Sizleri Allah’ın selamıyla selamlıyorum.
Prof. Dr. Abdulaziz Bayındır Bey’in Fatiha Suresi sohbetini aşağıda özetledim. Yazının hem orijinal ayetli hem de mealli dosyasını ekte gönderiyorum. Yazıyı beğenirseniz çeşitli site ve forum sayfalarında yayınlayabilirsiniz.
Mehmet Güngören
FATİHA SURESİ
BESMELE
Fatiha 1
İyiliği sonsuz ikramı bol Allah’ın adıyla
“Bismillahirrahmanirrahim”, Türkçeye; “Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla” veya “Esirgeyen bağışlayan Allah’ın adıyla” şeklinde tercüme edilmiş. Biz besmeleye: “iyiliği sonsuz ikramı bol Allah’ın adıyla” anlamını verdik. Bu anlam, “Rahman” ve “Rahim” kelimelerinden kaynaklanmaktadır. İkisi de “Rahmet” kökünden türetilmiştir. Rahmet, iyilik ve ikramı gerektiren incelik anlamınadır. Allah’ın özelliği olarak kullanılınca sadece iyilik ve ikram anlamı kast edilir. (Bkn: Ragıb el-İsfahânî, Müfredât, "RHM" mad.)
Aslında bütün bu kelimeler ‘ana rahmi’ kavramından türemiştir. Ana rahmi iyiliğin sembolüdür. Bu sebeple “merhamet” kelimesinden iyilik, sevgi, şefkat ve acıma manaları anlaşılır. Acıma duygusu güçsüz kimseler için söz konusudur. Eğer birisi güçlüyse sadece acımakla kalmaz acıdığına yardım eder, iyilik yapar. Yani acımanın ve merhametin sonucu iyilik ve ikramdır. Allah tealanın her şeye gücü yettiği için onun merhameti, iyilik şeklinde tezahür eder. Yani merhamet kelimesi zayıflar için “acıma”; güçlüler için “iyilik” ve “ikram” anlamını ifade eder. Başka bir değişle zayıfın merhameti acıma, güçlünün merhameti iyilik yapmadır. Dolayısıyla besmeledeki “Rahman” ve “Rahim” kelimeleri Allah’ın sıfatları olduğu için onlara iyilik ve ikram anlamlarını vermek gerekir. Her varlık, her şeyini Allah’a borçludur.
“Rahman” kelimesi yalnızca Allah için kullanılır. Öyleyse ona bir anlam vermek gerekir ki Allah’tan başka hiçbir varlık için kullanılamasın. Meallerde “Rahman” kelimesine genelde esirgeyen” anlamı verilir. “Esirgeyen” herkes için kullanılabilen bir kelimedir.. Biz “Rahman”a “iyiliği sonsuz” şeklinde mana verdik. Çünkü Allah dışında hiç kimsenin iyiliği sonsuz değildir.
“Rahim” kelimesi ise insanlar için de kullanılabilir. Mesela Kur’an-ı Kerim’de “Rahim” kelimesi hem peygamberimiz için hem de mü’minler için kullanılmıştır. (Bk. 9. Tevbe 128, 48. Fetih 29) “Rahim” kelimesine onun için “ikramı bol” anlamı verdik. İnsanlar içinde iyiliği sonsuz kimse yoktur; fakat ikramı bol kimseler vardır. “Rahman” sıfatı tüm varlıkları kuşatır ama “Rahim” sıfatı biraz daha özel bir manaya sahiptir. Allah Teala herkese Rahmandır, iyiliği sonsuzdur. hak edenlere de Rahimdir, özel ikramlarda bulunur.
Böylece besmeleye: “iyiliği sonsuz ikramı bol Allah’ın adıyla” şeklinde anlam vermiş olduk. Zannediyorum ki bu anlam besmelenin tam karşılığı oldu.
Bazıları da besmeleye “… Allah’ın adına” şeklinde anlam veriyorlar ki bu yanlıştır. Bir işi bir kişi adına yapabilmek için onun vekili olmak gerekir. Allah Teala kimseye vekillik görevi vermemiştir. O, peygamberimiz hakkında şöyle buyuruyor:
6. En’am 107:
Sen onlara karşı vekil değilsin.
İsra suresinde ise Allah Teala Tevrat’ı bize şöyle özetliyor:
17. İsra 7:
Musa’ya o kitabı verdik. Onu İsrailoğullarına yol gösterici kıldık. “Benimle kendi aranıza vekil koymayın” (dedik)
Hurafeciler vekil kelimesini çok severler. Bu, cenab-ı Hakkın asla kabul etmediği bir şeydir. Çünkü hiç kimse Allah’ı temsile yetkili değildir. Ne insanlara karşı Allah’ın vekili, ne de Allah’a karşı insanların vekili olabilir. Öyleyse besmele Allah’ın adına, diye terceüme edilemez.
HAMD
Fatiha 2
Varlıkların sahibi olan Allah neylerse güzel eyler.
Arapçada övgüyü ifade eden üç tane kelime vardır. Medh, Hamd, Şükür.
Medih birini kendi katkısı olmayan bir özelliğinden dolayı övmeye denir. Mesela ne yakışıklı adam, demek onu medh etmektir. Çünkü onun yakışıklı olması yaratılıştan gelen bir özelliktir. Yani kazandığı bir özellik değildir.
Hamd ise birini, yaptığı bir işten dolayı övmektir. Mesela yaptığın yemek çok güzel olmuş demek yemeği yapanı hamd etmektir.
Şükür ise size karşı yapılan iyiliği övmektir. Şükür ile teşekkür aynıdır.. (Bkn. Ragıb el-İsfahânî, Müfredât. “HMD” mad.)
Fatiha suresinde hamd kelimesi geçtiğine göre anlamı da ona göre vermek gerekir. “el-hamdu lillah” sözünün başındaki “el” takısı, “hamd” kelimesine cins anlamı kazandırır ve “bütün hamdler Allah’a aittir” demek olur. Hamd; birini, yaptığı iyi bir işten dolayı övmek, olduğundan “Yaptığı her şeyi doğru ve güzel yapmak Allah’a mahsustur” anlamı çıkar. Bütün bu anlamları içine alması ve şiirsel bir yapıda olması sebebiyle biz “el-hamdu lillah” sözünü, “Allah neylerse güzel eyler” şeklinde tercüme etmenin uygun olacağı kanaatindeyiz.
Fatiha 3
İyiliği sonsuz ikramı boldur
Bu ayetin anlamı yukarıda besmele bölümünde izah edildi.
DİN GÜNÜ
Fatiha 4
Din gününün maliki, sahibi, yetkilisidir.
Arapçada “deyn” kelimesi vardır. “Deyn” borç demektir. Din kelimesi ile deyn kelimesi aynı kökten türetilmiştir. İkisi de borç demektir. Aralarında sadece bir telaffuz farkı vardır. Borç insanın alacaklı tarafa karşı özgürlüğünü kısıtladığı, bir nevi köleleştirdiği için tavsiye edilmemiştir.
Fakat biz her şeyimizi Allah’a borçluyuz. Bu borcumuza karşılık Allah’ın bizden istediği bir takım davranış şekillerine din denir. Ama Allah’a olan borcumuzu ödeyebilmemiz mümkün değildir. Aslında Allah’ın koyduğu bu kurallar (din) bizim Allah’ın nimetlerinden daha fazla ve tam yararlanabilmemiz, yaşam standardımızı yükseltmemiz içindir. Ayette geçen “yevm üd-din” ise “borç kesme günü” demektir. Allah’a olan borcumuzun bilincinde olup olmadığımız (yani dine uyup uymadığımız) o din gününde-hesap gününde ortaya çıkacaktır. O günün maliki Allah’tır. Kimse araya giremez. Kimse kimseyi kurtaramaz. Kimse kimsenin hesabına müdahale edemez.
82. İnfitar 17,18,19:
O hesap gününün ne olduğunu sana kim bildirdi?
Evet o hesap gününü sana kim bildirdi?
O gün hiç kimsenin hiç kimse lehine yapabileceği hiçbir şey yoktur. O gün yetki tamamen Allah’ın elindedir.
Fakat insanlar kendi kafalarından o gün kendileri için kurtarıcılar uydurmuşlardır..
TEVHİD
Fatiha 5
Yarabbi! Kulluğu yalnız sana yaparız, yardımı yalnız senden isteriz.
Biz Allah’tan başka kimseye kul olmayız. Zaten Allah insanın sahibidir. İnsan ister kabul etsin ister etmesin bu hakikat değişmez. Ama Müslüman bu hakikatin farkındadır, bundan dolayı başka hiçbir varlığa kul olmaz.Allah’tan başkasına kul olmamak hürriyetin doruk noktasıdır. Dünyada hürriyetin bundan daha güzel tanımı yapılamaz.
Bu ayette istenen yardım insanların gücünün yetmediği konulardaki yardımdır. Çünkü Maide suresinin ikinci ayetinde bize yardımlaşma emredilmiştir. Bu ayette bahsedilen yardım Allah’tan istenecek yardımdır. Zaten hiç kimse kendi yapabileceği veya insanların yapabileceği şeyi Allah’tan istemez. Mesela az ileride bulunan kitap için kimse “Ya Rabbi, şu kitabı bana ver” demez. O kitabı, kitabın yanında bulunan bir arkadaşından “arkadaşım şu kitabı verir misin” diyerek ister. Allah’tan istenenler farklı şeylerdir. Onlar başkasından istenemez.
DUA
Fatiha 6
Ya Rabbi! O doğru yolu bize göster.
Ayete “doğru yolu bize göster” diye anlam verdik. Çünkü yola girmek insanın görevidir. Allah’ın hidayeti bir öğretmenin öğrenciye sınıf geçirmesi gibidir. İyi bir öğretmen çalışan öğrencisini bir üst sınıfa geçirir. Allah Teala da gerekeni yapana hidayet eder.
29. Ankebut 69:
Bizim yolumuzda gayret gösterenleri mutlaka yolumuza yönlendiririz.
Fatiha 7
Kendisine nimet verdiklerinin, gazaba uğramamışların ve yoldan çıkmamış kişilerin yolunu göster.
FATİHA İLE İLGİLİ ÇEŞİTLİ MESELELER
MESANİ
39. Zümer 23:
Allah sözün en güzelini birbirine benzer, ikişerli (mesani) bir kitap olarak indirmiştir.
Kur’an-ı Kerim’deki bütün ayetlerin ortak özelliği mesani olmalarıdır.
15. Hicr 87:
Sana o mesaniden yedi tane verdik.
Peygamberimiz bu ayette geçen yedi mesaninin Fatiha suresi olduğunu söylemiştir.
BÜYÜK KUR’AN
Yukarıdaki ayetin tamamı şöyledir:
15. Hicr 87:
Sana o mesaniden yedi tane ve o büyük Kur’an’ı verdik.
Peygamberimiz bu ayette geçen büyük Kuran’ın da Fatiha suresi olduğunu bildirmiştir. Peki küçük Kuran’lar da mı var? Evet vardır.
KURAN’DAKİ KUR’ANLAR
17. İsra 106:
Biz o Kur’an’ı, Kur’an’lara ayırmış olarak indirdik ki insanlara yavaş yavaş okuyasın.
Arapçada karae kelimesi toplamak anlamına gelir. Kur’an da toplanmış, küme anlamına gelir. Allah tealanın indirmiş olduğu ayetleri içinde toplayan kitaba Kur’an deniyor. Ama bu kitabın içinde de anlam kümeleri vardır. Yani büyük kümelerin içinde alt kümeler olduğu gibi Kur’an’ın içinde Kur’an’lar vardır. Bu anlam kümelerinin (alt kümelerin) her birinde bir ana ayet olur ki, Allah Teala ona muhkem der. Bir de o muhkeme benzeyen ayetler olur ona da müteşabih der. O ayetler arasında ikili anlam ağı oluşturmuştur ki ona da mesani adını verir.
Buhari’de ve daha pek çok hadis kitabında şöyle bir hadis rivayet edilir: “Fatiha, bana verilmiş büyük Kur’an’dır ve yedi mesanidir” Yani peygamberimiz Fatiha suresine “büyük Kur’an” demiştir. Çünkü Fatiha bir anlam kümesidir. Kur’an’ın içindeki Kur’an sadece Fatiha suresi değildir. Kur’an-ı Kerim’in içindeki anlam kümelerinin her birine “kur’an” denir. Geçmiş alimler bu Kur’an kavramına hiç değinmezler. Aslında bu temel bir eksikliktir. Bu konuya ne meallerde ne de tefsirlerde değinilmiştir. Yukarıdaki hadisi kitaplara yazıyorlar ama içini dolduramıyorlar. Madem Fatiha, Kur’an-ı azimse Kur’an’ın gerisi ne? Bu konuda alimlerin bir açıklaması yoktur. Kuran’daki Kur’an kavramını biraz daha açalım:
20. Taha 114:
Kur’an’ın vahyi tamamlanmadan onunla hüküm vermekte acele etme.
Yani bir konuda küme (Kur’an) oluşmadan hüküm vermede acele etme. Buradaki tamamlanmasından bahsedilen Kur’an, 23 yılda vahyedilen Kur’an değil, bir konuda anlam kümesi oluşturan ayetler bütünü demektir.
75. Kıyamet 16,17,18:
Bu Kur’an’la dilini harekete geçirmede acele etme (hüküm verme)
Biz bu ayetleri toplayıp anlam kümesi (Kur’an) haline getireceğiz
Onu anlam kümesi haline getirdiğimiz zaman ona uy
Yani indirilen ayetler bir küme oluşturmadan o konuda hüküm vermek peygamberimize yasaklanmıştır. İşte Kur’an-ı Kerim’den hüküm çıkaracak kişilerin yapması gereken temel şey de o anlam kümesini Kur’an’dan bulmaktır. Hüküm verirken tek bir ayete değil o konudaki anlam kümesine yani o konudaki Kur’an’a dayanacaktır.
Alimler “Kur’an” kavramını yeteri kadar işlemedikleri için kıyamet suresinin yukarıdaki ayetlerine şöyle anlam vermişlerdir.
“Biz sana Kur’an’ı indirirken ezberlemeye çalışmak için dilini oynatıp durma. Onu biz sana ezberletip sana okuyacağız”
Halbuki Allah Teala vahyi peygamberimizin direk kalbine indiriyordu. (Bkz. Bakara 97) Onun ezberlemeyi gerektiren bir tarafı yoktu.
Tekrar edecek olursak; elimizde tuttuğumuz şu kitaba Kur’an denir. Çünkü Allah’ın sözlerini içinde toplamıştır. Bu kitabın içinde bir de anlam kümeleri vardır. Onlara da Kur’an denir. İşte Fatiha suresi de bu anlam kümelerinden biridir ve en büyüğüdür. Bu anlam kümesi çoğu zaman bizim anladığımız tarzda peş peşe gelerek bir paragraf oluşturmaz. Yukarıda değinildiği gibi bu anlam kümeleri bir sistemle oluşturulmuştur. Herhangi bir konuda bir ana ayet vardır. Buna muhkem ayet denir. Bir de o ana ayete benzeyen ayetler vardır. Bunlara da müteşabih ayetler denir. Bunlar Kur’an’ın farklı yerlerine serpiştirilmiş olabilir. Bu sistem ikişerli şekilde devam eder gider. Buna da mesani denir. Bu sistem sayesinde Allah bütün açıklamaları Kur’an’da yapmıştır. Bu açıklamaları da bulmak uzman alimler heyetinin işidir. Yani Kur’an-ı Kerim içindeki Kur’an’ları, uzman ilim heyetleri bulmalıdır.
11. Hud 2,3:
Bu bir kitaptır ki ayetleri muhkem kılınmıştır. Sonra en doğru hüküm veren ve her şeyden haberi olan Allah tarafından açıklanmıştır.
Allahtan başkasına kul olmayasınız diye (böyle yapmıştır)
41. Fussilet 2:
Bu bir kitaptır ki bilenler topluluğu için ayetleri Arapça Kur’an olarak (anlam kümeleri olarak) açıklanmıştır.
İşte bizim ulemayı eleştirdiğimi ana nokta budur. Ulema Kur’an’da her şeyin açıklandığını kabul etmez. “Olaylar sınırsız ayetler sınırlıdır” der ve devreye kendi yorumunu (açıklamasını) sokar. Halbuki Allah Teala Kur’an’da her şeyi açıkladığını bir çok ayette bildirmiştir. Ama Kur’an’ı değil âlimler, peygamberimiz bile açıklayamaz. Çünkü Kur’an’ı açıklamayı Alah Teala bizzat kendi üzerine almıştır. Peygamberimizin yaptığı şey, Allah’ın o açıklamalarını (yani Kur’an’daki Kur’an’larda yer alan hükümleri) bize bildirmektir. Bunu da Allah’ın kendisine verdiği hikmet özelliğiyle yapar. Peygamberimiz Allah’ın kendisine verdiği hikmet ile kendi başına bu açıklamalara ulaşabiliyordu. Allah, Kur’an’daki bu açıklamaları bilenlerden oluşan bir toplumun da bulabileceğini bildirmiştir. Yani âlimlere düşen Kur’an’ı açıklamak değil Kur’an’daki Allah tarafından yapılan açıklamaları bulup insanlara göstermektir. Bunu yaparken de tek başlarına değil bir takım çalışması yapmak zorundadırlar. Bu takım çalışması da (bilenler topluluğu) tarihimizde ihmal edilen konulardandır. Allah yukarıdaki ayette bilenler topluluğundan bahsetmesine rağmen bizim alimlerimiz genelde tek başlarına çalışmışlardır.
BİR ÖRNEK
Hac ibadeti yaklaştığı için konumuza Hacla ilgili bir örnek vereyim.
Mezhepler Safa ile Merve arasındaki sa’y etmenin hükmü konusunda ayrılığa düşmüşlerdir. Çünkü bu konuda Kur’an-ı Kerim içinde Allah’ın oluşturduğu Kur’an’ı (anlam kümesini) görememişlerdir. Böyle olunca peygamberimizin bu konudaki sözleri anlaşılamamış ve farklı hükümler verilmiştir.
2. Bakara 158:
Safa ile Merve Allah’a kulluğun simgelerindendir. Kim Kabe’ye Hac ve Umre için gelirse bu ikisi arasında sa’y etmesinde bir günah yoktur.
Bu konuyu Kur’an-ı Kerim’deki Kur’an (ilgili ayetler bütünü) çerçevesinde anlamaya çalışalım. Peygamberimiz zamanında müşrikler Safa tepesine İsaf, Merve tepesine Naile isimli putlar koymuşlardı. Buralara gelince bu putlara ellerini sürerlerdi. Müslümanlar da onların bu davranışlarını görünce Safa ile Merve arasında sa’y etmeyi günah sayıp terk etmişlerdi.
Allah yukarıdaki ayette Safa ile Merve’nin aynen Kabe gibi Allah’a kulluğun birer simgesi olduğunu ve onlar arasında gidip gelmede bir günah olmayacağını bildirmiştir. Bu ayetten anlıyoruz ki Müslümanlar Safa ile Merve arasında sa’y etmeyi günah sayıyorlarmış onun için sa’yi terk etmişler. Peki sadece bu ayete bakarak sa’y vaciptir, farzdır denebilir mi? Tabiidir ki denemez. Ama peygamberimiz “Allah size sa’yi yazdı, farz kıldı” buyuruyor. Tüm mezhepler ve müfessirler diyorlar ki bu ayetten sa’y etmenin farzlığı anlaşılmaz. Peygamberimizde sa’y farzdır dediğine göre sa’y etmek gerekir. Malikiler, Şafiiler, Hanbeliler bu hadise dayanarak sa’y farzdır demişler. Hanefiler de ayette böyle bir farz yoktur, sadece hadise dayanılarak ona farz denilemez, bize göre o vaciptir demişlerdir. Dolayısıyla bir konuda iki farklı hüküm konmuştur. Ama bu hükümler konurken hiçbiri ayetten delil getirmemiştir. Neden böyle oluyor? Çünkü her ayetin bir anlam kümesi içinde anlaşılması gerektiğini görememişlerdi.
Peki işin hakikatı nedir?
2. Bakara 196:
Haccı ve Umreyi Allah için tamamlayın.
Müslümanlar neyi eksik yapıyorlardı? Safa ile Merve arasında sa’y etmiyorlardı. Öbür ayetin “günah yoktur” demesinden Müslümanların bu işi günah sayıp terk ettiğini öğrendik. Bu ayette de “tamamlayın” diye emir verilmektedir. O zaman sa’y Allah’ın emri yani farz olmaktadır. İşte Peygamberimizin “Allah size sa’y etmeyi yazdı” yani farz kıldı demesi bundandır. Ayetler arasındaki anlam bütünlüğü muhkem-müteşabih-mesani (ana ayet, benzer ayet, ikili sistem) ilişkisiyle kurulur. Bu ilişkiler ağı ayetler arasında o kadar yoğun ve iç içedir ki çok ciddi ekip çalışmalarıyla ancak ortaya konabilir. İşte Kur’an’dan hüküm çıkaracak kişiler bu anlam kümelerini bulmalıdırlar.
Bizim ulema diyor ki; böyle bir hüküm Kur’an’da yok. O halde bu hüküm peygamberimize Kur’an dışında başka bir vahiyle geliyor. (vahy-i gayr-ı metluv)
Halbuki bu hüküm ayetin hükmüdür. Peygamberimiz bu hükmü koymuyor sadece Allah’ın hükmünü bize bildiriyor. İşte bu, ona verilen hikmeti öğretme görevinin (Bakara 151) gereğidir. Allah, Kur’an’ı ben açıkladım demiyor mu? Neden bu anlam kümelerini toparlamıyorsunuz. İşte o kümenin adı da Kur’an’dır…
Prof. Dr. Abdulaziz Bayındır
08.11. 2009
İstanbul