile gider. Hacc
yolculuğu esnasında Mekke-i Mükerreme ile Medine-i Münevvere arasında
bir mevkide azgın bir devenin saldırısına uğrar. Bu devenin ayakları
altında can verir. Kendisi Hicaz'da terk-i hayat eder ancak, arkadaşı
Mustafa Hacı olarak Selanik'e döner. Yerine, nesli olmadığı için Hacc
arkadaşı Hacı Mustafa bu grubun başına geçirilir.
Yakub Kerido'ya karşı gelerek cemaati bölen Sofyalı Mustafa Çelebî,
Karakaşlar olarak adlandırılacak olan grubu kurmuş olur. Yakub'un
grubundan ayrıldıktan 12 yıl sonra, 1702 yılında yeni reenkarnasyonu
(reincarnation) içeren mistik yorumlara girişir. Mustafa Çelebi bu
tarihte, Sabetay Sevi'nin ruhunun kendi taraftarlarından Abdurrahman
adlı bir Sabetaycı'nın oğlu Osman'da tekrar tecessüm ettiğini iddia
eder. Sözde Sabetay'ın ruhu bu çocuğa geçmiştir. Bu şekilde Mustafa
Çelebî, Osman'ı Sabetay'ın halefi olarak ilan eder. Sonra da 1716
yılında o sırada 40 yaşında olan Osman'ı Mesih olarak ilan eder. Bu
durum Karakaş cemaati içinde tartışmalara neden olur. Cemaat içinden
İbrahim Ağa adlı biri buna karşı çıkarak, Osman Ağa'nın Sabetay'ın
temsilcisi olabileceğini, ancak Mesih olamayacağını söyler. Cemaat
içinde ayrılıklar büyür. Ancak on yıl sonra 1726'da Osman Ağa ölür.
Yerine oğlu Abdurrahman geçer. Ancak İbrahim Ağa bu gruptan kendi
taraftarlarıyle birlikte tümden koparak, Kapancılar olarak
nitelendirecek olan grubu kurar. İbrahim Ağa, Sabetay'ın öğretilerinin
Sabetay'ın hayatta olduğu dönemlerdeki şekliyle korunmasını öngören
fikirler ileri sürüp, bu yönde kurallar vaz'eder.
Uzun süre, Müslümanlarla ihtilat etmeden, gerek Selanik'te gerekse
İzmir ve Manisa çevresinde daha çok izole bir hayat sürerler. Her ne
kadar Yakubiler, müslümanlarla ihtilatı bir şekilde ön görse de bu pek
fazla gerçekleşmez. Sabetaycılar, 18. yüzyılda gerek ticari, gerekse
siyasi alanda ciddi bir varlık gösteremezler. Yalnız Selanik ve İzmir
limanlarında ticaret dolayısıyla, yabancı tüccarlarla zaman zaman
irtibata geçerler.
Ancak 19. yüzyılın başlarından itibaren, adı geçen liman kentlerinde
yabancı tüccar ve misyonlarla irtibatlarının artmasıyla, yabancılara
ve Batı'ya açılmaya başlarlar. Ticari hayatta atılımlar
gerçekleştiriler. Ticari sahada Rum ve Ermenilere rakip olacak hale
gelirler. Kapitulasyonlar dolayısıyla yabancılarla artan irtibatları
zamanla eğitim konusunda da Batı'ya açılma eğilimi gösterirler.
Özellikle Tanzimât sonrasında mektep ve medreselerde yer alırlar.
Ayrıca bu süre içinde Osmanlı Rumelisinin birçok yerine dağılıp
yerleşirler. Bulgaristan, Bosna, Arnavutluk, Teselya, Tırhala, Mora,
Girit, Sakız, Drama, Edirne gibi yerlerde Sabetaycı aileler oluşur.
Hata bir bölümü Balıkesir'in bazı kazalarına yerleşirler. Zamanla
müslüman ailelerle daha sıkı ilişkilere girerler. Özellikle,
Bektaşilik, Mevlevîlik, Melamilik gibi tarikatlar içerisinde yer
almaya başlarlar. Bunun ilk örnekleri, Üçüncü devre Melâmîliğinin
kurucusu Şeyh Seyyid Muhammed Nûr El-Arabî'nin Mısır'da Ezher'de
tahsilini tamamlamasının ardından Rumeli'den Yanya'ya göç etmesinden
sonra görülmüştür.
Seyyid El-Hacc Muhammed Nûr El-Arabî, Aslen Kudüslü Seyyid İbrahîm'in
oğlu olup, 1228 Hicri tarihinde Mısır'da Mahalletu'l-Kübra kasabasında
doğmuştur. Ezher'de tahsilini tamamlamış ve Nakşibendi tarikatına
girmiştir. Sonradan, Bugün Yunanistan'ın Arnavut bölgesinde kalan
Yanya şehrine göçmüştür. Nakşibendî-Müceddidîliğin, Melâmiyye kolunu
kurmuştur. Bunun dışında Muhammed Nûr El-'Arabî, Halvetî Şa'bânî,
Ekberî ve Uveysî silsilesine de sahip olmuştur. 19. yüzyılda
Melamîliği tekrar canlandırmıştır. Bir çok ünlü halifesi vardır. Fatih
türbedârı 'Amiş Efendi, Tibyânu'l-Vesâil sahibi Harîrîzâde Kemaleddîn
Efendi bunlar meyanındadır. Yanya'dan sonra Selânîk ve Üsküp'te ikâmet
eden Muhammed Nûr El-'Arabî son olarak Ustrumca'da ikamet etmiş ve 29
Cemaziyelahir 1305 tarihinde burada vefat ederek, vefat ettiği odada
gömülmüştür. Tasavvufta Melâmet ve Vahdet-i Vücud ekolüne bağlı olan,
Nûr El-'Arabî 17'si Arapça, diğerleri Türkçe olmak üzere 55 civarında
eser kaleme almıştır. Buna karşın, Selânîk ve Üsküp'te kendisine
intisap edenlerin önemli bir bölümü Sabetaycı kökenliydi. Bunlar
arasında, Ali Örfî, Usturumcalı Hacı Süleyman Bey, Selânîkli Osman
Zevkî Bey önde gelenlerdendi. Şeyh Muhammed Nûr El-'Arabî'nin
vefatından sonraları, Rumeli ve İstanbul'da Melâmilik genellikle
Sabetaycıların kontrolünde bulunmuştur. (8) Hatta, Üçüncü devre
Melâmiliğine ait dergâhların bazıları, aynı zamanda gizli Sabetaycı
sinagogları olarak faaliyet göstermekteydi.Halen de İstanbul ve
İzmir'de az sayıdaki Melâmîlerin çoğunluğu Sabetaycı kökenlilerden
oluşmaktadır.
Üçüncü devre Melâmîliğinin yanısıra, Sabetaycı kökenliler, 19.
yüzyıldan itibâren Mevlevîlik, Bektâşîlik ve Celevetîlik gibi
tarikatlarda yoğun bir şekilde yer almışlardır.
Mevlevî tarikatındaki bunun ilk önemli örneği, Selânikli Mevlevî Es'ad
Dede'dir. Hüseyin Vassâf, Mehmed Es'ad Dede ile ilgili yazmış olduğu
ancak basılmamış halde kalan "Es'adnâme" adlı eserinde, Esad Dedenin
hayatını anlatırken şu şekilde başlangıç yapar:
"Arif-i esrar-ı Mesnevî Mehmed Es'ad Dede, Selânîk tüccarından ve
avdetî (Dönme) lerden Receb Efendi'nin sulbünden 1259 Hicri, 1258 Rumî
(Milâdi 1843) tarihinde dünyaya gelmiştir. Mahall-i vilâdeti
Selânîk'te Kadı Abdullah Efendi mahallesidir.
Hususi muallimden tahsil-i ilme başlayıp, henüz sinn-i büluğa vâsıl
olmadığı bir çağda iken âlem-i menâm (Rüyâ) da görür ki, bir kuyuya
düşmüş; Server-i âlem (SAV) Efendimiz Hazretleri şeref-zâhir olup
mübârek yed-i saâdet-münevverlerini uzatıp Cenâb-ı Es'ad'ı
kurtarmıştır.
İşte bu neş'e onun hâlini diger-gûn etmiş, mertebe-i celîle-i
islâmiyyet'de sâhib-i makâm ve nâil-i merâm olmasına sebeb-i lutf-i
İlâhî olmuştur." (Hüseyin Vassâf, Es'adnâme , Shf. 3) (9)
Hüseyn Vassâf'a göre İslâm'a bu rüya sonucunda iyice ısınıp bağlanan
Mehmed Es'ad önce Selânik'te bazı hocalarda tahsil görür. Selanik
Vilayet kaleminde bir süre çalışır. O sırada Selanik'te Bedevi
tarikatı şeyhlerinde Şeyh Osman Efendi diye birisine bağlanır. Sonra
da İstanbul'a gelerek medreselere girer uzun zaman medrese tahsili
görür. Kısa zamanda zekasıyla temayüz eder. Birçok kitap okuyup,
toplar geniş bir kütüphane kurar. Çeşitli dini ilim dallarında
icazetler alır. Ders okutmaya başlar, birçok talebesi olur. Fatih'teki
Tahir ağa tekkesi, Yenikapı Mevlevihânesi ve Kasımpaşa
Mevlevihanelerinde bulunur. Buralarda Mesnevi dersleri okutur. Altı
kez Hacc ve Umre yapar. Bir çok kimseye icâzet verir. İcazet
verdikleri arasında, Es'adnâme kitabının müellifi Hüseyin Vassâf,
Tahiru'l-Mevlevî (Tahir Olgun, Yenikapı Mevlevihânesi'nin ünlü
Mesnevihanlarından olup, bir çok eser telif etmiştir. Şapka
kanunununun ardından, İstklâl mahkemesinde, İskilipli Atıf Hoca ile
birlikte yargılanmıştır. Birçok eseri yayınlanmış olan Tahiru'l-
Mevlevî 1951 tarihinde İstanbul'da vefat etmiştir. Mezarı Eyüp'te
kırkmerdivenlerdedir.), Şeyh Muhammed Zâhid El-Kevseri gibi ulema ve
maşayihten ünlü kimseler vardır. Mehmed Es'ad Efendi, 1329/1914
tarihinde vefat etmiş olup, Kasımpaşa Mevlevihanesi mezarlığına
defnedilmiştir. Ancak, mezarı Mevlevihanedeki diğer mezarlar gibi
tekkelerin kapatılmasının ardından 1926'da yok edilmiştir. Mevlevî
Es'ad Dede bir kısmı Arapça ve Farsça olmak üzere 16 eseri vardır.
Farsça gramerle alakalı olarak " Numune-i Kavâid-i Farsi" adlı bir
eseri basılmıştır. Vakfettiği yazma eserlerin 700 cilde yakını bugün
Beyazıt Devlet kütphanesindendir. Günümüzdeki ünlü Sabetaycı Bezmenler
ailesi bu zâtın neslinden gelmektedir.
Mevlevîlik'teki ikinci önemli Sabetaycı'da Selanik Mevlevihanesi şeyhi
İshak Dede olayıdır. Karakaş Sabetaycılarının önemlilerinden olan,
İshak Dede Mevleviliğe intisabından bir süre sonra Selanik
Mevlevihanesinin postnişînliğine yükselir. Aynı zamanda güçlü bir
sabetaycılık eğitimi de alan İshak Dede, Mehmed Es'ad Dede'nin aksine
Sabetaycı geleneği ve inancı gizliden güçlü bir şekilde sürdürür.
Sabetaycılar içerisinde hahamlık (Ogan) mevkiine yükselir.
Selanik'teki Sabetaycı mezarlığının bitişiğinde olan Mevlevîhanenin
şeyhi olarak maruf günlerde Mevlevî ayin ve erkânını sürdürdüğü gibi,
bu mevlevihanede çifte kimlikli müritleriyle birlikte gizliden
Sabetaycı ayinlerini de sürdürür. Mübadele sonrasında İzmir'e gelen
İshak Dede'nin ölüm tarihini tesbit edemedik. Dışişleri Eski bakanı
Prof. Dr. Emre Gönensay İshak Dede'nin torunlarındandır.
Sabetaycılar, Melamilik ve Mevlevilik dışında en güçlü bir şekilde
Bektaşilik tarikatında yer alırlar. Başta, Selanik, Serez, Drama,
Üsküp, Teselya, Batı Trakya ve Edirne olmak üzere İzmir Ve Manisa'da
yoğun bir biçimde Bektaşilik tarikatına nüfuz ederler. Bektaşiliğin
geniş meşrepliliği onların nüfuzunu çok daha kolaylaştırır. Sonradan
İstanbul'daki bazı Bektaşi tekkelerine de ciddi bir şekilde nüfuz
ederler. Bugün bile gerek Rumeli'de gerekse İzmir, Aydın ve
İstanbul'da, hatta Ankara'da Bektaşilerin önde gelenlerinin önemli bir
bölümü Sabetaycılardan oluşmaktadır. Bektaşilikte yer alan
Sabetaycıların bir bölümünü şu şekilde sıralaya biliriz. Sabetaycı ve
Mason Mesut Koman Baba, Kazlıçeşme Bektâşî Tekkesi son postnişîni
Sabetaycı Küçük Abdullah Baba, Sabetaycı ve Mason üstadı Teoman Güre
(İlhâmî )Halifebaba, İzmir'de hazine avukatlığı yapmış olan Sabetaycı
Feyzi Akeren Baba, Selânikli Ali Aydın Baba, Mason ve Sabetaycı
Yenişehirli Hüseyin Hüsnü (Erdikut) Baba, (10) Sabetaycı Hüseyin
Coşkun Eren, Sabetaycı Prof. Ragıp Üner, Mustafa Kemal Atatürk'ün
başhekimi Sabetaycı Dr. Hasan Ragıp Erensel Halifebaba, Sabetaycı Ali
Gâlip Eren Halifebaba, Kazlıçeşme Bektâşî Tekkesinin haziresinde
medfun olan Tabip Binbaşı Sabetaycı Haydar Bey. (11) Emekli Albay
Sabetaycı Cavid Aker Baba, Emin Uras Baba, Eski Ziraat vekili
Sabetaycı Nedim Ökmen, Ali Oktay Cever, (12) Besim Berkmen, Cevdet
İşçimen.
Sabetaycılar, Tarikatlerin yanısıra, ticari alan başta olmak üzere
diğer alanlarda da boy göstermeye başlarlar. İlkin en önemli adımları
eğitim alanında atarlar. Fransız Ve Türkiye Yahudilerinin birlikte
Selanik, İzmir gibi Batıya açık ticari liman kentleri başta olmak
üzere faaliyete geçirdikleri Alliance Israélite okulları (13)
buralardaki Sabetaycıların ilgi gösterip devam ettikleri okullar
olmuşlardır.
DİPNOTLAR:
1) Gershom Scholem'in " Sabbatai Sevi, The Mystical Messiah" adlı 1000
sahifelik hacimli eseri, Princeton University Press, USA. 1973, 1975,
1989.
Prof Avram (Abraham) Galante'nin " Sabetay Sevi Ve Sabetaycıların
Gelenekleri" adıyla tercüme edilen Fransızca çalışması, Zvi-Geyik
Yayınları, 2000, İstanbul;
John Freely'in " Kayıp Mesih" başlığıyla tercüme edilen çalışması,
Türkçe Tercümesi: Remzi Kitabevi, 2004, İstanbul;
Ilgaz Zorlu'nun " Evet, Ben Selanikliyim" kitabı, Zvi-Geyik Yayınları,
8. Baskı, İstanbul;
İbrahîm Alaettin Gövsa'nın "Sabatay Sevi" kitabı bunların
başlıcalarıdır.
2) Abraham Galanté, Nouveaux Documents sur Sabbetai Sevi: Organisation
et us et coutumes de ses adeptes. Fratelli Haim Kğıtçılık ve Basımevi,
Istanbul, 1935; Sabetay Sevi Ve Sabetaycıların Gelenekleri, Zvi-Geyik
Yayınları, İstanbul, 2000. pp. 57-59
3) Gershom Scholem, Sabetay Sevi'nin Ağustos 1676 tarihinde, Eylül
ayındaki Yom Kippur bayramı dolayısıyle Berat'taki yahudi cemaatine
yazdığı mektubun tıpkıbasımını yayınlamıştır. Sabetay Sevi'nin Yom
Kippur bayramında okunmak üzere cemaatten bir dua kitabı talep ettiği
mektubun aslı, Kudüs'teki Ben-Zvi Enstitüsündedir.