Irgatların Öfkesi
KEMAL BİLBAŞAR
Kemal Bilbaşar, 1910'da Çanakkale'de doğdu.
1929'da Edirne Öğretmen Okulu'nu, 1935'te Gazi Eğitim Enstitüsü'nü bitirdi.
1937'den 1961'e kadar İzmir Karataş 'Ortaokulu'nda tarih öğretmenliği yaptı.
İlk hikâyesi 1938'de Aramak dergisinde çıktı.
Bunu Yürüyüş, Yurt ve Dünya dergilerinde çıkan hikâyeleri izledi.
1939'da ilk eserini -Anadolu'dan Hikâyeler- yayımlandı.
1941-52 yılları arasında yayım hayatından çekildi.
Sonra Yeditepe dergisinde hikâyeleri ve çeşitli gazetelerde romanları basıldı.
1967'de Cemo ile Türk Dil Kurumu, 1968'de Yeşil Gölge ile May roman ödülünü kazandı.
ESERLERİ
Hikâye : Anadolu'dan Hikâyeler (1939), Cevizli Bahçe (1941), Pazarlık (1944), Pembe Kurt (1953), Üç Buutlu Hikâyeler (1956), Irgatların Öfkesi (1971). — Roman : Denizin Çağırışı (1943), Ay Tutulduğu Gece (1961), Cemo (1966), Memo (1968=69), Yeşil Gölge (1970), Yonca Kız (1971), Başka Olur Ağaların Düğünü (1972), Bedoş (1980).
«Irgatların Öfkesi»
ÖZET
Sekiz kadar işçiydiler. Ray döşemeden döneli iki saat olmuştu. Akşam bastırmıştı.
Hâlâ bir şey yememişlerdi. Üç ayaklı bir sehpaya astıkları bir tenekede fasulye pişirlyorlardı.
Gözlerini ocağa dikmişler, ellerini karınlarına bastırarak sessizce bekliyorlardı.
Bir bölüğü ise yorgunluktan uyuyuvermişti.
Başı yazma mendille sıkılmış, sarkık bıyıklı, yaşlı bir işçi -Durmuş Dayı- oğlu Ahmet'le konuşuyordu.
Evini, köyünü, Fadime'yi özlemişti.
Patrondan parasının kalanını kurtarabilseydi, hemen köyüne gidecek, bir öküz satın alacaktı.
Öteden konuşmasını duyan Murat Çavuş ona takıldı :
— Senin burnunda tüten başka şeyler de olmalı. Ha, yalan mı Çatkılı?
Başındaki yazmadan ötürü onu böyle çağırıyorlardı.
Durmuş Dayı, «Geçti bizden, dedi, gençlikte olur her bişey.»
İşçilerden biri, patronun ondan yaşlı olduğunu, ama haftada iki gece Allahın kırında karı oynattığını söyledi.
Gerçekten de biraz sonra, patronun vagonundan çiftetelli havasıyla kaşık sesi duyuldu.
İçerde iki de kadın bulunduğu söyleniyordu. Mühendis ile doktor da oradaydı.
Birlikte içip eğleniyorlardı.
İşçiler ise sabırsızlıkla kuru fasulyenin pişmesini bekliyor, epeydir ödenmeyen ücretlerini düşünüyorlardı.
Sonunda yemeği çataldan indirdiler. İştahla, gülüşerek yemeğe koyuldular.
*
Durmuş Dayıyla oğlu Ahmet yan yana yatıyorlardı.
Buraya geleli altı ayı geçmişti. Baba henüz uyumamıştı. Yıldızlara bakarak düşünüyordu:
Köyde bütün işleri karısıyla kızına bırakmıştı.
Harmanı kaldırmaları olanaksızdı. Nerdeyse yağmur mevsimi başlayacaktı.
Paralarını alarak bir an önce köye dönmeleri gerekiyordu.
Kararlı bir silkinişle sessizce yerinden kalktı. Kimseye görünmeden kâtibi aramaya gitti.
Kâtip bakkalın vagonunda kafayı çekiyor, patronun eğlentisine çağrılmadığı için kızıyor, ileri geri konuşuyordu.
Tam bu sırada kapıda Durmuş Dayı belirdi.
Köyüne dönmek istediğini, hesabını kapamasını diledi. İçkisinin parasını vererek, yalvarıp yakararak onu yumuşattı. Kâtip bir pusula yazdı, götürüp patrona imzalatmasını söyledi.
Böylece, işverenin keyfini kaçırmış olacaktı.
Durmuş Dayı eğlenti vagonuna vardı. Yavaşça kapıyı çaldı. Mühendis öfkeyle dışarı çıktı. İçkiliydi. Karşısında işçiyi görünce sinirlendi, dinlemek bile istemedi.
Fakat Durmuş Dayı aldırmadı, aşağıdan alarak derdini anlattı.
Mühendis iyice kızdı.
«Sen daha patron karşısına ne zaman ve nasıl çıkacağını bile öğrenmemiş bir hayvansın!» diye bağırdı. Onu merdivenden aşağıya iteleyip içeri girdi.
Aradan uzunca bir süre geçti. Köylünün dönmemesi üzerine kâtiple bakkal meraklandılar.
Vagonun önüne geldiklerinde onu yerde ölü buldular.
Basamağa çarpan başı kan içindeydi. Elindeki kâğıdı sıkıca tutuyordu...
Kâtip durumu içerdekilere hınçla anlattı. Hepsi şaşırmış ve korkmuştu.
Uzun tartışmalardan sonra olaya bir cinayet süsü vermeyi kararlaştırdılar.
Suçu, işçilerden Ali Osman'ın üstüne atacaklardı.
Ali parasını almak için onu öldürmüştü. Kâtip, Durmuş Dayı'nın kuşağındaki paraları bakkalla paylaştı.
*
Ertesi gün jandarmalar geldiler. Kâtip yedirip içirerek onları doldurdu.
Jandarmalar ırgatları sıra dayağından geçirdiler.
En sonra da Ali'yi iyice dövdüler. Ali dayanamadı, suçu üstlendi.
Fakat işçiler ufak tefek Osman'ın iri yarı Durmuş'u öldürebileceğine inanmadılar.
Çıkarcı kâtiple cimri bakkaldan kuşkulandılar.
Geceleyin bakkalı yatağında kıstırdılar, zorlayarak gerçeği öğrendiler.
Elinden bir de yazılı ifade aldılar, karakola ilettiler. Ertesi gün jandarmalar Ali'yi götürdüler.
Irgatlar patronun vagonunu sardılar, içerdekileri dışarı çıkardılar.
Patron çok korkmuştu. Ambar memurunu göndererek bankadan para getirtti.
Birikmiş ücretleri ödedi. Fakat ırgatların öfkesi yatışmamıştı.
İşverenle adamlarını bir vagona kilitlediler.
Bakkalın vagonunu yağmalayıp yaktılar, kendisini de döve döve öldürdüler.
Ardından kâtibin vagonuna koştular, ama bulamadılar.
Torbalarını sırtlarına vurarak köylerine sıvıştılar.
Mühendis on yıla hüküm giydi. Doktorun elinden ruhsatı alındı. Patron taahhüdünü yerine getiremediğinden iflas etti. Kâtip de hapsi boyladı.
Irgatlardan çoğu yakalandı, ama yüz kişiye birden bir şey yapılamadı.
YARGI
«Çünkü büyük bir çeşitlilik vardır eserinde. Özellikle kasaba hayatının karmaşık etkilerini canlandırırken; bu konuları işleyen çok yazarımız yok. Bu bakımdan 'Irgatların Öfkesi', toplumumuzun bütün yapı özelliklerini yansıtan bir önem taşır.
Görünüşte her şeye razı, boynu eğik, anlamaz ve umursamaz görünen bir halk yığını, her şeyiyle kendisine ters düşen yöneticilere karşı beklenmez zamanda ayaklanıverir.
İnsan, bir yerde, en tükenmez yerinde insandır.
Bu hikâye ve onun benzerleri, Bilbaşar'ın haksızlığa ve sömürüye karşı içinde özlediği kavgayı, dolaylı bir yoldan duyursa da, bulunduğu yeri ve ileri dünya görüşünü belirler.
Halk, haklıdır. Onun için yazar insanlarını bağlı bulundukları toplumsal ve ekonomik ilişkiler içinde gösterir her zaman.»
(Rauf Mutluay).
«Kemal Bilbaşar ise, otuz - otuzbeş yıl önceki Cevizli Bahçe'siyle, buna birçok daha değer katmış olarak, yemyeşil güzellikleriyle aramızda, yanıbaşımızda, edebiyat dünyamızdadır. Cevizli Bahçe'ye aldığı eski hikâyelerinin eskimiş sözcüklerini tarayıp attığı gibi en yeni hikâyelerini de yepyeni arı Türkçesiyle kitabına almış.
Yazarımız vaktiyle Karadeniz'in bir kasabasından edindiği izlenimlerden yarattığı öykülere eksik kalanları da ekleyerek bir kasabanın destanını yaratmış oluyor.
Bilbaşar, öğretmen olarak ülkemizin şurasını burasını dolaşırken kulağına değmiş olan, tanık olduğu ilginç olayları toplumcu bir bakış açısından tatlı tatlı anlatmış.
Bilbaşar'ın dilini eskiden beri çok severim: insanı yormaz, oyunlara, devrik tümcelere kaçmaz. Onun biricik amacı, anlatmak istediğine en kısa yoldan ulaşmaktır. Burada bütün hikâyeleri ayrı ayrı anlatacak değilim. Eskileri de, yenileri de okuyup bitirdim. Hasta yattığım kış gecelerinin birçoğunda bu hikâyeler, doğru, adalet duygusu, bozuk düzen hıncı, mizah ögeleriyle dopdolu güzellikleriyle beni avuttu.»
(Hasan İzzettin Dinamo)
«Anlatmaya çalıştığım öyküden kaynaklanarak Bilbaşar'ın öykücülüğünü çözümleyelim:
a) Yazar, savaş yıllarının yoksul insanlar topluluğunda nasıl ağulu ortamlar, soluk alınmaz düzenler oluşturduğunu anlatmayı amaçlamış. Savaş, yürekli, içten-içe inanılmaz inceliklerle yüklü kişiler için verilmektedir sanki. Bu insanların kırık yaşamlarını onarmaya girişmez kimse. Yazarın birçok öyküsünde durum, enikonu irdelenir. Savaşın karşısına insanî değerler, insanca yaşama koşulları çıkartılır, b) Bilbaşar'ın öykülerinde yalın ve tutumlu bir dile getiriş göze çarpar. Gereksiz betimler, çoğaltılmış konuşmalar, yersiz ayrıntılar ya da uzatılmış anlatı özellikleri Bilbaşar'ın sevmediği bir yöntem. Yazar, tutumlu olmayı yeğliyor. Dahası romanlannda da bu amacını pekiştirmiş. (...) c) Dünya görüşünde vicdana ayrılmış önemli bir yer var. Kaygılarla yüklü insanların vicdan sesi, vurgunculardan çok daha insanca. Halk kavramının en olumlu yönü vicdan sesinde toplanıyor, ileriye yönelik bir kavganın tek ve vazgeçilmez dayanağı... Bilbaşar, sevgi ve sevecenliğin yerleşebilmesi için kavgayı da gerekli görüyor. Sözgelimi 'Kaymaklı Tavukgöğsü' de, 'Irgatların Öfkesi' de okuru başkaldırılara, yeni baştan hesaplaşmaya, iğreti ve alçak güçlerle ödeşmeye iteleyen öyküler hep. Öykülerinde, romanlarında Türk toplumunun büyük çoğunluğunu oluşturan yoksul sınıfı, tüm özellikleriyle, yönleriyle değerlendirmeyi amaçlamış yazar. Yerli, özentisiz bir tutumla.»
(Selim ileri).
KAYNAK
Tahir Alangu (Cumhuriyetten Sonra Hikâye ve Roman, II, 1965), Rauf Mutluay («Kemal Bilbaşar'ın Hikâyeleri» başlığıyla Irgatların Öfkesi'ne önsöz, 1976, S. 5-10), Selim İleri (Yeni Ortam, 9.4.1975), Hasan İzzettin Dinamo (Yeni Ortam, 27.1.1976).
______
yazma
(II) a. 1. Bohça, yemeni, başörtü, yorgan vb. şeyler yapmakta kullanılan, üstüne boya ve fırça ile veya tahta kalıplarla desen yapılmış bez. 2. sf. Bu bezden yapılmış: “Sırtında siyah bir yeldirme, başında yazma bir baş örtüsü, çenesinin yanında ilmikli” -H. E. Adıvar.
[TDK Güncel Türkçe Sözlük]
