Düşlerin Ölümü
TAHSİN YÜCEL
17 Şubat 1933'te Elbistan'da doğdu. 1953'te İstanbul'da Galatasaray Lisesi'ni, 1960'ta Edebiyat Fakültesi Fransız Dili ve Edebiyatı Bölümü'nü bitirdi. (Şimdi aynı Fakültede profesör)
İlk hikâyesi 1950'de Varlık dergisinde çıktı.
Bunu öteki dergilerde (Seçilmiş Hikâyeler, Yeryüzü, Beraber, Mavi, Yelken, Ataç, Türk Dili vb.) yayımlanan hikâyeleri izledi.
Fransız edebiyatından sayısı sekseni aşan eseri dilimize çevirdi.
Haney Yaşamalı ile 1956 Sait Faik Hikâye Armağanı'nı, Düşlerin Ölümü ile 1959 Türk Dil Kurumu Hikâye Ödülü'nü kazandı.
ESERLERİ
Hikâye: Uçan Daireler (1954), Haney Yaşamalı (1955), Düşlerin Ölümü (1958), Yaşadıktan Sonra (1969), Dönüşüm (1975). — Roman: Mutfak Çıkmazı (1960). — Anlatı: Vatandaş (1975) — Deneme/Eleştiri : Yazın ve Yaşam (1976). — İnceleme: Büyük Şairler ve Şiirler (1961), Dil Devrimi (1968), Anlatı Yerlemleri (1980).
ÖZET
Arkadaşı gürültüyle içeri girdi, karşısına oturdu, masayı tıkırdattı.
«Süleyman!» diye seslendi. Öyleyken o, aldırmadı. Bağdaş kurup bir kilimin üstüne oturmuştu.
Önünde duran pırıl pırıl bir tabancaya bakıyordu. Başka hiçbir şeyi görmüyordu.
Anasının gözleri yaşlarla dolmuştu.
Kaygıyla anlattı: İki gündür oğlu evden dışarı çıkmıyor, tabancasıyla oynuyordu.
Bir de gazetelerin bilmecelerini çözüyor, James Joyce adında bir gâvura sövüp duruyordu.
Hiç mi hiç konuşmuyordu...
Arkadaşı kalktı, Süleyman'ı omuzlarından tuttu, var gücüyle sarstı.
Süleyman birden doğruldu. «Onu vuracağım!» diye bağırdı, «Kendimi de vuracağım!»
Süleyman canı gibi severdi onu. Her istediğini yapardı. Üstüne toz kondurtmazdı.
Acaba ne olmuştu da, böyle konuşuyordu? Bir türlü anlayamıyordu.
Tabancayı istedi, fakat alamadı.
Süleyman, «İsteme» dedi, «Veremem, işi var.»
Ellerini başına götürdü, saçlarını yoldu. «Vuracağım onu, olmazsa kendimi vuracağım,» dedi.
Arkadaşı delirdiğini sanıyordu onun.
Bölük pörçük anlattığına göre, pis bir hastalık kapmıştı o kadından.
Şimdi iğreniyordu ondan. Oysa ne çok severdi onu. Hastalıklı olduğunu, bunca düştüğünü bilmiyordu. Odasını çiçeklerle, içkilerle doldurur günlerce beklerdi.
Fakat o nazlanır, ancak boş kaldığı zamanlar gelirdi.
Sürüyle dostları olmalıydı, cebi para dolu kişiler.
Üstelik, sanattan, danstan anlarlardı. Süleyman onlara benzemiyordu.
Bu yüzden, sevgilisi ona, «Seninle uzun boylu konuşamam, anlamazsın. James Joyce'tan konuşayım desem, konuşamazsın. Joyce'u nerden bileceksin?» demiş, gülmüştü.
Süleyman kıvranarak susmuş, cevap verememişti. Derinden yaralanmıştı.
Anası inleyerek, öfkeyle «Ah, bu kör olası gâvur, bu Joyce!» dedi.
«Süleyman'a ne ettiyse o etti...»
Süleyman arkadaşının yalvarmalarına aldırmadı, tabancayı vermedi.
«Olmaz!» diyerek yumruğunu yere vurdu. Arkadaşı kırılmıştı, ama belli etmiyordu.
Elini yakalayınca anladı, tabancası sahici değildi, oyuncaktı! Belki söyledikleri de yalandı...
«Hastalandım,» dedi, boynunu büktü, «Çok alçaldım, onu vurmalıyım! Alçaldım, bayağılarla birleştim... Ben körmüşüm...»
Süleyman sessizce ağlıyordu. Anası da gözyaşlarını tutamamıştı.
Arkadaşı onu avutmaya çalıştı, fakat başaramadı.
Süleyman, «Yıkıldım, dost,» dedi, «yıkıldım.»
Gözlerini önüne indirdi, hıçkırmaya başladı. Anası :
«Gel Süleyman, gel, yat artık!» dedi.
«Bir yatak da oğlumuza yaparım. Sen şimdi yat, uyu, bir şey düşünme. O gayurun Allah belasını versin. Unut onu, biraz uyu.»
Süleyman'ı anası kolundan tutup götürdü. Yatağına yatırdı. Vakit geçti. Öyleyken uyumuyordu.
Yatağın üstünde dinelmiş, tabancayla oynuyor, için için ağlıyordu.
Tabancası avucundaydı, uzun uzun bakıyordu ona.
Gözleri karanlık bir noktaya takılmıştı sanki, boşluğu görüyor gibiydi.
YARGI
«Bu kötümser havayı bir düşünce sonucunda isteyerek yaratmış değilim.
Umudu, umutsuzluğu, iyimserliği, kötümserliği birer düşünce düzeni yapmak sakat bir yoldur bence. Birçok güzel şeyler varken her şeyi çirkin göstermek de, birçok çirkin şeyler varken her şeyi güzel göstermek de aynı derecede saçmadır.
Bu iki yoldan herhangi birini bir öğreti (doctrine) olarak ele almak daha da saçma.
Benim böyle bir şey yapmak istemem için de bir sebep yok zaten: kötümserlik de iyimserlik gibi ne bir erdemdir, ne de bir kusur. Yazara hiçbir şey sağlamazlar. Son yıllarda bazı yazarlarımız kötümserliği bir kusur, iyimserliği tutulması gereken bir yol olarak gösterdiler.
Aydınlık geleceklerden söz etmeyen yazarları kötüleyip durdular.
Çok yanlış bir yol. İyimserlik de, kötümserlik de sanatta bir değer ölçüsü olamaz.
Bu yazarlar sanatımız için zararlı oldular. Kimi sanatçılarımızın yapmacıklığa düşmesine yol açtılar.
Benim hikâyelerimdeki karamsar hava, bu yazılar karşısında bir tepkinin ürünü de değil.
Kendiliğinden doğmuş bir hava, yaşantıların, içten bir davranışın sonucu.
Gerçekten de hangi açıdan olursa olsun, şöyle bir çevremize baktığımız zaman, gördüklerimiz bize sevinçten çok keder, umuttan çok umutsuzluk veriyor.
Düşlerin Ölümü'ne aldığım hikâyelerimi şu son iki yılda yazdım. Bu son iki yılımdan, bir insan, bir genç olarak hiç de memnun kalmadım. Günlerim daha çok keder içinde geçti. Sebep bu.»
(Tahsin Yücel).
«Bu hikâyelerde göze çarpan özelliklerden biri, kolay yazılmış izlenimini bırakmalarıdır. Okurken, sanırsınız ki, bir çırpıda tezgâhtan çıkmışlar. Oysa, kimbilir yazarın nice zamanını almışlar, nice uğraşmalar karşılığı son biçimlerini bulmuşlardır. Ama duyurmuyor bunları bize; rahatça okutuyor, aynı rahatlıkla da yazılmış kanısını veriyorlar. Yazma sanatı budur işte. (...)
Tahsin Yücel'i bu başarıya götüren sebep, konuyu bulur bulmaz hemen masa başına oturmaması, uzun süre kafasında işlemesi, hikâyeye gireceklerle kalacakları ayıklaması, bu işlem kıvamını bulunca yazmaya başlamasıdır. (...)
O, görüp yaşadıklarını yazan bir hikayecidir. Bize yabancı gelmeyen, çevremizde her zaman rastlanması mümkün olan kişileri alıyor hikâyelerine, alınyazıları mutluluktan yana pek de nasipli olmayan kişiler ve onların davranışları doğuruyor bu sonucu. (...)
Düşlerin Ölümü'nün ağır basan bir yanı da anlatımıdır. Bu bir anlatım değil, tel tel açılan, açıldıkça güzelleşen bir dantel örgü. Pürüzsüz bir yüzeyde bütün hızınızla ilerliyorsunuz sanki. Anlatış, çoğu zaman kişilerin ağzından olduğu için, özentiye, kelime oyunlarına, Banat dışı davranışlara yer kalmıyor. Zati Tahsin Yücel; yalınlıktan, duruluktan hoşlanan bir yazar, doğruca yürür amaca doğru. Hikâyeyi tökezleten, sanatla bağdaşmayan tutumu beklememeli ondan.»
(Hikmet Dizdaroğlu).
«Düşlerin Ölümü'nde bir buçuk hikâyeyi sevdim. 'Yastık' kitabın en güzel hikâyesi. Ötekilere göre, dozunu bulmuş bir uzunlukta. Çünkü Tahsin Yücel'de rastladığım en belli yanlışlık, her şeyi gereksizcesine uzatması, aynı tekrarlarla -düşünceleri, davranışları, iç değişmelerini, etkilenmeleri kendi oluş hızları içinde izlediğini sanarak- iki sayfalık sözünü sekiz on sayfaya yayma çabasıdır. 'Yastık'; yenilgisini, küçüklüğünü unutmak için yalancı bir masal sanısı içinde yaşayan yitik delikanlıyı ne güzel belirtiyor. 'Yeni Gelin'de -aşağı yukarı her gün gazete haberleri içinde değişik birkaç örneğini okuduğumuz- olabildiğine acı bir kuduz saldırışa uğramış ihtiyar kurban ne kuvvetle çiziliyor. Ama o hikâyenin sonu gereksiz. (...)
Beş hikâye konuşma çizgisiyle başlıyor; bitinceye kadar tek kişinin anlattıklarıyla sürüyor.
'Düşlerin Ölümü' hikâyesinde 39 defa tabanca, 13 defa James Joyce, 49 defa Süleyman geçiyor. Bıktırıcı. 'Yeter artık' diye patlayacak okuyucu.
Sevip yücelttiği bir kadından adi bir hastalık kapan Süleyman, kırılıyor; iki gün boyunca tabancasıyla oynuyor, ölmek ya da öldürmek istiyor. Bu arada da bütün gazetelerin bilmecelerini çözüyor. Bu davranışlar arasında mantığa uygun ya da ruhsal bir bağıntı var mı ki? (...)
Tahsin Yücel; duygularda, heyecanlarda, anlatımda alabildiğine mübalağalı. (...) Bütün hikâyelerinde uyguladığı -okuyucu ilgisini yoğunlaştıracağını sandığı- basit bir oyunu var. Her hikâyeye, ortasından, ya da sonundan giriyor. Sözüm ona bilinmez sonucu ortaya çıkarıncaya kadar yavaş yavaş sır perdelerini kaldırıp bu- çeşit striptiz yaptırıyor. Eğer okuyan ikinci sayfada bıkıp vazgeçmezse.. Bir tad alır belki.»
(Rauf Mutluay).
«Tahsin Yücel bu dördüncü betiğine aldığı hikâyelerde, konu genişliğiyle çıkıyor karşımıza. Oldukça yıpranmış bir köy gerçekliğine saplanıp kalmıyor. Acıları salt köylü mü çekiyor? Kentli çekmiyor mu? Bir çember içinde kalmayışı, konuda daralmayışı yapıtı önceden kurtarıyor. Kentin bir köşesinde Süleyman'ı görüyoruz. Sonra köy giriyor betiğe. Köyü olsun, kenti olsun sorunlarıyla karşımızda buluyoruz. Tahsin Yücel, hikâyelerini dile önem vererek yazmış. Ancak çok aşırı bir titizlik de göstermiş denemez. Hikâyeler oldukça hareketli. Hikâyeci bu hareketi, devrik tümceleri az kullanmakla vermiş. Bunun dışında yeni biçim aramaları da olmadığı için hikâyelerde apaçık bir rahatlık var.
Hikâyelerin çoğu karamsar bir hava taşıyor. Yer yer tatlı bir ağıtsı söyleyişe rastlıyoruz. Burada Anadolu insanının acıları başlıyor, ince bir ağlama, güçlü bir ses beliriveriyor. (...)
Betiğin içindeki hikâyelerden üçünde bu yok. Bu ağıtsı söyleyişin yerini, onlarda mizahi söyleyiş almış. Sorunlar, alaycı bir davranışla konunun ardından kopup, önüne dikiliyorlar. Daha açığı, sorun konuyu zorluyor. (...)
Tahsin Yücel, hikâyelerinde toplumu daha çok kötü yanlarıyla alıyor. Onu yermekten çok, karşısında üzüntü duymaktan doğmuş bir anlatış var yapıtta. (Para) çok kullanılan bir sözcük. (...)
Tahsin Yücel Düşlerin Ölümü'yle hikâyeciliğimize başarılı bir yapıt kazandırmış oluyor. Gene söylüyorum: Son yılların en başarılı birkaç hikâyesini Düşlerin Ölümü'nde buldum ve tümünü en az beş kez okudum.»
(İsmail Afşar Timuçin).
KAYNAK
Tahsin Yücel (Yelken, Mart 1959), Afşar Timuçin (Yelken, Haziran 1959), Hikmet Dizdaroğlu (Varlık, 1.5.1959), Rauf Mutluay (Dünya, 9.10.1959), Behçet Necatigil (Edebiyatımızda Eserler Sözlüğü, 1979).
