Biz Türk Milliyetcileriyiz
unread,Sep 18, 2009, 7:32:49 AM9/18/09Sign in to reply to author
Sign in to forward
You do not have permission to delete messages in this group
Either email addresses are anonymous for this group or you need the view member email addresses permission to view the original message
to Biz Türk Milliyetçileriyiz
- XI -
İHTİLÂL
Büyük gece gelip çattı:
Kür Şad, yapılacak saldırışın bütün inceliklerini tasarlayıp son
buyruklarını verdikten sonra konçuyunun yanına geldi. Ona her
zamankinden daha sert bir sesle:
-"Konçuy! Bu gece budunu kurtarmak için kanlı bir iş yapacağız.
Ölürsem bildiğin gini yap" dedi.
Sonra onun yanaklarından öperek çocuklarını çağırdı. Sarılıp
kucakladı.
Evinden çıktığı zaman yüzüne çarpan serinlikte başını göğe kaldırdı.
Bulutlar umulmadık bir hızla koşuyor, rüzgâr beklenmedik bir sertlikle
esiyordu. Kür Şad'ın kaşları çatıldı. Çabuk adımlarla yürüyerek saray
ahırlarına doğru yöneldi. Ahırlardan iki yüz adım kadar ilerde
birbirine dikey iki duvar vardı. Yarıda kalmış bir yapının duvarları
olan bu iki duvar, iki üç ağacın da yardımıyla kendi arasına
sığınanları çevredekilerin gözlerinden saklıyacak bir sığınak gibiydi.
Kavşıt (randevu) orada olacak. Yarım kalmış duvardan bakınca saray
ahırlarını, Çin kağanının her gece geçtiği yolu görmek kabildi. Kür
Şad oraya varırken yağmur çiselemeğe başlamıştı. Kendinden önce
kavşıta gelenler yere diz vurarak onu selâmladılar. Şimdi kimi
duvarların dibinde, kimi ağaçların altında sessiz, hareketsiz
bekliyorlar, bir yandan da havada bulutlar çoğlarak öevreyi
karartıyor, her kısa anda bir iki kişi daha gelerek Kür Şad'ı
selâmladıktan sonra bir kıyıya çekilerek sessizce duruyordu.
Kür Şad vaktin geldiğini hesaplamıştı. Arkadaşlarını adlarıyla
çağırarak yoklamağa başladı:
-Binbaşı Bögü Alp!
-Buyur!
-Yüzbaşı Yamtar!
-Buyur!
-Yüzbaşı Yağmur!
-Buyur!
-Yüzbaşı Üçoğul!
Kür Şad bu seslenişe cevap alamadı. Bir an sustuktan sonra tekrarladı:
-Yüzbaşı Üçoğul!
Yine cevap yoktu. Üçoğul gelmemişti. Üzerinde durmıyarak yoklamağa
devam etti:
-Onbaşı Gök Börü!
-Buyur!
-Onbaşı Ay Kutluk!
-Buyur!
-Onbaşı Emen!
-Buyur!
Şimdi sıra yeni onbaşılara, Kür Şad'ın onbaşılık verdiği genç Türk
beğlerine gelmişti:
-Onbaşı Sungur!
-Buyur!
-Onbaşı Göktaş!
-Buyur!
-Onbaşı Barmaklak!
-Buyur!
-Onbaşı Kızıl Buka!
-Buyur!
-Onbaşı karabudak!
-Buyur!
-Onbaşı Çıgay Börü!
-Buyur!
-Onbaşı Tanrıvermiş!
-Buyur!
Beğler bitmiş, sıra karabuduna gelmişti:
-Kara Ozan!
-Buyur!
-Gümüş!
-Buyur!
-Yumru!
-Buyur!
-İl Kaya!
-Buyur!
-Çağrı!
-Buyur!
-Kalalduruk!
-Buyur!
-Utar!
-Buyur!
-Tunga!
-Buyur!
-Küçlük!
-Buyur!
-Ilaçın!
-Buyur!
-Yeke!
-Buyur!
-Arbuz!
-Buyur!
-Abı!
-Buyur!
-Turumtay!
-Buyur!
-Tuğrul!
-Buyur!
-Çobayıkmış!
-Buyur!
-Kaban!
-Buyur!
-Toluk Tüge!
-Buyur!
-Alp Aya!
-Buyur!
-Çengşi!
-Buyur!
-Öküş Kara Açkı!
-Buyur!
-Yığaç!
-Buyur!
-Kutan!
-Buyur!
-Yırım!
-Buyur!
-Badruk!
-Buyur!
-Tokuş!
-Buyur!
Yoklama bittikten sonra bir an, çıt bile çıkmadan bir susuş oldu.
Sonra Kür Şad'ın biraz öfkeli gibi dikleşen sesi yükseldi:
-Yüzbaşı Üçoğul!
Üçoğul hâlâ gelmemişti. O zaman Kür Şad onu oğullarına sormağa karar
verdi:
-Onbaşı Karabudak!
-Buyur!
-Baban nerede?
-Bilmiyorum Şad!
-Onbaşı Kızıl Buka!
-Buyur!
-Sen de bilmiyor musun?
-Bilmiyorum Şad!
Artık karanlıkta birbirlerinin yüzlerini seçemiyorlar, ancak
karaltılarını görüyorlardı. Deminden beri Üçoğul üzerinde kafa yoran
Bögü Alp, günlerdir içini kemiren şüpheyi Kür Şad'a açmak için
yaklaştı:
-Kür Şad! Son günlerde onu bir Çinlinin evine geceleri girerken
görmüştüm. Olmaya ki...
Bögü Alp sözünü tamamlamadan sustu. Bir Türk beği hakkındaki
kuşkularını açığa vurmaktan utanıyor, fakat bu kadar önemli bir anda
her hangi bir umulmadık tuzağa düşmemek için de her tedbire başvurmağa
kendisini mecbur sayıyordu.
Karanlıkta Kür Şad'ın sesi yeniden yükseldi:
-Yüzbaşı Üçoğul'un nerde olduğunu bilen var mı?
Bir ses cevap verdi:
-Biraz önce kendisini gördüm.
-Nerde gördün?
İhtilâlcilerin en yaşlısı olan altmış yaşındaki Badruk, Yüzbaşı
Üçoğul'u gördüğü yeri birkaç sözle anlattı. Burasının, geceleri evine
girdiği zengin Çin tüccarının dükkânı olduğunu Bögü Alp ve Yumru
anlamışlardı. Kür Şad'la Bögü karanlıkta bakıştılar. Şimdi karar
vermesi için Kür Şad'ı bekliyorlardı.
Yağmur artmıştı. Rüzgâr pek sert esiyordu. Böyle bir gecede Çin
kağanının sokağa çıkmasına imkân yoktu. Üçoğul da burada bulunsaydı
Kür Şad, yapacakları işi birkaç gün sonraya atabilirdi. Fakat şimdi
durum değişiyordu. Ya bir ihanete uğradılarsa?... Kür Şad uzun boylu
düşünmedi. Kesin bir sesle arkadaşlarına:
-"Çin kağanı bu gece sokağa çıkmıyacak. Onu tutmak için biz saraya
saldıracağız" dedi.
Kırk kişi oraya zaten ölüme kadar çarpışmağa and içerek gelmişlerdi.
Onlar için, sokakta tek yaverler giden Çin kağanını tutsak etmekle,
binlerce çerinin koruduğu saraya saldırmak arasında hiçbir ayrım
yokru. Yaptıkları işin büyüklüğüne, kendilerinden yüzlerce yıl sonra
gelenlerin şaşacağı da akıllarına gelmiyordu. Bildikleri tek şey Türk
şerefini kurtarmak için pusata davrandıkları idi.
Kür Şad başına tulgasını geçirmiş, en çok okla iş göreceğini bildiği
için, ağırlık yapmasın diye zırh giymemişti. Bögü Alp da zırh
giymemiş, fakat kılıç ve yaydan başka kemerine iki bıçak takmıştı.
Yamtar'ın iri kalkanı yanında idi. Kolunun altında bir de çok ağır taş
vardı. Bu taşı demir kapıları kırmak için kullanacaktı. Kendisi gibi
güçlü olan Yumru'da da böyle bir taş bulunuyordu.
İçlerinde hem tulgalı, hem zırhlı, hem de kalkanlı olan yalnız Gök
Börü idi. Gözleri görmediği için onu baştan başa savunma pusatlarıyla
donatmışlardı. Fakat Gök Börü dün geceki yakarıştan sonra gözlerinin
yağıyı gördüğüne inandığı için yanına sadak ve yay almasını da
unutmamıştı.
Koca Badruk çok hafif giyinmişti. Belinde kılıcı, bir elinde yayı, bir
elinde de on tane oku vardı. Ağırlık olmasın diye sadak bile
almamıştı. "Bu yaştan sonra yaya dövüşü yapmak için gücüm kalmadı. On
oku atıncaya kadar sıra kılıçlara gelir" diye düşünüyordu.
Kara Ozan'ın sadağı okla dolu idi. Kılıcı, bıçağı tamamdı. Fazla
olarak arkasına kopuzunu da takmıştı. Böyle bir günde can yoldaşı
kopuzundan ayrılmağa gönlü razı olmamıştı.
Genç beğler tulga giymişler, zırh takmamışlardı. Herkesten başka
olarak İl Kaya'da dört beş tane bıçak, Öküş Kara Açkı'da iki tane kısa
kargı vardı. Biri bıçak atmada, biri uzaktan kargı savurmada çok usta
oldukları için böyle gelmişlerdi.
Bardaktan boşanırcasına yağmaya devam eden yağmurun şakırtısı arasında
Kür Şad'ın ihtilâlden önceki son buyruğu işitildi:
-İşimiz ağırlaştığı için saraya hep birden saldıracağız. Dış
kapılardaki bekçiler uzaktan okla öldürülerek ses etmeden içeri
gireceğiz. İçerde Çin kağanının dairesine giden kapıları Yamtar'la
Yumru taş vurarak kıracak. Tasarımız önce Çin kağanını yakalamak, bu
olmazsa öldürmek. Sonra Urku'yu kurtarmağa çalışacağız. Ben ölürsem
buyruk verme sırası Bögü Alp'ta, ondan sonra Yamtar'da, Yamtar'dan
sonra Yağmur'dadır. O da ölürse bildiğiniz gibi yaparsınız. Şimdi
yaylara ok koyup ardımdan gelin.
Kırk kişi yaylarını yarı germiş oldukları halde sessiz adımlarla
yürümeğe başladılar. Ne rüzgârı işitiyor, ne de yağmuru duyuyorlardı.
İşte on yıldır bekledikleri gün gelip çatmış, gözlerinde tüten savaşın
eşiğine varmışlardı. Türk budunu bu çılgınca saldırışla tutsaklıktan
kurtulacak, Ötüken'de atalarının kurduğu devleti yeniden
yaşatacaklardı.
Yürüyorlardı...
Gönüllerinde tatlı öç duygusu, gözlerinde Türk Kağanlığı'nın hayali
olduğu halde sessiz adımlar atıyorlardı. Gözleri olmıyan Gök Börü
bile, kimse kolundan tutmadığı, yol hakkında bir şey bilmediği halde
sessiz, fakat herkes kadar sağlam adımlarla yürüyordu.
Tarihin kırk meçhul kahramanı karanlıkta yürüyordu...
En önde Kür Şad, Bozkurt soyunun o od parçası oğlu vardı. Vazifesi
olan Türk budununu kurtarmak, fakat hakkı olan kağanlığı başkasına
vermek için, ırkının şiir tarihine en güzel mısraı yazmaküzere, gözler
ilerde, el kirişte yürüyordu.
Onun arkasında Bögü Alp, Yamtar, Yağmur, Gök Börü, Ay Kutluk ve
Emenbir sıra helinde ilerliyorlardı. Bögü Alp, sağlam yapısının
altındaki daha sağlam yüreğiyle, kulağında Kıraç Ata'nın sözleri
çınladığı halde yürüyor, Yamtar iri gövdesinin heybetine yakışan iri
taş sağ koltuğunun altında olduğu halde yürüyor; Yağmur göze ilk
çarpan dolgun yanakları ve gülen gözleriyle yürüyor; Gök Börü
gözleriyle değil, Tanrı'nın gönlüne saldığı ışıkla görerek yürüyor; Ay
Kutluk on yıl önceki kılıç yarasının asilleştirdiği yüzü ile; Emen,
Çinlilerin öldürdüğü dokuz kardeş, üç dayı, iki eçe ve babasının öç
diye haykıran sesleri kulağında olduğu halde yürüyordu.
Kırk kahraman yağmurun altında yürüyordu...
Kür Şad'ın yedi genç onbaşısı; kimi on beş, kimi on altı, kimi on yedi
yaşında olan Sungur, Göktaş, Barmaklak, Karabudak, Kızıl Buka, Çıgay
Börü ve Tanrıvermiş üçüncü sırayı teşkil ediyordu.
Türk sırası ve Türk saygısı düzenince yürüyorlardı. Beğlerin ardında
29 er dizi halinde yürüyorlardı.
***
Bunlar böylece saraya doğru yürürken, deminden beri süren sağanakla
çamurlanan Siganfu sokaklarından birisi koşuyordu. Bazan bir su
birintisine basarak sıçrattığı çamurlar yüzünü gözünü boyuyor, bazan
sertleşen rüzgârla soluğu kesilerek duruyor, sonra yeniden koşuya
başlıyordu. Gecenin bu anında koşan, sendeliyen, soluyan bu adam
Üçoğul'du. Başı açıktı. Fakat sırtında sadağı, elinde yayı, belinde
kılıcı vardı.
Üçoğul niçin geç kalmıştı? Bögü Alp kuşkulanmakta haklı mı idi?
Üçoğuş uzun zamandan beri Albız'a uymuştu. Vaktiyle Kara Kulan'ın
konağındaki Çinli kırnaklardan birine gönül kaptırmış, Çin'e tutsak
olduktan sonra Siganfu'da o Çinli kadını yine görerek aklı başından
gitmişti. Şimdi zengin ve kocamış bir Çin tüccarının karısı olan bu
kanışlı Çin güzeli Üçoğul'un usunu başından almış, onu günaha
sokmuştu. Geceleri, tüccar eve dönmeden önce kadına gitmeyi huy
edinmişti. Bögü Alp bir gece işte onu bu eve girerken görmüş, fakat
işin ne olduğunu bir türlü anlıyamamıştı. Hattâ bir gece Üçoğul
evdeyken Çinli de gelmiş, fakat kadın onu salkıyarak evden çıkmasını
sağlıyabilmişti. İşte şimdi Üçoğul yine oradan geliyordu. Bu ölüm
derneğine giderken Çinli sevgilisini de son defa görmekten kendini
alamamış, onun evine gitmişti. Fakat tüccar eve gelmiş, Üçoğul'u
yakalamış, o da "Bu gece kısmet senden başlamakmış" diyerek onun
başını uçurmuştu. Kadın korkup ağlamağa başlamış, kocasının ölüsünü
götürüp bir yere gömmesi için Üçoğul'u sıkıştırmışsa da bu gece başka
işi olan yüzbaşı bunu kabul etmemiş, bu yüzden aralarındaki tartışma
kavga halini almak üzere iken Üçoğul zamanın geçtiğini görerek börkünü
giymeden sokağa fırlamıştı.
Koşuyor, içinden Çinliye kargışlar savuruyor, sövüyor fakat yine
koşmakta devam ediyordu. Yorulmuştu. Soluğunu tıkıyan sağanak da
hızını kesiyordu. Saray ahırlarına yaklaşmıştı. Köşeyi dönse
ötekilerine kavuşacaktı. Üçoğul son gücünü toplıyarak yeniden ileriye
atıldı. Köşeyi döndü. Yazık!... Geç kalmıştı. Arkadaşlarının hep
birlikte saraya gitmekte olduklarını, gördüğü karaltılardan anladı.
Biraz durup geniş geniş soluk aldı. Sonra yeniden koşmağa başladı. Bir
Türk beğinin yayan olarak bu kadar yol koşması görüp işitilmiş şey
değildi.
Üçoğul arkadaşlarına yetişirken ilk oklar atılıp ilk nöbetçiler yere
serilmiş ve kırk kişi daha hızlı yürümeğe başlamıştı. O şimdi geç
kalmanın cezasını çekiyordu. Bir Türk beği ve Gök Türk ordusunda bir
yüzbaşı olduğu halde bu ün gününde en geride yürüyordu. Daha çocuk
denecek kadar genç olan ve ilk defa savaşa giren oğulları Karabudak'la
Kızıl Buka bile kendisinden ilerde idiler. Uzun koşu kendisini zaten
kızıştırıp terletmişti. Bu düşünce ile büsbütün kızıştı. Kan ter
içinde kaldı.
Kırk bir kişi şimdi sarayın dış kapısına doğru yürüyordu. Ellerindeki
kalın değnekler uzunda çıra tutan nöbetçiler çevreyi
aydınlatıyorlardı. Burada altı nöbetçi vardı. Kür Şad, arkasındakilere
işaret verdi. Kirişleri gerdiler. Sonra, Kür Şad'ın oku fırlar
fırlamaz arkasından on ok daha uçtu. Nöbetçiler yere serilmişti.
Yürüyorlardı. Çeriyi düşünmeden, arkaya bakmadan, gözler yalnız
ileriye dikilmiş olduğu halde yürüyorlardı. Büyük düğüne
yaklaşıyorlardı. Düşürülen nöbetçiler birer peşrevden başka bir şey
değildi.
Sarayın dış kapısından girince karşılarına bir bahçe çıktı. Yüz adım
ilerde sarayım asıl kapısı bulunuyordu. Bu kapı henüz kapanmamıştı.
İçerinin ışığı kapıya kadar gelip aydınlatıyor, sayıları çok olan
nöbetçileri ihtilâlcilerin gözleri önüne koyuyordu.
Kür Şad arkaya döndü:
-Ok yağdırıp hızla saldıracağız! Davran!...
Yüksek sesle Türkçe verilen bu buyruk nöbetçilerin dikkatini çekti.
Fakat kığırdamağa vakit bulamadılar. Ok yağmuru ortalığı allak bullak
etmiş, nöbetçilerden ancak iki üç tanesi kapıdan içeri girmeğe vakit
bulabilmişti.
Kırk bir kişi koşarak kapıya geldiler. İşte artık sarayın içinde
idiler. Kür Şad'la Bögü Alp sarayın içini, Çin kağanının ve Urku'nun
dairelerini biliyorlardı. Beş altı basamak merdiven çıktıktan sonra
çok büyük bir odaya gelmişlerdi. İşte soldaki büyük kapı kağanın
dairesine giden kapıydı. Fakat ihtilâlciler merdivenleri çıkarken
Çince birkaç haykırış işitilmiş, sonra tokmakların tunç levhalara
vurulmasından doğan sesler bütün sarayı çınçın öttürmüştü. Bu tunç
sesleri tehlikeyi bildiren, yardım istiyen seslerdi. Yamtar artık
kendisine ağır gelmeğe başlayan iri taşı var gücü ile kağanın kapısına
indirmiş, bunu Yumru takip etmişti.
Bu gürültüler arasında karşıdan yüzlerce Çin çerisinin ihtilâlcilere
doğru gelmekte olduğunu görüldü. Şimdi, Yamtar'la Yumru demir kapıyı
kırmağa çalışırken ihtilâlcilerle Çin çerisi arasında elli altmış adım
kadar bir uzaklıktan hızlı bir oklaşma başladı.
Kür Şad, Ötüken'in bu en keskin nişancısı şimdi her yay çekişte bir
Çinliyi en can alacak yerinden vurup deviriyor, onun okunu yiyenlerde
gık diyemeden ölüyordu.
Bögü Alp pek de nişan almadan ok atıyor, fakat her seferde karşıdaki
kalabalıktan birini savaş dışı ediyordu.
Yüzbaşı Yağmur, gözlerinin içindeki gülümseyiş sönmeden telaşsız,
ağır, talim yapar gibi ok fırlatıyordu.
Ötüken delisi Gök Börü, on yıl önceki halini almıştı. Gönlüne
Tanrı'nın indirdiği ışıkla yağıyı görüyor , savaş uranı haykırarak yay
geriyordu.
Genç onbaşılar şaşılacak çabuklukla ok çekiyorlardı.
Hâlâ çınlıyan tunç seslerine, Yamtar'la Yumru'nun demir kapıya
indirdikleri taşların sesine, savaşanların haykırışına şimdi bir de
yaralıların iniltisi karışmıştı. İki taraf da birbirine adım adım
yaklaşıyordu.
İhtilâlcilerden ilk vurulup düşen Turumtay oldu. Arkasından Arbuz ve
Kaban devrildiler. Gök Börü'ye birkaç ok değdiyse de baştan başa
zırhlı olduğu için yaralanmadı. Karşıda Çin ölüleri üst üste yığılmış
içlerine ürküntü girmişti. Kaçmak üzere idiler. Fakat bu sırada
karşıdaki kapıdan yeni bir çeri kolunun daha girdiği görüldü. Üstelik
o kapının yanındaki kapı da açılmış, oradan da bir alay Çinli girip
ihtilâlcilere saldırmağa başlamıştı.
Okların uçarken çıkardığı ses, dışarıdaki fırtınanın sesini
bastırıyordu. Şimdi Gök Türkler oldukları yerde duruyor, Çinliler adım
adım ilerlemeğe çalışıyor, fakat ok yağmuru altında sapır sapır
dökülüyorlardı. İhtilâlcilerden Alp Aya, Yeke ve Kalalduruk da cansız
yatıyorlardı. Onbaşı Ay Kutluk omzuna bir ok saplanmış olduğu halde
vuruşmağa devam ediyordu.
Koca Badruk savaşa gelirken aldığı on tane oku bitirmiş, fakat iş hâlâ
kılıca gelmediği için yerden ok aramağa başlamıştı. Turumtay'ın
gövdesine saplanmış olan oklardan birini çekip yayına yerleştirirken
karnına ok yiyerek diz üstü çöktü. Bununla beraber okunu savurdu.
Sonra yüzü koyun yere kapandı. Börkü düştü. Ak saçları yerdeki kızıl
kana bulaştı.
Yamtar'la Yumru demir kapıyı hâlâ kırmamışlardı. Savaşa katılmıyorlar,
Çin kağanının dairesine giden kapıyı kırmak için boşuna uğraşıp
duruyorlardı. Artık kapıyı kırsalar bile iş işten geçmişti. Ilaçın,
Kutan ve Onbaşı Emen de vurulup düşmüşler, buna karşı Çin sarayının
bütün muhafızları uyanıp ayaklanmışlardı.
Şimdi yirmi beş, otuz adım aralıktan oklaşıyorlardı. Öküş Kara Açkı
gür bir haykırışla bağırdıktan sonra iki kargısından birini savurdu.
Ne yaman savuruştu!... Kargı Çin subaylarından birini zırhlı olduğu
halde delip ardından çıkmış, onu fırıldak gibi döndürüp yere sermişti.
Bunu görünce İl Kaya da bıçaklarına el attı. İlk bıçak birinin
göğsüne, ikincisi başka birinin boğazına, daha sonraki üçüncünün
yanağına saplandı. Dördüncüsünü atamadı. Bir anda dört beş ok göğsünü
delmişti. İl Kaya ölürken, Çinliler gibi gerileyip yan üstü değil,
birkaç adım atıp ilerliyerek yüzü koyun düştü.
Savaş çok kızışmış, sertleşmiş, hızlanmıştı. Onbaşı Ay Kutluk, onun
arkasından da Utar, Tokuş ve Onbaşı Tanrıvermiş ölmüşlerdi.
Onbaşı Göktaş ihtilâlciler dizisinin en solunda, duvarın dibinde idi.
Kendisinden on beş, yirmi adım geride Çin kağanının dairesine giden
kapı bulunuyor, burada da babası Yamtar, yanında Yumru olduğu halde
hâlâ iri taşları kaldırıp indirerek kapıyı kırmağa uğraşıyordu.
Göktaş'ın sadağında ok kalmadığı için sağına bakınırken önce koluna,
sonra böğrüne iki ok saplandı. İnliyerek çöktü. O zaman Göktaş yayını
babasına fırlatarak bağırdı:
-Hey!... Baba!...
Koluna bir yay çarpan Yamtar başını çevirip oğlunu kan içinde yerde
görünce durdu. Göktaş; gençliğe doymıyan, savaşa kanmıyan, dirliği
bilmiyen, ölümü anlamıyan Göktaş yeniden haykırdı:
-Orda iş yok. Buraya yetiş!
Kapıyı kıramadığı için tepesi kızıp gözüne bir şey gözükmiyen Yamtar,
arkadaşlarının bir çoğunu ölmüş ve Çinlilerin artmış olduğunu görünce
kapıyı bıraktı. Koşarak ihtilâlcilerin savaş dizisine girerken
elindeki iri taşı Çinlilere doğru fırlattı ve sadağa el atarak savaşa
girdi. İri taş Çinlilerin tepesine düşerken Yamtar'ın, arkadan da aynı
şekilde taşını fırlatarak Yumru'nun savaşa girişi Çinlileri biraz
durdurdu.
Yamtar, deminden beri yaptığı işi savaşa benzer yeri olmadığı için
şimdi vuruşmaktan büyük bir keyif duyuyor, ötesine berisine değip
geçen oklara, hattâ Göktaş'ın ölümüne aldırmıyordu.
Öküş Kara Açkı ikinci kargısını da başka bir Çinliye sapladıktan sonra
vurulmuş, arkadan da Çağrı ile Onbaşı Kızıl Buka Uçmağa varmıştı.
Binbaşı Bögü Alp bütün gücü, bütün ustalığı ve kahramanlığı ile
dövüşüyordu. İlk önce Üçoğul kavşıta gelmediği için ihanete
uğradıklarını sanmıştı. Şimdi Üçoğul'u kendi aralarında yaralı olarak
canla başla savaşırken görünce içi ferahlamıştı. Bu arada aklına yine
Kıraç Ata'nın sözleri gelmişti.
Kıraç Ata:
-"Yağmur yağıyor... Irmağın kıyısında dövüşüyorsunuz" demişti.
Yağmurun yağdığı yağdığı doğru idi. Fakat işte ırmak kıyısında değil,
sarayın içinde dövüşüyorlardı.
Artık iki tarafında okları bitmişti. Şimdi ne olacaktı? İhtilâlciler
yarılanmıştı. İş kılıca binse yirmi kat yağı ile uğraşmak gerekecekti.
Bu sırada Kür Şad2ın buyruğu gürledi:
-Bögü Alp! Üç dört kişiyle yağıyı oyala! Ahıra saldırıp atları
alacağız!
Bögü Alp çevresine bakınıp bir anda durumu gördü. Savaşa geç
girdikleri için daha okları tükenmemiş olan Yamtar'la Yumru'nun yay
çekişleri arasında buyruğunu verdi:
-Üçoğul, Gök Börü, Yamtar, Yumru, Sungur benimle kalacaklar! Ötekiler
Kür Şad'ın ardından... Davran!...
Kür Şad arkasında Yağmur, Barmaklak, Karabudak, Çıgay Börü, Kara Ozan,
Gümüş, Tunga, Küçlük, Çobayıkmış, Toluk Tüge, Çengçi, Yıgaç ve Yırım
olduğu halde geriye döndü. Demin geldikleri yoldan şimdi hızla
uzaklaşıyorlardı. Rüzgâr hafiflemiş, fakat yağmur dinmemişti.
Bögü Alp kılıç çekerek saldırış buyruğunu verdi. Beş arkadaşı da öyle
yaptılar. Gök Börü şaşılacak bir sertlikte, sanki gözleri varmış gibi
vuruşuyordu. Yamtar, korku salan iri gövdesiyle Çinlilere kılıç
tersiyle vuruyor, fakat vurduğu kafayı kırıp parçalıyordu. Sungur
babasının yanında, kılıç talimi yapar gibi, vuruşmanın bütün
kaidelerine uyarak dövüşüyor, Üçoğul geç kalmaktan doğan utancını
silmek için canla başla savaşıyor, Yumru da Bögü Alp'ın gözüne girmek
için çok atılganlık gösteriyordu. Hepsi yaralıydılar. Bögü Alp kendi
önüne gelenleri darmadağınık ediyordu. Kılıç vuruşları arasında
çevresine çabuk bir göz attıktan sonra artık burada işlerinin
kalmadığını anladı. Kür Şad2a gereken zamanı kazandırmışlardıç
arkadaşlarına:
-"Yavaş yavaş kapıya doğru geri!..." diye bağırdı.
Bu buruk büyük bir düzgünlükle yerine geliyordu. Fakat Çinliler,
gözleri görmiyen Gök Börü'yle babasının yanından ayrılmıyan Sungur2un
çevresini sarmışlardı. Baba, oğul arkalarını duvara vermişlerdi. Gök
Börü zırhlı olduğu için kılıçtan sakınmıyor, yalnız kendi vurduğunu
hesaba katıyordu.
Bögü Alp, yanında Yamtar, Üçoğul ve Yumru olduğu halde kapıya doğru
çekiliyordu. "Biz dışarıya fırlarken kapıyı kapatıp Çinlileri biraz
daha oyamalı" diye haykırdı. Kapıdan çıkmak üzere idiler. Yamtar'ın
gözleri, artık oğluyla birlikte ister istemez ölüme bırakılmış olan
andasına ilişti. Birden kaşları çatılarak bağırdı:
-Gök Börü! Gözünü çıkartan herif karşında duruyor!
Bunu söyledikten sonra dışarı fırladı. O sırada Bögü Alp da kapıyı
şiddetle çekerek kapamış, tokmağı Yumru'nun eline vererek:
-"Sıkı tut! Açtırma! Bize biraz daha zaman kazandır" diye buyruk
vermişti. Sonra ötekilerle birlikte saray ahırının yolunu tuttu.
***
Yamtar'ın gürliyen sesi Gök Börü'yü çıldırtmağa yetmişti. Kalkanını
fırlatarak karşısındaki Çinliye saldırdı. Dünyada en güçlü kişi ölümü
göze almış olan kişidir. Gök Börü dün geceden beri ölümü göze almıştı:
Şimdi ise öcünü bizzat kendisine kötülük edenden almak gibi binde bir
ele geçen fırsatla karşılaşmak onu bahtıyar etmişti. Büyük
bahtıyarlıklar da kişiyi delirtir. Gök Börü biraz da bundan delirdi.
Kılıcını savurarak ileriye atılırken kılıcı havada başka bir kılıçla
çarpıştı. Bu pek sert çarpışma ile kırılan kılıçların kıvılcımı
parlayıp sönerken Gök Börü Çin kumandanı Çang-çung'la kucaklaştı.
-"Tanrı'nın işini görüyor musun kancık dölü?" diye bağırdı. Sonra
ikisi birden yere yuvarlandılar.
Çimliler ona kılıç üşürürken Gök Börü Çinlinin boğazını sıkıyor, Bir
yandan da belinden çektiği bıçakla gözünü oymağa çalışıyordu. Çang-
çung bir eliyle boğazını korumağa uğraşırken, bir eliyle de Gök
Börü'nün bıçaklı elini bileğinden yakalamış olduğu halde durdurmağa
çabalıyordu.
Sungur babasının kalkanını eline almıştı. Babasına saldıran Çinlilere
o da karşılık saldırışlar yapıyor, aldığı kılıç derslerini iyi
öğrenmiş olduğunu belli ediyordu.
Gök Börü'nün kalçası ve bacağı iki büyük kılıç yarası almış, kan
fışkırmağa başlamıştı. Fakat o buna hiç aldırmıyor, boğuşmakta devam
ediyordu. Nihayet bileğini Çinliden kurtardı. Bıçağını onun göz
pınarına getirerek daldırıp çıkardı. Bütün o savaş gürültüsü arasında
Çinlinin acı acı haykırışı, her türlü sesi bastırarak sarayın koca
odasında çınlarken Gök Börü'de ülküsüne ermiş kimselerin rahatlığı
vardı:
-"Sungur! Öcümü aldım!" diye bağırdı. Sungur cevap vermiyordu. Genç
onbaşı zırhlı olmadığı için uzun boylu dayanamamış, birkaç kılıç ve
kargı dürtüşüyle delik deşik olarak cansız, yere devrilmişti.
Gök Börü yeniden bağırdı:
-Sungur! İşitmiyor musun? Öcümü aldım!...
Buna sert ve tınlayıcı bir ses cevap verdi. Bir kılıç vuruşu Gök
Börü'nün tulgasını parçalayıp düşürmüş, ak saçları meydana çıkmıştı.
İkinci bir vuruş yüzünü şakağından çenesine kadar parçaladı. O zaman
korkunç bir kahkaha işitildi:
-Geç kaldın it tohumu!... Ben öcümü aldım!...
Gök Börü; on yıldır kederini içine atan Gök Börü, yanı başında
öldüğünü sezdiği oğlunun gamından ve öç almanın verdiği sevinçten
çıldırmış, korkunç kahkahalar atıyordu. Bu kahkahalar çınladı,
çınladı, sonra birdenbire söndü...
***
Çinliler hep birden kapıya saldırmışlardı. Fakat dışardan kuvvetle
çekildiği için bir türlü açılmıyordu. Bögü Alp, Yumru'ya kapıyı
tutması buyruğunu verdikten sonra Yamtar ve Üçoğul'la birlikte saray
ahırına doğru koşmağa başlamıştı. Fakat Üçoğul birkaç adım sonra
kapaklanıp düştü. Aynı zamanda ayağında yaman bir sızı duyarak inledi.
O zaman ayağına diklemesine bir ok saplanmış olduğunu gördü. İmkânı
yok, koşamıyacaktı. Diz üstü sürünerek tekrar kapıya geldi. Tutunarak
ayağa kalktı. Yumru'ya:
-"Kapıyı bana bırakıp sen ahıra koş" dedi.
Yumru iki eliyle kapının tokmağını tutuyor, içerden Çinliler açmak
istedikçe çekip bırakmıyor, arkadaşlarına vakit kazandırıyordu.
Yumru .ok ağır ve güçlü olduğu için bu işi başarıyla yapıyordu.
Yanında Üçoğul'u görünce hoşuna gitmedi. Çünkü o daha geçenlerde yalan
söylemiş, bu gece de kavşıtta bulunmamıştı.
-"Bögü Alp bu işi bana ısmarladı" diye cevap verdi.
Üçoğul inliyordu:
-"Ayağıma ok batmış, yürüyemiyorum. Ben nasıl olsa kalacağım. Sen
canını kurtar" dedi.
Yumru direniyordu:
-Gidemem! Bögü Alp'ın buyruğu öyle...
Üçoğul kızmıştı:
-Ulan! Bögü Alp sana gün doğuncaya kadar burada kal mı dedi? Çinlileri
biraz oyalayıp zaman kazandırmanı söyledi. Sen orayı bana bırak da
ahıra git!
Yumru bu işibir türlü bırakmak istemiyordu. O zaman Üçoğul yayının
kirişini kapının tokmağına geçirerek çevirdi. Yumru'yu iterek onun
yerine geçti:
-"Yüzbaşı Üçoğul sana buyruk veriyor; Ahıra koşup arkadaşlarının
yanına ulaşşşşşş!..." diye bağırdı.
Üçoğul bıçağını çekip ağzına almış, sağlam ayağını kapının öteki
kanadına dayamış, kendisini arkaya vermişti. Fakat Yumru kadar güçlü
olmadığı için kapı sarsılıyor, aralanıyor, sonra kapanıyor, tekrar
açılır gibi oluyordu. Yumru, yüzbaşıdan buyruğu alınca koşarak
uzaklaşmıştı. Kapının içeriden de bir tek tokmağı vardı. Fakat
Çinliler birbirlerinin belini tutarak uzun bir dizi halinde çektikleri
için sonunda Üçoğul'un kollarında güç kalmadı. Yayını bıraktı. Ağzında
tuttuğu bıçağı eline aldı. İlk gelenin gövdesine daldırdı.
Yüzbaşı Üçoğul'un artık ayakta duracak kuvveti kalmamıştı. İki eliyle
kapının açılmıyan kanadını tutarak bekledi. Üç adım ilerisinde,
kendisini öldürmek için saldıran eli kılıçlı, kargılı çerilere şöyle
bir baktı. Karşısında onlar olmasa çoktan kendini yere bırakır,
yaralarının acısıyla inlemeğe başlardı. Fakat kendisine
saldırdıklarını görünce düşmek için vurmalarını bekledi. İlk kılıç
boynu ile omuzu arasına inip ince bir kan fışkırttı. Üçoğul bu vuruşu
hiç beğenmemişti. Kendisi olsaydı böyle bir vuruşla karşısındakinin
başını gövdesinden ayırabilirdi. Vuranı aşağılayıcı bakışlarla süzerek
gülümsedi:
-"Acemice vuruş!..." dedi.
İkinci vuruş başına indi. Alnından gözlerine inan kan dünyayı karanlık
etti. Sonra göğsüne bir kargı saplandı. O zaman kapıyı bırakarak
kargıyı kavradı; dik bir ağaç gibi yere düşerek kaldı.
***
Üçoğul kapıda Çinlileri oyalarken Yumru fırlamış, Bögü Alp'la
Yamtar'ın ardından koşmağa başlamıştı. Bögü Alp'la Yamtar sarayın
ahırına vardıkları zaman burada seyislerle ihtilâlciler arasında kılıç
vuruşu yapılıyordu. Yirmi kadar seyis, sarayın tunç levhalarına
tokmakla vurulunca pusata sarılmışlar, ahırın dört kapısını
tutmuşlardı. Tehlikenin ne olduğunu, nereden geldiğini bilmedikleri
için atlara eyer vurup beklemişlerdi.
Kür Şad, arkasında on beş ihtilâlci olduğu halde saldırınca neye
uğradıklarını şaşırdılar. Bir anda kapılardan içeri atıldılar. Fakat
gelenlerin azlık olduğunu görünce karşı koymakta gecikmediler.
İhtilâlciler yorulmuşlardı. Hepsi yaralıydı. Seyislerin işini çabuk
bitiremiyorlardı. Kılıçlar şakırdıyor, savaşçılar soluyor, bağırıyor,
bu gürültüye atların kişnemeleri tepinmeleri de karışıyordu.
Kür Şad, karşısındaki Çinliyi devirdikten sonra ileri atılarak bağlı
atlardan birini çözüp üstüne atladı. At üstünde savaş... Deminden
çektiklerinin aynında su içmek gibi keyifli kalıyordu. At, usta
biniciyi anlamıştı. Onun bir işaretiyle şahlandı. Kür Şad Çinlilere
dalmış, bir iki kılıç vuruşuyla bir kişiyi daha yere sermişti. Fakat
beri yanda ihtilâlcilerden Yırım, biraz sonra da Abı ölümcül yaralarla
yere düşmüşlerdi, Yüzbaşı Yağmur da çenesine derin bir yara açan bir
kılıç yemişti. Kılıç şakırtıları arasında Kür Şad'ın buyruğu işitildi:
-Atlara!...
Zaten seyislerden de ayakta olan pek fazla kimse kalmamış Bögü Alp'la
Yamtar'ın ahıra dalması, seyislerin hepsini yok edecek savaşı
bitirmişti.
İhtilâlciler atları çözerken Kür Şad bağırdı:
-Ahırın gizli kapısından çıkacağız. Dört kişi dört kapıda Çinlileri
tutacak. Biz kuzeye doğru at tepip Vey ırmağının köprüsünden
geçeceğiz...
Sonra Bögü Alp'a şu buyruğu verdi:
-Bögü Alp! Dört kişiyi kapılara dikip ardımızdan gel! Gizli kapı
alçaktır. At üstünde geçilemez....
Kür Şad sözünü bitirirken Yumru soluk soluğa içeri girmiş ve:
-"Geliyorlar! İt sürüsü kadar çok..." diye bağırmıştı.
Kür Şad büyük ahırın gizli kapınsa doğru atını çekerek yürürken Bögü
Alp'ın sesi gürledi:
-Çengşi!... Tuğrul!... Yamtar!... Yumru!... Kapıları tutun!...
Dört kişi dört kapının önüne birer kaya gibi dikildiler...
Ötekiler Kür Şad'ın ardından atlarıyla birlikte yürürken Bögü
Alponlara son sözlerini söyledi:
-Dört atı çözüp sizin için bırakıyorum. İşiniz bitince bunlara binip
bize katılırsınız!
Ahırın gizli bir kapısı olduğunu pek az kişi bilirdi. Ahırın en
sonunda, samanların yığılı olduğu yerde duvara bir keçe asılıydı.
Keçenin arkası boştu. Buradan elli adım kadar yürüdükten sonra bir
arsaya çıkıyordu. Bu elli adımlık yol yer altından geçiyordu. Yüksek
bir atın tek başına geçebileceği genişlikte idi. Kür Şad burayı
biliyordu. Fakat ihtilâle kadar kimseyi söylememişti. Seyislerden
bazılarının bile bilmediği bu gizli yol bugün onları kurtaracaktı.
Şimdi arkasında Yağmur, Barmaklak, Karabudak, Çobayıkmış, Toluk Tüge,
Yığaç ve Börü Alp olduğu halde gizli yer altı yoluna dalmıştı. Yola
sen son giren Bögü Alp keçeyi koparmış atmış, samanları çekip kapının
ağzından uzaklaştırmış ve dört atı birbiri ardınca kapının önüne
dizerek önlerine biraz saman bırakmıştı. O bu işleri bitirmeden
Çinliler kapıya dayandı. Dört koruyucu ilk hamleleri yaptılar. Bu,
dört Çinlinin yere serilmesi demekti. Bögü Alp gizli yola girmek üzere
iken gözü sadağa ilişti. İçinde üç tane ok vardı. Yayına bir ok
yerleştirerek gezledi. Ok, Yamtar'ın omuz başından geçerek bir
Çinlinin alnından girdi, onu kütük gibi yere yuvarladı. İkinci okunu
Çengşi'nin koruduğu kapıya yolladı. Bu sefer bir Çinli gözünden
vurulup yıldırım çarpmış gibi yere kapanmıştı. Üçüncü ok Tuğrul'un
yardımına koştu. Bu oklar Çinlileri aldatmış, ihtilâlcileri hep birden
içerde olduklarını sandırmıştı.
Bögü Alp işini bitirince telâşsızca atını tuttu; gizli yola daldı.
***
Ahırın dört kapısında dört ihtilâlci bir ölüm-dirim vuruşması
yapıyorlardı. Kaçmak için atları hazır olmakla beraber buradan
kurtulmalarına imkân yoktu. Ahırın içi o kadar genişti ki dördünün yan
yana gelerek bir cephe tutmaları, sonra adım adım geriliyerek gizli
kapıya doğru çekilmeleri kabil değildi. Kapılardan içeri girince
kuşatılacakları muhakkaktı. Bunu hepsi biliyordu. Onun için
arkadaşlarına zaman kazandırmak, canlarını pahalıya satmak, yağı
öldürerek öç almak ve biraz da dövüşün tadını çıkararak dünyaya
gelmenin gereğini yapmak için sevinçle, istekle, kıyasıya vuruşup
duruyorlardı.
Yüzbaşı Yamtar herkesinkinden daha uzun ve iri olan kılıcını öyle bir
savuruyordu ki, değdiği yerden hayır kalmıyordu. Savaş başlıyalı pek
az olduğu halde dört tanesi devrilmiş, ötekilerine de korku salmıştı.
Sarayın içindeki savaş, büyük taşla demir kapının dövülmesi, sonra
koşuşmalar kendisini öyle acıktırmıştı ki, böyle bir ölüm-dirim anında
bile açlığını duyuyor, iki çamçak kımız olsa şimdi ne güzel içilirdi
diye düşünüyordu.
Yirmi yaşında, sert bakışlı bir savaşçı olan Çengşi çok düzgün, çok
kıvrak, pürüzsüz vuruşuyordu. Saldırışlarında, korunuşlarında
Yamtar'ın andası olan Onbaşı Pars'ı hatırlatan bir hesaplılık vardı.
Çok soğukkanlı idi. Kapının önünde üç Çinliyi devirmiş, kendisinin de
alnı, yanağı ve çenesi çizilmişti.
Tuğrul hoyrat vuruşuyordu. Yeryüzünde kimsesi kalmamış yoksul bir kişi
idi. O sabah, bu kanlı düğüne hazırlanırken dirliğinin hatıralarını
göz önünden bir daha geçirmiş, kendi kendisiyle hesaplaşmıştı. O gece
46 yaşını dolduruyordu. Anası, böyle bir gecede, yağmur yağıp fırtına
uğuldarken doğduğunu kendisine söylemişti. Demek, tıpkı doğduğu geceye
benzer bir gecede ölecekti. Tanrı böyle istemişti. Bütün ömründe doğru
kişi olarak yaşadıktan sonra bir gece önce bir Çinlinin bahçesinden
türlü aş ve yemiş uğrulamış, onları yiyerek karnını doyurmuştu. Çin
kağanının özel çerisinde değildi. Onun için yoksulluk ve açlıkla çok
pençeleşmişti. Böyle bir savaşa aç olarak, gücü kesilmiş bir halde
girmek doğru olmazdı. Onun için bu uğruluğu yapmış, dirliğinin son
yaprağına bunu eklediği için de epey üzülmüştü. Dünyanın soğuğunu,
sıcağını çok görmüş, yüreği katılaşmıştı. Göğsünde ve omzunda iki
kılıç yarası vardı. Öyle olduğu halde yüksünmeden sert vuruşlar
yaparak savaşıyordu. Kapının önünde üç Çinliyi yere sermişti.
Yumru ise çok yorgundu. Sarayın içindeki dövüşten sonra kapıdaki
çekişme, onun ardından hızlı bir koşu ile ahıra geliş, gelir gelmez de
ahırın bir kapısının tutulmasını üzerine alış Yumru'yu bitkin hale
getirmişti. İlk hamlede bir Çinliyi yere sermiş, şimdi ise yalnız
kendisini korumağa başlamıştı. Şöyle birden yirmiye sayacak kadar bir
zaman bulsa da dinlense çok iyi olacaktı. Ama kancık yağı ona bu
fırsatı hiç verir miydi?
Yumru daha çok dayanamıyacağını anlıyordu. Bütün düşüncesi ırmağa
doğru at süren arkadaşlarına yetecek zamanı kazandırmakta idi.
Birdenbire dalağına bir kılıcın saplandığını duydu. Yaman bir can
acısı içinde kılıç vuranı görmüştü. Kılıcını iki eliyle kavrıyarak
havaya kaldırdı. Çinlilere "vurun" der gibi göğsünü gererek bir adım
attı. Sonra olanca gücü, olağanca hızı ile indirerek " Al! " diye
bağırdı. Kılıç tulgayı parçalamış, kafayı ikiye biçerek yağıyı yere
sermişti. Fakat aynı zamanda bir kargı Yumru'nun yüreğini delmiş.
Yumru bütün ağırlığı ile cansız olarak düşmüştü.
Yamtar, Çengşi ve Tuğrul ancak iyi çerilerde olan altıncı duyularıyla
gerilerinin tehlikede olduğunu, Yumru'nun düştüğünü göremeden
sezmişlerdi. Kılıç vuruşmaları arasında başlarını yana, geriye
çevirecek birer an buldular. Yumru'nun düştüğünü, onun koruduğu
kapıdan Çinlilerin girmekte olduğunu gördüler. O anda buyruk almış
yahut sözleşmiş olduğunu gördüler. O anda kendilerine en yakın yemliğe
sırtlarını verip yan yana durdular. Yamtar, yerde kalmış olan Yumru'ya
bakarak:
-"Tuh be! Bir kargıya dayanamadı" dedi.
Sonra sırtını dayadığı yemliğin sağlamlığını denemek için eliyle
yoklayıp içine bakınca gözleri parladı. Çünkü orada koca bir parça
kızarmış et duruyordu. Herhalde seyislerden birinin olan bu eti Yamtar
hemen yakalayıp ısırdı ve "Yiyecek buldukça yaşamak iyi şeydir" diye
mırıldandı.
Çinliler içerde yalnız üç Türk görünce şaşırmışlardı. Gizli kapıyı
onlarda bilmiyorlardı. Bir an bakıştılar. Sonra üç ihtilâlcinin
üzerine atıldılar. Artık geniş bir yerde oldukları için hep birden üç
kişiye saldırabiliyorlar, yanlarına geliyorlar, birine karşı dört beş
kılıç sallıyabiliyorlardı. Yamtar hem kılıç vuruşturuyor, hem de iri
et parçasını dişleriyle kopara kopara yiyordu.
Üç kişinin bu kalabalığa karşı çarpışması uzun sürmedi. Önce Tuğrul
düştü, sonra Çegşi devrildi. Yamtar hâlâ dayanıyor, büyük bir iştah
ile de etini yiyordu. Elinde iri bir lokma daha kalmıştı. Birden sol
eline bir kılıç indi. Kan içinde kalan elinden et parçası düşerken sağ
bileğine gelen ikinci bir vuruş koca Yüzbaşıyı kılıçsız bıraktı. O
zaman Yamtar'ın sağ eli yemliğe yapıştı. Bir tutuşta kocaman bir tahta
parçasını kopardı. Bunu kaldırıp karşısındakilere indirirken keskin
bir savaş uranı haykırarak Çinlilerin üzerine atıldı. Kendisine karşı
tutulan kılıçlar ona oyuncak çomak gibi sudan gelmişti. Kucak kucağa
gelip beş altı kişi birden yere yuvarlandılar. Yamtar birinin boğazını
yakalamış sıkarken arkadan kendisine indirilen kılıçlarla paramparça
oluyordu. Boğazı sıkılan Çinli ölmüştü. Fakat bu Ötüken devi kolay
kolay ölmüyordu. Kıpkızıl kanlar içinde ayağa kalkınca Çinliler şöyle
bir gerilediler. Ondan korkmuşlardı. Yamtar, çevresi açılınca yeniden
yemliğe kadar sendeliyerek gidip dayandı. Börkü düşmüş, uzun saçları,
bıyıkları ve sakalı kandan kıpkızıl olmuştu. Giyimlerinin yirmi
yerinden yirmi kızıl leke her an büyüyerek çoğalıyor, koca Yamtar'ın
gövdesinden hayatı çekip alıyordu.
Yirmi kızıl leke, hayatın ona kazandırdığı yirmi şeref nişanı idi.
Şimdi ne elinde bir kılıç ne üstünde bir pusat vardı. Güçlükle
dayanarak tutunduğu yemliğe iyice yapışarak Çinlilere bakıyordu. Onlar
da hem hayret, hem de korku ile beş altı adım uzaktan Yamtar'a
bakıyorlar, nasıl olsa öleceğini anladıkları için bu korkunç deve
yaklaşmağa kıyışamıyorlardı. Yamtar yerde, elinden düşen et parçasını
aradı:
-Yazık! Eti bitiremeden öleceğim" dedi.
Sonra yemliğe daha çok yaslanarak:
-"Göktaş da öldü. Ocağımızdan kimse kalmadı" diye inledi.
Bu sırada dışardan gelen nal sesleri şakırtılar işitilmiş içeriye
yeniden Çin çerileri dolmuştu. Kılıklarından daha savaşa hiç girmemiş
oldukları anlaşılan bu çerilerin başında saray başbuğlarından biri
vardı. Gizli kapıyı bilen bu adam, yanındakilere orasını göstererek
Çince bir şeyler söyledikten sonra Yamtar'a baktı. Tanımıştı. Büyük
bir öfke ile yayına ok sürerek Yamtar'a fırlattı. Ok, koca yüzbaşıyı
karnı ile göğsünün birleştiği yerden deldi. Yamtar bir sarsıldı. Sonra
yavaş yavaş dizleri üstüne çöktü. Sağ eli hâlâ yemliğin tahtasını
tutuyordu. Saray başbuğu, Çin kağanına ihanet etmiş olan bu haini
kendi eliyle öldürmek şerfini kazanmış olmak için yayına bir ok daha
yerleştirdi. Bu sefer ki Yamtar'ın sağ ciğerini bulmuştu. Gözleri
kapanıyor, yemliği tutan eli gevşiyordu. Gözleri yerde, demin elinden
düşen et parçasına ilişti. Şunu yiyemediği için yağılar sevinecekti.
Onları sevindirmek istemedi. Son bir kımıldanışla başını kaldırdı.
Saray başbuğuna, hâlâ unutmamış olduğu Çince "Karnım tok" kelimelerini
söyledi. Sonra asırlık bir ağaç gibi devrilerek serilip kaldı.
***
Kür Şad yanında sağ kalan on iki arkadaşı olduğu halde kuzeye doğru
son hızla at sürüyordu. Saray ahırının en iyi atları almışlardı.
Yağmur hâlâ yağıyor değil, boşanıyor, ortalığı sele boğuyordu. İhtilâl
başarılamamıştı. Şimdi dağlarda, bayırlarda olan düzensiz Türkleri
ayaklandırarak Ötüken'e gitmekten, devleti onlarla kurmağa çalışmaktan
başka çare yoktu. Artık kimin kağan olacağı işi sonra düşünülecekti.
Çinliler durumu biraz geç kavramışlar, sonra dokuz on koldan çeri
çıkararak Kür Şad'ın ardına salmışlardı. O yakınlarda geçilecek bir
tek köprü olduğu için bütün kuvvetler oraya doğru at
yarıştırıyorlardı. Gecenin karanlığı, yağmurun boşanması, rüzgârın
sertliği, şimşeklerin gürültüsü arasında şimdi on üç atlı köprüye
doğru at koşturuyorlardı.
Tarihin en heyecanlı yarışı yapılıyordu...
Bögü Alp, on üç kişinin en geride olanıydı. Iramağa doğru at sürerken
yine aklına Kıraç Ata'nın sözleri gelmişti:
-Bir ulu şehirde toplanmış kırk er görüyorum... Aralarında sen de
varsın... Yağmur yağıyor... Irmağın kıyısında dövüşüyorsunuz...
Gerçekten de ulu şehirde toplananlar arasında kendisi de vardı. İşte
yağmur da yağıyordu. Demek ki ırmağın kıyısında bir dövüş daha
olacaktı. Bögü Alp bunları düşünürken Vey ırmağını kıyısına
varmışlardı. Albız alsın!... Sağanaktan ırmak yükselmiş, geçecekleri
köprüyü alıp götürmüştü. Karanlıkta Kür Şad2ın buyruğu işitildi:
-Sağa sola açılıp bakın. Geçit var mı?...
Irmak o kadar coşkun, öyle sert akıyordu ki geçit bulmak kabil
değildi. Burada çok durmağa da gelmezdi. Çinliler nerdeyse
yetişeceklerdi. Kür Şad atını sürerek suya biraz daha yaklaştı. Suyun
gürültüsünden at ürkmüştü. Geri geri gidiyordu. Sağa sola açılanlar
bağırdılar:
-Geçit yok!
Bu sırada Gümüş atından atlayıp yere kulağını dayadı. Biraz
dinledikten sonra kalkarak:
-"Kür Şad! Çok zamanımız yok. Yaklaşıyorlar" dedi. O zaman, yüzünde
hafif bir kılıç yarası olan Kara Ozan söze karıştı:
-Ben size biraz daha zaman kazandırabilirim belki karşıya geçersiniz.
Bunu söyler söylemez atını geriye sürerek karanlıkta kayboldu. Kara
Ozan'ın yanında hiçbir pusat kalmamıştı. Çinlileri nasıl durduracağını
bilmiyorlardı.
Fakat mademki kendilerine biraz zaman kazandıracaktı, öyleyse karşıya
geçmek için uğraşmaktan başka yapılacak iş yoktu.
On iki kişi, atlarından inmiş oldukları halde yavaş yavaş ırmağın
kıyısında yürüyorlardı. Elinden tuttukları Çıgay Börü kılıcı ile
kıyıyı kolaçan ederek geçilebilecek bir yer arıyordu. Geçit aramakla
hiç ilgilenmiyen yalnız Bögü Alp'tı. O burada bir savaş olacağına
budunun kurtulacağına inanmıştı. İnandığı içindir ki şimdi dinlenerek
Çinlileri bütün gücüyle karşılamak istiyordu.
***
Kara Ozan Çinlilere doğru at sürdükten sonra durdu. Gelirken gördüğü
bir tümseğe çıkıp bekledi. Çinliler nerden gelirlerse gelsinler,
mutlaka bu yoldan geçeceklerdi. İşte uzaktan gelen nal sesleri
yaklaşmağa başlamıştı. Kara Ozan gözlerini ileriye dikti; karanlığı
yardı: Geliyorlardı. O zaman atındna indi. Yerden sivri bir taş aldı.
At geminden tutup birkaç adım koşturduktan sonra sivri taşla vurup
salıverdi. At hızla koşarken kendisi de tümseğin tepesine çıkıp bağdaş
kurdu. Can yoldaşı kopuzunu sırtından çıkararak elini tellerin
üzerinde gezdirdi. Tıngırdatmağa başladı.
Oraya doğru gelmekte olan ilk Çin kolunun subayı binicisiz bir atın
koştuğunu görünce durmuştu. Atı tutturup saraydan alınmış olduğunu
anlayınca İhtilâlcilerin bu yörelerde olduğunu kavradı. Köprüye doğru
gidecekti. Fakat tam bu sırada kulağına bir ses çarptı. Bu bir çalgı
sesi idi. Çin subayı biraz kulak verince bunun bir Türk çalgısı
olduğunu anlamakta gecikmedi.
Kara Ozan bütün dikkati kendi üzerine çekmek için kopuz çalıyor, sonra
yavaş yavaş kendisini ezgiye kaptırarak söylemeğe başlıyordu:
Kırış günü gelince
Gönül şöyle hoş olur.
Sözler kılıçla okundur,
Gayrı sözler boş olur.
Gönül nedir? Bir gonca...
Hayat dikendir onca.
Yaşamağa doyunca
Can, görünmez kuş olur.
Bozkurt bizim ünümüz;
Şan doludur dünümüz.
Erince son günümüz
Bütün dirlik düş olur.
Kırk kişiydi çerimiz,
Düşüp kaldı yarımız.
Baş koyacak yerimiz
Yağız yerde taş olur.
Kara Ozan, söz uzun...
Feryadı çok kopuzun.
Bir bir andıkça gözün
Kanlı kanlı yaş olur...
Kara Ozan, daldığı iç dünyasından bir şakırtıyı ve bir bağrışla
ayıldı. Karşısında bir yığın Çin atlısı duruyor, başkanları olduğu
anlaşılan birisi kendisine Çince bir şeyler söylüyordu. Çinliler onun
kendinden geçmiş bir halde kopuz çalıp sesle de söylemesine şaşmışlar,
yağmur altında bu işi yapanı bir çılgın sanmışlardı. Üzerinde pusat
olmadığı için ona saldırmamışlar, fakat yüzündeki kılıç yarasından
kuşkulanmışlardı. Çin subayı ona kim olduğunu, burada ne aradığını
soruyor, fakat Kara Ozan, bu kadar Çinceyi anladığı halde cevap
vermiyordu.
Çinli, cevap alamayınca yere atladı. Bu garip adamın yanına sokularak
tanımak istedi. Bu kılık, bu yaralar onun savaştan çıkmış olduğunu
açıkça gösteriyordu. Fakat neden burada çalgı çalıyordu?
Arkadaşlarından niçin ayrılmıştı? Çinli subay belki bunu anlamağa
çalışacaktı. Fakat o sırada dört nala gelen ikinci bir Çinli kolu onu
bu düşüncesinden caydırdı. Kara Ozan'a yaklaşarak kopuzunu almak
istedi. Yağan yağmur altında uzun zaman kaldığı için telleri gevşemiş,
iyi ses vermez olmuştu. Fakat o, Kara Ozan'ın elinde ata ocağından
kalan biricik mirastı. Canlı, cansız her şeyini yitirmiş, yalnız can
yoldaşı kopuzla kalmıştı. Çinlinin elini iterek Türkçe:
-"Kopuzuma karşılık Çin kağanının sarayını bağışlasan yine vermem"
dedi.
Çinli bu garip adamın aksilendiğini görünce çok düşünmedi. Onun
ihtilâlcilerden olduğunu anlamıştı. Kılıcına el attı. Fakat çekemedi.
Çünkü Kara Ozan, ödevini başarıyla yapmış, yer yüzünde isteği kalmamış
kimselerin rahatlığı içinde kaldırdığı kopuzunu hızla onun başına
indirerek yere sermişti. Bir anda bağrışmalar, at salmalar oldu. Kara
Ozan başına bir kılıç yiyerek yuvarlandı. Sonra atların ayakları
altında çiğnenerek gözlerini ebediyen kapadı. Bu ölüm, onun şimdiye
kadar söylediği en güzel deyişlerden daha güzeldi.
***
Vey ırmağının kıyısında geçit arıyanlar hâlâ bir yer bulamamışlardı.
Irmağın en dar yerinde durmuşlardı. Burada iki kıyının arası elli adım
kadardı. Fakat su çok akıntılı idi. Kür Şad'ın buyruğu ile atların
bütün dizgin ve üzengi kayışları kesilerek birbirine sıkı sıkıya
bağlandı. Giyimlerden de bazı parçalar kesilerek kayışlara eklendi.
Kür Şad, kayışın bir ucunu öbür kıyıya ileterek arkadaşlarını
atlarıyla karşıya geçirmek istiyordu. Fakat bunun için birisinin
karşıya geçerek kayışı öteye götürmesi gerekiyordu. Kür Şad
arkadaşlarına döndü:
-Kendine güvenen yüzücü kim var?
Barmaklak'la Çobayıkmış çıktılar. Barmaklak, beğdi. Önce onun geçmesi
lâzımdı. Kür Şad yapılacak işi ona anlattı. Kıyıdan yirmi otuz adım
geriledikten sonra koşturarak suya daldı. İlk önce fıkırdayan suda atı
ile birlikte kayboldu. Sonra atın ve Barmaklağın başları göründü.
Barmaklak atın yelesine yapışmış, onu yüzdürmeğe çalışıyordu. Fakat
gayretleri boşuna idi.suyun akıntısına kapılarak atıyla birlikte
sürükleniyordu.
Kayışın bir ucunu kıyıda üç kişi tutuyordu. Birden Barmaklağın atından
ayrıldığını, atın korkunç kişnemelerle suyun içinde kaybolduğu
görüldü. Barmaklak kudurmuş su ile yaptığı güreşte yenilmişti. Şimdi
kıyıdakiler onu hızla çekiyordu. Albız alsın!... Bu gece bütün
uğursuzluklar üzerlerinde idi. Kıyıya sekiz on adım kala birdenbire
kayışın koptuğu ve Barmaklağın sürüklenmeğe başladığı görüldü. O zaman
Çobayıkmış kendisini suya fırlattı. Birkaç kulaç attıktan sonra yanına
vardı. Onu tuttu. İlk önce suyun akıntısına karşı gelerek biraz kıyıya
yanaştılar. Sonra iki kuvvet denkleşti. Boşuna kulaçlarla oldukları
yerde durdular. Daha sonra su ikisini de götürmeğe başladı. İki yiğit
suların içinde, onun hızına uyarak sürüklendiler. En sonra ikisi de
suların arasında bir daha görünmemek üzere kayboldular. Fakat
birbirlerinden asla ayrılmadan, yan yana, omuz omuza, el ele oldukları
halde...
Artık yağıyı beklemekten başka yapılacak iş kalmıyordu. Zaten nal
sesleri yaklaşıyordu. Kür Şad'ın sert sesi "Atlan!" buyruğunu verdi.
Dizginsiz atlara sıçradılar. Bir Gök Türk için atın dizginli olup
olmamasının değeri yoktu. Yazık ki sadaklarında ok kalmamıştı. Yoksa
daha nicelerini canlarından ayırır, belki de sular biraz
durgunlaşıncaya kadar savaşabilirlerdi. Yağmur çok yavaşlamıştı. Şimdi
karşıdan gelen kalabalık yaklaşıyordu. Kür Şad kılıcını çekerek son
buyruğunu verdi:
-Sonuna kadar!...
Bu son buyrukta bir veda âhengi vardı. On kişi kalmışlardı. Hepsi
gönüllerinden gelen bir sesle içlerinden "Sonuna kadar" diye
tekrarladılar.
Kür Şad hiç söz etmeden gelenlere doğru at saldı. Dokuz arkadaşı da
öyle yaptılar. Karanlıkta, at üzerinde sert bir vuruşma başladı. Bu
artık son çarpışma idi.
Bögü Alp ileriye atılırken bir an için yine Kıraç Ata'nın sözlerini
hatırladı:
-Yağmur yağıyor... Irmağın kıyısında dövüşüyorsunuz... Budun kurtuluyor...
Adınız unutulmayacak... 1300 yıllık ölümden sonra dirileceksiniz... Acunun
batımına dek adınız gönüllerde kalacak...
Kıraç Ata'nın bütün dedikleri doğru çıktığı için Bögü Alp budunun
kurtulacağına, bin üç yıllık ölümden sonra dirileceklerine, acunun
batımına kadar adlarının gönüllerde kalacağına inanıyordu. Bu inançla
dövüştüğü için hepsinden daha yaman vuruşuyordu.
Kür Şad'ın böyle bir inancı yoktu. O, umutsuzluğun verdiği acı ile
vuruşuyor, kırıyor, deviriyordu.
Yüzbaşı Yağmur güleç yüzünü hiç değiştirmiyen yarasıyla kılıç
savuruyor, at şahlandırıyordu.
İki genç onbaşı, Karabudak'la Çıgay Börü yan yana kılıç
indiriyorlardı.
Gümüş, babası Çalığın bir hikâyesini hatırlıyordu: Gümüş'ün dedesinin
adı da Gümüş'tü. İşte o Gümüş böyle bir çılgın suyun kıyısında
dövüşürken suya düşmüş, fakat Tanrı kendisini kurtarmış.
Toluk Tüge sert naralar atıyor, kılıcı kırılmış olan Tunga kılıç kını
ile çarpışıyordu.
Küçlük'le Yığaç anda idiler. Kendilerini değil, birbirlerini
koruyorlardı.
Yağmur dinmişti. Rüzgâr da tarihin kırk bir kahramanına oynayacağı
oyunu oynadıktan sonra susmuştu. Bulutların yarısı dağılmış, gece
aydınlanmıştı.
Şimdi aydınlıkta bir çok atlı birbirine giriyor, saldırıyor, vuruyor,
bağırıyor, haykırıyordu. Artık talihin çizdiği sonuç belli olmuştu.
İlk düşen Karabudak oldu. Bir Çinli ile sarmaş dolaş olduğu halde
attan yere yıkıldı. Arkasından Yığaç devrildi. Biraz sonra da bir
Çinlinin karnını deşen Gümüş'ün ensesine bir kılıç indi. Elindeki
kılıç kınını bir Çinlinin kafasında kıran Tunga kargı ile sançıldı.
Bu arada sürülerek ırmağın kıyısına kadar gelmişlerdi. Altı kişi,
damarlarında kalan son güçle son müdafaalarını yapıyorlardı. Bu, artık
sona ermiş hayatlarını birkaç kısa an daha uzatmak içindi. Bu
kahramanlığı yaparken bin üç yüz yıl sonra bir yazıcının, kendi
hâtıralarını yaşatmak için bu satırları yazacağını düşünmüyorlar,
şanlı maceralarını Türk oğullarının nasıl bir ihtirasla okuyacaklarını
bilmiyorlardı.
Vuruşuyorlardı. Kan içinde, kin içinde vuruşuyorlardı. Bulutlar
durmuş, ayla yıldızlar dikkat kesilmiş, bu savaşı seyrediyorlardı.
Üzerlerinde ruhlar dolaşıyor, Tanrı'nın yarlıgamaları başlarına
serpiliyordu.
Birdenbire Yüzbaşı Yağmur başına kılıç yedi. Sonra omzuna bir kargı
sançıldı. Atının yelesine kapanmıştı. Bir an acıyla inler gibi derin
bir ah çekti. Sonra bütün hızıyla atını şahlandırarak kendisine kargı
sançan Çinlinin atına atladı. Boğazından ve belinden kavrıyarak al
aşağı etti. İkisi birden attan kayarak toprağa düştüler, Yağmur,
Çinlinin boğazını sıkıyor, bıçağını çekmiş olan beriki boyuna onun
sırtına, omzuna daldırıp çıkarıyordu. Yavaş yavaş nabızları
ağırlaşıyordu. Bıçak son defa Yağmur'un sırtına saplandıktan sonra bir
daha çıkmamış, orada kalmıştı. Parmakları hâlâ Çinlinin boğazında idi.
Dolgun yanakları kan içindeydi. Güleç yüzü gerilmiş, donuk bakıyordu.
Gözlerinin içinden genç bir kadınla iki bebeğin hayali ışıldıyarak
geçiyordu. Yağmur Beğ ölmüştü.
Bögü Alp da ölümcül bir yara almış, atından düşüyordu. Son bir iş
yapmak için elini bıçağına attı. En yakın Çinliye fırlatarak
gırtlağına sapladı. Sonra kendisini çamurlu toprağa bırakırken "bin üç
yüz yıl sonra..." diye mırıldandı.
Şimdi Kür Şad tek başına kalmıştı. Toluk Tüge kılıçla öldürülmüş,
Çıgay Börü at üstünde belinden kavradığı bir Çinli ile birlikte ırmağa
düşmüş, Küçlük de andası Yığaç'ın ölümünden sonra onu vuran Çinliyi
tepelerken can vermişti.
Kür Şad, ölmüş Çinli yığınları üzerinde tek başına Çin kağanlığına
karşı vuruşuyordu. Yalın kılıçtı. Börkü düşmüş, kaftanı parça parça
olmuştu. Göğsü açıktı. Göğsünden, alnından, yanaklarından, boynundan
kan sızıyor, fakat o yine vuruşuyor, dövüşüyor, çarpışıyordu.
O şimdi yarı tanrı gibi bir şeydi. Ölümü de başka türlü olmalıydı.
Kırk kahraman birer birer düştükten sonra o hâlâ ayakta idi. Uzun
saçları omuzlarında uçuyor, gözleri kıvılcımlar saçıyor, kolu yıldırım
hızıyla kalkıp iniyor, her inişte bir Çinliyi deviriyordu.
En sonra ölüm kızı onun eline bir sağrak sundu. Kür Şad bu acı sağrağı
gözünü kırpmadan içti. Atının yelesine kapandı. Başını dayadı. Sağ
elinde kılıç hâlâ sımsıkı duruyor, sol eli sarkıyordu.
Kür Şad ölmüş, fakat attan düşmemişti.
Ölmüş, fakat yenilmemişti...
- XII -
SON
Yağılar, onun yiğit başını gövdesinden ayırıp Çin kağanına götürdüler.
Çin kağanı, bütün saray, bütün Siganfu ondan tirtir titremişti. Bu
titreyiş yalnız Kür Şad'dan değil, onu yetiştiren ırktan geliyordu.
Kür Şad ölümüyle budununu kurtarmıştı.
Ertesi gün Siganfu'da yargılar kuruldu. İhtilâlden haberi olmıyan
Urku, güney vilayetlerinden birine sürüldü. Sarayın adamları Kür
Şad'ın ocağını söndürmek için bütün şehri aradılar. Kür Şad'ın dört
yaşındaki oğlunu bulsalar yok edeceklerdi. Konçuyu ve on üç yaşındaki
kızı ihtilâlin çıkacağını biliyorlardı. Kızıyla kısa bir konuşma
yaptıktan sonra konçuy, oğlunu alarak bilinmedik bir yere doğru gitti.
Çinliler geldikleri zaman Kür Şad'ın kızı yalnızdı. Yargının önünde
ihtilâli bildiğini, anasıyla kardeşinden haberi olmadığını söyledi.
Babasının kesik başını gösterdiler. Gözlerinden yaşlar akarak : "Yurt
ve şeref için..." diye karşılık verdi. Hayatını kurtarması için
bildiklerini açığa vurması gerektiğini bildirdiler. Hiç cevap vermedi.
Kür Şad'ın kızı ölüme mahkum edildi. Onbaşı Ay Kutluğun babasıyla
Turumtay'ın eçesi de idam cezası almışlardı. Kür Şad'ın kızıyla Ay
Kutluk'un babası yüce soydan oldukları için Türk türesince yay
kirişiyle boğularak öldürülmeleri gerekirdi. Çin kağanı, hakaret olsun
diye, okla öldürülmelerini buyurdu.
O akşam Çin sarayının bahçesinde üçü de oka tutuldular. Kür Şad'ın
kızı ortada duruyordu. Yirmi Çerisi nişan almıştı. Bir buyruk
işitildi. Arkasından keskin bir vınlayış...
İki erkek, düşmesin diye Kür Şad'ın kızını kolundan tutuyorlardı.
Kendileri yaşadıkta Kür Şad'ın kızı toprağa düşemezdi. Birkaç kısa an
onu ayakta tutabildiler. İlk önce Ay Kutluğun babası düştü.
Turumtay'ın eçesi diz çökmüş olduğu halde onu hâlâ ayakta tutmağa
çabalıyordu. Sonra o da kapaklandı. En son düşen, dört okla yaralanmış
olan Kür Şad'ın kızı oldu...
Gece bütün güzelliğiyle inmişti. Ayın on beşi ışıklarını Tanrı'nın
rahmeti gibi saçıyordu. Siganfu sarayından Vey ırmağına kadar olan
bütün yerlerde bir başka hava var gibiydi. Bu gece Çinlileri bir korku
sarmış, kimse sokağa çıkamıyordu. Çünkü o alanda şehitlerin ruhları
dolaşıyordu.
Birden buralar bulutlandı. Sis gibi, duman gibi, fakat onlardan daha
başka, daha güzel bir şey çevreyi sardı. Sonra birdenbire bu dümdüz
beyazlığın üzerinde, yerden birisinin kalktığı görüldü. Elinde yerden
kaldırılmış, gönderi kurt başlım bir tuğ vardı. Yarasından kanlar akan
bu hayalet Kür Şad'dı.
Bir eliyle tuğu yükseltirken, öteki eliyle duman alana bir işaret
yaparak "Kalkın" diye haykırdı. Kırk şehit birden kalktılar. Kür Şad
eliyle ilerde bir yeri gösterdi. "Oraya" diye gürledi. Gösterdiği yer
"Tanrı Dağı" idi. Tepesinde ataların ruhu dolaşıyordu. Kırk bir
şehidin ruhu bir fırtına gibi, bir musikî gibi, bir ışık akarak Tanrı
Dağı'na doğru yürümeğe başladılar... Onları orada, başlarında Alp Er
Tunga olan atalar kafilesi bekliyordu. Bu kırk bir şehidin çevresini
bir anda yüz binlerce başka şehitler sardı. Tanrı'nın huzurunda
başlıyan bu en muhteşem resmigeçit büyük, sonsuz boşluğu sarsarken
birdenbire bir türkü; azametli, ürpertici, Tanrısal bir türkü kâinatı
titretti:
Delinse yer; çökse gök; yansa, kül olsa dört yan
Yüce dileğe doğru yine yürürüz yayan.
Yıldırımdan, tipiden, kasırgadan yılmıyan;
Ölümle eğlenen tunç yürekli Türkleriz!...
Bu türkü hâlâ göklerde çınlıyor.
Kür Şad ve kırk arkadaşı, aylı kızıl bayrağı bekliyerek hâlâ ufukları
gözlüyor...
H.NİHAL ATSIZ....(Ruhu Şad Olsun)