You do not have permission to delete messages in this group
Copy link
Report message
Show original message
Either email addresses are anonymous for this group or you need the view member email addresses permission to view the original message
to AHMET KUZEN
MANÇO'LARIN ÖYKÜSÜ
Sevgili okurlarım;
4 Mayıs 1959 günü yitirdiğimiz babamız Hakkı Manço Beyin elinde eskiyazı
bir aile ağacımız vardı. Babamız arada sırada bunu bizlere gösterip
ailemizin öyküsünü bizlere anlatırdı. Aradan geçen yıllar içinde 1962'de
kızkardeşimizin Ankara’ya gelin gitmesi ve ardından benim, 1963'te
de Barış'ın Belçikaya göçlerimizin telaşı arasında bu çok değerli belge de
maalesef kayboldu.
Babamızın anlattığına göre İbrahim Bey 1424'te Karaman (Latin’ce
Caramania) beyi olur. 1464'te vefat ettiğinde ardında 4 oğul bırakmıştır:
İshak, Kasım, Pir Ahmet ve Osman. 3 ağabeyinin yetişkin olmalarına karşın
Osman o gün henüz 10 yaşındadır. Kasım bey, Fatih Sultan Mehmet'in küçük
oğlu ve II. Beyazıt'ın kardeşi Cem Sultan'ın en yakın arkadaşıdır ve onu
Vatikan sürgününde de yanlız bırakmaz. Dostu Cem Sultan’ın
Papalık’ta, Sultan Beyazıt’tan para alan Lükres Borjiya
tarafından zehirlenmesinden sonra Fransa’ya geçen Kasım bey
silahının gücüyle yaşamını sağlar ve soyluluğunu korur. Bugün gerçi Güney
Fransa’da, Doğu Pirene’lerde şarapçılık ile geçinen Caramany
adlı bir köy varsa da, Karaman silahşörleri, biraz da “göçmen”
olduklarından ve “hristiyan asıllı” olmadıklarından olsa
gerek, “Bey – Prens, Dük. Kont, Marki” gibi soyluluk
ünvanlarını taşımış olsalar bile genelde “fakir soylu”
kalmışlardır. 17’nci yüzyılda ise bir Caraman (Karaman) Prensi
zengin bir Chimay (Şimey) Prensesi ile evlenir ve bundan böyle
Caraman-Chimay Prensliği kurulur. Bu adı taşıyan büyük şato şimdiki
Belçika’nın güneyinde, Fransa sınırı yakınındadır ama şatoda kimse
1500 yılından önceki tarihleri hakkında bilgi verememektedir: sanki islam
geçmişlerini saklamak istiyorlarmış gibi!... Gelelim geride kalanlara:
İshak Bey 1465'te vefat eder. Fatih'in veziri Gedik Ahmet Paşa 1471'de
Karaman beyliğinin güney vilayetlerini alır. O zaman 17 yaşında olan Osman
Bey de Alanya'da esir düşer ve Gedik Ahmet Paşa'dan aman dileyerek Osmanlı
hizmetine girer. Fatih Sultan Mehmet te Osman Beye, bugün Arnavutluk ve
Makedonya sınırları içinde bulunan, Vardar nehrinin güney-batısındaki o
zaman Serfice diye adlandırıldığını düşündüğüm bölgede, 1000 sipahilik bir
uçbeyliği bahşeder. Böylece 1471 yılında, Karamanzade Osman Bey ve
ahfadının 4 yüzyılı aşan sürgünlük yaşamı başlar. Osman Bey gençliği ve
iyi davranışlarıyla bölgede sempati odağı olur ve ailenin adına, yerel bir
sevgi eki olan "ço" gelir. 1875 Yugoslav isyanlarında yani tam 404 yıl
sonra, Karamançozadeler yanlarında 2 oğulları Abdi (4) ve Avni (2) ile ve
dedelerinden kalan zenginliklerden kaçırabildikleriyle İstanbul'a
göçederler. Abdi Bey Mekteb-i Mülkiye'de (şimdiki Ankara Üniversitesi
Siyasal Bilgiler Fakültesi) okur. Sınıf arkadaşı Macit Bey (daha sonra en
son Osmanlı Büyük Filistin eyaleti Genel Valisi olan Macit Paşa'dır.
1989'da gittiğim Suudi Arabistan ve Arap emirliklerinde, Macit Paşa'nın
küçük yeğeniyim dediğimde büyük itibar görmüstüm: 1918'deki Osmanlı Büyük
Filistin eyaleti bugünkü bütün Arap yarımadasını kaplıyormuş) İstanbul'lu
ve Osmanlı sarayına yakın bir ailenin oğludur.
Konaklarında karşılaştığı, Macit Beyin en küçük kızkardeşi Nimet Hanıma
(Barış'ın "Gülpembe" şarkısının ilham kaynağı) aşık olur ve onu
ağabeyinden ister. Apti Bey ile 1881 doğumlu Nimet Hanımın aralarında 10
yaş vardır. Böylece Karamançozade Abdi Bey, zamanın Esvapçıbaşı'sının
kızıyla evlenir. Apti Bey eğitimcidir: İstanbul’da 2 özel lise kurup
işletmiştir. Bu arada servetini toprağa yatırır ve Kadıköy'de, Kuşdili
deresinden bir yanda Göztepe tren istasyonuna, öte yandan da eski sarayın
duvarına (Fikirtepe’sinin Kuzey – Kuzeydoğu arkası) kadar
gelen geniş araziyi satın alır Büyükbabamızın Gülpembe’ye dediğine
göre toprakları 6 göbek ahfadına yetermiş ama babamızın, Doğu illerimizde
20 köprü yapmak üzere devlete karşı yükümlülük alan bir mühendislik
şirketi adına kefil olması ve ardından bu şirketin işleri başaramayıp
iflas etmesi sonucu bütün topraklarımızı kaybettik. Bu kötü sonuç ta
babamızın beyin kanamasından vefatına yol açtı. Bu olayı yakından yaşayan
bizler “kefâlet” sözcüğünden umacı gibi korkarız. Bilhassa
parasına çok bağlı olan Barış, kimseye borç vermemeye ve kefil olmamaya
yeminli idi. Bugün ailemizin 1950’lerde yitirdiği bu topraklarda
yaklaşık 500.000 kişi yaşıyor. O bölgede bulunan Abdi Bey, Hakkı Bey,
Hilmi Bey, Nezih Bey ve Mançolar sokakları, 1940 - 1945 arasında arazide
yapılan ilk parselleme çalışmalarından kalmadır. 1895’te çiçeği
burnunda evli olan bizim Karamançozade çiftimiz Apti Bey ve Nimet Hanım
başlangıçta Kızıltoprak'ta, tren yoluna ve köprüsüne bitişik bir köşkte,
daha sonra da Ziverbey yolunda, kendi toprakları üzerinde yaptırdıkları
beyaz boyalı büyük bir köşkte yaşarlar. Evliliklerinden 8 çocuk doğar ama
1913'de, Abdi bey'in vefatında ancak 4'ü hayattadır: sırasıyla Raife hanım
(1897), İsmail Hakkı (babamız, doğumu İstanbul 1901), Hilmi (1903) ve
Nezih (1906) beyler. Nezih beyin kız ikizi Nezihe bebek dizanteriye
kapılıp 6 yaşında (1912), babasından 1 yıl önce yaşama veda etmiştir.
Babaannemizin 17 yıl kadar süren ama çok mutlu evliliğinden kalan en güzel
ve en gurur duyarak anlattığı anısı, telefonun İstanbul'a gelişidir:
Gülpembe bize "evimde telefon vardı ama kullanamıyordum" derdi. O zaman
İstanbul'a 3 numara vermişler. 1 Saray'a, 3 Başnazıra (şimdik Başbakan), 2
ise Karamançozade Abdi Beyin köşküne. "Telefonu kaldırdığımda ya Padişah
sarayıyla ya da Başnazır köşküyle konuşmak zorundaydım" derdi ama 2
numaranın kendi evinde olmasından da sonsuz gurur duyardı...
1914 başında İsmail Hakkı Beye verem teşhisi konur. Dul ve 4 evlat acılı
anne hemen kararını verir: o zaman verem tedavisi sadece İsviçre'de, o da
çok az garantili yapılabilmektedir. Böylece İsmail Hakkı Bey henüz 13
yaşında bir çocuk iken, dilini bilmediği bir ülkeye ve yanlız başına,
meşhur Orient Express'e bindirilerek yollanır. Gün ilk dünya savaşının
başlamasına rastlamaktadır ve birbirlerine düşman devletler çocuklarına
bile casusluk yaptırtmaktadır. İsmail Hakkı Bey ise yolda, ilk defa
gördüğü istasyon isimlerini günlüğüne yazmaktadır. Bu yüzden Macaristan'da
tutuklanır. Neyse ki 3 gün sorgudan sonra suçsuzluğu anlaşılır, serbest
bırakılır ve başka bir trenle yeniden İsviçre’ye yolcu edilir.
İsviçre'ye, Mondorf sanatoryumuna geldiğinde doktorlar onu oradan
kovalarlar: “sende bağırsak şeridi var. Burada kalırsan gerçekten
vereme yakalanacaksın!” diyerek. Ama bu arada savaş ta başlamıştır.
1914 - 1918 arasını ve arkasından gelen Kurtuluş savaşımız sürecini
babamız İsviçre'de geçirir ve 1923 yılında ülkesine; gencecik, yepyeni
Türkiye Cumhuriyeti’ne; Almanca - Fransızca - İngilizce bilen, Lozan
Yüksek Ticaret Okulu diploması sahibi, 22 yaşında bir yetenek olarak döner
ve hemen Ziraat bankası İzmir müdürlüğüne atanır. İsmail Hakkı bey giderek
aynı bankanın Genel müdürlüğüne kadar yükselir. Buna paralel olarak
yurdumuzda “Köy Kredi Kooperatifleri” ve “Umumi
Mağazalar” adlarıyla tanınan kurumların kuruluşlarına katkıda
bulunmuştur. İkinci dünya savaşı başladığında ise babamız, kendi
isteğiyle, serbest meslek sahibi olmuştur. Ancak 6 yıl süren genel savaşın
ve onun arkasından yaşanan güç yılların içinde işleri ters gitmiş ve
yukarda yazdığım gibi aile zenginliğini elden çıkartmak zorunda kalmıştır.
Öyle ki 4 Mayıs 1959 günü onu yitirdiğimizde, Kadıköy'deki Karacaahmet
kabristanındaki aile bahçemizin dışında, bir karış toprağımız bile
kalmamıştı.
Gelelim soyadımıza: bilindiği gibi Cumhuriyetimiz tüm eski soyluluk
ünvanlarını yasaklamıştır. Bu nedenle babamızın soyadımız olması
gerektiğini düşündüğü “Karamançozade” bileşiğinin kuyruğu
gitmiş. “Kara” sözcüğünü pek sevmeyen babamız da kalanın
başını kesmiş ve sonuçta soyadı olarak sadece "Manço" sözcüğünü benimseyip
almış. Sanıyorum benzer aşamalar başka ülkelerde de olmuş ki eski
sosyalist devletlerde yaşayan “Manço” soyadlı kişilerin
varlığını duydum.
1 Mayıs 1921 Adana doğumlu annemiz Rikkat Hanım zamanın Ziraat bankası
Adana şubesi hukuk danışmanı Tahsin Yüzbaşıgil Bey ile Bahriye Hanımın
kızıdır. Anneannemizin yaşam öyküsü hayli ilginçtir. Osmanlı
denizcilerinin (Oruç Reis, Hızır Reis, Barbaros Hayrettin Paşa, Uluç Reis,
Turgut Reis, ...) Kuzey Afrika fetihleri sonucu bir çok Türk ailesi
oralara göç etmiştir. Bu toprakların 18 ve 19’uncu yüzyıllarda yavaş
yavaş Fransız egemenliğine girmesi ise bir çok Türk kökenli aileyi, 300
yıl yaşadıkları toprakları bırakıp anayurda dönmeye zorlamıştır.
Anneannemiz böyle bir ailenin kızı olarak Tunus’tan İstanbul’a
gelen bir gemide, Akdenizde doğmuştur. Ona bu nedenle
“Bahriye” adı verilmiştir. Büyük bir rastlantı sonucu denizde
doğan anneannemizi yine denizde yitirdik: bir 1958 akşamı Eminönü –
Üsküdar vapurunda bir kalp krizi onu bizlerden ayırdı.
Annemiz çok güzel alto sesi ve müziğe son derece kabiliyeti vardı. Rikkat
Hanım bu nedenlerden ötürü Klasik Türk Müziği eğitimi almıştır. 1940
içinde evlenen anne ve babamız 1946’da, üçüncü çocukları doğduktan
sonra ayrıldılar. Annemiz ikinci evliliğini Asaf Uyanık Bey ile yaptı ve
sanat çevrelerinde, ikinci eşinin soyadıyla, “Rikkat Uyanık”
diye, tanındı. 1992 Şubatında yitirdiğimiz annemiz bir ara İstanbul Klasik
Türk Müziği Konservatuarı’nda usul dersleri vermişti ve, bir
rastlantı sonucu, Zeki Müren onun öğrencisi olmuştu. Yaşamında 2 kere
evlenen İsmail Hakkı Bey aramızdan ayrıldığında ilk eşi Nezihe Hanımdan
Oktay Kaan (vefatı 24 Aralık 2004) ve ikinci eşi Rikkat Hanımdan Savaş,
Mehmet Barış ve Fatma İnci isimli 4 çocuğu vardı. Onu 1959’da
yitirdiğimizde ağabeyimiz, üçümüzün henüz orta öğretimde olduğumuzu
düşünerek, miras hakkını biz kardeşlerine bırakmıştı. Haliyle olmayan
Karaman beyliğinin olmayan tacı da, ikinci oğul olan bana düşmüştü. Bu
nedenle Barış’a hep takılırdım: “ben nasıl olsa Karaman
Prensiyim. Sen, olsa olsa, bir halk çocuğu olarak, ancak Türkiye
Cumhurbaşkanı olursun” diye!... Nur içinde yatsın. Nur içinde
yatsınlar...
Yeniden buluşana dek Barış ve Sevgi ile kalın
Savaş Manço
nisan 2006