Şişhane’ye Yağmur Yağıyordu
HALDUN TANER
1915'te İstanbul'da doğdu.
1935'te Galatasaray Lisesi'ni bitirdi.
Almanya'ya giderek Heidelberg Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde okudu.
1938'de Türkiye'ye döndü.
Yüksek öğrenimini 1950'de İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Alman Dili ve Edebiyatı Bölümü'nde tamamladı.
1954'te Viyana'ya gitti, 1957'ye kadar Max Reinhart Akademisi'nde tiyatro öğrenimi gördü.
1960-1974 yılları arasında Gazetecilik Enstitüsü ile Edebiyat Fakültesi'nde öğretim üyeliği yaptı. Tercüman, Milliyet gazetelerinde fıkralar yazdı.
«Şişhane'ye Yağmur Yağıyordu» ile New York Herald Tribüne gazetesinin uluslararası hikâye yarışmasında 1953 Türkiye birincisi oldu.
On ikiye Bir Var ile 1955 Sait Faik Hikâye Armağanı'nı, Sersem Kocanın Kurnaz Karısı ile Türk Dil Kurumu 1972 Tiyatro Ödülü'nü kazandı.
ESERLERİ
Hikâye: Yaşasın Demokrasi (1949), Tuş (1951), Şişhane'ye Yağmur Yağıyordu (1953), Ayışığında Çalışkur (1954), On ikiye Bir Var (1954), Konçinalar (1867) Sancho'nun Sabah Yürüyüşü (1969), Hikâyeler I (1970, ilk üç kitap bir arada), Hikâyeler II (1971, «On İkiye Bir Var», «Ayışığında Çalışkur»). — Oyun : Günün Adamı (1953), Dışardakiler (1957), Ve Değirmen Dönerdi (1958), Fazilet Eczanesi (1960), Lütfen Dokunmayın (1960), Günün Adamı (1961), Huzur Çıkmazı (1961), Keşanlı Ali Destanı (1964), Gözlerimi Kaparım Vazifemi Yaparım (1964), Eşeğin Gölgesi (1965), Zilli Zarife (1966), Vatan Kurtaran Şaban (1967), Sersem Kocanın Kurnaz Kansı (1971). — Fıkra/ Deneme : Devekuşuna Mektuplar (1960), Hak Dostum Diye Başladım Söze (1979). — Sözlük : Tiyatro Terimleri Sözlüğü (1966, Metin And ve Özdemir Nutku ile). — Gezi : Düştüm Yollara Yollara (1979). -Portreler : Ölür ise Ten Ölür Canlar Ölesi Değil (1979).
«Şişhane'ye Yağmur Yağıyordu»
ÖZET
Kalender yaşlı bir çöpçü beygiriydi. İstanbul Belediyesi Temizlik İşlerinde çalışıyordu.
Söylendiğine göre, atlar her şeyi olduğundan büyük görürlermiş.
Kalender ise, yirmi bir yaşına bastığından, daha da büyük görüyor olmalıydı.
Bir gün Şişhane yokuşundan çıkıyordu.
Sırtında endam aynası yüklü bir hamalla karşılaştı.
Aynada kendi düşkün halini görünce şaşırdı.
Acı acı, sinirli sinirli kişnedi. Ürkerek gerisin geri gitmeye başladı.
Yerler kaygan ve ıslak olduğundan araba hızla gitti, kaldırıma çıktı, elektrikçi dükkânının vitrinini şangur şangur aşağı indirdi.
*
Tam o sırada ikinci bir kaza oldu:
Artin Margusyan Sao Paulo'daki firmadan bir yıldırım telgrafı almıştı.
Firma önerdiği fiyatı son dakikada yüzde yirmi kırıyordu.
Artin'in aklı başından gitmişti, şapkasız, paltosuz hemen sokağa fırlamış, şoförünü aramadan arabasına atlamıştı.
Hem saatine bakıyor, hem de hızla sürüyordu. Ön cama durmadan yağmur düşüyordu.
Kalender birden yoluna çıkınca, vatman çarçabuk frenleri çekti.
Tramvay zınk diye durdu. Fakat arkadan hızla gelen Artin duramadı, arabayı tramvaya bindirdi.
Vatman: «Ok gibi yola fırladı hayvan.» diyordu.
«Hemen el frenine asılıp kazayı önledim. Arkadan geleni ben nerden göreyim? Bre Allahın öküzü, ne girersin arabanın dibine?»
Yolcular da onu onayladılar. Öyleyken, polis tramvaya yol vermedi.
Bir süre sonra tramvaylar ardarda dizildiler. Dizinin bir ucu Beyoğlu Kaymakamlığına ulaştı.
Halk otomobilin çevresinde toplanmıştı. Her kafadan bir ses çıkıyordu.
Olay yerine koşup gelen bir komiserle iki polis vatmanın, çöpçünün, elektrikçinin ve tanıkların ifadelerini alıyorlardı.
Kalender, arabasıyla birlikte bir yan sokağa çekilmişti. Duvara işiyordu.
*
Artin burnunda keskin bir eter kokusu duyunca sevindi. Yavaş yavaş gözlerini açtı.
Demek ki ölmemişti. Gerçi yaralanmıştı, ama sağdı. Önemli olan da buydu. Gerisi düzelebilirdi. Başında duran bir kadın «Ayıldı» diye bağırdı. Fakat Artin pek iyi anlayamadı. Kulakları uğulduyordu. Biri eğilmiş kolunu sarıyordu.
Yanındakilere, «Bir de Adrenalin yapacağım.» dedi. Biraz sonra Artin büsbütün ayıldı.
«Bırakın beni!» diye yırtındı. «Bırakın, ortağıma telefon edeyim.»
Polis: «Sen hele bir Merkeze gel de, telefonu ordan edersin.» dedi.
Artin yalvarmaya başladı. Polis dayanamadı, razı oldu. Bir dükkâna girdiler.
Artin numarayı çevirdi fakat, kulaklığın öbür ucunda acı acı çınlayıp duran telefon zilinden başka bir cevap alamadı.
Saatine baktı. Vakit geçmişti.
Üzüntüyle, «Bitti!» diye söylendi. Yeniden bayıldı.
Öte yandan, Sao Paulo'da haber bekleyen Lorenzo firması elindeki malları Hamburg'taki Alois Morgenrot'a göndermek zorunda kalmıştı.
Artin elektrikçinin zararını üstlenmeyi ve ehliyetsiz araba kullanmanın cezasını çekmeyi kabul etmişti. Kalabalık artık yavaş yavaş dağılıyordu.
Yol açılmış, taşıtlar sel gibi akmaya başlamıştı. Kalender de kaza yerinden ayrılmıştı.
*
Şişhane'nin üstüne ince bir Kasım yağmuru yağıyordu.
Yerler iki gün öncesi gibi yine ıslak ve kaygandı.
Kalender bugün pek yorgundu.
Ağzına kadar dolu çöp arabasını güçlükle götürüyordu.
Şişhane'den aşağı inerken kendini bir trafik aynasında gördü.
Fakat bu kez kişnemedi, ürküp yoldan çıkmadı.
Aynadaki hayaline ters ters bakıp başını öbür yana çevirdi.
Ağır ağır, uslu uslu yoluna devam etti.
YARGI
«Haldun Taner'in hikâyeleri bu ölçüye vurulduğu zaman, hatıraların ön planda geldiği görülmektedir. Mesela son kitabındaki dokuz hikâyeden dördü, hatıralardan mülhemdir. (...) Hikayecimiz, hatıra kılığında hikâye yazmıyor, hatıralarını da hikâye etmiyor; insanı hayran bırakan bir ustalıkla, hikâyeyle hatırayı kaynaştırıyor. (...) Eskilerin 'sühulet-i beyan' dedikleri anlatış kolaylığı, Haldun Taner'de doruğuna ulaşmış. Sohbet eder gibi ve çok defa da sohbet edasıyla, yazıyor. (...) Hikâye tekniğindeki ustalık ve başkalık, Haldun Taner'in hikâyeciliğinin ayırım noktalarından biridir. (...)
Bir söz, bir jest, bir olaydan bir hikâye çıkardığını söyleyen Haldun Taner, bunun en mükemmel örneğini 'Konçinalar'da veriyor. (...) Haldun Taner olayları komik tarafından yakalıyor. Bence, Haldun Taner'in hikâye anlayışının düğüm noktası burasıdır.»
(Hikmet Dizdaroğlu).
«Oysa Haldun Taner öyle yapmıyor, imaj filan tanıdığı yok. Yaratıcı estetik terkip bilmiyor. Birtakım hatıralar, birtakım insanlar görmüş yaşamış oturup anlatıyor. Bütün yük dilde. Estetik bir dokuma yapmak, hiç değilse zamanı ve yeri doyurucu ve doldurucu şekilde kullanmak endişesi bile yok. Anlatıyor. Hikâye ediyor. Zabıt tutuyor. Hepsi bu. (...) Haldun Taner batılı olmaya gayret eden yeni Türk hikâyesinin on onbeş senede zar zor uyandırabildiği bazı batılı estetik mefhumları rahatça ve hatta şuursuzca inkâr etmekte, modern Türk hikâyesine ihanet etmektedir. İmaj ve batılı hikâye anlayışı yokluğu mu diyordunuz, bunun yanına, dilde ve anlatışta alaturkalığı ilave edeceksiniz. (...) Haldun Taner bu kitabıyla edebi ve estetik manada bir hikâye anlayışı olmadığını göstermiş oluyor. Ayrıca, bir anlatıcı, bir nakledici, kısacası bir zabıt kâtibi olarak bile orijinal ve yeni terkipler yapamadığını, kullanılmış daireler içinde dönüp dolaştığını gösteriyor.
İmaj? Yok! İfade? Yok! Sosyal muhteva? Zaten yok! Estetik manasıyla muhteva? Mevcut değil!
Dil temizliği, yeniliği, orijinalliği? Maalesef!
Bu böyle olunca Vedat Günyol'un aynı eser için yahut daha doğrusu umumiyetle Haldun Taner için yazdığı yazıya koymuş olduğu başlığı şöyle düzeltebiliriz. Bilindiği gibi o: 'Yağmurun altında yeni bir şey yok' demişti. Biz daha kestirmeden gidip şöyle diyoruz: 'Yağmurun altında hiçbir şey yok!» (Attilâ İlhan).
«Bir defa, Taner bir dava adamı değil. Onun için konularını belli bir amaç için seçmiyor. Bir yazısında, 'ben konu aramam' diyor, 'hareket noktasını, çokluk, başımdan geçmiş veya bizzat şahidi olduğum vakalar teşkil eder. Yahut herhangi bir söz, bir jest, bir hadise' (Varlık, sayı: 379).
İşte Taner, karşısına ille de 'beni yaz' diye çıkan bu konulardan yakasını kurtarmak için yazıyor. Zaten, ona göre 'akıllı muharrir, sırf kendi selameti için yazan muharrirdir.' (...) 'Şişhaneye Yağmur Yağıyordu' adlı hikâyeyi alalım. Aynı yağmur altında, aynı lodos havada, bir Artin Margusyan iflas ederken, bir Alois Margenrot yoksulluktan kurtulur. Bir elektrikçinin camı kırılırken, bir Süheyl Erbil, eski gözağrısı Serapla fingirdeşip hayatlarını birleştirme yolunda mutlu bir anlaşmaya varırlar. Aynı demokrasi kimine börek, kimine kötek getirir. Bu akış duygusuzdur, acıma nedir bilmez, kısaca, tabiatta olduğu gibidir. Bu tabiat gereği duygusuzluk içinde bocalamak, insanoğlunun kaçınılmaz kaderidir. Bu hayat görüşü yeni bir şey değil. Kaderciler de bundan başka bir şey söylemiyorlar.»
(Vedat Günyol).
«Hikâyeler beni almasını, alıp götürmesini bilen bir kalemle yazılmış (...) Dili de olgun. Cümlelerinin kuruluşunda, konuşmaların sırasında, düşüncelerin anlatımında bir güzellik var. (...) Konuları çok hoş, işleyişi güzel, olayları sonuca bağlayışları başarılı. Her bakımdan insanı çeken bir özelliği var. Kahramanlarını tanıtırken içlere, derinlere inmesini biliyor (...) Haldun Taner'in bir de gülünç meseleler yaratıp insanı düşünceye sarma özelliği var. (...) Kişileri, yalan kişiler değildir. Seçilmiş, hayattan alınmış kişiler.»
(İbrahim Zeki Burdurlu).
«Taner'in bir iki hikâyesini okuyanlar gayri ihtiyari onun tiryakisi oluveriyor. Kolayca yazılmış sanılan hikâyelerinde insanı büyüleyen bir hava var. O, belki fazla derinlere inmiyor, fazla tahlil ve tasvirlere yer vermiyor, fakat birkaç basit çizgiyle bize çeşitli portreler çiziveriyor. (...) Dili temiz ve sade, anlatışı kendine has. (...) En basit vakalardan kolayca bir hikâye çıkarıveriyor (...) O, daha çok vakaları ve şahısları komik tarafından yakalamakta ve bütün çıplaklığıyla gözlerimizin önüne sermektedir. Taptaze esprilerle dolu bu hikâyeleri okurken acı acı gülmekten kendimizi alamıyoruz. Taner'in hikâyelerinin çoğu klasik şekilde yazılmış. Esası vakalar teşkil ediyor. Sonuçtaki sürprizleri ise hiç yadırgamıyoruz.»
(İlhan Geçer).
«Onda gayet akıcı ve tatlı bir anlatma hassası var. Bizde hiçbir hikayecinin erişmediği bir mizah, hümor kabiliyeti, hikâyelerinin en ciddisine bile bir revnak veriyor. (...) Esere ismini veren “Şişhane'ye Yağmur Yağıyordu” hikâyesi, Birleşmiş Milletler Teşkilatı tarafından takdir edilmesi gereken bir eser. Bunda, dünyanın zannedildiği kadar büyük olmadığı, en uzak ülkelerdeki insanların bile kaderlerinin artık birbirine bağlı bulunduğu çok canlı bir film tekniğiyle tebarüz ettirilmiş.»
(Muhtar Körükçü).
KAYNAK
Haldun Taner (Akşam, 29.12.1953), Nurettin Şafgil (Yenilik, 15.7.1953), Muhtar Körükçü (Varlık, Ağustos 1953), İlhan Geçer (Hisar, Ağustos 1953), Hikmet Dizdaroğlu (Türk Dili, Ağustos 1S53), İbrahim Zeki Burdurlu (Kaynak, 15.10.1953), Vedat Günyol (Yeni Ufuklar, Aralık 1953 / Dile Gelseler, 1966), Attilâ İlhan (Seçilmiş Hikâyeler Dergisi, Mart 1954), Tahir Alangu (Cumhuriyetten Sonra Hikâye ve Roman, III, 1965), Behçet Necatigil (Edebiyatımızda Eserler Sözlüğü, 1979), Atillâ İlhan (Gerçekçilik Savaşı, 1980).

--
Bu iletiyi Google Grupları'ndaki "VATAN ve EMEK" grubuna abone olduğunuz için aldınız.
Bu grubun aboneliğinden çıkmak ve bu gruptan artık e-posta almamak için aydinlik-gelecek-h...@googlegroups.com adresine e-posta gönderin.
Bu gruba yayın göndermek için, aydinlik-gel...@googlegroups.com adresine e-posta gönderin.
Bu grubu https://groups.google.com/group/aydinlik-gelecek-hareketi adresinde ziyaret edebilirsiniz.
Daha fazla seçenek için https://groups.google.com/d/optout adresini ziyaret edin.