"...Ayette önemli iki nokta vardır:
1 - Denizlerin, aralarındaki
boğazlar aracılığıyla birbirlerine kavuşmaları
gereği.
2 - Aralarındaki engel nedeni ile birbirlerine karışmaması
keyfiyeti"
Ayetleri okudunuz.
Hani boğazlar?
Cebelitarık Boğazı'nı ima etmek için, Nurbaki, ayetlerde, denizlerin
aralarında "boğazlar" olduğunun yazdığını iddia ediyor.
Ayetlerde olmayan bir şeyi, kendi iddiasını desteklemek amacı ile varmış
gibi gösteriyor.
Buna düpedüz yalancılık demezler mi?
Hem "Bu ayetleri Allah'ın gönderdiğine iman ediyorum" de, hem de ayette
olmayan bir şeyi varmış gibi göster.
Buna ne denir?
Gelelim asıl palavraya.
Ayetlerde ne diyor?
İki deniz var. Birisinin suyu tatlı,
içiliyor.
Diğerinin suyu tuzlu, acı, içilemiyor.
İşte bu iki deniz karışmıyor
birbirine.
Birbirine karışmayan denizlerin birinin suyu
tatlı, içilebiliyor,
diğerinin suyu tuzlu, acı, içilemiyor.
(Ayetler böyle demiyor mu? Yoksa ben mi okuduğumu anlamıyorum?
Eğer sizce ayetler böyle demiyorsa, bundan sonraki yazdıklarımı
okumayınız.)
Peki, Nurbaki hazretleri ne iddia ediyor:
Kaptan Kusto, Akdeniz ile Okyanusun karışmadığını bulmuş, ayetler işte bunu
anlatıyormuş.
Ya Hazreti Nurbaki, Akdeniz ile Atlas
Okyanusu'nun ikisi de tuzlu ve acı değil mi?
Oysa ayetler "birinin suyu tatlı,
içilebilir" demiyor mu?
Bu nasıl palavradır?
Hadi sen palavrayı sıktın, ya sana inananlar?
Nurbaki'yi bir daha okuyalım:
"Bu nedenle ne
Akdeniz Atlas Okyanusu'na, ne de Okyanus Akdeniz'e karışamamaktadır.
Nitekim bu tesbitten sonra
kendisine bu ayetler gösterildiğinde (Kaptan Kusto) şaşırmış, Kur'an'a
hayran kalmış, dostlarının ifadesine göre Müslüman
olmuştur."
Soruyorum:
-- Kusto'ya bu ayetleri kim gösterdi? Adı sanı yok mu bu kişi
ve kişilerin?
Örneğin, "Fransa Feşmekan Derneği Üyesi Mösyö Fişmekan
gösterdi" denilmeli idi.
Nurbaki'nin okuyucuya saygısı olmayan kitabında ise "Bu
ayetler kendine gösterildiğinde" diyor.
Cilt cilt kitap yaz, densiz bir iddia ortaya at,
iddianın faili (öznesi) olmasın. Ayıp.
-- Şaşırdığını kim gördü.
Öyle ya, kim, adı yok mu Kaptanın şaşırdığını gören
kişinin veya kişilerin
Bu kadar palavra içinde tek doğru iddia, Kaptanın "şaşırmış" olması
olabilirdi.
Kaptan şu iki hal için mutlaka şaşırırdı:
1
-- Büyük ihtimalle, bu kadar bariz bir şekilde aldatılmaya çalışıldığı için
şaşırırdı.
"Bunlar beni aptal mı sanıyor, ayetlerde tatlı ve
tuzlu suların karışmadığı yazıyor, bu ayetlerin ikisi de tuzlu olan Akdeniz ve
Okyanus ile ne alakası var"
der, kendisinin bu yalana kanacak kadar aptal olduğunun
sanılmasına şaşırırdı.
2
-- Veya, kendisine bu ayetleri gösteren gerzeklerin okuduklarını anlamamış
olmalarına şaşırırdı.
"Vay gerzekler, inandıkları kitabın ne dediğini bile
anlamamışlar, bir de bu gerzekliklerine bakmadan bana gelmişler" diye
şaşırırdı.
İşte Fransızcası:
53. Et c'est Lui qui donne libre cours aux
deux mers: l'une douce,
rafraîchissante, l'autre salée,
amère. Et IL assigne entre les deux une zone
intermédiaire et un barrage infranchissable.
-- Kaptan Kusto'nun Müslüman olduğunu
söyleyenler kimlerdir?
Hazreti Nurbaki, "dostlarının
ifadesine göre Müslüman olmuştur" diyor.
Kimdir bu dostlar? Adları nelerdir?
--Dostları, Kaptanın Müslüman olduğunu hangi yayın
organına, hangi muhabire söylemişlerdir?
Hazreti Nurbaki, cilt cilt yayımladığı kitabında
bu iki ufak (!) ayrıntıyı vermiyor.
Örneğin "Yakın arkadaşları Mösyö Falanca ve Mösyö
Filanca, Feşmekan Gazetesi muhabiri Madam Fişmekan'a fi tarihinde açıkladılar"
demeliydi.
Tabii, Muhabir Madam bu iddiayı doğrulatmak için
Kaptan'a muhakkak sormalı idi.
Kaptana bu soru sorulmuş mu? Hayır. Kimse
sormamış.
Dünyaca ünlü bir bilim adamının Müslümanlığı
kabul ettiğini yakın arkadaşları söyler de, kimseler gidip "Doğru mu ya kaptan"
diye sormaz mı?
Haydi diyelim ki, gayrımüslimler "Aman
duyulmasın" diye kulaklarının üzerine yatmış olsunlar.
Müslüman dünyadan ciddi bir yayın organı niçin
gidip sormamış Kaptana?
Vesaire. Ayıp yahu. "Bu Müslümanlar ben ne dersem
yalamadan yutar" diye desteksiz at dur.
Hazreti Nurbaki, ayetlerde defalarca açıkça
belirtilen TATLI -
TUZLU tanımlarını elçabukluğu, gözbayıcılığı ile yok
ederek, ayetleri her ikisi de tuzlu ve
içilemeyen Akdeniz ve Okyanus'a uygulayıvermiştir.
Bütün dünyayı kendimize güldürüyoruz, farkında
mısınız?
Kur'an gerçekte ne
anlatıyor?
Kur'an, Ortadoğu'da yaygın olarak bilinen bir olayı anlatıyor,
bilinmeyen bir şeyi, değil.
Olay şudur:
Dicle ve Fırat nehirleri, yüksek bir debi ile akmakta,
Şattülarab'da birleşerek adeta bir deniz meydana getirmektedir.
Bu nehirlerin tatlı suları, suyu tuzlu olan Basra Körfezi'ne
akmaktadır.
Güçlü debi dolayısıyla nehirlerin tatlı suyu
körfezdeki tuzlu suyu önemli bir mesafeye kadar geriletmiş, körfezin
ağzında, Şattülarab'ın devamı olarak, suyu tatlı olan bir bölge
oluşmuştur.
Körfezin tuzlu suyu, tatlı suyun yüksek debisi nedeniyle bu
bölgeye karışamıyor.
Aynı olay Nil, Misisipi vesaire gibi debisi yüksek olan
nehirlerin denize döküldüğü bölgeler için de geçerlidir.
Fakat bu demek değildir ki tatlı ve tuzlı sular arasında
kudretten bir engel var.
Önünde sonunda nehirlerin tatlı suyu körfezin tatlı suyuna
karışır. Aksi halde, nehirlerden gelen suyun yok olmuş olması
gerekirdi.
Tatlı ve tuzlu su bölgeleri arasında bir geçiş bölgesi oluşur.
Şattülarab'dan açığa doğru gidildikçe, belli bir mesafeden
sonra, su yavaş yavaş tuzlanmaya başlar.
Tabii eski devirlerde bunu ölçecek aletler yoktu.
Tatlı ve tuzlu sular arasında karışmayı önleyen bir engel
olduğu sanılıyordu.
(Aslında Okyanusun suları da Akdeniz'e karışır. Aksi halde,
buzullar erdikçe Akdeniz'de de suların yükselmesi açıklanamaz.
Ama karışma sınırlı olduğu için, iki denizin kimyasal yapıları
değişmez. Nehirlerin denize akmasının denizlerin tuzluluk oranını değiştirmediği
gibi.
Bu yüzden Kaptanın buluşu mutlak bir gerçeği ifade etmiyor,
karışmanın niçin zorlaştığını açıklıyor.)
Hazreti Nurbaki'nin ateşlemesi ile
yaygarayı yükselten Zafer
Dergisi şöyle üfürmektedir:
"Kaptan Cousteau, "Modern ilmin 14 asır geriden takip ettiği
Kur'an, ben şehadet ederim ki, Allah kelamıdır" demiştir"
Kime demiş? Kim duymuş? Hangi basın organında bu sözler
yayımlanmış?
Yersen misali.
Ya Sabah gaz
tenekesi? Buyrun üfürmeyi:
Ayetlerdeki "Suyu tatlı,
içilebilir ve tuzlu, içilemez olan iki deniz"
sözcükleri, Sabah gaz tenekesi tarafından elçabukluğu ile yok edilmiş, yerine
"Bazı denizler", "İki deniz", "Tuzlulukları farklı
iki deniz" sözcükleri konuluvermiştir.
Buradan anlıyoruz ki, çarpıtmayı yapanlar bilerek
yapmaktadırlar.
Neyse ki, aklı başında bir Müslüman araştırmacı
çıkmış.
O da bir müsteşrik. Sonradan Müslüman olma bir
Fransız.
Neden dönmüş derseniz, size bir ipucu vereyim: Suudi
Arabistan'dan aldığı paranın haddi hesabı yok
Her dönmenin muhakkak bir çıkarı vardır.
Hiç kimse bir çıkarı olmadan din değiştirmez.
Moris Bukay
(Maurice Bucaille diye yazılıyor) adlı bu müsteşrik, "Tevrat, İnciller, Kur'an-ı Kerim ve Bilim" adlı
kitabının 268. sayfasında şöyle yazıyor:
"...üç ayet, denizlere dökülmesi sırasında büyük nehirlerin
gösterdikleri bazı özelliklere işaret eder. Denizlerin tuzlu sularıyla büyük
nehirlerin tatlı sularının birbirine karışmaması şeklinde çokça rastlanan olgu
pek iyi bilinmektedir. Bir araya gelerek Şattülarab denilen 150 km. uzunluğunda
tabiri caizse bir "deniz" oluşturan Fırat ve Dicle nehirlerinin ağzına işaret
edildiği sanılmaktadır. Körfezin dibinde med cezirin etkisi tatlı suyun karanın
içinde geri çekilmesi olayını meydana getirmekte ve memnunluk verici bir sulama
sağlamaktadır...
...Aslında (ayette geçen ve deniz olarak tercüme edilen) bahr
kelimesi "büyük su kütlesi" demek olup, Okyanus için kullanılabildiği gibi
mesela Nil, Dicle ve Fırat gibi büyük ırmaklar hakkında da kullanılabileceğini
bilmek gerekir"
Furkan Suresi 25 - Ayet
53
İmam İskender Ali Mihr : Ve iki denizi serbest
bırakan O'dur; biri lezzetli ve tatlı, diğeri tuzlu ve acı. İkisinin arasına
berzah (engel) kıldı. (Böylece onları) engelleyerek (birbirine karışmalarına)
mani oldu.
Diyanet İşleri : O, birinin suyu lezzetli ve tatlı,
diğerininki tuzlu ve acı olan iki denizi salıverip aralarına da görünmez bir
perde ve karışmalarını önleyici bir engel koyandır.
Abdulbaki
Gölpınarlı : Ve öyle bir mâbuttur o ki iki denizi akıtmıştır; bu,
tatlı ve içilecek sudur ve şu, tuzlu ve acı su ve aralarında da bir sınır,
birbirlerine karışmalarına imkân bulunmayan bir engel halk etmiştir.
Adem
Uğur : Birinin suyu tatlı ve susuzluğu giderici, diğerininki tuzlu ve
acı iki denizi salıveren ve aralarına bir engel, aşılmaz bir sınır koyan
O'dur.
Ahmed Hulusi : "HÛ" ki. . . İki deryayı (şuur ve bilinç -
beden) birbirine salan; biri tatlı mı tatlı bir su (orijin benlik - insanî
mânâ), diğeri ise tuzlu ve acıdır (kendini hayvani beden kabullenmiş oluşmuş
benlik - bilinç)! Bu ikisinin arasında da bir berzah (engel, perde); hicrî
mehcûr (zıddıyet - düşmanlık); bir engel oluşturdu ('Birbirinize düşman olarak
inin' âyetini hatırlayalım. A. H. )!
Ahmet Tekin : O, iki denizi
birbirine salıverendir. Bu tatlı, susuzluğu gidericidir. Şu da tuzlu ve acıdır.
Aralarına farklı yoğunlukta dikey bir su tabakası engeli, görünmez ve geçilmez
bir sınır koyan da odur.
Ahmet Varol : İki denizi birbirine salan
O'dur. Bu tatlı ve susuzluğu giderici, bu da tuzlu ve acıdır. O ikisinin arasına
bir perde ve aşılamayan bir sınır koymuştur.
Ali Bulaç : İki denizi
(birbirine) salıp katan O'dur; bu, tatlı, susuzluğu giderici, bu da tuzlu ve
acıdır. İkisinin arasında (birbirlerine karışmalarını önleyen) bir engel
(berzah) ve aşılmayan bir sınır koymuştur.
Ali Fikri Yavuz : O
Allah’dır ki, iki denizi (veya iki nehri birbirine komşu ve yakın olarak)
salıverdi: Şu (birisi) tatlı, susuzluğu giderir, bu (beriki) tuzlu ve acıdır.
Aralarında da kudretinden bir engel ve birbirlerine karışmağı önleyici bir perde
koymuştur. (Birbirine yakın tuz gölü ile tatlı su gölü veya tatlı bir nehirle
ona yakın olan suyu acı bir deniz gibi. Aralarında kudretten bir engel olup,
biri diğerinin tadını bozmaz. )
Bekir Sadak : Birinin suyu tatli ve
kolay icimli, digerininki tuzlu ve aci olan iki denizi saliverip aralarina da,
karismalarina engel olan bir sinir koyan Allah'tir.
Celal
Yıldırım : O ki, iki denizi salıverip yaklaştırdı ; şunun suyu tatlı
içimi kolay, bunun suyu tuzlu acı; aralarında da (birbirlerine karışmalarını
önlemek için) bir engel, aşılması zor bir sınır koydu.
Diyanet İşleri
(eski) : Birinin suyu tatlı ve kolay içimli, diğerininki tuzlu ve acı
olan iki denizi salıverip aralarına da, karışmalarına engel olan bir sınır koyan
Allah'tır.
Diyanet Vakfi : Birinin suyu tatlı ve susuzluğu
giderici, diğerininki tuzlu ve acı iki denizi salıveren ve aralarına bir engel,
aşılmaz bir sınır koyan O'dur.
Edip Yüksel : O, iki denizi
salmıştır; bu taze ve tatlıdır, şu tuzlu ve acıdır. Her ikisinin arasına,
karışmalarını engelleyen sağlam bir engel koymuştur.
Elmalılı Hamdi
Yazır : O odur ki iki deryayı birbirine salmış: şu tatlı, yürek
tazeler, şu tuzlu çorak, aralarına da bir berzah ve bir «hıcri mahcûr»
koymuştur
Elmalılı (sadeleştirilmiş) : İki denizi birbirine
salıveren O'dur. Şu tatlı, yürek tazeler, şu da tuzlu, çorak; aralarına da bir
berzah (dil) ve bir hicri mehcür (kıstak) koymuştur.
Elmalılı
(sadeleştirilmiş - 2) : Birinin suyu tatlı ve susuzluğu giderici,
diğerininki tuzlu ve acı iki denizi salıveren ve aralarına bir engel, aşılmaz
bir serhat koyan O'dur.
Fizilal-il Kuran : O, birinin suyu tatlı ve
içmeye elverişli ve öbürününki acı ve tuzlu olan iki denizi birbirine saldı,
fakat bu iki tür suyun birbirine karışmasını önleyen bir engel, aşılmaz bir set
koydu.
Gültekin Onan : İki denizi (birbirine) salıp katan O'dur;
bu, tatlı, susuzluğu giderici, bu da tuzlu ve acıdır. İkisinin arasında
(birbirlerine karışmalarını önleyen) bir engel (berzah) ve aşılmayan bir sınır
koymuştur.
Hasan Basri Çantay : O, iki denizi (birbirine) salıb
katandır. Şu tatlı ve susuzluğu gidericidir. Bu ise tuzlu ve acıdır. (Allah)
aralarına bir perde, (ihtilâfları) memnu olmak üzere bir sınır koymuşdur.
Hayrat Neşriyat : İki denizi (büyük su kütlelerini birbirine)
salıveren de O’dur. Bu (nehir ve göller)tatlı, susuzluğu giderici; bu (deniz)
ise tuzlu, acıdır. Bununla berâber aralarına bir engel ve aşılmaz bir sınır
koymuştur.
İbni Kesir : Ve O'dur; iki denizi salıp katan. Şu tatlı
ve susuzluğu giderici, bu ise tuzlu ve acıdır. İkisinin arasına bir engel ve
aşılamayan bir sınır koymuştur.
Muhammed Esed : İki büyük su
kütlesini -ki bunlardan biri tatlı ve susuzluğu giderici, diğeri tuzlu ve
acıdır- birbirine salıveren ve ikisinin arasına bir engel, karışmalarını önleyen
bir perde koyan O'dur.
Ömer Nasuhi Bilmen : Ve O, o (Hâlik-ı Azîm)
dir ki, iki denizi kendi mecralarına salıvermiştir; şu lezzetlidir, fazlaca
tatlıdır, şu da tuzludur, acı bir sudur. Ve ikisinin arasında da bir hail,
görülemeyecek bir perde vücuda getirmiştir.
Ömer Öngüt : Birinin
suyu tatlı ve susuzluğu giderici, diğerininki tuzlu ve acı olan iki denizi
salıverip, aralarına da karışmalarına engel olan bir perde koyan
Allah'tır.
Şaban Piriş : Birinin suyu tatlı ve iç açıcı, ötekinin
ki tuzlu olan iki denizi birbirine katan O’dur. İkisinin arasına bir engel,
aşılmayan bir sınır koymuştur.
Suat Yıldırım : Biri tatlı,
susuzluğu giderici, öbürü tuzlu ve acı iki denizi salıveren, birbirine
karışmadan akıtan; fakat aralarına bir engel, aşılmaz bir sınır koyan
O’dur.
Süleyman Ateş : O, iki denizi birbirine salmıştır. Bu tatlı,
susuzluğu giderici; bu tuzlu ve acıdır. Ve ikisinin arasına birbirine
kavuşmalarına engel olan bir perde koymuştur (hiç birbirine
kavuşmazlar).
Tefhim-ul Kuran : İki denizi (birbirine) salıp katan
O'dur; bu, tatlı, susuzluğu giderici, bu da tuzlu ve acıdır. İkisinin arasında
(birbirlerine karışmalarını önleyen) bir engel (berzah) ve aşılmayan bir sınır
koymuştur.
Ümit Şimşek : İki denizi birbirine salıveren de Odur.
İşte şu susuzluğu gideren tatlı bir su, diğeri de tuzlu ve acı bir sudur.
Aralarına ise, Allah, birbirlerinin sınırlarını aşmaktan alıkoyan bir engel
koymuştur.
Yaşar Nuri Öztürk : İki denizi birbiri üstüne salan
O'dur. Bu, tatlı ve yürek ferahlatıcı; şu, tuzlu ve acı. Ve ikisinin arasında
bir berzah, geçişi engelleyen bir perde koymuştur.