Memleket Hikâyeleri
REFİK HALİT KARAY
Refik Halit Karay, 15.3.1888'de İstanbul'da doğdu.
1907'de Mekteb-i Hukuk'a girdi.
Bir yandan da Maliye Nezareti'nde kâtiplik yaptı.
1908'de Meşrutiyet'in ilanıyla okulu da, kâtipliği de bıraktı.
Önce, Servet-i Fünun dergisinde, sonra Tercüman-ı Hakikat gazetesinde çalıştı.
Fecr-i Ati topluluğuna katıldı.
1909'da Son Havadis gazetesini çıkardı.
Kalem dergisinde mizah yazıları basıldı.
Cem dergisine başyazar oldu.
İttihat ve Terakki Fırkası'nı yeren yazıları dolayısıyla 1913'te Sinop'a sürüldü.
1918'de İstanbul'a dönünce Robert Kolej'de Türkçe öğretmenliğine başladı.
Hürriyet ve İtilâf Fırkası'na girdi.
PTT Umum Müdürlüğü'ne atandı.
Vakit, Tasvir-i Efkâr, Sabah, Alemdar, Peyam-ı Sabah gazetelerine yazılar yazdı.
1922'de Aydede adlı bir mizah dergisi kurdu.
Kurtuluş Savaşı'na karşı çıkan yazılarından ötürü «Yüzellilikler» arasına sokuldu.
İstanbul'dan ayrılmak zorunda bırakıldı.
Beyrut ve Halep'te on beş yıl sürgünde kaldı.
Halep'te yayınlanan Doğru Yol (1924) ve Vahdet (1928) gazetelerinde çalıştı.
Af kanunuyla 1938'de yurda döndü.
Yeniden gazeteciliğe başladı.
1948'de Aydede dergisini çıkardı.
18.7.1965'te İstanbul'da öldü.
ESERLERİ
Roman : İstanbul'un İçyüzü (1920), Yezidin Kızı (2. basım, 1939), Çete (1939), Sürgün (1941), Anahtar (1947), Nilgün (3. cilt, 1950-52), Bu Bizim Hayatımız (1950), Dişi Örümcek (1953), Yer Altında Dünya Var (1953), Bugünün Saraylısı (1954), Kadınlar Tekkesi (1956), Karlı Dağdaki Ateş (1956), İki Cisimli Kadın (1955), 2000 Yılın Sevgilisi (1954), Dört Yapraklı Yonca (1957), Sonuncu Kadeh (1965). — Hikâye : Memleket Hikâyeleri (1919), Gurbet Hikâyeleri (1940). — Oyun : Kanije Müdafaası (1909), Deli (1939), — Hiciv ve Mizah : Sakın Aldanma, İnanma, Kanma (1915), Kirpinin Dedikleri (1916), Ago Paşanın Hatıratı (1918), Guguklu Saat (1922), Tanıdıklarım (1922). — Kronik: Ay Peşinde (1918), Bir İçim Su (2. basım 1939), Bir Avuç Saçma (2. basım 1939), İlk Adım (1941), Tanrıya Şikâyet (1944). — Anı: Minelbab İlelmihrab (1964), Üç Nesil, Üç Hayat (1943).
«Yatık Emine»
ÖZET
Ankara'ya iki gün çeken bir küçük kasabaya ıslah olması için bir orospu gönderilmişti.
Akşam üzeri jandarma çavuşu odaya girerek teğmen Sabri'ye bir kâğıt uzattı.
Kaymakamlıktan gelen yazıda «ahlak-ı umumiyeyi ifsad etmemesi için lâzım gelen tedbirlerin» alınması bildiriliyordu.
Teğmen kadını çağırttı, içeri ufak tefek, siyah çarşaflı, peçesi inik bir kadın girdi.
Ürkek ve sessiz duruyordu.
Kasabada kimse ona ev vermemişti. Çevrede yaygın bir öfke ve hoşnutsuzluk vardı.
Kahvelerde hep ondan söz ediliyordu. Teğmen kadına gözdağı verdi.
Akıllı uslu oturmasını öğütledi. Kadınlar hapisanesine konuk olarak yerleştirdi.
Aradan kısa bir zaman geçti.
Bir gün Yatık Emine'yi kanlar içinde avluda yatar buldular.
Kadınlar, ağaçtan onun da dutları yemesine dayanamamışlardı.
Hır çıkararak dövmüşlerdi.
Bunun üzerine, hapisaneden dışarı atıldı. Zaten orada durması uygun değildi
Yatık Emine sokak ortasında kaldı.
Sonunda, kalem odacılarından bir ihtiyar acıyarak onu evine aldı.
Kasabalı kadınlar akın akın onu görmeye geliyorlardı.
Çelimsiz, ufarak bir kadındı, ama yüzü güzel ve gözleri çekiciydi, istekle doluydu.
Dudakları kırmızıydı.
Odacının karısı dışarda iken, bir gün kocası eve gelmişti.
Bunu komşulardan duyunca tepesi attı.
Mahallelinin de kışkırtmasıyla Emine'yi evden kovdu. Kadınlar Emine'yi iyice dövmüşlerdi.
Kaymakam onu bu kez hastaneye göndertmişti.
Yolda jandarmalar itip kakmışlar, kıçına tekme atmışlardı.
Emine hastanede çocuk düşüren hademenin işine bakıyordu.
Biraz rahatlamıştı. Fakat kasabada dedikodulann arkası kesilmemişti.
Şimdi de gardiyan Server'le kırıştırdığı söyleniyordu.
Bir ara hastaneye giden teğmen Sabri orada Emine'yi görmüş etkisinde kalmıştı, ama belli etmemişti...
Emine'yi kasabanın ucunda, göçmenlere ayrılmış bir eve koymuşlardı, içerde ne yatak, ne eşya vardı.
Burada aç susuz ne yapacaktı?
Birkaç gün geçmiş, kimseden bir yardım görmemişti. Neyse ki Server imdadına yetişmişti.
Ona öteberi almış, geceleri ziyaretine gelmişti.
Bunu öğrenen teğmen Emine'yi çağırtmış, bir güzel azarlayıp dövmüştü...
Evde bulunmadığı bir saatte, komşu Tatar kadınları içeri girmiş, bütün eşyasını alıp götürmüşlerdi. Emine çarşılarda, bostanlarda dolaşıyor herkese avuç açıyordu.
Fakat eline pek bir şey geçmiyordu. Çoğu gün aç yatıp kalkıyordu.
Öyleyken, kasabalılar kaymakama çıkarak onun buradan sürülmesini istemişlerdi.
Bunun üzerine vilâyete yazı yazılmıştı.
Olanları duyup da canı acıyan teğmen, Emine'ye kendi tayınından her gün bir tane verilmesi için fırıncıya emir gönderdi.
Bunda kadına beslediği ilginin de payı vardı.
Birkaç gün ekmeği düzenli veren fırıncı gitgide aksatmaya başladı.
Hatta bir gün hem ekmek vermemiş, hem de Emine'yi azarlamıştı.
Aç olan kadın bir ekmeği kaparak kaçmak istemişti.
Fakat çıraklar koşarak yetişmişler ve onu yatırıp dövmüşlerdi.
Çarşıda arzuhalcilik yapan ismail Efendi gelip ellerinden kurtarmıştı.
Fırıncı Emine'yi teğmene şikâyet etti.
Teğmen de öfkelenerek «Kes ekmeğini, gebersin!» dedi.
Emine çaresiz kalmıştı. Ne arayan vardı, ne soran. Yavaş yavaş kış bastırıyordu.
Server'in yerine gelen çavuşla arkadaşı mangalı önlerine çekmişler konuşuyorlardı.
Emine'nin evine girerek onunla yatmayı kuruyorlardı.
Nitekim, bir gece başlarını örterek çıktılar. Ortalık karanlıktı. Hava iyice soğumuştu. Kar yağıyordu. Güçlükle evin önüne vardılar. Seslendiler, fakat cevap alamadılar, içeri girdiler.
Jandarmanın biri kibriti yaktı.
Köşede bir hasır parçası üstünde Emine yatıyordu.
Çavuş köşeye yürüdü. Elini uzattı. Ürkek bir sesle:
— Aha, kan buz kesmiş! diye bağırdı.
Emine açlıktan ve soğuktan öleli günler geçmişti...
YARGI
«Refik Halit'in bu isimde bir hikâyeler kitabı vardır.
Son zamanlara kadar Türk edebiyatının en mükemmel köy ve Anadolu hikâyeleri örnekleri bu kitapta toplanmıştır sanılırdı.
Halbuki Sabahattin Ali'nin Değirmen ve bilhassa Kağnı adındaki kitapları çıktıktan sonra Refik Halit'in 'Memleket Hikâyeleri' hakiki mahiyetlerini daha açık olarak ortaya koydu.
Refik Halit, güzel renkli, kokulu, elle tutulur, gözle görülür bir türkçeyle bize bir devir içindeki Anadolu kasabalarının memur tiplerini vermiştir. Yoksa Anadolu köylüsünü ve kasabalısını değil.»
(Nâzım Hikmet).
«Bana o hikâyeler, bugün, Anadolu'nun insan ve cemiyet hayatı hakkında yazılmış ve yazılacak en azametli psikoloji ve sosyoloji eserlerinden daha etraflı, daha derin, daha dolu ve daha gerçek geliyor.
Öyle sanıyorum ki, bu hikâyeleri okumadan Anadolu'yu anlamanın, anlamaya başlamanın imkânı yok. Bavuluna kamerasını, not defterlerini, Mahmut Makal ve Fakir Baykurt'un eserlerini doldurarak Anadolu'yu keşfe hazırlananlara, haritaya bakmadan ve yola çıkmadan önce, o yarım asırlık Memleket Hikâyeleri'ni okumalarını tavsiye ederim.»
(Sabri Esad Siyavuşgil).
«Refik Halit'in 'Memleket Hikâyeleri'nde yeralan 'Yatık Emine', 'Cer Hocası', 'Sarı Bal' vesaire Anadolu'yu ve orada yaşayan yerli tipleri özel havası içinde o zamana kadar görülmemiş bir canlılık ve aydınlıkla bize tanıtır. Bunlar hep bizim hayatımızın hikâyeleridir.»
(Agâh Sırrı Levend).
«Genç yaşta sürgün edildiği Sinop, Çorum, Ankara ve Bilecik'teki gözlemlerinden yararlanarak yazdığı bu hikâyelere Memleket Hikâyeleri adını vermesi de, bu işi bilinçli olarak yaptığını gösterir. Gözlemlere dayanarak yurt gerçeklerine ve çeşitli insan katlarına yönelme yöntemini daha sürgüne gitmeden, Maupassant etkisiyle benimsemiş bulunan ve 1900-1910 yıllarında bu yolda birkaç da örnek veren yazar, Anadolu'da bu yöntemi uygulayacak elverişli bir ortam bulmuştur. (...)
Böylece, o zamana değin yalnız türkülerde ve halk hikâyelerinde sözü edilen Anadolu insanı, Refik Halit'in Memleket Hikâyeleri'yle, ilk kez düzenli, sürekli ve bilinçli olarak aydın toplulukların edebiyatına girmiş; bu tutum, daha sonraki kuşakların eserleriyle bugüne değin sürmüştür. (...) Birkaç hikâyesi (Yatık Emine, Şeftali Bahçeleri, vb.) bir yana bırakılırsa, genel olarak olayları dış görünüşleriyle vermiş, bunların ruhlar üzerindeki tepkilerini çözümleme yoluna gitmemiştir (Sarı Bal, Boz Eşek, vb.). (...)
Memleket Hikâyeleri'nde olaylar hep Anadolu'da geçmekle birlikte, yazar, şive taklitlerinden yararlanma yoluna gitmemiş, hikâye içinde ancak birkaç yerde basit bir taklitle gerekli havayı yaratmış, bunun dışında, kişilerin konuşmalarından çok kendi anlatımıyla hikâyeyi yürütmüştür.» (Cevdet Kudret).
«Refik Halit, sanat hayatının ilk ve son olumlu durağında, yurt tasaları karşısında duyduğu üzüntüleri, hayal gücünü işletmeden, bu tasaları belirtmeye elverişli bulduğu olaylarla dile getirmiş. (...)
Bütün bu çeşit konularla bu insanları ilk olarak hikâyeye sokmakla edebiyatımıza köy-ilçe sorunlarını getirmiş olan Refik Halit'in, bugün bize -çok daha ustacaları yazıldığı için- sanatça çelimsiz, yapma gelen hikâyeleri arasından 'memleket meselelerine' bakışına da otuz küsur yıl öncesinin kötümserliği sinmiş görünüyor. (...)
İşte Refik Halit de, 'Memleket Hikâyeleri'nde tıpkı bitkiler gibi, tasa verici olayların sadece 'tahakkümünde' kalmakla yetinmiş. Olayların 'tahakküm'ünü kabul etmek, insanı hiçbir şeyin değişmiyeceği kanısına götürür. Refik Halit de, bunca tasalardan, yolsuzluklardan öte, ezilmiş insanların ölümsüz, zulümsüz aydın bir geleceğe erişemeyeceklerine inanmış. (...)
Yurt tasalarına bu bakış, ancak ölümde, boyun eğmede bir kurtuluş uman bu kötümser davranış, bütün iyi niyetlerine rağmen on onbeş yıl öncesine kadar, birçok hikayecilerimizde de ağır basmıştır.»
(Vedat Günyol).
«Refik Halit Karay, bir yerlerde 'Hatıralarımı yokladığım zaman maruf simalardan fazla, mütevazı ve ufak tiplere kendimde rikkatle karışık bir sempati duyduğumu, asıl bunları özlediğimi anlamaktayım' demektedir.
Yazar daha ilk öyküsünden başlayarak, bütün öykülerinde bu ufak tipleri betimlemiştir.
Onların sevincini, mutluluğunu, umutsuzluğunu, kısaca, yaşayışısını anlatmıştır. (...)
Refik Halit Karay'ın en güçlü yönlerinden biri, öyküleme gücündeki üstünlüktür.
Onun öykülerinin en önemli niteliği, inandırıcı olmasıdır; tutarlılıktır.
Bu tutarlılık; ortam, kişi, olay, beklenmedik son ilişkisiyle sağlanır.
Onda neden-sonuç ilişkisi güçlüdür.
Belli bir ortam, belli bir kişi, ancak belli olayları ve belli bir sonucu hazırlayabilir.
Sözgelimi, ancak 'Gözyaşı' öyküsündeki ortam içindedir ki, bir anne, çocuğunun ölmüş olmasını dileyebilir. (...)
Yazarın bütün öyküleri, olayın, usa uygun, doğal oluş ve akışı içinde; geleneksel giriş, gelişme, düğüm, sonuç planında gelişir ve sonuçlanır. (...)
Refik Halit Karay, öykülerinde iyi bir kameracı gibi çalışır.
Sözgelimi, 'Küs Ömer'de, kamerasını, zaman zaman kazlara, zaman zaman seyircilere, zaman zaman da, hem de tam kazı yenik düşerken, çünkü ona yakışan budur, Küs Ömer'e çevirir.
Kısacası, Refik Halit Karay, iyi bir kurgucudur.»
(Satı Erişenler).
KAYNAK
Refik Halit Karay (Mustafa Baydar — «Edebiyatçılarımız Ne Diyorlar?», 1960, s. 108-112), Nâzım Hikmet (Akşam, 24.7.1936), H. Münir Ebcioğlu (Kendi Yazıları ile Refik Halit, 1943), Tahir Alangu (100 Ünlü Türk Eseri, II, 1974, s. 1004-1017), Cevdet Kudret (Edebiyatımızda Hikâye ve Roman, II, 1978, s. 182-185), Ahmet Kabaklı (Türk Edebiyatı, III, 1969, s. 355), Vedat Günyol (Dile Gelseler, 1966), Şükran Kurdakul (Çağdaş Türk Edebiyatı, 1976, s. 300-306), Mehmet Kaplan (Hikâye Tahlilleri, 1979, s. 90-96), Satı Erişenler (Türk Dili, Temmuz 1975).
_______
ifsat, -dı
Ar. a. esk. 1. Düzeni bozma, karışıklık çıkarma. 2. Kargaşalık.
odacı
a. Resmî kuruluşlarda, iş yerlerinde, temizlik ve getir götür işlerine bakan görevli, hizmetli, hademe, müstahdem: “Şişman odacı sahanlıkta bir daha gözüktü.” -E. E. Talu.
kalem
Ar. a. 1. Yazma, çizme vb. işlerde kullanılan çeşitli biçimlerde araç: “Kâğıt, kalem, mürekkep, hepsi masanın üstündedir.” -F. R. Atay. 2. Resmî kuruluşlarda yazı işlerinin görüldüğü yer. 3. Yontma işlerinde kullanılan ucu sivri veya keskin araç: Taşçı kalemi. Oymacı kalemi. 4. Çeşit, tür: Üç kalem erzak. Beş kalem ilaç. 5. mec. Bazı deyimlerde yazı: Kaleme almak. Kaleme gelmemek. 6. mec. Yazar: Edebiyatımızın usta kalemlerinden...
ufarak
sf. Biraz ufak: “Kara ve pos bıyıklar bu kuru ve ufarak yüzü karanlıklar içinde bırakıyordu.” -P. Safa.
arzuhâlci
a. Para karşılığında dilekçe, mektup vb. yazan kimse.
maruf
Ar. sf. 1. Herkesçe bilinen, tanınan, belli, sanlı: “Ben onların bu ayıplarını yüzlerine vurmakla marufum.” -N. F. Kısakürek. 2. huk. Dinî bakımdan uygun görülen, beğenilen, buyrulan.
rikkat, -ti
Ar. a. esk. İncelik, naziklik: “Onun hummalar içinde yatan güzel yüzünü görünce hüzün ve rikkatinden yanaklarına akan bir iki damla yaşı tutamadı.” -A. H. Çelebi.
[TDK Güncel Türkçe Sözlük]
