Kılıçdaroğlu ”Batı’nın Yol Ayrımı: ABD’nin Batısı mı, Aydınlanmanın Batısı mı”

6 views
Skip to first unread message

Kemal Simsek

unread,
Jun 7, 2026, 5:42:29 AMJun 7
to aydinlik-gelecek-hareketi

Kılıçdaroğlu ”Batı’nın Yol Ayrımı: ABD’nin Batısı mı, Aydınlanmanın Batısı mı”

Teori-Haziran 2026

 

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun yakın zamanda Münih Güvenlik Konferansı’nda Avrupalı muhataplarına hitaben dile getirdiği bu sözler, konuşmasının salonda alkış alan ve dikkat çeken bölümlerinden biri oldu.

Rubio aynı konuşmada, Kristof Kolomb ile başlayan ve 1945’e kadar uzanan yaklaşık beş yüzyıllık küresel yayılma ve sömürgecilik çağını, Batı’nın “genişleme dönemi” olarak nitelerken; 1945 sonrasında Demir Perdenin ardında kalan Doğu Avrupa ülkelerini ve anti-kolonyal hareketler sonucunda yitirilen sömürgeleri Batı’nın gerileme sürecinin göstergeleri olarak sundu.

Amerika Birleşik Devletleri’nin bizzat Avrupa sömürgeciliğine karşı verilen bir anti-kolonyal savaşın ürünü olduğu hatırlandığında, Amerikalı bakanın bu sözlerinin salondaki Avrupalı muhatapları nezdinde nasıl bir ironi yarattığı tartışmaya açıktır.

Ancak Rubio’nun hitabında asıl dikkat çeken nokta, 1945 sonrasında inşa edilen “kurallara dayalı uluslararası düzen” idealini adeta alaya alırken Avrupa’ya sömürgeci geçmişini hatırlatması ve 1945 öncesi düzenin “ganimetlerini” birlikte paylaşmayı ima eden bir teklif sunmasıydı.

Bu teklif, satır aralarında açık bir uyarıyı da barındırıyordu: Avrupa bu yeni rotaya eşlik etmese bile ABD “sert gücünü” kullanarak yoluna devam edecekti.

Nitekim Beyaz Saray’dan yapılan açıklamada söz konusu konuşma, Başkan Trump’ın “Batı uygarlığını ‘özür dilemeden’ savunmaya dayanan yeniden canlandırılmış bir transatlantik ittifak vizyonunun cesur bir ifadesi” olarak tanımlandı.

Böylece Rubio’nun hitabının Washington’ın resmi yaklaşımını yansıttığı açık biçimde teyit edilmiş oldu.

Konuşma, içeriği kadar zamanlamasıyla da kritik bir dönemece işaret ediyor.

Rubio’nun konuşması Venezuela Devlet Başkanı’nın yatağında derdest edilmesinin hemen sonrasında; İsrail ile İran’a yönelik düzenlenen ve uluslararası hukuku çiğneyen askerî operasyonun ise arifesinde yapıldı.

Bu durum, ABD’nin yeni doktrininin bir söylemden öteye geçtiğini ve artık “kuvveden fiile” dönüştüğünü açıkça kanıtladı.

ABD’nin benimsediği bu yeni yaklaşım ve Rubio’nun konuşması, bölgemiz ve dünya açısından son derece kaygı verici bir vizyonu yansıtmaktadır.

Batı’yı dışlayıcı ve teolojik bir perspektifle dar bir Hristiyan kulübüne indirgeyen bu uygarlık tasavvuru, tarihsel ilerleme fikri bakımından ciddi bir geri savruluşa işaret etmektedir.

Saf gücün kutsandığı ve yalnızca “kuvvetli” olana yaşam hakkı tanıyan bu sosyal Darwinist yaklaşım; demokrasiyi, insan haklarını ve toplumların kendi kaderini tayin etme hakkını açıkça yok saymaktadır. Başka toplumların kaynaklarına el koymayı bir “medeniyet hakkı” olarak sunan bu yağmacı anlayış, Mehmet Akif’in o zamansız dizelerini adeta yeniden hatırlatmaktadır.

Bu çerçevede, Rubio’nun işaret ettiği yenidünya düzeninde “medeniyet”, sömürgeci köklerine geri dönen “tek dişi kalmış bir canavardan” başka bir şey değildir.

Ne var ki Batı medeniyetinin ne olduğu ve nasıl anlaşılması gerektiği meselesi, bizim toplumumuz için yeni bir tartışma alanı değildir.

Aksine Türkiye’de Tanzimat’tan bu yana süregelen modernleşme çabaları, Batı ile kurulacak ilişkinin mahiyeti üzerine yürütülen derin bir entelektüel tartışmayı da beraberinde getirmiştir.

Bu tartışmalar ise çoğu zaman şu kadim ikilem etrafında şekillenmiştir:

MELANET AVRUPA’SI İLE FAZİLET AVRUPA’SI

Batı (Avrupa), bir yanda fenni, ilmi ve hürriyet fikirleriyle örnek alınan bir “fazilet” alanı; diğer yanda ise sömürgeciliği, ahlaki yozlaşmayı ve kültürel istilayı temsil eden bir “melanet” kaynağı olarak algılanmıştır.

Kuşkusuz bu ikilem; Osmanlı’nın beka kaygısıyla giriştiği hızlı “savunmacı modernleşme” hamleleri ile aydınların ve toplumun kültürel bütünlüğü koruma refleksi arasındaki hassas dengede şekillenmiştir.

Osmanlının askerî ve siyasi gerileyişi, imparatorluğun dış dünyaya karşı takındığı geleneksel tutumu kökten sarsmış; hayatta kalabilmek için Batı’nın tekniğine başvurma ve köklü ıslahatlar yapma zorunluluğunu bir reçete olarak gündeme taşımıştır.

Yine bu tarihsel çizgide Batı ile Doğu’nun “iyi” yönlerini bir araya getirerek yeni bir sentez oluşturma fikri, Osmanlı aydınlarının uzun süre zihnini meşgul eden başlıca arayışlardan biri olmuştur.

Namık Kemal’in ifadesiyle mesele, “Asya’nın akl-ı pîrânesiyle Avrupa’nın bikr-i fikrini” evlendirebilmektir.

Yani Doğu’nun hikmet ve tecrübesini Batı’nın yenilikçi düşüncesiyle kaynaştırabilmek.

Türk milliyetçiliği düşüncesinin kurucu isimlerinden Ziya Gökalp’in formüle ettiği “Türk milletindenim, İslam ümmetindenim, Garp medeniyetindenim” düsturu bu arayışın en açık ifadesidir.

Bu formülasyon, Batı’nın bilim, teknik ve hukuk gibi evrensel nitelik taşıyan medeniyeti ile Türk milletinin özgün manevi değerlerini temsil eden kültür arasında uyumlu bir denge kurma çabasının bir devamıdır.

Cumhuriyet yönetimi, bir taraftan modernleşmeye yönelik köklü devrimlere hız verirken, diğer taraftan bu sürecin nihai hedefini Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün Onuncu Yıl Nutkunda dile getirdiği şu vizyonda ifade etmiştir: “Yurdumuzu dünyanın en mamur ve en medenî memleketleri seviyesine çıkaracağız. Milletimizi en geniş refah vasıta ve kaynaklarına sahip kılacağız. Millî kültürümüzü muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkaracağız.”

Burada dile getirilen “muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkma” hedefi; dönemin çağdaş uygarlığı temsil eden Batı’yı yalnızca ulaşılması gereken bir menzil olarak değil, aynı zamanda aşılması gereken bir eşik olarak gören güçlü bir özgüveni yansıtmaktadır.

Bu yaklaşım, millî kültürü koruyarak medeniyetin evrensel kazanımlarıyla donanmayı ve bu birikimi daha ileri bir düzeye taşıma iddiasını temsil etmektedir.

BU YOL AYRIMI, AVRUPA’NIN

ABD Dışişleri Bakanı’nın Münih’te dile getirdiği ve Batı’yı dar ve dinsel bir “medeniyet kulübüne” indirgemeye çalışan yaklaşım, bugün Avrupa’nın önüne tarihsel bir yol ayrımı koymaktadır.

Rubio tarafından Batı için çizilen gelecek vizyonu, Avrupa’yı 1945 sonrasında inşa edilen kural temelli uluslararası düzenden kopararak, sömürgeci güç siyasetinin karanlık sularına geri çağırmaktadır.

Bugün Avrupa’nın önünde hayati bir tercih bulunmaktadır: Ya Rubio’nun izinden giderek Batı’yı belirli bir inancın dışlayıcı kalesine dönüştürecek ya da kendi kurumsal yapısı ve varoluşsal kazanımlarını savunacaktır.

Yani tercih fazilet Avrupası ile melanet Avrupası arasında yapılacaktır.

Bu bağlamda Avrupa’nın Türkiye ile olan ortaklık ilişkisini evrensel hukuk ve demokratik değerler ekseninde yeniden canlandırması, Batı’nın mirasını dar bir “inanç” çerçevesine indirgeyen Rubio yaklaşımına verilebilecek en güçlü yanıt olacaktır.

Bugün Türkiye, 1,5 trilyon doları aşan ekonomisiyle Avrupa’nın en büyük ekonomik ortaklarından biri haline gelmiştir.

Bölgemizde ve dünyada giderek ağırlaşan sorunlar, Avrupa ile Türkiye’yi daha sıkı iş birliklerine zorlamaktadır.

Küresel ekonominin ve ticaretin ağırlık merkezi hızla Asya’ya doğru kayarken, Avrupa’nın kurumsal mimarisi içinde güçlü biçimde konumlanan bir Türkiye, en çok Avrupa’nın çıkarına olacaktır.

Son olarak unutulmamalıdır ki Rubio’nun “özür dilemeyen” ve sömürgeci köklerine dönen canavarına teslim olan bir Avrupa, yalnızca Türkiye’yi kaybetmekle kalmayacak; aynı zamanda kendi ‘fazilet’ iddiasını ve kurumsal meşruiyetini de tarihin karanlık sayfalarına gömme riskiyle karşı karşıya kalacaktır.

Bu tercih, yalnızca Türkiye’nin Batı içindeki yerini değil, Batı’nın bir “değerler sistemi” olarak varlığını sürdürüp sürdüremeyeceğini de tayin edecektir."

Reply all
Reply to author
Forward
0 new messages