Yalçın Küçük
=====================
ŞEBEKE
"Network"
=====================
BİRİNCİ CİLT
İthaki Yayınları - 250
Tarih Toplum Kuram - 17 ISBN 975-8725-73-4
Yalçın Küçük Şebeke l "Network"
Yayına Hazırlayan: Ahmet Öz
© Yalçın Küçük, 2003 © İthaki, 2004
1. Baskı İstanbul, 2004
Yayıncının yazılı izni olmaksızın alıntı yapılamaz.
Yayın Koordinatörü: Füsun Taş
Kapak: Ömer Ülkenciler
Düzelti: Neylan Doğan - Ali Ece
Sayfa Düzeni ve Baskıya Hazırlık: Yeşim Ercan
Kapak ve iç Baskı: Kitap Matbaacılık
Cilt: Yıldız Mücellit
İthaki Yayınlan
Mühürdar Cad. llter Ertûzün Sok. 4/6 81300 Kadıköy İstanbul
Tel: (0216) 330 93 08 - 348 36 97 Faks: O 216 449 98 34
http://www.ithaki.com.tr
ith...@ithaki.com.tr
yalci...@ithaki.com.tr
Nülüfer'e
iyi insan, kardeşlerin güzeli
y.k.
İÇİNDEKİLER
İTHAKİ İÇİN ÖNSÖZ 9
Önsöze Ek: Üç Soru ve Üç Cevap 45
Birinci Baskı için Önsöz . 55
İkinci Baskı için: Ne Yapmıyoruz? 65
Üçüncü Baskı için: Önsöz 70
BİRİNCİ KİTAP: PAMUK PRENS 79
Birinci Bölüm: En Çok Okunmayan Yazar 81
Birinci Bölüme Ek Belge , 100
İkinci Bölüm: Kırmızı Solüsyon 101
Üçüncü Bölüm: Ester 111
Dördüncü Bölüm: Muhteşem Zavallı 123
Beşinci Bölüm: Beni Yahudi 145
Altıncı Bölüm: Nova Vita 163
Yedinci Bölüm: Kitap 175
Sekizinci Bölüm: Sinekli Bakkal 187
Birinci Kitaba Ek: Pamuk Yazıcılık 196
İKİNCİ KİTAP: YABAN AĞ 201
Birinci Bölüm: Yoz 203
İkinci Bölüm: Anti-Narodnizm 227
Üçüncü Bölüm: İdrisiler 249
Dördüncü Bölüm: Komprador 271
Dördüncü Bölüme Ek Belge - l 289
Dördüncü Bölüme Ek Belge - 2 290
Dördüncü Bölüme Ek Belge - 3 291
ÜÇÜNCÜ KİTAP: EYLÜLİZM 293
Birinci Bölüm: Köktencilik 295
İkinci Bölüm: Küçültme 311
Üçüncü Bölüm: Vaka-i Gayri Hayriye 329
DÖRDÜNCÜ KİTAP: MÜMBİT HÜZÜN 343
Birinci Bölüm: Karabela Ömer ... 345
İkinci Bölüm: Leyle ile Dursun 349
Üçüncü Bölüm: iki Aydın . . . 355
Dördüncü Bölüm: Sapere Aude 365
BEŞİNCİ KİTAP: GEÇMİŞ GELECEK 373
Birinci Bölüm: Amerika'nın Atatürk'ü 375
İkinci Bölüm: Makovski-Dervish Komplosu 391
Üçüncü Bölüm: Jön Türkizm-Doğu Birliği 403
Üçüncü Bölüme Ek Belge 419
ALTINCI KİTAP: ANTİ-HEGEMONYA 421
Birinci Bölüm: Olmamış Yalçın Küçük 423
İkinci Bölüm: Yalçın Küçük Sahiden Yaşıyor mu Patron? 427
Üçüncü Bölüm: Orhan Pamuk mu? 431
Dördüncü Bölüm: Sabetayist Hegemonya 435
Beşinci Bölüm: Truva Atları 451
Altıncı Bölüm: Ayan Beyan 457
Altıncı Bölüme Ek Belge - l 485
Altıncı Bölüme Ek Belge - 2 486
Altıncı Bölüme Ek Belge - 3 487
Altıncı Bölüme Ek Belgeler - 4 488
Altıncı Bölüme Ek Belge - 5 491
Altıncı Bölüme Ek Belge - 6 492
AD-DİZİN . .493
İTHAKİ İÇİN ÖNSÖZ
Kime veya kimlere daha çok teşekkür borçluyum, sayıları pek çok, ancak "en büyük" alacaklılarım kimler; buna kolay karar veremiyorum. Süleyman Bey Demirel'e mi, yoksa Turgut Bey Özal'a mı; birisi başbakan ve diğeri müsteşar geldiler, ben ayrıldım. Halbuki planlamayı ve işimi ne çok seviyordum, orada az zamanda çok ve büyük işler yapmıştık; başbakanlıkta bir küçük daireyi, "uzun vadeli planlar" deniyordu, bir üniversiteye çevirmiştik, üniversiteler hep uykudaydılar, bu ülkede ilk "dış ticaret hadleri" veya ilk "iç ticaret hadleri" endekslerini biz çıkardık. Kollektif çalışırdık, imzaları dağıtırdık, Ülkü ile Hikmet "dış ticaret hadleri" çalışmasında benim de imzamın bulunmasında çok ısrar ettiler, ama kararı ben veriyordum, ben başlarıydım, kabul etmedim; ancak Türk vergi sisteminin istatistik analizinin üzerinde Ülkü ile benim imzam var, bu çalışmamızın üzerinde çalışmalar var.
Bazı ekonometrik veya matematik teknikleri dünyada ilk önce biz kullanmışız, "haberimiz yoktu", çünkü bizim dünyamız kendi dünyamızdı, dışıyla ilgilenmiyorduk. Artık hep biliniyor, dünyayı hep küçümsedim. Ünü hep reddettim. Ünün "gecekondu kızlarının dünyası" olduğunu düşünürdüm, hâlâ orada duruyorum.
9
Dünyayı avucumuzun içine almayı planlıyorduk.
Dünyanın bizi avucunun içine alması düşüncesine bile tahammül edemiyorduk.
Dünya mı, aslı böyledir, bir Süryan sözcüktür; dünya ile ilişkilerimde hiç değişmedim ve değişmiyorum.
Ülkü benim en yakınımdı, ben "baba ülkü" adını koymuştum, cinsiyetine ters düşüyordu, mertti, fakat kabul gördü, Ülkü Egeci çok iyi bir plancıydı ve Hikmet benim hep yardımcımdı, üçümüz Fakülte'de de sınıf arkadaşlarıydık sonra "Hikmet Çetin" oldu, bunda önemli bir sakınca görmüyorduk, uygun söyleyiş ile "içimize sindiriyorduk", ne yazık burada duramadı, şimdi Amerika'nın Afganistan'da sömürge valisidir. Onlar kaldılar.
Atina ile ilişkilerin gergin olduğu bir tarihteydik, o sıralarda büyükelçilikler beni hâlâ resepsiyonlarına çağırıyorlardı, Mustafa Kemal Dersaadet'te sefaretlerin davet listesinde hiç yoktu ve bu tarihçilerin ihmal ettikleri bir noktadır, tarihlerden Elenistan'ın bağımsızlık günüydü, Başbakan Özal'ın gelip gelmeyeceği merak ediliyordu, gergindiler, kameralar hazırdı ve hepsi kapıya yönlendirilmişti; Turgut Bey hemen bana seyirtti, belki dikkati dağıtmak istiyordu, "Yalçın, Planlama'dan seni benim attığımı söylüyormuşsun, bu doğru değil," diyordu. Turgut Bey haklıydı, ben de "Kimden duydunuz, Turgut Bey, nasıl olur, ben sizin müsteşar olarak geleceğinizi duyunca kaçtım, sizinle çalışmayı reddettim, bunu herkes biliyor" dedim, bir gün sonra bazı gazetelerde böyle yazılıyordu, okumuştuk. Süleyman Bey'in başbakanlığı sanki yetmiyormuş gibi bir de başımıza "Turgut Bey geliyordu", bunu çifte felaket olarak görüyorduk , ama şimdi "ben de değiştim", Turgut Bey'e ve Süleyman Bey'e teşekkür borcu hissediyorum. Çünkü militan bir yapım var, yaptıklarımı seviyorum; eğer her ikisi çıkıp gelmeseler, ben belki de hâlâ katsayılarla uğraşıyor, matematiksel kalkınma modelleri yapıyor olacaktım. Şu anda geldiğim yerden memnunum, Turgut Bey'e soramıyoruz, göçtü, herhalde Süleyman Bey pişmandır. Beni tarih dışına ittiler ve ben şimdi tarihi yanlış-dışına itiyorum.
10
****
Devrimden, 27 Mayıs 1960, sonra kuruldu, güçlü ve küçük bir yapı olacaktı, gerektiğinde geçici bir süre için uzman çağrılabilecekti; Ankara Komutanı Cemal Madanoğlu'ydu, Kurmay Başkanı Albay Şinasi Orel, Devlet Planlama Teşkilatı'nın ilk müsteşarıdır. Bugünkü Millet Meclisi'nin öne doğru uzayan kısımlarından ilkindeydik, Cumhuriyet Meclisi yıkıldığı zaman henüz Ulus'taydı, yeni bina boştu, altında Ankara Komutanlığı vardı, Albay Orel bir çıkıyor ve bir iniyordu, ikisini de idare ediyordu. Orel'in yabanıl bir yüzü vardı ve şimdiki bilgi düzeyime göre Orel'in sabetayist olma ihtimali çok yüksektir; kardeşini, yine Ordu'dan, "orhan" olarak hatırlıyoruz ve İbrani asıllılar "şinasi" adını da taşımaktadırlar, gerçekten de geriye doğru bakıyorum, atamalar benim çıkardığım yasalara uygundur. Bu daha önemlidir, çünkü, onomastique benim açımdan sadece bir işaret ve düşünmek için bir muharrik durumundadır, önemli olan diğer davranış parametreleridir, uygunluk buluyoruz. Geçici olarak çağrılan ve bir de yedek subaylıklarını, bu odaları maun kaplamalı prestijli binada "uzman" olarak geçirmek üzere davet edilenlerin hemen hemen hepsi, hiç kuşkusuz "istisnasız" diyemiyorum çünkü tümünü incelemiş olmaktan uzak haldeyim, hepsini bilmiyorum, sabetayist idiler. Neşter Operasyonu'nda başrol oyuncusu Edin'leri, hep kibar bulduğum Öngüt'ü o zamandan tanıyorum. Talat, Planlama'ya bazen subay giysileriyle gelirdi, New York'taki işinden gecikmekte olan yedeksubaylığa yönelmişti, demek "seçilmiş" doğmuştu ve kıta görevi yerine Planlama'ya da seçiliyordu; doğrusu Talat Halman'a denizci üniforması çok yakışıyordu, Ordu da kalsaydı şimdi albaydı. Yapmadı, olsun, halihazırda Bilkent Üniversitesi'nde "edebiyat kolu" başkanıdır; ve bu, kaçıncı seçilmedir ve bunu, ikinci yedeksubaylığı sayabiliriz. Hiç kıtaya çıkmamıştır.
***
11
_______________________________________________________
- Arif Damar'ın Yetmiş Yaşına Armağan -
VE İŞTE GÜNEŞ DENİZ KIYISINDAN DÖNÜYOR
…..
(Ağaçlar içinde bir ağaçtın)
Horlanmış, karanlıkta kalmış ne varsa yazmak istiyordun
Suça düğümlü,
Yazdın.
Hani kör bir arkadaşın vardı.
Seninle birlikteyken
Senin gördüğünü o da görürdü.
Ey karışımı eşit olan Şafak!
İmgeler ki şairlere verilmiştir.
Ve işte güneş deniz kıyısından dönüyor
Taş yalınlığında çoğul yüzün ne güzel
İlhan Berk
_______________________________________________________
****
Bu sözcüğü, "sabetayist", "dönme" sözcüğünde küçümseyen bir ton olduğu için ileri sürüyordum, aralarında arkadaşlarım çoktur, incinmelerini istememem doğaldır. Artık işlevini yapmış ve eksikli duruma gelmiştir; dinsel yanı ağır olan bir sözcük olarak biliyoruz. Kaldı ki her kripto-yahudiyi de sabetayist sayamayız; teknik söyleyiş, "caddede Hıristiyan, evde Yahudi"ydi, biz icat etmedik, Avrupanın icadı'dır, "new christian", Osmanlı'da "nev-müslim" ve İran'da "cedid el-islam" deniyordu, buralardaki "new" veya "nev" ya da "cedid", biliyoruz "yeni" demektir, görüneni tekzip anlamındadır, bütün dillerde "yeni" sözcüğüne hep bir yalanlama anlamı taşıdığını artık bilmek zorundayız ve "kripto-yahudi" de bilimseldir. Dıştan Müslüman görünüp de evde Yahudi olanlara da "kripto-yahudi" denmektedir, bunlar arasında "sabetayist" olmayanlar çok var; büyük iş adamları arasında, bunları "oligark" isimlendirmekte yerindedir, Kürtler içinde, sabetayist olmayan pek çok "kripto" teşhis edebiliyorum, deşifrasyonunu zamana bırakıyorum. Bu nedenle artık "sabetayist" sözcüğünü sadece özel bir hal olarak kullanmayı öneriyorum; "ibrani asıllı" hem bilimsel ve hem de kibardır, tercih ediyorum.
12
Geriye dönüyorum, 27 Mayıs Devrimi ile kurulan Başbakanlık Devlet Planlama Teşkilatı'nda İbrani asıllılar çoktular; kurucu kadroyu anlatmak istiyorum. Süleyman Beyle' Turgut Bey'i de burada tanıdım, çağırdılar; Devrim, görevlerinden almış, Turgut Bey'inki zaten yüksek değildi, her ikisi de pek çok erteledikleri yedek subaylık görevlerini yapmak üzere başvurmuşlardı. Plancılar, 27 Mayıs'ın indirdiklerini "yedek subaylık uzman" olarak aramıza katıyordu; çıkarıyorlardı, şaşıranların olduğu kesindir. Ben daha sonra şaşırdım; bir akşam iktisadi Planlama Dairesi başkanı Atilla Karaosmanoğlu'nun evinde toplandık, iş değil dinlenme toplantısıydı, benim statüm elverişli değildi, düşüktü, nihayet uzman yardımcısıydım, 1960 yıllarının çok başındaydık fakat o zamanlar bugünkünden çok daha fazla tanınıyordum, büyük bir öğrenci mücadelesinin liderlerinden birisiydim, eninde sonunda 27 Mayıs'ı yapanlar arasında sayılıyordum, lütfedip çağırmışlardı. Sonradan anladım, önemli bir geceydi, Demirel'in planlama müsteşarlığı tartışılıyordu, Albay Orel kıtaya gidiyordu; belki bana da duyurmak istediler, ben itiraz ediyordum, Atilla en "demirelist" idi, "halk çocuğu" diyordu, ama biz solcuyduk, ve ben "jandarma, biz... sosyalistiz" şarkısını çok seviyordum, ne yazık söylenmesi çok zordur, "ver elini bana" diyorduk, bu şarkıyla jandarmaya en yakının biz olduğunu anlatıyorduk, bütün jandarmalar halk çocuklarıydılar, o kadar bilgimiz vardı ve bizim bu güzel şarkımıza hiç aldırmıyorlardı. Jandarmaya olumlu etki yapamayan şarkımız beni olumsuz olarak etkilemişti; söyleye söyleye "halk çocuğu" sözcüğüne inanmamayı öğrenmiştim. Daha sonra en çok işkence yapan polislerin de "halk çocukları" olduklarını öğrendim; Süleyman Bey daha sonra başbakanlık koltuğuna tırmanırken, Karaosmanoğlu kafasının yaygın olduğunu düşünmüş olmalı, daha da "halklaştı" ve "Çoban Sülü" markasını tercih etti, hep biliyoruz, biz ise "Morrison Süleyman" diyorduk.
13
Daha sonra ben, bu tartışmadan önce Demirel'in yeni görevini kabul ettiğini ve zamanın Devlet Başkanı Cemal Paşa'nın da razı olduğunu duydum. Demek o gece yapılan iş, hafif içki yanında, bir "bilgilendirme" toplantısıdır. Burada dönme fiili Demirel'dedir; Planlama içinde, önceleri çok anti-Menderes'ti, bundan da dönmüştür. Bu dönmeleri birleştirdim, Doğan Avcıoğlu'na gittim, Doğan o zaman sol-devrimci akımın reislerindendi, Yön dergisini çıkarıyordu, bunlardan ben, Süleyman Bey'in Demokrat Parti'nin devamı olarak kurulan Adalet Partisi'nin başına getirileceği sonucunu çıkarmıştım; Doğan ikna olmadı ve ben ısrar ettim. Sonunda çok küçük bir not olarak Yön'de yayınladı, sanıyorum 1962 yılındadır. Böylece Süleyman Bey'i politikaya sokmuş olduk; daha sonra Süleyman Bey parti'nin başına aday olunca, Yön Hareketi, Amerika'ya karşı modernist olmasa da daha yerel olduğu için S. Bilgici destekledi ve destekledik. Biz Süleyman Beyi hep Amerika ile özdeşleştirdik ve şimdi özdeşlikleri tamamlamak zorundayız ve belki de bunu yapıyorum. Yürüyoruz.
***
Kuşatılmıştık, polis arkada, asker kuşatmanın ilk halkasındaydı, 28 Nisan'da İstanbul gençliği ayaklanmıştı, liderleri ile beraberdik, irtibat halindeydik; 29 Nisan 1960 tarihindeyiz. 27 Mayıs'ın halk hareketi olmadığını iddia edenler derin yanılgı içindedirler, herhalde çok uzağındaydılar; Cebeci'nin halk-insanları bugün de gözümün önündedir, önde caddede erkekleri bizimle bağırıyor ve arkada kadınları, eteklerinde bize taş taşıyorlardı, cephanemiz taştır. Tarzan Mete, devrimden sonra Hava Kuvvetleri Komutanı İrfan Paşa'nın oğlu, bizim dar çevremizden "Aptal izci Özgen", daha sonra Cumhuriyet gazetesinde yönetici ve yakın arkadaşım Özgen Acar, en öndeydiler; görünmemeye dikkat ediyordum. Bir ara sloganlarımızı tükettik, "ordu-gençlik elele" yollu bağırıyorduk, daha somut olmalıydık, hedef bulmalıydık, öyle düşünüyordum, Başbakan Menderes'in, Kara Kuvvetleri Komutanı Cemal Paşa'yı açığa aldığını duymuştum, o tarihte paşalar bilinmezdi, önem verilmezdi, İzmir'e gitmiş, Nasır Zeytinoglu ile kağıt oynuyormuş, "iyi paşa" diyorlardı, paşa işin içine sokulabilirdi, "ya ya ya şa şa şa, cemal paşa çok yaşa" diye bağırmaya başladık, ihtilalci gençlik arasında duyulması o tarihtedir.
14
Daha sonra genç subayların başlarına bir "iyi paşa" aradıklarını öğrendik; belki biraz önce ya da biraz sonradır.
Demirel'i Planlama Müsteşarlığı'na kabul eden Devlet Başkanı Cemal Gürsel, işte bu Cemal Paşa'dır. "Cemal ağa" olarak da biliniyordu, çok severdik. Ben hala seviyorum.
Cemal Gürsel'in İbrani asıllı olması çok kuvvetli bir ihtimaldir. Yardımcısı, Birinci Ordu Komutanı Fahri Paşa'yı, Orgeneral Fahri Özdilek, de burada düşünmek yerindedir. Böyle düşünmekle Cemal Paşa ve Fahri Paşa'ya sevgimde bir azalma yoktur; 1967 Arap-İsrail Savaşı, bu tür analizlerde ve sadakat dönüşünde de bir milattır, tekrarlamış oluyoruz, o tarihte altmışlı yılların basındaydık.
****
______________________________________
ŞAFAK VAKTİ
Şafak vaktidir
Terket beni hatıra
Bundan böyle ben artık
dağılıp boydan boya mısralarıma
esirler açlar ve mağluplarla
hürriyet ekmek ve zafer türküsünü
gücümün yettiği kadar söyleyeceğim
Sonra bu dehşet ve sefalet içinde
mesut günler vadeden
Bir silah sesi gibi titreyeceğim
1943, İstanbul - Arif Damar
______________________________________
15