DERİN TARİH

19 views
Skip to first unread message

Asliyet Bilişim Teknolojileri

unread,
Mar 25, 2022, 11:28:43 AMMar 25
to Asliyet Bilişim Teknolojileri
Sâmî dillerden akkadca’da, sâbiî dilinde, habeşçe’de ve ibrânîce’de “kamer, şehr (ay), zaman” veya “ayı görmek” anlamlarındaki yareah/yerah kelimesinden arapça’ya erreha/verraha şeklinde geçen fiilden türeyen târîh (te’rîh) “aya nazaran vakit tayin etmek, bir olayın meydana geldiği günü ve seneı, bunların rakamla makalelışını, bir şeyin oluş vakitını ve vakalar dizisini tesbit etmek” benzer biçimde çok geniş mânalara gelmektedir. Sâmî kavimlerinin takvimleri hep aya nazaran düzenlenmiştir. Hz. ömer’in hicreti takvim başlangıcı saymasıyla beraber (16/637) hicaz arapçası’na giren tarih, avâne b. Hakem’in (ö. 147/764 [?]) eserine kitâbü’t-târîḫ isminı vermesinden itibaren yaygın şekilde kullanılmaya başlanmıştır. Kur’ân-ı kerîm’de ve hadislerde yer almayan tarih kelimesi, yemen’de kahtânî arapları’nca islâm öncesi dönemde kullanılan bazı tabletlerde tesbit edilmiş, kuzey arapçası’na hz. Peygamber döneminden sonra buradan girmiş (rosenthal, s. 22-23), farsça ve türkçe’ye arapça’dan geçmiştir. Bugün arapça’da te’rîh “tarih yazıcılığı” anlamında kullanılmaktadır. Batı dillerindeki karşılığı yunanca istoriadan türetilen historia, histoire, historydir. Câhiliye devrinde araplar’ın “eyyâmü’l-arab” diye adlandırılan tarihleriyle ilgili rivayetlerin ensâb ve şiirden ayrılmadığı, şiirlerle birlikte ezberlenerek nakledilen bu haberlerin kimilerinin kabile divanlarında yazılı şekilde muhafaza edildiği ve altmış kadarının islâmî döneme kadar ulaştığı, bazı ensâb âlimlerinin câhiliye periyodu arap kabilelerinin ensâb ve tarihini yazarken bu divanlara başvurduğu tanınmaktadır. Destan doğrultuü ağır basan ve ahbârü’l-arab da denilen bu bilgiler yanında araplar’ın ticarî münasebette bulundukları şark roma (bizans), msıcaklıkr, iran ve habeşistan yanında şimal ve güney arabistan’daki emirlikler, medine, hayber çevresindeki yahudilerle yarımadanın çeşitli yerlerinde yaşayan hıristiyanların menkıbevî tarihlerine dair bilgilere vâkıf oldukları anlaşılmaktadır. Câhiliye arapları’ndaki bu menkıbevî tarih anlayışı, islâmî dönemde kur’ân-ı kerîm’in tesiriyle gerçek anlamda tarihî vasfı ön plana geçmek suretiyle vasıf değiştirmiş ve yeni bir tarih makalecılığı ortaya çıkmıştır. Sadece bu devirde de ahbâr kavramının kullanılmasına devam edilmiştir (bk. Ahbâr).


Kur’ân-ı kerîm kâinatın ve insanın yaratılışına, geçmişe, yaşanılan zamana ve geleceğe (âhiret) dikkat çekmek, peygamberlerle insan yaşamının çeşitli yönlerine yer vermek, eski kavimlerin huylarının iyilerinden örnek, fenalerinden öğrenek alınmasını tavsiye etmek, peygamberlerin birbirinin ardı sıra gönderilmesini vurgulayıp risâletin tek olduğunu bildiren evrensel bir anlayış getirmek suretiyle müslümanların tarihe duydukları ilgiyi beslemiştir. Kur’an’a göre tarih insanoğlunun ve âlemin tarihidir, çünkü allah âlemlerin rabbidir. Insan yeryüzünde allah’ın halifesidir; ona düşen vazife sünnetullaha uygun bir cemiyet ve medeniyet kurmak suretiyle yeryüzünü bayındır etmek ve kendini tanımaktır. Muhammed ikbal, kur’an’a bakılırsa insan bilgisinin üç kaynağından birinin beşer tarihi bulunduğunu söyler (ötekiler bâtınî müşahede ve tecrübe ile doğa âlemidir). Ona gore kur’an’ın en esaslı beyanlarından biri, fertlerin ve milletlerin kötü amellerinin karşılığını bu dünyada göreceğine işaret etmesidir. Bu hükmü pekiştirmek amacıyla kur’ân-ı kerîm’in sürekli tarihten misaller getirdiğini ve insanları beşer çeşidinin mâzide ve haldeki hayat tecrübeleri üzerinde düşünmeye davet ettiğini belirtir (islâm’da dinî tefekkürün tekrar teşekkülü, s. 144-146, 157). Tarihî malzemenin insanı terbiye etmek ve ona sünnetullahı öğretmek maksadıyla kullanıldığı kur’an’da tarih karşılığında “tanrı’ın günleri” (ibrâhîm 14/5; el-câsiye 45/14) “kasas”, “nebe’” ve çoğulu “enbâ’”, “haber” ve “ahbâr”, tarihî olay için “hadîs” kelimeleri kullanılmıştır (m. F. ABDülbâkī, el-muʿcem, “ḳṣṣ”, “nbʾe”, “ḥds̱”, “ḫbr” md.Leri). Kur’ân-ı kerîm’de kıssalarla çeşitli milletlerin yaşayış ve düşünüşleri, davranışları, kaderlerini etkileyen çarpıcı unsurlar vurgulanarak onların kaderlerini yönlendiren unsurlar ibret alınması için bütüncül bir yaklaşımla ortaya konmuştur. Bu husus, “andolsun ki onların kıssalarında akıl sahipleri için öğrenek vardır. Kur’an uydurulabilecek bir laf değildir. Kendinden öncekileri onay eden, her şeyi ayrı ayrı açıklayan, razı gelen bir toplum için bir yol gösterici ve rahmettir” meâlindeki âyetle (yûsuf 12/111) ifade edilmiştir. Yaratılış gayesine uygun hareket eden ve tevhid inancına bağlı olan insanların doğru yola intikal etmelerinı elde eden kıssalar, herhangi bir ırkın yada milletin evveliyatına odaklaşmadığı şeklinde insanlık tarihini bir bütün halinde ele alarak müslümanların dünya geçmişine yönelmesini elde etmiştır. öteki taraftan kur’ân-ı kerîm’de bazı sûre ve âyetlerde mekke şehri, kâbe, kureyş kabilesi ve câhiliye devri arap camiasının dinî ve içtimaî durumu, yaşam telakkileri, hz. Muhammed’in çocukluğu, peygamber olarak görevlendirilmesi, vahiy alışı, mekke dönemindeki tebliğ faaliyetleri, habeşistan’a ve medine’ye hicret, muhacirler ve ensar, hicret etmeyenler, mekke’deki münafıklar, hicret sonrası faaliyetler, medine’de müslümanların durumu ve resûl-i ekrem’e gösterdikleri bağlılık, medine devri münafıkları, bedevîler ve ehl-i kitap ile münasebetleri, mekkeli müşriklerle münasebetleri, bedir, uhud, hendek gazveleri, hudeybiye antlaşması, mekke’nin fetih edilmesi, huneyn ve tebük gazveleri benzer biçimde konulara yer verilmek suretiyle islâm dünyasında tarihin ve tarih yazıcılığının, siyer ve megāzî konularının âdeta planı çizilmiştir. Ayrıca kur’an’da mekkî ve medenî sûrelerin ayrılması tarih bilincinin oluşmasına ve gelişmesine yardımcı olmuş, başta esbâb-ı nüzûl olmak üzere geçmiş peygamberlerle kavimlerin daha yakından tanınması ve ilgili âyetlerin daha iyi anlaşılması ihtiyacı müslümanları tarih araştırmalarına sevketmiştir.



Müslümanları tarih yazıcılığına yönelten başka gelişmeler de vardır. Bunların başında abdullah b. Amr b. âs’ın eṣ-ṣaḥîfetü’ṣ-ṣâdıḳa’yı hazırlaması, enes b. Mâlik’in topladığı hadisleri resûl-i ekrem’e tashih ettirmesi, amr b. Hazm’ın hz. Peygamber’in mektuplarını toplaması benzer biçimde çalışmalar yanında rakamları elliyi aşkın sahâbînin makalelı ve bir kısmı şifahî rivayetleri belli bir kronoloji ve konu bütünlüğü içerisinde muhafaza etmesi gelmektedir. Resûlullah periyodunu yakından ilgilendiren, medine’de yazıya geçirilen ilk sözleşme ile şehrin harem sınırlarına ve develerin zekât miktarına dair belge, berâ b. âzib ve ibn abbas ile çocuk yaştaki sahâbîlerden sehl b. Ebû hasme el-ensârî’nin siyer ve megāzîye dair birer sahîfesi, hz. Peygamber’in çeşitli kabile ve devlet başkanlarına yazdığı islâmiyet’e çayır mektupları, kabilelerle meydana getirilen antlaşmaların metinleri, bazı şahıs ve kabilelere verilen iktâ ve ahidnâme gibi belgelerin birer örneğinin saklanmasından anlaşılacağı üzere bazı makalelı belgelerin tarihçilere ulaştığı tanınmaktadır. Tâbiîn neslinden urve b. Zübeyr ve ibn şihâb ez-zührî’nin bir araya getirdikleri sahîfeler tarih yazıcılığının doğup gelişmesinde çok önemli rol oynamış; mûsâ b. Ukbe, ibn ishak ve ma‘mer b. Râşid gibi ilk dönemde siyer ve megāzîye dair eserler yazan tarihçilerin ana kaynaklarını teşkil etmiştir.



Tarih bilincinin gelişip tarih makalecılığının gerçekleşmesinde hz. Ebû bekir devrinde başlamış olan, hz. ömer ve hz. Osman dönemlerinde geçindiren fetih hareketlerinin de büyük etkisi olmuştur. Tevhid mücadelesinin temsilcileri olarak ümmet bilincine ulaşan müslümanların islâm tarihiyle ilgilenmeleri ve gösterdikleri başarıları gelecek nesillere aktarmaları önemli bir amaç haline gelmiştir. öte yandan müslümanların teşrî‘ ve kazâ gereksinimları ile idarî ve malî mevzular, gayri müslimlerin durumu, hz. Peygamber’in sünneti, hilâfet meselesi, büyük harplar benzer biçimde meselelerde ashabın icmâı ve ihtilâfının bilinmesine gerek vardı. Bunun için de bazı ismimlar atılmıştır. Hz. ömer’in hicreti tarih ve takvim başlangıcı yapmasının büyük etkisi olmuştur. Câhiliye devrinden beri araplar kamerî ayları kullanıyor ve yılın dördü haram ay olmak üzere on iki ay bulunduğunu biliyordu. Bu husus kur’an’da da vurgulanmaktadır (et-tevbe 9/36-37). Durağan takvimleri bulunmamakla beraber fil vak‘ası benzer biçimde bazı ünlü olayları tarih tesbiti için kullanıyorlardı. Hilâfetinin üçüncü senesinde hz. Ali’nin teklifiyle 16 seneninın rebîülevvel ayında (nisan 637) muharrem ayını hicrî takvimin ilk ayı kabul eden hz. ömer döneminde ek olarak tarih makalecılığına çok önemli bir kaynak vazifesi bulan divan defterleri tanzim edilmiştir. Bu defterler sayesinde erkekler, hanımefendiler, çocuklar ve mevâlîden olan müslümanlar, başta ehl-i bedir olmak üzere islâmiyet’e giriş önceliklerine ve hizmetlerine göre kayıt dibine alınmış, evvelâ kureyş kabilesinin benî hâşim kolundan başlanması dolaysıcaklıkyla daha sonra yazılan bazı tabakat ve ensâb kitaplarının hem malzemesine hem planına esas teşkil etmiş, ayrıca yeni kurulan şehirlerde ve fethedilen yerlerde kabilelerin iskânında akraba olanların birbirine yakın mekânlarda iskânına yardımcı olmuştur. Hz. ömer’in kendisine gelen mektupları, antlaşma metinlerini, gönderdiği emirnâmeleri ve atama kararlarını bir sandık içerisinde sakladığı tanınmaktadır. Onun vali ve kumandanlarından fethedilen bölge ve ülkelerin arazi durumu, iklimi ve halkına dair istediği makalelı bilgilerle tarihçilerin faydalanacağı başka faaliyetleri de vardır. Hz. Peygamber’in şahsiyetine ve müslümanların tevhid mücadelesine münasebet eden şiirlerin toplanması için kûfe valisine tesbitlerde bulunmasını emretmesi ve tekrar onun vakitında ensarın şiirlerinin toplanması da tarih yazıcılığında faydalanılan şiirlerin muhafazası bakımından yararlı olmuştur. Hz. Osman’ın şehid edilmesiyle süregelen karışıklıklar ve fitne hareketleri, iç savaşlar, hâricîler’in ortaya çıkması, hz. Ali’nin şehâdeti, kerbelâ faciası, imâmet/hilâfet tartışmaları, emevîler’e karşı biroldukça ayaklanmanın meydana gelmesi ve şuûbiyye hareketleri de olayların farklı görüşler doğrultusunda ele alınmasına vesile olmuş, bu olayların evveliyatına dair eserler makalelmaya başlanmıştır. Ilk emevî halifesi muâviye b. Ebû süfyân ensâb bilgisinin tesbitini istemiş, suhâr b. Abbas el-ABDî ve dağfel b. Hanzale es-sedûsî’nin birikiminden faydalanılmasını emretmiştir. Ayrıca eski hükümdarların tarihini öğrenmeye önem vermiş, bu amaçla yemen tarihiyle alakalı bir yapıt yazması için ubeyd (abîd) b. şeriyye’yi san‘a’dan getirtmiş, kendisinden kadim araplar’a, onların ve öteki kavimlerin meliklerine, çeşitli dillerin teşekkülü ile insanoğluın çeşitli beldelerde birbirinden ayrılmasına dair ahbârı toplatarak yazdırmasını istemiştir (ibnü’n-nedîm, i/2, s. 278, 279-280). Onun günümüze ulaşan kısa yemen zamanı basılmıştır (aḫbârü’l-yemen ve eşʿârühâ ve ensâbühâ, ibn hişâm, kitâbü’t-tîcân ekinde, haydarâbâd 1347). I. Velîd’in, kütüphanesi için hâlid b. Ebü’l-heyyâc’ı mushaf yanında ahbâr ve eş‘ârı istinsah etmekle görevlendirmesi (a.G.E., i/1, s. 15), ii. Velîd’in araplar’ın ahbâr ve ensâbını bir araya getirtmesi, bu çalışmaların ondan sonra hammâd er-râviye ve cennâd’a intikal etmesi tarih yazıcılığının gelişmesini etkilemiştir (a.G.E., i/2, s. 286). Ayrıca viii. çağın ortalarından itibaren kâğıt imalâtı ve kullanmasının yaygınlaşmasının tarihçilik yanında diğer ilimlerin gelişmesinde ve makaleya geçirilmesinde efsunk tesiri olmuştur. Abbâsîler zamanında devlet teşkilâtının gelişmesi ve başta resmî yazışmalarla ilgili olmak üzere biroldukça divanın kurulması arşiv belgelerinin artmasını sağlamıştır. Abbâsî halifesi ebû ca‘ışık el-mansûr, ibn ishak’tan siyer ve megāzî, hârûnürreşîd kādılkudâtı ebû yûsuf’tan devlet gelirleri ve sarf yerleri hakkındaki yaratı yazmalarını istemiştir. Bu dönemde de halife sarayındaki söyleşi konularından biri de tarih olmuş, bazı tarihçiler, kâtipler ve nedimler bu toplantılara katılmış, belâzürî gibi tarihe dair önemli eserler kaleme alan kişiler bunlar arasından çıkmıştır.



I. (vii.) asırın ilk yarsıcaklıkndan itibaren sahâbîler ve tâbiîlerin ilk nesli tarafından başlatılan siyer ve megāzî çalışmalarının peşinden dünya zamanı, fütuhat, bölge ve şehir tarihleri, tabakat kitapları olmak üzere küçüklü efsunklü çeşitli konularda tarih çalışmaları yapılmıştır. Tefsir, hadis, fıkıh, arap dili ve edebiyatı sahalarındaki teliflere paralel olarak tarih kitaplarında da rivayet usulü kullanılmış, hadiselerin kahramanlarının yada hadiseyi gören ve görenden dinleyen râvilerin verdikleri bilgiler isnad sistemiyle kaleme alınmıştır. Bu dönemdeki tarihçiliğin rivayet tarihçiliği olduğu ifade edilmiştir. Hz. âdem’den başlamış olan dünya tarihleri için kur’an ve hadislerdeki bilgilerle bu bilgilere uyan bilgiler içeren ehl-i kitap rivayetlerine yer verilmiştir. öteki yandan başta muhaddisler olmak üzere bu ilk asırdaki müellifler rivayet icâzeti almadıkları hiç bir kitaptan iktibasta bulunmamışlardır. Fuat sezgin şarkiyatçıların isnad sistemine dair ileri sürdükleri, islâm’ın ilk 150 yıllık döneminde başta hadisler olmak üzere nakledilen rivayetlerin insanoğlu içinde şifahî olarak anlatıldığı, muhaddislerin hicretin ii. Asırın sonlarında veya iii. Yüzyılın adım atarında senedler buluş edip uydurdukları ve bunları haber ve rivayetlerin başına ekleyerek tedvin faaliyetlerine giriştikleri şeklindeki iddialarının doğru olmadığını, şifahî rivayetin yanında senedlerin de yer aldığı sahîfe ve kitapların bulunmuş olduğunu, günümüze ulaşan senedlerde geçen râvilerden en az birinin müellifin teşkil ettiğini, bu dönemlerde müslüman müelliflerin iktibaslarında hiçbir zaman kitap ismi zikretmediklerini, yalnızca rivayetin senedini vermekle yetindiklerini hadis ve tarihî rivayetlerin senedlerini inceleyerek göstermiş, şarkiyatçılar tarafından yapılan çalışmalarda bu iddialar kabul edildiğinden doğru neticelara ulaşılamadığını ortaya koymuş ve isnadın başlangıcından itibaren tefsir, hadis, fıkıh, siyer ve megāzî, tarih, edebiyat ve şiir benzer biçimde bütün ilim dallarında yazılmış metinlerde kullanıldığını kanıtlama etmiştir (gas [Ar.], i/1, s. 117-152; i/2, s. 3-28). Hadis kitaplarındaki isnad sistemi siyer ve tarih sahasındaki eserlerde de yer almakla birlikte tarihçiler konu bütünlüğünü sağlamak, vakaları sebep-sonuç ilişkileri içinde anlatabilmek için zaman zaman senedleri telfik ettikleri yada sadece haberi aldıkları râvinin isminı vermekle yetindikleri de olmuştur. Sonradan muhaddislerin siyer ve tarih âlimlerine yönelttiği önemli bir eleştiri mevzusu olan bu usul, urve b. Zübeyr ve zührî benzer biçimde hem de meşhur birer muhaddis olan siyer ve tarih öncüleri tarafınca başlatılmış, ibn ishak, vâkıdî, ibn sa‘d ve belâzürî şeklinde tarihçiler bunu devam ettirmiştir. Belâzürî, hadiselerde bütünlüğü sağlama bakımından faydalı olan bu usulle ilgili görüşlerini anlatırken hadis, siyer ve fetih tarihiyle uğraşan âlimlerin bir toplumun kendilerine haber verdiği şeyleri bazan aynen naklederek yada kısaltarak, bazan da bir kısmını diğeriyle karşılaştırarak bütünlemeye çalıştığını söyler (fütûh, s. 1). Sadece taberî, tefsîr’inde olduğu şeklinde târîḫ’inde de hadisçilerin isnad sistemine bağlı kalmış, senedleri tevhit cihetine gitmemiştir. öte yandan rivayet tarihçiliğinde çeşitli kanallardan gelen, bazan birbirinden farklı, hatta karşıt bilgiler içeren haberleri sıralamakla yetinilmiş, aralarında tercih yapma yoluna gidilmemiştir. Vâkıdî ve belâzürî şeklinde tarihçiler ise bazı rivayetleri tercih etmiş ve tercih ettikleri rivayetlerin daha doğru olduğunu ileri devam etmiştür.



Soylarına ve tarihe bağlılıkları ile tanınan araplar câhiliye devrinde ensâba dair bilgilere çok önem veriyordu. Bazı kabilelere ait soy kütüğü tomarları ile resûl-i ekrem’in hayatında bazı sahâbîlerin kaleme aldığı hadis sahîfeleri ve devlete ait bazı makalelı belgeler yanında siyer ve tarih yazıcılığında çok önemli yeri olan, hz. ömer zamanında araplar’ın ensâb bilgisini kayıt altına alan divan defterlerinin düzenlenmesiyle ensâb mevzusunda önemli bir ismim atılmıştır. Emevî halifelerinin kabilelerin nesebini iyi bilen kimseleri dımaşk’a çayır ettikleri, çocuklarına arap kabilelerinin ensâbını öğretmelerini istedikleri, birtakımlarına ensâb mevzusunda kitap yazdırdıkları tanınmaktadır. Abbâsîler zamanında hilâfet konusundaki ihtilâfın bilhassa hz. Ali evlâdı ile abbâsîler arasında cereyan etmesi nesep bakımından kimlerin hz. Peygamber’e daha yakın olduğu tartışmasını beraberinde getirmiş ve kureyş kabilesiyle ilgili kitapların kaleme alınmasını elde etmiştır. Kureyş kabilesinin nesebine dair zamanımıza ulaşan ilk müstakil kitap müerric es-sedûsî’nin (ö. 195/810) kitâbü ḥaẕf min nesebi ḳureyş adlı eseridir (kahire 1960; beyrut 1396/1976). Ensâb konusunda arap-islâm dünyasının en önemli şahsiyeti kabul edilen hişâm b. Muhammed el-kelbî’nin (ö. 204/819) başta ensâba ve ahbâra dair olmak üzere 150 kadar yapıt yazdığı kaydedilmektedir. Ibnü’l-kelbî bu eserleri, efsunk bir nesep âlimi olan babası muhammed b. Sâib el-kelbî’nin (ö. 146/763) yazılı ve şifahî bilgilerinden oluşan malzemesini düzenleyerek hazırlamıştır. Ibnü’l-kelbî, babasının her kabile için ayrı ayrı topladığı detayları günümüze eksik bir nüshası intikal eden cemheretü’n-neseb ile nesebü meʿad ve’l-yemeni’l-kebîr adlı eserlerinde bir araya getirmiştir. Mus‘ab b. Abdullah ez-zübeyrî’nin kitâbü nesebi ḳureyş’i ile zübeyr b. Bekkâr’ın cemheretü nesebi ḳureyş ve aḫbâruhâ adlı eseri bugüne ulaşmış en önemli ensâb kitaplarındandır. öteki taraftan arap ensâbı söz konusu olduğunda bunları islâm öncesi arap zamanı ve câhiliye devri şiirleriyle eyyâmü’l-arab’ından ayırmak mümkün değildir. Ibnü’l-kelbî’nin ahbâra dair eserlerinde de görülen bu vaziyet ebû ubeyde ma‘mer b. Müsennâ’nın iki eseri için de geçerlidir. Basra dil okulunun önde gelen âlimlerinden, el-aṣmaʿiyyât adlı antolojisinde eski arap şiirlerini toplayan, ahbâr râvisi asmaî’nin târîḫu’l-ʿarab ḳable’l-islâm adlı bir kitabı bulunmaktadır (nşr. M. Hasan âl-i yâsîn, bağdat 1959). Ahbâr ve ensâb âlimleri içinde heysem b. Adî’yi de anmak icap eder.

Diğer taraftan hz. ömer’in başta medine olmak üzere kûfe, basra, vâsıt, dımaşk, humus, ürdün, filistin ve msıcaklıkr’da düzenleme ettirdiği divan defterleri, sahâbîlerin hal tercümesine dair tabakat ve tarih kitaplarının esas malzemesini teşkil etmiştir. Ilk iki cildini siyer ve megāzîye ayırdığı, sonrasında yazılacak tabakat/terâcim kitaplarına örnek olma özelliği taşıyan kitâbü’ṭ-ṭabaḳāti’l-kebîr adlı eseri zamanımıza ulaşan ibn sa‘d (ö. 230/845), kitâbü’ṭ-ṭabaḳāt müellifi halîfe b. Hayyât ile birinci bölümü siyer ve megāzîye tahsis edilen ensâbü’l-eşrâf adlı kitabın müellifi belâzürî şeklinde âlimler, kitaplarının planını hz. ömer’in sahâbîleri tabakalara ayırma anlayışından hareketle hazırlamışlar, günümüze kadar gelmeyen bu defterlerin varlığını muhafaza etmek suretiyle tarih makalecılığına büyük katkıda bulunmuşlardır.



Siyer ve megāzî. Islâm dünyasında tarih yazıcılığının doğup gelişmesinde resûl-i ekrem’in yaşamını ele alan siyer ve megāzî çalışmalarının kural dışıî bir yeri vardır. Bu çalışmaları i. (vii.) yüzyılda veya ii. (viii.) asırın ilk yarsıcaklıknda vefat eden, bir kısmı sahâbî çocuğu olan tâbiîn âlimlerinin başlattığı bilinmektedir. Bunlar arasında saîd b. Sa‘d b. Ubâde el-hazrecî, sehl b. Ebû hasme el-ensârî, saîd b. Müseyyeb, ubeydullah b. Kâ‘b el-ensârî ve şa‘bî benzer biçimde yazılı sahîfelerdeki haberleri daha sonraki kaynaklarda yer alan kişiler bulunmaktadır (sezgin, gas [Ar.], i/2, s. 65-70). Bu dönemde başta teyzesi hz. âişe olmak üzere bazı sahâbîlerden aldığı hadisleri rivayet eden urve b. Zübeyr ile çeşitli kaynaklardan topladığı hadis ve haberleri bir araya getiren ibn şihâb ez-zührî, zamanımıza farklı kaynaklar içinde ulaşan islâm tarihçiliğinin ilk örnekleri olan bu metinleri, üslûbunun sağlamlığı yanında abartı ve yönlendirmelerden uzak bir şekilde kaleme almak üzere siyer ve megāzî makalecılığını yeni bir safhaya intikal ettirmişlerdir. Urve ve zührî’nin talebelerinden üçü bu alanda eser telif edenler içinde büyük şöhrete ulaşmıştır. Mûsâ b. Ukbe’nin kitâbü’l-meġāzî’si günümüze tümüyle intikal etmemiş olmakla birlikte haberleri bazı kaynaklardan toplanmak suretiyle, ma‘mer b. Râşid’in el-meġāzi’n-nebeviyye’si, Amerikaürrezzâk es-san‘ânî’nin el-muṣannef’i içerisinde vakitımıza ulaşmış ve müstakil olarak da yayımlanmıştır (dımaşk 1401/1981). Zührî’nin üçüncü talebesi ibn ishak’ın siyer’i tarih yazıcılığında efsunk izler bırakmıştır. Resûlullah’ın ancak gazve ve seriyyelerini kaleme alan vâkıdî’nin kitâbü’l-meġāzî adlı eseri ve onun “kâtibü’l-vâkıdî” diye meşhur olan talebesi ibn sa‘d’ın, başında siyer mevzusunun yer aldığı kitâbü’ṭ-ṭabaḳāt’ı ile bu sahanın ana kaynaklarının tamamlandığı bilinmektedir. Daha sonraki tarihçiler bu eserlerden faydalanmış, onların rivayetlerini ve planlarını kullanmıştır. Ibn ishak, bir bölümü bu alanın günümüze ulaşan ilk eseri olan kitâbü’l-mübtedeʾ ve’l-mebʿas̱ ve’l-meġāzî’siyle siyer ve megāzî kitaplarına bilinen şeklini vermiş, zamanımıza intikal etmeyen kitâbü’l-ḫulefâʾ adlı eseriyle de islâm dünyasında tarih eserlerinin derinlik ve süreklilık kazanmasında etken olmuştur. Bu anlayışı benimseyen tarihçilerden bazıları genel dünya tarihiyle, birtakımları resûlullah dönemiyle yada hicretle başlamış olan tarihler yazmıştır. Ayrıca fetihler başta olmak üzere bazı kabilevî, siyasî, iktisadî veya dinî hadiseler, monografiler veya biyografiler, şehir ve bölge tarihleri kaleme alanlar olmuştur. Hicretin ilk üç asrında tarih alanında makalelan sahîfe, risâle ve kitap şeklindeki eserlerin dinî, içtimaî, siyasî, mezhebî ve kabilevî tesirler dolaysıcaklıkyla dikkat, esenlik, genişlik bakımından tarih makalecılığına aynı seviyede katkıda bulunmadığı açıktır. önceleri önemli bir merkez olan medine’nin hadis ve siyere, msıcaklıkr’ın ensâb ve eyyâma, şam’ın emevî geçmişine temayülü olduğu, yemen’in bölge zamanı yanında isrâiliyat rivayetlerine ağırlık verdiği, diğer önemli iki merkezden kûfe’nin emevîler’e karşı rivayetleri ve anlayışı öne çıkardığı, basra âlimlerinin medine ve yemen’deki gelişmelerden etkilendiği muhaddislerin anlayışına daha yakın bulunduğu ve emevîler’e karşı daha mülâyim davrandığı kabul edilmektedir.



Genel ve özel tarihler. Ibnü’n-nedîm, tarih alanında eser veren yahut râvi ödatıyla katkılarda bulunan pek çok müellif adı zikretmektedir (el-fihrist, i/2, s. 277-482). Bunlardan en meşhur olanlarıyla eserleri günümüze ulaşan tarihçilerden bazıları şunlardır: emevî devri tarihçisi olarak malum avâne b. Hakem, ikisi de zamanımıza intikal etmeyen eserlerinden önde gelen kitâbü’t-târîḫ’inde dört halife dönemini ve Amerikaülmelik b. Mervân devrinin sonuna kadar emevî tarihini yazmıştır. Diğer eseri sîretü muʿâviye ve benî ümeyye, islâm dünyasında bir halife ve hânedana dair kaleme alınmış ilk kitap olması bakımından önemlidir. Ii (viii) ve iii. (ix.) yüzyıllardaki biroldukça tarihçi onun bu kitaplarından geniş ölçüde faydalanmış ve nakillerde bulunmuştur. Ebû mihnef lût b. Yahyâ da emevî tarihçisi diye meşhurdur. Kûfe’de yaşadığı anlaşılan ebû mihnef’in hz. Ali ve ehl-i beyt yandaşı olduğu, ridde savaşları, suriye ve irak’ın fetih edilmesi, cemel, sıffîn harpları ve hâricîler başta olmak üzere i. (vii.) çağ vakaları üzerine otuz üç risâle veya kitap yazdığı kaydedilmektedir. Bu eserlerden maḳtelü’l-ḥüseyn ile (küveyt 1987) aḫbârü’l-ümeviyyîn (leiden 1972) günümüze ulaşmıştır (diğer eserleri için bk. Ibnü’n-nedîm, i/2, s. 291-293; sezgin, gas [Ar.], i/2, s. 127-130). Hulefâ-yi râşidîn dönemi tarihçisi olarak efsunk şöhrete ulaşan seyf b. ömer’in kitâbü’r-ridde ve’l-fütûḥ ile kitâbü’l-cemel ve mesîru ʿâʾişe ve ʿalî adlı kitaplarında kabilesi temîm eksenli, çok tafsilatlı ve varlıklı rivayetler bulunmaktadır. Eserin son zamanlarda eksik bir nüshası bulunmuş ve taberî’nin tarihindeki rivayetlerle karşılaştırılarak hep beraberce yayımlanmıştır (nşr. Kāsım es-sâmerrâî, leiden 1415/1995). Taberî benzer biçimde birçok tarihçi ridde ve fütuhat haberlerini yazarken onun rivayetlerinden geniş ölçüde yararlanmıştır. Ibnü’n-nedîm’in elli eserinin adını zikrettiği heysem b. Adî, olayları kronolojik sırası ile naklettiği kitâbü’t-târîḫ ʿale’s-sinîn adlı eserinde arap kabilelerinin ensâb ve ahbârı yanında hz. Peygamber devrinden başlayarak abbâsî halifesi hâdî-ilelhak zamanına kadar (785-786) geniş bir süreci ele almıştır. Taberî, ibn kuteybe, belâzürî, câhiz, ya‘kūbî, mes‘ûdî ve ibn kesîr gibi tarihçiler onun eserleri ve rivayetlerinden iktibaslarda bulunmuştur. Hz. Ali taraftarlarından olan nasr b. Müzâhim’in eserlerinden ancak kitâbü ṣıffîn şerḥu ġazcaâti emîri’l-müʾminîn bugüne ulaşmıştır (kahire 1365). üslûbu daha çok şiir, anekdot ve hitabelerin yer aldığı kıssa yazarlarınınkine benzeyen nasr’ın öteki eserleri hucr b. Adî’nin öldürülmesi, cemel vak‘ası, nehrevân savaşı ve kerbelâ’da hz. Hüseyin’in şehid edilmesi şeklinde konularla ilgilidir.



Iii. (ix.) çağın büyük tarihçilerinin başında ali b. Muhammed el-medâinî gelir. 240’ı aşan kitap ve risâlelerinden en kapsamlısı aḫbârü’l-ḫulefâʾi’l-kebîr olup tarihçiler bundan geniş rivayetler aktarma etmiştir. Günümüze yalnızca et-teʿâzî ile (nşr. Ibtisâm merhûn es-saffâr – bedrî muhammed fehd, necef 1971) birden fazla evlilik meydana getiren kureyşli hanımefendilerın ele alındığı el-mürdifât (Amerikaüsselâm muhammed hârûn, nevâdirü’l-maḫṭûṭât içinde, i, 57-80; kahire 1371/1951, 1392/1972) adlı iki risâlesi intikal eden medâinî siyer, hz. Ebû bekir’den başlayıp abbâsî halifesi mu‘tasım-billâh’a kadarki (833-842) süreci kapsayan islâm tarihinin siyasî, askerî, idarî, malî ve içtimaî konularında en fazlaca yararlanılan bir müelliftir. Halîfe b. Hayyât’ın et-târîḫ’i, islâm dünyasında kronolojik esasa nazaran kaleme alınmış tarih kitaplarından günümüze intikal eden ilk örnektir. Hadis rivayet usulüne bağlı kalan halîfe, ibn ishak’ın siyerinin iki ayrı nüshasından ve târîḫu’l-ḫulefâʾsından faydalanmıştır. Ensâb âlimi, tarihçi ve edip muhammed b. Habîb’in birfazlaca eseri arasında, ayrıntılara girilmeden soy kütüklerini ve annelerinin isminı listeler halinde yazdığı peygamberler ve halifeler zamanı niteliğindeki el-muḥabber’i ile (nşr. Ilse lichtenstädter, haydarâbâd-dekken 1361/1942) hz. âdem’den itibaren bütün peygamberlerle kureyş kabilesinin ensâb ve ahbârına yer verdiği el-münemmaḳ fî aḫbâri ḳureyş (nşr. Hurşîd ahmed fârık, delhi 1384/1964) adlı eseri zikredilmelidir. Dil, edebiyat, kur’an ilimleri, hadis ve tarih sahasındaki eserleriyle tanınan ibn kuteybe’nin iki kitabı tarihle ilgilidir; bunlardan ilki olan ʿuyûnü’l-aḫbâr’da devlet adamlarında bulunması gereken meziyetlerle savaş, seyyidlik, ilim, zühd, dostluk ve hanım gibi kültür ve uygarlık tarihini ilgilendiren çeşitli konulara, diğer eseri el-maʿârif’te halifelerle islâm topluluğunun ileri gelen şahsiyetlerinin ansiklopedik mahiyette ensâb ve tarih ağırlıklı biyografilerine yer almıştır. Hadis hâfızı ve tarihçi ya‘kūb b. Süfyân el-fesevî, baş tarafı günümüze ulaşmayan hacimli bir islâm zamanı ve tabakat kitabı niteliğinde kaleme aldığı el-maʿrife ve’t-târîḫ adlı eserinin (nşr. Ekrem ziyâ el-ömerî, i-iii, bağdad 1394-1396/1974-1976) kronolojik sıraya nazaran düzenlemiş olduğu birinci kısmınü tarihe, ikinci kısmınü ashaptan başlayarak hadis râvilerine ayırmıştır. Eserin ilmî neşrini icra eden ömerî’nin tesbitine gore fesevî, eserinin birinci bölümünde hz. Peygamber’den itibaren 242 (856) seneına kadarki islâm tarihini yazmıştır. Neşri meydana getirilen kısım 136 (754) seneından başlamakta, eserde önemli vakalar yanında hac emirliği yapmış kişiler, vefat etmiş meşhur şahsiyetler bilhassa kaydedilmektedir. Eserin tabakat kısmında ashap, tâbiîn ve daha sonraki râviler ele alınmaktadır. Islâm tarihinin iki buçuk asırlık tarihinin yer aldığı bu eser, ṭabaḳāt’ının başına ancak hz. Peygamber’in siyerini koymuş olan ibn sa‘d’dan bu yönüyle ayrılmaktadır.



Abbâsî halifesi mütevekkil-alellah’ın nedimliğini icra eden ve iki tarih kitabıyla şöhrete ulaşan belâzürî’nin fütûḥu’l-büldân’ında hz. Peygamber zamanından iii. (ix.) yüzyıla kadar ilk islâm fetihleri bölge ve şehir esasına bakılırsa anlatılmıştır. Belâzürî bu eserinde harplara hiç yer vermeden bir zeminin kimin tarafından hangi tarihte fethedildiğine, barış yada savaş yoluyla ele geçirildiğine dair haberleri, buna bağlı olarak antlaşmalarda belirlenen toprak vergilerini ve cizye miktarlarını zikretmeye bilhassa dikkat etmiştir. Onun diğer eseri ensâbü’l-eşrâf ise tabakat, ensâb ve ahbâr üslûplarının birleştirilmesiyle telif edilmiş, birçoğu vakitımıza ulaşmayan kaynaklarda yer edinen haberleri içerisine alan ve resûl-i ekrem döneminden abbâsîler’in ilk devirlerine kadar gelen önemli bir kaynaktır. Msıcaklıkrlı tarihçi ebü’l-kāsım ibn Amerikaülhakem fütûḥu mıṣr ve’l-maġrib ve’l-endelüs’ü, şiî tarihçisi ibn a‘sem el-kûfî umumi tarih niteliğindeki kitâbü’l-fütûḥ’u kaleme almıştır. Iii. (ix.) çağın ortalarında yazıldığı anlaşılan, müellifi bilinmeyen aḫbârü’d-devleti’l-ʿabbâsiyye, abbâsî daveti ve abbâsîler’in kurumu hususunda önem taşımaktadır. Dünya tarihiyle başlayan, islâm öncesi ve islâm sonrası olayları anlatırken her zaman iran’ı ön planda tutan ebû hanîfe ed-dîneverî, el-aḫbârü’ṭ-ṭıvâl adlı eserinde iran’ın fethi ve sıffîn savaşı gibi olaylara genişçe yer vermiştir. Hem de botanik âlimi olan dîneverî eserinde edebî bir üslûp kullanmış, olaylar arasından ebû müslim ihtilâli ve onun öldürülmesi, bağdat’ın kurumu, râvendiye vak‘ası, me’mûn ve emîn arasındaki savaşım, bâbek ve afşin isyanları gibi mevzulara yer vermiştir. Ahmed b. Ishak el-ya‘kūbî, târîḫu’l-yaʿḳūbî adlı dünya tarihinde 259 (872) yılına kadar gelen hadiseleri yazmıştır. Isrâiloğulları tarihiyle başladığı eserinde hz. îsâ ve havârileri, bâbil, asur, hint, çin, yunan, roma, mısır, berberîler ve türkler benzer biçimde biroldukca kavmin siyasî ve kültürel yönlerine değinerek ilk doğru dünya tarihini meydana getirmeye çalışmıştır. Bu devrin öteki tarihçilerde hemen hiç rastlanmayan, her hükümdarın tahta geçişini burçların durumuyla ilişkilendirmesi kendisinin astrolojiye olan düşkünlüğünü göstermektedir.



Müfessir, muhaddis, fakih ve tarihçi olarak büyük şöhret kazanan muhammed b. Cerîr et-taberî’nin târîḫu’l-ümem ve’l-mülûk’ü hicretin ilk üç asrının rivayet tarihçiliğinin en üst seviyesini temsil etmektedir. Hz. âdem’den başlayıp 302 (915) seneına kadar cereyan eden vakaları özetleyen taberî eserinin mukaddimesinde yazacağı tarihin konularını belirler. Taberî, yaşamına dair malumat verdiği kişiler hakkındaki bir değerlendirme yapmadığı benzer biçimde naklettiği rivayetlerin doğruluğu üzerinde düşünce belirtmeden sorumluluğu haberleri nakledenlere, bu tarz şeylerin kabul edilip edilmemesiyle ilgili kararı da okuyucuya bırakmaktadır. Onun kronolojik esasa nazaran telif etmiş olduğu bu eserin en önemli özelliklerinden biri de zamanımıza ulaşmayan birfazlaca tarihçinin sahîfe ve kitaplarından rivayet icâzeti almış olduğunı yayınlayan senedleri zikretmek suretiyle yaptığı iktibaslarla kaleme alınmış olmasıdır. Türk asıllı tarihçi ebû bekir es-sûlî’nin kitâbü’l-evrâḳ fî aḫbâri âli ʿabbâs ve eşʿârihim adlı, bazı bölümleri yayımlanan eseri uygar tarihçilerce abbâsî tarihinin önemli kaynakları içinde sayılır.



öte yandan bölge ve şehir tarihlerinin tarih yazıcılığında önemli bir yeri bulunmaktadır. Hasan-ı basrî’nin (ö. 110/728) kaleme aldığı feżâʾilü mekke ve’s-sekeni bihâ adlı risâle (küveyt 1980) mekke ile kâbe’nin kutsiyetine dair bugüne ulaşan en eski metindir. Risâlenin, arapça metninin basılmasından senelerce önce miralay mustafa hâmî tarafından fazîletü’l-mücâvere fî mekkete’l-mükerreme ismiyla türkçe’ye çevrilmesi (istanbul 1280) dikkat çekicidir. Mekke tarihi üzerine bir eser yazdığı rivayet edilen osman b. Amr b. Sâc el-kureşî el-cezerî’nin haber ve rivayetlerinden ezrakī geniş ölçüde faydalanmıştır. Mekke’nin yerleşim planı, topografik yapısı ve kâbe ile alakalı geniş malumat içeren, şehrin tarihiyle alakalı bütün rivayetleri toplamaya çalışan ebü’l-velîd el-ezrakī’nin aḫbâru mekke ve mâ câʾe fîhâ mine’l-âs̱âr’ı (mekke 1994) çok önemli bir kaynaktır. Ezrakī, mekke’deki binaların kitâbelerini en doğru şekilde nakletmek üzere eserinin değerini arttırmıştır. Fâkihî’nin aḫbâru mekke’si de bu dönemde kaleme alınmış kıymetli bir şehir zamanı olup müellif kitabında bölümleme yapmadan muhaddislerin usulünü takip ederek ulaşabildiği tüm rivayetleri toplamıştır (mekke 1407/1987). Medine’nin ilk şehir zamanı ibn zebâle tarafından 199 (814) yılında kitâbü’l-medîne ve aḫbâruhâ (aḫbârü’l-medîne) ismiyla telif edilmiştir. Wüstenfeld zamanımıza intikal etmeyen bu eseri, ibn zebâle’nin semhûdî’nin vefâʾü’l-vefâ’sı başta olmak üzere daha sonraki medine tarihlerindeki rivayetleri bir araya getirip yayımlamıştır (göttingen 1860). Ibnü’n-nedîm de ubeydullah b. Ebû saîd el-verrâk, medâinî, ebû ali hasan b. Halef ibn şâzân ve zübeyr b. Bekkâr’ın medine tarihine dair günümüze ulaşmayan eserlerinin adını vermektedir. Ibn şebbe mekke, kûfe ve basra tarihleri yanında islâm tarihinin bazı olaylarıyla alakalı yeniden zamanımıza intikal etmeyen birfazlaca kitap yazmıştır. Bazı bölümleri eksik olsa da bugüne kadar gelen tek eseri târîḫu’l-medîneti’l-münevvere’dir. Eserin birinci kısmınde hz. Peygamber’in medine’deki yaşamı, mescid-i nebevî ve çevresiyle şehrin vadileri, mescidleri, kabilelerin bölgeleri, çarşı pazarlar gibi mevzular ele alınmakta, ikinci kısımda hz. ömer, üçüncü kısımda hz. Osman’ın hilâfet dönemleri ile alakalı malumat verilmektedir (el-fihrist, i/2, s. 293).



Coğrafya kitapları. Islâm’dan önce araplar arabistan, komşu bölge ve ülkeler hakkındaki bazı bilgilere sahipti. Semane ve yıldızlara dair gmeşhurk gözlemlerine dayanan tecrübeleri vardı. Yolculuklarda, takvim düzenlemelerinde ve hava durumu tahminlerinde bu bilgilerden faydalanıyorlardı. Islâm coğrafyacılığının temelleri ii. (viii.) yüzyılda abbâsîler döneminde yunan, iran ve hint astronomi-coğrafya çalışmalarının yardımıyla atılmıştı. Ix-x. Yüzyıllarda yetişen müslüman coğrafyacılar tarih açısından efsunk önem taşıyan eserler yazmıştır. Bağdat’ta halife me’mûn’un himayesinde çalışan müslüman astronomi bilginleri ve matematikçiler “es-sûretü’l-me’mûniyye” isminı verdikleri bir dünya haritası çizmişti. Bunun yanında muhammed b. Mûsâ el-hârizmî tarafından çizilen dünya haritası da günümüze ulaşmamıştır. Ibn serâbiyûn (sührâb) 902-945 senelerı arasında kitâbü ʿacâʾibi’l-eḳālîmi’s-sebʿa’yı kaleme almış, ya‘kūb b. Ishak el-kindî benzer biçimde filozoflar fizikî coğrafyanın gelişmesine yardımcı olmuştur. Kindî’ye bu konuda biroldukca risâle atfedilmiş, öğrencisi ibnü’t-tayyib es-serahsî de coğrafyaya dair eserler yazmıştır. Ix. Yüzyılın ortalarında irak’ta önemli coğrafyacılar yetişmiştir. Bilinen dünyayı ilk tarif eden coğrafyacı olması dolaysıcaklıkyla kendisine “islâm coğrafyasının babası” unvanı verilen ibn hurdâzbih kitâbü’l-mesâlik ve’l-memâlik’i kaleme almış, ya‘kūbî kitâbü’l-büldân’ında onun usulünü takip etmiştir. Mes‘ûdî’nin et-tenbîh ve’l-işrâf’ı hem bir coğrafya kitabı hem bir genel tarihtir. Kitâbü’l-büldân sahibi ibnü’l-fakīh, el-aʿlâḳu’n-nefîse müellifi ibn rüste, kitâbü’l-ḥarâc ve ṣanʿati’l-kitâbe’nin yazarı kudâme b. Ca‘fer, iktisadî coğrafya üzerindeki kitâbü’t-tebaṣṣur bi’t-ticâre adlı eseriyle câhiz devrin diğer coğrafyacılarıdır. Iii. (x.) çağın ilk yarsıcaklıknda horasan’da yetişen, ṣuverü’l-eḳālîm ismiyla bilinen coğrafya kitabının müellifi ebû zeyd el-belhî’nin öncülük etmiş olduğu, ancak islâm ülkelerinin coğrafyasını inceleyen bir anlayış ortaya çıkmıştır.



Tabakat ve terâcim kitapları. Islâm tarihinde biyografi imlaının özellikle hz. Peygamber’in, sahâbe, tâbiîn ve sonraki nesillerin, hadisleri nakleden râvilerin hayatını tesbit etmek amacıyla özgün bir tür olarak ortaya çıktığı kabul edilmektedir. Ibn sa‘d’ın kitâbü’ṭ-ṭabaḳāti’l-kebîr’i (eṭ-ṭabaḳātü’l-kübrâ) yaşam öyküsü alanındaki çalışmaların ilk örneğidir. Resûl-i ekrem’in hadislerini nakleden râvilerin yaşamına dair iii. (ix.) yüzyıldan itibaren “ricâlü’l-hadîs” kitapları telif edilmeye başlanmıştır. Buhârî’nin et-târîḫu’l-kebîr, et-târîḫu’l-evsaṭ ve et-târîḫu’ṣ-ṣaġīr’i, ibn ebû âsım’ın el-âḥâd ve’l-mes̱ânî’si, ebü’l-kāsım el-begavî’nin muʿcemü’ṣ-ṣaḥâbe’si, ibn kāni‘in muʿcemü’ṣ-ṣaḥâbe’si, ibn hibbân el-büstî’nin es̱-s̱iḳāt, târîḫu’ṣ-ṣaḥâbe, kitâbü (maʿrifeti)’l-mecrûḥîn ve meşâhîru ʿulemâʾi’l-emṣâr adlı eserleri bu zamanda yapılan önemli ricâl çalışmaları arasında rakamlabilir. Zamanla çeşitli alanlarda meşhur olmuş kişilerle alakalı çok rakamda yaşam öyküsü kitabı telif edilmiştir. Cehşiyârî’nin kitâbü’l-vüzerâʾ ve’l-küttâb’ı, muhammed b. Yûsuf el-kindî’nin kitâbü’l-vülât ve aḫbâru ḳuḍâti mıṣr adlı eserleri, muhammed b. Halef vekî‘in aḫbârü’l-ḳuḍât’ı bu zamanda kaleme alınan yaşam öyküsü kitaplarının başlıcalarıdır. Iii. (ix.) yüzyılın ortalarından itibaren şairlere ait yaşam öyküsü eserleri makalelmıştır. Ibn sellâm el-cumahî ṭabaḳātü’ş-şuʿarâʾsında câhiliye devrinden emevîler’in son dönemine kadar yetişmiş şairleri tanıtmıştır. Ibn kuteybe eş-şiʿr ve’ş-şuʿarâʾ adlı eserinde başlangıçtan iii. (ix.) çağın ortalarına kadar gelen şairlerin biyografisini yazmış ve şiirlerinden örnekler vermiştir. Bunun yanında câhiz kitâbü’l-buḫalâʾsında cimriliğiyle meşhur kişilerden, el-burṣân ve’l-ʿurcân ve’l-ʿumyân ve’l-ḥûlân adlı kitabında özürlü ve hastalıklı olan meşhur simalardan bahseder.

Edebî eserler. Bu zamanda tarih açısından önemli birer kaynak rakamlan edebiyat kitapları da yazılmıştır. Câhiz’in el-beyân ve’t-tebyîn’i tarihî ehemmiyeti olan belge ve kayıtları içermektedir. Câhiz’in et-tâc fî aḫlâḳi’l-mülûk adlı eserinde emevîler ve abbâsîler’de eğlence ve mûsikiyle ilgili âdet ve uygulamaların anlatıldığı üçüncü bölüm kültür tarihi bakımından büyük değer taşır. Ebü’l-ferec el-isfahânî el-eġānî’sinde, emevî devrinde ve abbâsîler’in ilk dönemlerinde yaşayan şarkıcı ve bestekârlarla bunların şarkı ve bestelerini konu edinmiştir. Müberred’in en ünlü eseri olup klasik arap edebiyatının dört temel deposundan biri sayılan el-kâmil de dönemin zamanı açısından önemli bilgiler ihtiva eder.



Seyahatnâmeler. Seyahatnâmelerin de islâm tarih makalecılığında önemli bir yeri vardır. Arap edebiyatında daha çok “rihle”, fars edebiyatında “sefernâme” adı verilen seyahatnâmeler islâm’ın ilk dönemlerinden itibaren kaleme alınmaya başlanmıştır. Günümüze bazı bölümleri intikal eden ilk seyahatnâme tâbiînden mekhûl b. Ebû müslim’e (ö. 112/730) aittir. Süleyman et-tâcir 237 (851-52) senesinde çin, hindistan ve malezya seyahatiyle ilgili aḫbâru’ṣ-ṣîn ve’l-hind adlı bir eser kaleme almış, ebû zeyd es-sîrâfî buna bir zeyil yazmıştır. Ahmed b. Hanbel’in seyahatnâmesine (rihle) oğlu abdullah ez-zevâʾid’inde uzun bir bölüm ayırmıştır. Ebû hâtim er-râzî de bir seyahatnâme kaleme almış, oğlu ibn ebû hâtim babasının eserine el-cerḥ ve’t-taʿdîl’inde iki bölüm ayırmıştır. Abbâsî halifesi muktedir-billâh 309’da (921) idil bulgar hanlığı’na ibn fadlan başkanlığında bir kurul göndermiş, ibn fadlan bu seferi anlatan bir seyahatnâme (risâletü ibn faḍlân) kaleme almıştır. Seyahatnâmesinde gördüğü ülkeler, halklar ve kabileler hakkında etnografik ve antropolojik bilgiler vermiştir. Müellifin şahsî müşahedelerine dayanması sebebiyle yaratı o dönemin siyasal ve kültürel tarihi için varlıklı ve orijinal bir kaynak sayılır. Devlet yönetiminin temel ilkeleri, devlet başkanında bulunması ihtiyaç duyulan özellikleri, devlet yönetiminde dikkat edilmesi istenen hususlar vb.Ni konu alan siyâsetnâme (siyerü’l-mülûk, naṣîḥatnâme) türündeki eserler devletlerin geçmişine ışık tutan önemli kaynaklardır (bk. Siyâsetnâme).


Kaynakça
Ibn sa‘d, eṭ-ṭabaḳāt, iii, 285.

Belâzürî, fütûh (fayda), s. 1.

Mes‘ûdî, mürûcü’ẕ-ẕeheb (ABDülhamîd), ii, 34-38.

Ibnü’n-nedîm, el-fihrist (nşr. Eymen fuâd seyyid), london 1430/2009, i/1, s. 15; i/2, s. 277-482.

Yâkūt, muʿcemü’l-büldân, iv, 292.

M. şemseddin [Günaltay], islâm’da târih ve müverrihler, istanbul 1339-42.

Hüseyin nassâr, neşʾetü’t-tedvîni’t-târîḫî ʿinde’l-ʿarab, kahire 1956.

Amerikaülazîz ed-dûrî, baḥs̱ fî neşʾeti ʿilmi’t-târîḫ ʿinde’l-ʿarab, beyrut 1960.

F. Rosenthal, ʿilmü’t-târîḫ ʿinde’l-müslimîn (trc. Sâlih ahmed el-alî), bağdad 1963.

Muhammed ikbal, islâm’da dinî tefekkürün yeniden teşekkülü (trc. Sofi huri), istanbul 1964, s. 144-146, 157 vd.

Seyyid Amerikaülazîz sâlim, et-târîḫ ve’l-müʾerriḫûne’l-ʿarab, iskenderiye 1967.

Sezgin, gas [Ar.], i/1, s. 117-152; i/2, s. 3-43, 65-70, 127-130.

A.Mlf., “islâm tarihinin kaynağı olmak bakımından hadisin ehemmiyeti”, ited, ii/1 (1956-57), s. 19-36.

şâleke mustafa, et-târîḫu’l-ʿarabî ve’l-müʾerriḫûn, beyrut 1983, i.

Muhammed b. Sâmil es-sülemî, menhecü kitâbeti’t-târîḫi’l-islâmî, riyad 1406/1986.

Sabri hizmetli, islâm tarihçiliği üzerine, ankara 1991.

M. Fethî osman, el-medḫal ile’t-târîḫi’l-islâmî, beyrut 1412/1992.

Tanım khalidi, arabic historical thought in the classical period, cambridge 1994.

Ramazan şeşen, müslümanlarda tarih-coğrafya yazıcılığı, istanbul 1998.

M. Amerikaülhay el-kettânî, hz. Peygamber’in yönetimi: et-terâtîbü’l-idâriyye (trc. Ahmet özel), istanbul 2003, ii, 336.

Chase f. Robinson, islamic historiography, cambridge 2003.

R. Stephen humphreys, islâm tarih metodolojisi-bir toplumsal tarih uygulaması (trc. Murtaza bedir – fuat aydın), istanbul 2004, s. 97-136.

A.Mlf., “taʾrīk̲h̲”, ei2 (fr.), x, 290-296.

Kasım şulul, islâm düşüncesinde tarih tasavvuru ve usûlü, istanbul 2008.

şaban öz, ilk siyer kaynakları ve müellifleri, istanbul 2008.

Cevâd ali, “mevâridü târîḫi’ṭ-ṭaberî”, mmiir., i (1950), s. 143-231; ii (1951), s. 135-190; iii (1954), s. 16-56; viii (1961), s. 425-436.

Mustafa fayda, “islâm dünyasında ilk şehir tarihleri ve ibn şebbe’nin medine-i münevvere tarihi”, aüifd, xxviii (1986), s. 167-180.

Ibrâhim beydûn, “mesâʾilü’l-menhec fi’l-kitâbeti’t-târîḫiyyeti’l-ʿarabiyye”, el-fikrü’l-ʿarabî, x/58, beyrut 1989, s. 8-25.

M. Mahfuz söylemez, “klasik dönem islâm tarihçilerinin tarih anlayışı”, islâmî ilimler dergisi, iii/2, ankara 2008, s. 7-32.

H. A. R. Gibb, “tarih”, ia, xi, 777-799.

Nihad m. çetin, “ahbâr”, dia, i, 489.

Maddenin bu bölümü tdv islâm ansiklopedisi’nin 2011 yılında istanbul’da basılan 40. Cildinde, 30-36 numaralı sayfalarda yer almıştır. Basılı nüshayı pdf dosyası olarak indirmek için tıklayınız.

2/11
Müellif:
Mustafa sabri küçükaşci
Irak, arabistan. Arabistan yarımadasında siyer ve megāzî ile başlayan medine merkezli tarih çalışmaları, abbâsîler’in başşehir bağdat’ı kurmalarıyla hilâfetin siyasi ve kültürel merkezi konumuna gelen irak’ta gelişti ve irak tarih ekolü iv. (x.) yüzyıldan itibaren medine mektebiyle yarışır duruma geldi. Bununla birlikte medine siyer ve megāzî alanında ix. (xv.) yüzyılın sonuna kadar belirleyici özelliğini sürdürdü. Aralıksız geçindiren, kıssacı geleneğin ağır bastığı bu tarih anlayışı upuzun bir süre iraklı tarihçilerin öncülüğünde devam etti. Tarihçiler kitaplarında islâm medeniyetinin tüm unsurlarına yer verdiler. Iv. (x.) yüzyıldan bağdat’ın moğol istilâsına uğramasına kadar (656/1258) bağdatlı tarihçiler islâm tarih makalecılığında önemli rol oynadı. Bağdat’ın işgaliyle birlikte islâm tarihçiliğinin ekseni dönemin güçlü islâm devleti memlükler’in siyasî merkezi olan msıcaklıkr ve suriye’ye kaydı.

Islâm’ın ilk üç asrında isnada dayalı sürdürülen rivayet tarihçiliği iii. (ix.) asırın sonlarında yerini kısaca kaynağa işaret etmeye bıraktı, ileriki asırlarda ise tarihçilerin çoğu tarafınca terkedildi; alıntı meydana getirilen yada faydalanılan kaynakların zikredilmesi cihetine gidildi. Bu dönemde şifahî rivayetlere meydana getirilen atıfların yerini makalelı rivayetler almaya başladı; antlaşma metinleri ve yazışmalar şeklinde resmî devlet belgelerinin kullanılması yaygınlaştı. Bunun temel sebebi abbâsî devlet bürokrasisinde görev alan ebû bekir es-sûlî, ibn miskeveyh ve hilâl es-sâbî gibi kâtiplerin tarih eserleri kaleme almasıdır. Bunlar tarih yazımının gelişimine katkıda bulundukları şeklinde bilgiyi deposundan alarak tarihin müstakil bir disiplin olmasında efsunk rol üstlendiler. Bu sayede pratik uygulamaların yanı sıra resmî belgeler tarih kitaplarında kayıt altına alındı.

Iv. (x.) yüzyıl arap edebiyatında özellikle tarih ve coğrafya alanında önemli gelişmelerin yaşanmasının etkenlerinden biri iii. (ix.) yüzyıldan itibaren tarih yazımına konu olan şuûbiyye hareketidir. Başta fars olmak üzere arap olmayan kültürlere ilişik rivayetler tarih kitaplarında belirgin şekilde yer almaya başladı. Bağdat ekolüne mensup, genel tarih yazıcılığının iran’daki temsilcilerinden hamza el-isfahânî’nin çalışmalarında olduğu gibi tarih eserlerinde iran ve türk tarihiyle alakalı bilgilere daha yoğun halde yer verildi. özellikle iran’ı ön planda tutan anlayış yaygınlaştı. Arapça tarih kitapları kaleme alınmaya devam ederken arapça’dan farsça’ya tercümeler yapıldı. Nitekim islâm tarihinde ilk farsça tarihleri arapça tarih kitaplarının veya muhtasarlarının çevirisi meydana getirir. Muhammed b. Hüseyin el-beyhakī’nin eserinde olduğu şeklinde farsça tarih kitaplarında da irak ekolünün etkileri görülür. Hicretin ilk iki asrında islâm dünyasının düşünce yaşamına nüfuz etmeye başlayan helenistik kültür iv. (x.) yüzyıldan itibaren tarih imlaında yoğun şekilde kendini gösterdi. Bu asırdan itibaren islâm hâkimiyeti altında yaşayan hıristiyan toplulukları arasında arapça’nın yaygınlaşarak bizans ve kilise tarihlerinin derlenmesi tarih imlaına yeni bir boyut kazanmıştırrdı. Islâm zamanı şuûbiyye hareketi ve helenistik kültürün etkileriyle bir arap tarihi olmaktan çıktı ve daha genel bir vasıf kazandı. Böylece iii. (ix.) yüzyılın ortalarından itibaren irak’ta özellikle saray ve küttâb çevrelerinin öncülüğünde iran, helenistik ve arap-islâm geleneklerini hadis ve edebiyatla birleştiren yeni bir tarih anlayışı ortaya çıktı.

Reklam: rüyada dans etmek  rüyada zemzem suyu içmek   rüyada babaannemi görmek  rüyada ağda yaptırmak  rüyada akide şekeri görmek  rüyada zabıta görmek  rüyada ağda yapmak  rüyada zar görmek  rüyada cacık görmek   rüyada zombi görmek   rüyada deve kuşu görmek   rüyada ejderha görmek   rüyada adam bıçaklamak  ruyada ev almak  rüyada anahtar görmek   rüyada arkadaş görmek  rüyada balık görmek  rüyada balık tutmak   rüyada deprem olduğunu görmek ne anlama gelir  rüyada ev görmek  ruyada yilan gormek


Iii. (ix.) yüzyılda başlamış olan umumi tarihçilik daha sonraki asırlarda bağdat merkezli olarak devam ettirildi. Melkî patriği saîd b. Bıtrîḳ’ın et-târîḫu’l-mecmûʿ adlı eseri bu alanın ilk örneklerindendir. Bir dünya tarihçisi olarak temayüz eden ali b. Hüseyin el-mes‘ûdî, taberî’de temsil edilen islâm tarihçiliğini yeni unsurlar ekleyip daha da zenginleştirdi. Peşinden genel tarihçilik iki kola ayrıldı. Ibnü’l-esîr, el-kâmil fi’t-târîḫ’inde taberî’nin usulünü takip ederken ibn miskeveyh tecâribü’l-ümem’de mes‘ûdî’yi örnek aldı. Bu dönemde makalelan eserler arasında mes‘ûdî’nin çağdaşı olan agapius b. Kostantin el-menbicî’nin el-ʿunvân adlı kapsamlı dünya tarihinin önemli bir kısmı günümüze ulaştı. Sâbit b. Sinân es-sâbî’nin bir vak‘anüvis titizliğiyle kaleme alınan taberî tarihinin zeyli mahiyetindeki kitâbü’t-târîḫ’inin karmatîler hakkındaki oldukça özgün araç-gereç ihtiva eden bölümü vakitımıza ulaşmış erken dönem genel tarihlerindendir. Ebû bişr ed-dûlâbî’nin bugüne dek gelmeyen aḫbârü’l-ḫulefâʾsı ile irak ekolünün temsilcilerinden yahyâ b. Saîd el-antâkî’nin saîd b. Bıtrîḳ’ın geçmişine zeyil mahiyetinde kaleme aldığı yapıt hânedanlara bakılırsa düzenlenmiş ilk örneklerdir. Mücâşiî’nin bağdat’ta telif ettiği ed-düvel fi’t-târîḫ’i ile yâkūt el-hamevî’nin günümüze ulaşmayan kitâbü’d-düvel’i devletler esasına gore ele alınmış genel tarihlerdir. Garsünni‘me es-sâbî’nin babasının et-târîḫ’ine zeyil şeklinde yazdığı ʿuyûnü’t-tevârîḫ’i selçuklu tarihçilerinin iktibaslarıyla bugüne kadar geldi. Umumi tarih geleneğini sürdürüp taberî’nin evveliyatına tekmile adıyla zeyil yazan ve buna ʿuyûnü’t-tevârîḫ’i dahil eden muhammed b. Amerikaülmelik el-hemedânî’nin eseri genel tarihlerin birbirinin tamamlayıcısı olarak telif edildiğini göstermektedir. Hemedânî’nin bir özelliği de siyasî olayların yanında idarî, ekonomik, toplumsal ve kültürel vakaları ele alıp tarihî bilgiyi zenginleştirmesidir.


Irak’ta tarih yazıcılığında görülen bu hızlı gelişmenin daha sonraki asırlarda yavaşladığı görülmektedir. Bu dönemde irak’ta kaleme alınan eserlerde olayların bir senteze gidilmeden kaydedilmesi anlayışı yaygınlaştı. Vi. (xii.) yüzyılın sonları ile vii. (xiii.) çağın adım atarından itibaren siyasetçi tarihçilerin yanı sıra tarihçiliği meslek edinmiş âlimler de islâm tarih yazıcılığına katkıda bulunmaya başladı. Arapça’nın yanı sıra farsça tarih imlaının yaygınlaşması islâm tarihçiliğinin yeni boyutlar kazanmasını sağladı. Islâm dünyasının bir taraftan haçlı, öteki yandan moğol tehlikesiyle karşılaşması tarih yazımını tekrar canlandırdı. Ek olarak selçuklular, zengîler, eyyûbîler ve hârizmşahlar şeklinde hânedanların teşekkülü dünya zamanı telif etme fikrini gündeme getirdi. Ibnü’l-esîr şeklinde tarihçiler bu alanda önemli eserler kaleme aldılar. Bu zamanda hadiselerin tafsilâtlı şekilde anlatımına paralel toplumsal ve kültürel vakalara daha çok yer veren yeni bir anlayış ortaya çıktı. Hamza el-isfahânî’nin târîḫu sinî mülûki’l-arż ve’l-enbiyâʾ adlı eserinde olduğu şeklinde aktarılan malumat kadar eserin bir dünya tarihi şeklinde tasarlanması da önem arzediyordu. Bu anlayışın öncülüğünü, olayları sebep-sonuç ilişkileri açısından ele alarak bir bakıma tarih felsefesi meydana getiren, sadece bir bölgenin veya bir hânedanın değil bütün islâm dünyasının tarihini kaleme alarak ihmal edilen batı (mağrib) islâm dünyasındaki olayları kayıt dibine almaya örutubet veren izzeddin ibnü’l-esîr yaptı. Irak tarih geleneğine bağlı olan ibnü’l-esîr’in çizgisi mirʾâtü’z-zamân fî târîḫi’l-aʿyân adlı eseriyle sıbt ibnü’l-cevzî tarafından suriye’de sürdürüldü. Ibnü’l-esîr’in zamanı için bir zeyil kaleme alan ibnü’s-sâî’nin irak tarih imlaındaki yeri, resmî belgelere yer vermesi ve abbâsîler’in yıkılışıyla bağdat’ın moğollar tarafınca istilâsına şahit olması bakımından önemlidir. Süryânî filozofu, ilâhiyatçı, edip ve hekim ibnü’l-ibrî’nin kronografya’sı eserlıştan 1286 yılına kadar gelen süryânîce bir dünya tarihidir. Hakkındaki malumat verdiği vii. (xiii.) yüzyıldaki vakaların birçoğuna tanıklık eden ibnü’l-ibrî’nin eseri, müellifi tarafından târîḫu muḫtaṣari’d-düvel ismiyla ihtisar edilerek aslına bakarsak yer almayan bilgi ve biyografilerin yanında kısa bir incil tarihi de eklendi. Abdullah b. Es‘ad el-yâfiî’nin mirʾâtü’l-cenân adlı genel islâm tarihi de yemen’e dair verdiği ilâve bilgilerle öne çıkar.



Iv. (x.) yüzyıldan sonrasında yaşayan iraklı tarihçilerin bir kısmı sadece kendi çağlarında cereyan eden hadiseleri kaydetmekle yetindiler. Kendi bölge ve ülkeleri dahilindeki vak‘alara genişçe yer vermek üzere içinde yaşadıkları devletin ve şehirlerin tarihiyle ilgilendiler (ibn haldûn, i, 202). Bu dönemde bağdat’ın siyasî merkez olarak zayıflaması üzerine irak ve çevresiyle sınırlı bir tarih anlayışı ortaya çıktı. Kronolojik esasa nazaran telif edilen eserler artan oranda sarayın ve yöneticilerin etkinlikleri üzerinde yoğunlaştı. Bu husus bürokraside görev alanların siyasî tarih yazıcılığında faal olmasından kaynaklanıyordu. Bu çerçevede genel tarih kitaplarının metodunu takip ederek vakaları kronolojik sırası ile kaleme alan ebû bekir es-sûlî, bağdat merkezli anlatımı benimseyen ilk müelliflerdendir. V. (xi.) yüzyılda bu anlayış yaygınlaştı. Bağdat hilâfet sarayındaki protokol kuralları ve resmî yazışmalar başta olmak üzere dönemin idarî yapısı hakkındaki mâlûmat vermesi, ayrıca bazı önemli belgeler ihtiva etmesi ve kendi gözlemlerini yansıtması dolayısıyla hilâl b. Muhassin es-sâbî’nin çalışmaları ayrı bir kıymet taşımaktadır. Abbâsî vezirlerinden rûzrâverî’nin ẕeylü tecâribi’l-ümem adlı kronolojik eseri de bağdat merkezli bir hânedan tarihidir. Ebü’l-ferec ibnü’l-cevzî’nin el-muntaẓam’ı abbâsîler’in siyasî tarihini ve bağdat merkezli anlayışı yansıtan örneklerin başlangıcında gelmektedir. Siyer dahil tarihin tüm alanlarında yaratı veren ibnü’l-cevzî vakaları ve biyografileri yıllara bakılırsa ayrı başlıklar altında kaydetmek suretiyle iki metodu birleştirip tarih makalecılığına yenilik getirdi; onun bu metodu sonraki dönem tarihçileri tarafınca örnek alındı. Zahîrüddin el-kâzerûnî’nin et-târîḫ adlı eseri müellifin ravżatü’l-erîb adlı genel islâm tarihinin muhtasarıdır. Ibnü’l-fuvatî, islâm coğrafyasının doğu bölgelerinde artık ikinci plana düştüğü görülen arapça tarih ve terâcim imlaının irak’taki son temsilcilerindendir.



Iii. (ix.) yüzyılda başlamış olan sahâbe, ricâl, dört halife ve diğer halifeler için siyer ve menâkıb kitapları yazımı iv. (x.) yüzyıldan itibaren artarak sürdü. Siyer kitapları bir ferdin hayatını anlattığı şeklinde o kişiyle alakalı hâtıraların bir araya getirilmesinden de oluşuyordu (taberî, vii, 332). Ayrıca örutubet atfedilen bazı siyasi, sosyal ve dinî hadiselerin veya monografi ve biyografilerle şehir ve bölge zamanı imlaında önemli gelişmeler kaydedildi. Böylece tarih makalecılığının konuları çeşitlendi ve tarihî vakalara verilen önem arttı. Tarih metinleri özellikle içerik bakımından çok zenginleşti. Ondan sonra bermekî, zenc ve havâric’e, ömer b. Hattâb ve ömer b. ABDülazîz’e, sıffîn ve kerbelâ olayına hasredilmiş özel tarihler ortaya çıktı. Bunun yanı sıra ibnü’l-esîr’in et-târîḫu’l-bâhir fi’d-devleti’l-atâbekiyye’si gibi bir hânedanı mevzu alan tarih çalışmaları yapıldı. Bu dönemde diğer ilimlerin tarih içerisinde yer almaya başladığı ve tarihçilerin islâm kültür ve medeniyetinin gelişimine paralel olarak belli konularda yoğunlaştığı görülmektedir. Diğer taraftan halifeler yanında vezirler başta olmak üzere bürokraside vazife yapanların birtakımları tarih yazımına katkıda bulunurken birtakımları tarih yazımını teşvik etti. Aynı şekilde müsbet ilimlerle uğraşan muhammed b. Ebû bekir er-râzî ve ebû nasr yahyâ b. Cerîr et-tikrîtî benzer biçimde âlimler tarihle alâkalı eserler kaleme aldı. özellikle ibn cezle ve ibn butlân gibi hekim ve eczacı âlimlerin tarih yazımına önemli katkı sağlamış oldukları tanınmaktadır. Onların bu çalışmaları ancak umumi tarih bakımından değil aynı zamanda bilim tarihi açısından da dikkate değer eserlerdir. Iv. (x.) yüzyılda bağdat’ta yaşadığı kabul edilen ibn vahşiyye’nin el-filâḥatü’n-nabaṭiyye’si ile resûlî emîrlerinden abbas er-resûlî’nin buġyetü’l-fellâḥîn fi’l-eşcâri’l-müs̱mire ve’r-reyâḥîn adlı eseri bilim tarihi istikametünden önemlidir.



Islâm tarihçiliğinde muhtasar tarih imlaı daha ziyade iv. (x.) yüzyıldan itibaren irak’ta ve arkasından yemen ve hicaz’da ortaya çıktı. Tarihçiler, iv. (x.) yüzyıldan önceki süreci taberî’nin tarihinden ihtisar ettikten sonrasında kendi dönemlerini gözlemlerine, şifahî bilgilere ve resmî belgelere dayanarak eserlerini kaleme aldılar. Bazı müellifler ise bir eseri ihtisar edip ona daha sonraki dönemlere ilişkin vakaları eklemek üzere ihtisarı ve zeyli aynı çalışmada bir araya getirirken bazıları daha önce kaleme alınmış tarihlere zeyil yazmakla iktifa ediyordu. Bütün bu gelişmelerin önemli neticelerindan biri, tarih yazımına yerel özellikleri ağır basan bölge ve şehir tarihlerinin eklenmesi, bağlarımsız ya da kısmen bağımsız yerler için özel çalışmalar yapılmaya başlanmasıdır. Aslına bakarsak bu çalışmalar, arap kabilelerinin fethin ardından arabistan haricinde yerleşme tarihlerini özetleyen geleneğin devamıdır. Arabistan’ın kuzeyinde hadis ve siyer alanında öncü çalışmalar yapılırken güneyinde bölgesel tarih yazımına ağırlık verildiği dikkati çekmektedir. Hemdânî’nin genel anlamda arabistan’ın, özelde yemen’in tarihi, ensâb ve edebiyatı için yegâne kaynak olan el-iklîl’i hz. âdem’den başlamış olan umumi bir tarih olmakla beraber yemen’de o döneme kadar biriken tarih malzemesinin kahtânî merkezli olarak kaydedilmesinden kaynaklanmaktadır.



Daha önceki yıllara ilişkin vakaları özet halinde ele almakla birlikte mufassal tarihlerde bulunmayan birçok rivayeti toplayan ibnü’l-ezrak el-fârikī’nin artuklular sürecinin önemli kaynaklarından târîḫu meyyâfâriḳīn ve âmid adlı eseri hem hânedan hem bölgesel tarih yazımı bakımından dikkate kıymet çalışmalardır. Bürokraside vazife alıp tarih yazıcılığına katkılarda bulunan imâdüddin el-isfahânî’nin çalışmaları birer hânedan zamanı örneği olmasıyla birlikte bölgesel tarih açısından da örutubet arzeder. Diyarbekrî’nin bir siyer kitabı rakamlan târîḫu’l-ḫamîs’inin son bölümü halife ve hânedanlar geçmişine ayrılmıştır. Bu eserler umumi tarihlerde yer almayan rivayet ve malzemeyi kayıt dibine almıştır. şehir ve bölge tarihleri yanında buraların faziletine dair pek çok eser telif edildi. Bu alanda özellikle yemen’de çok sayıda çalışma yapıldı. Ibnü’l-mücâvir’in târîḫu’l-müstebṣır’ı yemen merkezli bölge zamanı örneklerindendir. El-melikü’l-eşref er-resûlî’nin ṭurfetü’l-aṣḥâb fî maʿrifeti’l-ensâb adlı eseri arap kabileleri ve soylarına dair olduğu kadar yemen’de yargı devam eden resûlî hükümdarlarının neseplerini tanıtması ve önde gelen çağdaşları hakkındaki malumat vermesi bakımından da önemli bir kaynaktır.

Ibn hâtim’in kitâbü’s-simṭı’l-ġāli’s̱-s̱emen fî aḫbâri’l-mülûk mine’l-ġuz bi’l-yemen’i bir bölge zamanı olmasının yanı sıra oğuzlar’ın yemen’deki hâkimiyetine dair özgün bilgiler verir. Aynı müellifin el-ʿiḳdü’s̱-s̱emîn fî aḫbâri mülûki’l-yemeni’l-müteʾaḫḫirîn’i ise günümüze ulaşmamıştır. Muhammed b. Yûsuf el-cenedî, kitâbü’s-sülûk adlı eserinde hz. Peygamber’in hayatıyla ilgili kısa bilgiler verdikten sonrasında 730 (1330) seneına kadar yemen tarihini anlatır ve daha önceki bazı tarihçilerin yanlışlarını düzelterek kabile ve yer adlarını doğru biçimde tesbit etmeye çalışır. Ali b. Hasan el-hazrecî, el-ʿuḳūdü’l-lüʾlüʾiyye fî târîḫi’d-devleti’r-resûliyye’tepsi yıllara ve devletlere nazaran düzenledi. Ibnü’d-deyba‘ ve cürmûzî de yemen hakkında eserleriyle tanınır.



Iii. (ix.) yüzyılda başlamış olan, iv. (x.) yüzyıldan itibaren meşhurların biyografilerinin de eklendiği şehir tarihçiliği sahasındaki çalışmaların ilk örneklerinden biri taberî çizgisini takip eden, özellikle musul ve çevresiyle ilgili başka kaynaklarda bulunmayan bilgileri kaydeden yezîd b. Muhammed el-ezdî’nin târîḫu’l-mevṣıl adlı eseridir. Sadece irak’ta bu alanda yapılmış en ünlü çalışma hatîb el-bağdâdî’nin târîḫu baġdâd’ıdır. Ibnü’l-mâristâniyye’nin dîvânü’l-islâm fî târîḫi dâri’s-selâm adıyla kaleme aldığı, muhtemelen bağdat zamanı hakkında en kapsamlı yapıt müellifin ölümünden dolayı tamamlanamadı. Târîḫu baġdâd’a ẕeylü târîḫi medîneti’s-selâm baġdâd adıyla bir zeyil yazan ibnü’d-dübeysî de geleneksel usule bağlı kaldı. Eser bir tek alfabetik bir yaşam öyküsü kitabı olmayıp bununla birlikte 562-621 (1167-1224) yılları arasını kapsayan kronolojik bir çalışmadır. Ibnü’l-müstevfî’nin târîḫu irbil’i mahallî tarih imlaının özgün örneklerindendir. Aynı şekilde bir şehrin topografyası, tarihî coğrafyası, ekonomik ve kültürel durumu, mahalleleri ve tesisleri ile alakalı malumat veren arapça eserlerin ortak adı olan “hıtat” kitapları iii. (ix.) yüzyılda irak’ta yazılmaya başlandı; sonraki asırlarda msıcaklıkrlı tarihçilerin öne çıktığı bir edebî türe dönüşerek âdeta bu bölgeye özgü duruma geldi. Hatîb el-bağdâdî’nin târîḫu baġdâd’ına zeyil yazan ibnü’n-neccâr el-bağdâdî’nin ed-dürretü’s̱-s̱emîne ile cemâleddin el-matarî’nin medine’nin evveliyatına ve faziletlerine dair et-taʿrîf bimâ enseti’l-hicre min meʿâlimi dâri’l-hicre adlı eserleri ek olarak zikredilmelidir.



Memlükler devrinde arabistan’da mahallî tarih çalışmaları arttı. Takıyyüddin el-fâsî’nin şifâʾü’l-ġarâm bi-aḫbâri’l-beledi’l-ḥarâm’ı, ebü’l-velîd el-ezrakī ve fâkihî’nin mekke tarihlerinden sonrasında bu alanın en önemli eseri kabul edilir. Necmeddin ibn fehd’in itḥâfü’l-verâ bi-aḫbâri ümmi’l-ḳurâ’sı ile izzeddin ibn fehd’in ġāyetü’l-merâm bi-aḫbâri salṭanati’l-beledi’l-ḥarâm’ı, ix-x. Yüzyıllarda mekke’nin ilim ve düşünce yaşamında önemli bir yeri olan ibn fehd ailesi mensupları tarafından mekke zamanı ve ricâli hakkındaki yazılan çok rakamdaki eserden en kapsamlı olanlarıdır. çalışmalarını medine tarihi ve kültürü üzerine yoğunlaştıran semhûdî’nin eserlerinde olduğu şeklinde şehir tarihleri makaleldıkları dönemden önceki malzemeyi kapsayacak şekilde planlanmıştır. Mekke ve yemen’e dair eserleriyle meşhur olan nehrevâlî’nin mekke’nin yanında abbâsîler, memlükler ve osmanlılar olmak üzere şehre egemen olan devletlerin tarihlerinden bazı kesitlere yer vermesiyle umumi tarih özelliği kazanan el-iʿlâm bi-aʿlâmi beytillâhi’l-ḥarâm’ı bu geleneğin sürdüğünü ortaya koymaktadır. Ali et-taberî’nin el-ercü’l-miskî ve’t-târîḫu’l-mekkî fî aḫbâri’l-ḥarem ve’l-kâʿbe ve terâcimi’l-mülûk ve’l-ḫulefâʾ adlı eseriyle sincârî’nin menâʾiḥu’l-kerem fî aḫbâri mekke ve’l-beyt ve vülâti’l-ḥarem’i, mekke’deki tarih yazımının geldiği noktayı göstermesi kadar günümüze ulaşmayan pek çok eserden makbuzlar içermesi dolaysıcaklıkyla önemlidir.



Iv. (x.) yüzyıldan itibaren siyasî tarih yazımını devlet adamlarına (küttâb) bırakan ulemâ daha ziyade biyografi biçimında eserler kaleme almaya başlayınca ricâl ilmine dair çalışmaların sayısı arttı. Ashapla ilgili tabakat kitaplarında divan defterlerine nazaran sıralamanın yerini alfabetik seviye aldı. Ebû ubeydullah el-merzübânî’nin bir kısmı günümüze ulaşan el-muḳtebes fî aḫbâri’n-nüḥât ve’l-üdebâʾ ve’ş-şuʿarâʾ ve’l-ʿulemâʾ adlı eseri, sürecinin hem basralı hem kûfeli âlimlerin hal tercümelerini ihtiva eden en kapsamlı eserdir. Ibn semüre el-ca‘dî’nin asr-ı saâdet’ten kendi zamanına kadar gelen ṭabaḳātü fukahâʾi’l-yemen’i, ibnü’d-dübeysî’nin vâsıt’ta yetişen meşhur şahsiyetlere dair târîḫu vâsıṭ’ı, kendi hocaları ile alakalı muʿcemü’ş-şüyûḫ’u ve hocası ibn taberzed’in hocalarıyla alakalı muʿcemü şüyûḫi ibn ṭaberzed adlı çalışması önemli örneklerdendir. Ibn hallikân, vefeyâtü’l-aʿyân’ında biyografi alanında irak’ta oluşan anlayışı bütün islâm dünyasına uygulayıp eserini kaleme aldı. Muhibbüddin et-taberî’nin er-riyâżü’n-nâdire fî feżâʾili’l-ʿaşere’si biyografi alanının ancak önemli kişilere tahsis edilmiş bir örneğidir. şevkânî’nin viii. (xiv.) yüzyıldan kendi zamanına kadar (1834) gelen, derhal tamamı müctehid olan âlimlere dair el-bedrü’ṭ-ṭâliʿ adlı eseri kapsadığı dehemmiyet ve belli bir mezhebe hasredilmemesi dolaysıcaklıkyla ibn hallikân’ın vefeyâtü’l-aʿyân’ının devamı mahiyetindedir. Bu arada kabilelerin nesebi yanında kişilerin mensup olduğu şehir, belde, ülke, meslek, mezhep gibi hususları esas alan Amerikaülkerîm es-sem‘ânî’nin el-ensâb’ı ve bunun muhtasarı ibnü’l-esîr’in el-lübâb fî tehẕîbi’l-ensâb’ı zikredilmelidir. Biyografi alanındaki bu gelişme otobiyografide görülmedi. ABDüllatîf el-bağdâdî’nin günümüze ulaşmayan, ancak ibn ebû usaybia tarafından bazı ksıcaklıkmları iktibas edilen sîretü ḥayâtî adlı kitabı bu alandaki pek az örnekten biridir.



Tarihçiliğin belli bir mevzu çerçevesinde yoğunlaşmasının önemli neticelerindan biri de kurumlar ve kültür zamanı alanında yapılan çalışmalardır. Abbâsî devleti’nin kuruluşu, bağdat’ın başşehir yapılması ve idarî müesseselerin gelişmesine paralel şekilde v. (xi.) yüzyıldan itibaren başta irak islâm dünyasının idarî ve malî yapsıcaklıkyla ilgili bir literatür ortaya çıktı. Abbâsîler döneminde irak’ın idarî ve iktisadî tarihinin önemli kaynaklarından olan bu eserlerin yanında devlet sisteminin gelişmesi ve milletlerarası ilişkilerin artmasıyla eş zamanda, yazışmaların sağlıklı yapılabilmesini temin etmek amacıyla özellikle kâtiplerin kullanacakları usullerle alakalı başvuru kaynakları telif edilmeye başlandı. Zamanındaki kurumlara dair ayrıntılı malumat veren cehşiyârî’nin kitâbü’l-vüzerâʾ ve’l-küttâb’ı önemlidir. Hilâl es-sâbî’nin kitâbü’l-vüzerâʾ adlı eseri, cehşiyârî ve ebû bekir es-sûlî’nin aynı konudaki eserlerinin bir devamı niteliğindedir. Politika ve ahlâk nazariyeleriyle tanınan mâverdî’nin el-aḥkâmü’s-sulṭâniyye’sinde devlet teşkilâtı ve idaresiyle ilgili fıkhî hükümler bir araya getirildi. Mâverdî’nin ḳavânînü’l-vizâre ve siyâsetü’l-mülk adlı eserinde devlet teşkilâtının pratik uygulamaları hakkındaki malumat verilir. Ibn mâkûlâ’nın bugüne kadar gelmeyen kitâbü’l-vüzerâʾsı ile muhammed b. Amerikaülmelik el-hemedânî’nin ebû bekir es-sûlî’nin eserine zeyil mahiyetinde kaleme aldığı aḫbârü’l-vüzerâʾ adlı eserleri bu alandaki gelişmelerin takip edilmesi bakımından önemlidir.



Muhammed b. Halef vekî‘in aḫbârü’l-ḳuḍât’ında islâmiyet’in ilk döneminden itibaren kadılık görevini üstlenenlerin yanında kazâ teşkilâtı ile alakalı bilgiler yer alır. Ebû saîd hasan b. Ahmed el-istahrî’nin günümüze ulaşmayan, bu alanda en önemli kitap kabul edilen edebü’l-ḳaḍâʾ ile ahmed b. Kâmil’in aḫbârü’l-ḳuḍâti’ş-şuʿarâʾ adlı eserleri kadılık ve edebiyat tarihi açısından önem arzeder. Teşkilât tarihiyle ilgili kitaplarda hisbe, saray teşkilâtı, haraç ve emvâl şeklinde mevzular hakkında mâlûmat bulmak mümkündür. Kudâme b. Ca‘fer’in, benzerine fazla rastlanmayan teknik ayrıntı ve dokümanter malumat içeren kitâbü’l-ḫarâc ve ṣınâʿati’l-kitâbe, ebû ubeydullah el-merzübânî’nin vakitımıza intikal etmeyen kitâbü’l-ḥuccâb ve hilâl es-sâbî’nin rüsûmü dâri’l-ḫilâfe adlı eserleri bu alandaki örneklerin önderlik yapar.



Iv. (x.) yüzyıldan itibaren kültür zamanı alanında çok çeşitli mevzulara dair bilgi içeren eserler ortaya çıktı. Ebü’l-ferec el-isfahânî’nin el-eġānî’si şiir, edebî eleştiri, arap mûsikisinin tarihî gelişimi ve öteki edebî malzeme bakımından ilk kültür zamanı olarak kabul edilebilir. Ibnü’n-nedîm’in islâm’ın altın çağı sayılan ilk dört asırda dinî, fikrî ve ilmî alanlarda makalelmış arapça eserlerle tercümeler ve bu tarz şeylerin müellifleri ile alakalı aktardığı bilgilerle ilim hayatına ışık tutan el-fihrist’i ilim, kültür ve medeniyet tarihi bakımından büyük değere sahiptir. Ibn mâkûlâ’nın coğrafya, nesep ve biyografi karışımı el-ikmâl adlı eseri de elit örneklerden biridir. Ibn hamdûn’un genel tarih türündeki et-teẕkiretü’l-ḥamdûniyye’si, filoloji ve tarihe dair bir antoloji durumunda olup kültürel yönüyle öne çıkan eserlerin önderlik yapar. Hz. Peygamber’in soy kütüğündeki özel adlar başta olmak üzere arap dilinde geçen biroldukça kişi, kabile ve yer adının kökenini açıklayan ibn düreyd’in el-iştiḳāḳ adlı eseri de kültür evveliyatına dair örneklerdendir. Ilhanlı devleti’nin resmî dili türkçe olmakla birlikte kültür, yönetim, tecim ve topluluk hayatında arapça, farsça ve moğolca’nın da kullanıldığını dikkate alan ibn mühennâ’nın bu dillerdeki kelimelerin karşılıklarını verdiği arapça sözlüğü, halk dilinden alınan araç-gereç ile kültür unsurlarına geniş yer vermesinden dolayı türk ve moğol kültür zamanı açısından önemlidir.



Irak ve arabistan’da yapılan tarih çalışmalarında olayların sebep ve neticeları yanında bir mezhebin, belli bir hânedan veya bir toplumun öne çıkarıldığı çalışmalar da yapılmatır. Tarih felsefesi ve tenkit zihniyeti bakımından bîrûnî ile ibn haldûn’un öncüsü olarak mutahhar b. Tâhir el-makdisî’nin el-bedʾ ve’t-târîḫ’i bu çerçevede ilk ve bir ihtimal de günümüze kadar gelebilen tek tarih eseridir. Arap düzyazı sanatının en efsunk temsilcilerinden, filozof ve mutasavvıf ebû hayyân et-tevhîdî’nin çalışmaları özellikle iv. (x.) çağın ikinci yarsıcaklıknda bağdat, hicaz, horasan ve fars bölgelerinde ortaya çıkan siyasal, toplumsal, ilmî ve fikrî gelişmeler için başlıca kaynaktır. Büveyhîler’den beş vezirin yanında vazife yapmasından dolayı orijinal bilgiler vermesinin yanında fârâbî ve ibn sînâ başta olmak üzere biroldukça felsefeci hakkındaki tafsilatlı bilgiler fikir zamanı bakımından son aşama değerlidir. Irak tarih geleneği içinde daha çok tarihçi, filozof ve özellikle ahlâk düşünürü olarak dikkat çeken, tarihi bir nakilden ziyade yorum diye bulan ve çağdaş tarih anlayışının öncüsü rakamlan ibn miskeveyh’in ayrı bir yeri vardır. Ebû ishak es-sâbî’nin günümüze bir bölümü ulaşan kitâbü’t-tâcî adlı eseri büveyhîler’i öne çıkaran bir anlayışın benimsendiği örnektir.

Iv. (x.) yüzyıldan itibaren tarih imlaına ideolojik doğrultuü ağır basan kitapların girdiği görülür. Bundan dolayı bazı vakaların abartılması ve yanlı ifade yaygınlaştı. Sadece bu tür kitaplar sadece taraftarları arasında kabul gördü. Imâmiyye şîası’na mensup ebû ahmed el-celûdî’nin sîretü emîri’l-müʾminîn ʿalî b. Ebî ṭâlib, aḫbâru ebî bekr ve ʿömer, aḫbâru ibn ʿabbâs, aḫbâru ʿaḳīl b. Ebî ṭâlib, aḫbâru ḥamza b. Abdilmuṭṭalib, aḫbâru zeyd b. ʿalî, aḫbâru benî mervân, aḫbâru eks̱em b. ṣayfî, ʿaḫbâru ʿömer b. ʿabdilʿazcaîz benzer biçimde eserleri yanında kitâbü’l-cemel, kitâbü ṣıffîn, kitâbü’l-ḥakemeyn, kitâbü’l-ḫavâric, aḫbârü’l-ʿarab ve’l-fürs ve aḫbârü’t-tevvâbîn gibi eserleri bu anlayışın ürünleridir. Ebü’l-ferec el-isfahânî meḳātilü’ṭ-ṭâlibiyyîn adlı çalışmasını ehl-i beyt mensuplarına tahsis etti. Ibn inebe’nin ʿumdetü’ṭ-ṭâlib fî ensâbi âli ebî ṭâlib’i bu geleneğin daha sonraki yüzyıllarda sürdüğünü göstermektedir.


özellikle yemen’de zeydiyye mezhebine dair çalışmalar yapıldı. Imâdüddin el-hamzî’nin, ibnü’l-esîr’in el-kâmil’inin özeti niteliğindeki kenzü’l-aḫbâr fî maʿrifeti’s-siyer ve’l-aḫbâr’ı yemen tarihi kadar zeydiyye mezhebi bakımından da önemlidir. Ismâilî dâîsi idrîs imâdüddin’in, resûl-i ekrem’in sîretiyle hz. Ali’den itibaren ismâiliyye imamlarının biyografilerini ve müsta‘lîler’in yemen’de ortaya çıkışını anlattığı ʿuyûnü’l-aḫbâr ve fünûnü’l-âs̱âr’ı ismâilî daveti ve fâtımî devleti zamanı ile alakalı en önemli kaynaklardandır. Safiyyüddin ibn ebü’r-ricâl’in maṭlaʿu’l-büdûr ve mecmaʿu’l-buḥûr adlı eseri iraklı ve yemenli ulemânın biyografileri yanında yemen’in coğrafya ve arkeolojisiyle ilgili önemli bilgiler veren geniş bir çalışmadır.


Bağdat’ta ibnü’l-mukaffa‘ ile başlamış olan ve câhiz ile idame eden siyâsetnâme türü eserler tarih imlaı bakımından önemlidir. Nizâmülmülk’ün eseri başta olmak üzere çeşitli tarihî bilgiler içeren siyâsetnâmeler kamusal belgeler rakamldığı kadar hem de birer lâyiha mahiyetindedir. Irak tarih geleneğine bağlı ebû zeyd el-belhî’nin günümüze ulaşmayan edebü’s-sulṭân ve’r-raʿiyye, kitâbü’s-siyâseti’l-kebîr, kitâbü’s-siyâseti’ṣ-ṣaġīr adlı çalışmaları siyasetle ilgili eserlerin bir devamıdır. Ebû mansûr es-seâlibî’nin âdâbü’l-mülûk’ü ve mâverdî’nin el-aḥkâmü’s-sulṭâniyye’si teorik olduğu kadar dönemlerindeki uygulamayı yansıtan ergonomik bilgiler içermesi bakımından bu alanın seçkin örneklerindendir. şiî tarihçisi ibnü’t-tıktakā’nın birinci bölümü siyâsetnâme, ikinci bölümü dört halife döneminden itibaren bir tarih kitabı olan el-faḫrî adlı eseri başta italyan tarihçisi ve siyaset nazariyecisi machiavelli olmak üzere hem doğu hem batı’da bir çok esere örnek teşkil etti.


Islâm dünyasında coğrafî eserler ilk kere arabistan’a dair mâlûmatla ortaya çıktı; fethedilen ülkeler hakkındaki verilen bilgilerle zenginleşti; nihayet iran, hint ve yunan kaynaklarından meydana getirilen tercümelerle iv-v. (x-xi.) yüzyıllarda irak’ta zirveye ulaştı. Islâm ülkelerini ve şehirlerini birbirine bağlayan önemli yolları öğrenmek ve hac yollarını tesbit etmek benzer biçimde pratik gereksinimlardan doğmuş ilk coğrafya eserlerinde iv. (x.) yüzyıldan itibaren tarihle sıkı bir bağın oluştuğu ve bunun osmanlı dönemine kadar devam etmiş olduğu görülür. Iii. (ix.) asırın ortalarından itibaren irak’ta tasvirî coğrafya okuluna mensup olan, daha sonraki çalışmalara rehberlik edecek düzeyde eserler kaleme alan âlimler içinde ibn hurdâzbih, ya‘kūbî, ali b. Hüseyin el-mes‘ûdî, ibnü’l-fakīh, ibn rüste, ibn havkal ve kudâme b. Ca‘fer sayılabilir. Vi. (xii.) yüzyıldan itibaren menâzil, diyâr, mevâkı‘ şeklinde coğrafya kavramları arap tarihi ve edebiyatına girmeye başladı. Zemahşerî’nin kitâbü’l-cibâl ve’l-büḳāʿ ve’l-miyâh, ibn arrâk el-hârizmî’nin iştiḳāḳu esmâʾi’l-mevâżıʿ ve’l-büldân, ebü’l-feth et-tûsî’nin esmâʾü’l-büḳāʿ, fîrûzâbâdî’nin el-meġānimü’l-muṭâbe gibi eserleri bu cinstendir. Zekeriyyâ el-kazvînî’nin âs̱ârü’l-bilâd ve aḫbârü’l-ʿibâd’ı irak geleneğine mensup tarihçi ve coğrafyacılardan faydalanılarak meydana getirilen, şehirleri kültür ve medeniyet zamanı bakımından ele alan bir çalışmadır.



Iii. (ix.) yüzyıldan itibaren gerek özel görevle gerekse hac ve ilim tahsili benzer biçimde amaçlarla seyahatlerin yapıldığı görülmektedir. Abbâsî halifelerinden muktedir-billâh, 309’da (921) bağdat’tan idil bulgar hükümdarı almış han’a ibn fadlân’ın da aralarında bulunmuş olduğu dinî bir heyet gönderdi. Ibn fadlân bu seyahate dair izlenimlerini yazarken bulgar ülkesi ve rusya ile alakalı malumat verir, ek olarak buralarda yaşayan halkları ve âdetlerini anlatırken etnografik ve antropolojik analizler yapar. Mis‘ar b. Mühelhil’in, 331 (943) yılında bağdat’tan bir elçilik heyeti refakatinde ermenistan, çin ve türk illerini dolaşarak buraları hakkındaki bilgi vermesi ve büveyhî vezirlerinden sâhib b. Abbâd’ın er-rûznâmce adlı seyahatnâmesinde o zamanki bağdat’ın sosyal yaşamı ile medrese ve müderrislerin durumundan söz edilmesi seyahatnâmelerin tarihe geniş malzeme sağladığının bir delilıdır. Hilâl es-sâbî, ibn butlân ile arkadaş olunca ibn butlân, bağdat-kahire seyahatine dair izlenimlerini onun isteğiyle kaleme alarak kendisine gönderdi. Anadolu, irak ve arabistan’a gezi eden ebû bekir ibnü’l-arabî’den itibaren seyahatnâmeler günlükler biçiminde düzenlenmeye başlandı. Islâm coğrafyasının önemli bir kısmını dolaşan ibn cübeyr mısır, hicaz, irak ve suriye’ye de uğradı; izlenimlerini günlük notlar halinde kaleme alırken ekonomik, toplumsal ve siyasi değerlendirmelerde bulundu. Yâkūt el-hamevî’nin özellikle ticarî gezileri bu alana önemli katkılar sağladı; o muʿcemü’l-büldân’ını bu gezilerdeki gözlem ve izlenimlerine dayanarak kaleme aldı. Eserdeki tarih ve coğrafyaya ilişik bilgiler ibn Amerikaülhak el-bağdâdî tarafınca merâṣıdü’l-ıṭṭılâʿ adıyla ihtisar edildi. Ibn battûta’nın islâm ülkelerini ve bunlara komşu bölgeleri dolaşıp kaleme aldığı seyahatnâmesi tarih, coğrafya ve edebiyat bakımından olduğu kadar etnografik, antropolojik ve sosyokültürel açıdan da efsunk bir kıymet taşır. Bazı gayri müslim bilginler, hicaz’ın özel konumu nedeniyle kimliklerini gizleyerek bölgeyi tanımak ve halkın yaşamına dair malumat edinmek istediler. Mekke’de altı ay kadar bir mühtedi şeklinde oturan c. Snouck-hurgronje’nin mekka adlı eseri, şehrin geçmişine ait ilk şarkiyat çalışması ve batı dünyasında islâm’ın dinî merkezi ile alakalı en kapsamlı kitap olması bakımından dikkati çeker. Suriye ve msıcaklıkr’ın 1516-1517’de fethinden sonra irak’a alaka duyan osmanlılar 1533’te bağdat’ı ele geçirince bölgede tarihçilik yeni bir döneme girdi. Irak bu yeni sekatan suriye ve özellikle msıcaklıkr’a göre daha az faydalandı. Irak’ın moğol istilâsının arkasından islâm dünyasının en önemli siyasi ve entelektüel merkezi olmaktan çıkması tarih çalışmalarını da zayıflattı.



Irak yanında arabistan’ın zamanı ve medeniyetiyle ilgili çalışmalar icra eden âlimler arasında ahmed b. Zeynî dahlân, sâtı‘ el-husrî, ahmed hasan ez-zeyyât, maurice gaudefroy-demombynes, louis massignon, gustave le bon, michael g. Morony, mahmûd şükrî el-âlûsî, muhammed kürd ali, eymen fuâd seyyid, muhammed behcet el-yaratıî, ABDülazîz ed-dûrî, sâlih ahmed el-ali, muhammed habîb el-hîle, süheyl zekkâr, şevkī dayf, imâd Amerikaüsselâm raûf sayılabilir. Kâtib çelebi’nin, keşfü’ẓ-ẓunûn’u için îżâḥu’l-meknûn adıyla en son zeyli yazan bağdatlı ismâil paşa, incelemelerinı daha çok islâm öncesi arap evveliyatına hasreden, cenup arabistan’daki arap lehçeleri ve özellikle yemen tarihiyle meşgul olan cevâd ali ile islâm eğitim ve öğretim tarihiyle ilgili çalışmalarıyla öne çıkan, sâmerrâ, vâsıt ve bağdat’taki tarihî eserleri araştırma heyetinin başkanlığını yürüten nâcî ma‘rûf da özellikle anılmalıdır. Ek olarak keldânî din adamı eddî şîr ile hıristiyan dil âlimi, edip ve gazeteci yazar anistâs mârî el-kermelî’nin çalışmaları, özellikle islâm öncesi dönemde mevcut kültürle çağdaş dönem irak evveliyatına farklı bir perspektiften bakışı yansıtması bakımından önemlidir.


Bibliyografya
Taberî, târîḫ (ebü’l-fazl), vii, 332.

Ibnü’n-nedîm, el-fihrist (teceddüd), tür.Yer.

Ibnü’l-kıftî, iḫbârü’l-ʿulemâʾ, s. 110.

Ibn haldûn, mukaddime (trc. Süleyman uludağ), istanbul 1982, i, 202, 209.

Historians of the middle east (ed. B. Lewis – p. M. Holt), london 1964.

Cl. Cahen, introduction to the history of the middle east, los angeles 1965.

F. Rosenthal, a history of muslim historiography, leiden 1968.

Eymen fuâd seyyid, meṣâdiru târîḫi’l-yemen fi’l-ʿaṣri’l-islâmî, kahire 1974, s. 9-17.

H. A. R. Gibb, studies on the civilization of islam (ed. S. J. Shaw – w. R. Polk), princeton 1982, s. 119-137.

Imâd ABDüsselâm raûf, et-târîḫ ve’l-müʾerriḫûne’l-ʿirâḳıyyûn fi’l-ʿaṣri’l-ʿos̱mânî, bağdad 1983.

şâkir mustafa, et-târîḫu’l-ʿarabî ve’l-müʾerriḫûn, beyrut 1983-93, i, ii, iv.

Abdurrahman hüseyin azzâvî, et-târîḫ ve’l-müʾerriḫûn fi’l-ʿirâḳ: 334-447/945-1055, bağdad 1993.

Ramazan şeşen, müslümanlarda tarih-coğrafya makalecılığı, istanbul 1998.

R. Stephen humphreys, islâm tarih metodolojisi -bir toplumsal tarih uygulaması- (trc. Murtaza bedir – fuat aydın), istanbul 2004, tür.Yer.

A.Mlf., “taʾrīk̲h̲”, ei2 (ing.), x, 271-283.

Maddenin bu bölümü tdv islâm ansiklopedisi’nin 2011 senesinde istanbul’da basılan 40. Cildinde, 36-40 numaralı sayfalarda yer almıştır. Basılı nüshayı pdf dosyası olarak indirmek için tıklayınız.

3/11
Müellif:
Cengiz tomar
Mısır, suriye ve filistin (950 yılı - xx. Yüzyıl). Kadim bir devlet geleneğine ve geniş bir tarih kültürüne haiz olan msıcaklıkr, islâm’dan önce iki semavî dinin, yahudilik ile hıristiyanlığın geliştiği bir bölgedir. Her iki dinin mensupları ve özellikle din adamları kendi dinlerinin tarihiyle alâkalı pek çok eser telif etmişlerdi. Isrâiliyat adı verilen bu tür haberler dinî kitaplarda da yer almıştı. Ayrıca şifahî olarak aktarılan “esâtîrü’l-öncesindenîn” türünden, hurafelerle karışmış bir tarih kültürü bölgede her vakit mevcuttu. Mısır’ın müslümanlar tarafından kurtarılışı bölgede tarihçilik faaliyetinde yeni bir çığır açtı, eski tarihlerin yanı sıra bölgede yeni bir tarihçiliğin ortaya çıkmasına vesile oldu. Msıcaklıkr’ın fethinden itibaren henüz bir yüzyıl geçmeden kadim mısır tarih ekolü islâm tarih ekolüyle birleşerek mısır’da yeni tarihçiliği geliştirdi. Dinî kıssalar ve hikmetli laflarla başlamış olan şifahî tarihçilik zaman içinde tarih makalecılığına dönüştü, ancak bu haber ve rivayetlerin büyük kısmı tedvin edilmediğinden günümüze ulaşmadı.

Islâmî dehemmiyet msıcaklıkr tarih ekolünün kurucusu ve ilk temsilcisi fütûḥu mıṣr ve aḫbâruhâ adlı eseriyle tanınan ebü’l-kāsım ibn ABDülhakem’dir (ö. 257/870). Ibn ABDülhakem’den sonrasında msıcaklıkr tarih makalecılığı dört kol halinde teşekkül etti, memlükler döneminde ortaya çıkan yeni mevzu ve bölümlerle zenginleşti. Kolların ilki ibn ABDülhakem’le başlamış olan, iii. (ix.) yüzyılla birlikte tolunoğulları ve ihşîdîler şeklinde özerk devletler tarafından yönetilen mısır’da tedvin edilen bölge tarihiyle alâkalı eserlerdir. Bunların başında ebû saîd ibn yûnus’un vakitımıza intikal etmeyen târîḫu mıṣr’ı gelir. Aynı dönemde msıcaklıkr’ın faziletleri hakkında bir çok eser telif edildi. Muhammed b. Yûsuf el-kindî’ye nisbet edilen, sadece muhtemelen oğlu ömer tarafınca kaleme alınan feżâʾilü mıṣri’l-maḥrûse ile ibn zûlâk’ın feżâʾilü mıṣr ve aḫbâruhâ adlı çalışması bu tür eserlerin ilk örnekleridir. Islâm fetihleriyle beraber mısır’da yeni garnizonların kurulması ve bunların vakit içinde şehirlere dönüşmesi, bölgedeki şehirlerin topografyasıyla alakalı çalışmalar olan “hıtat” türü eserlerin ortaya çıkmasına vesile oldu. Bu çalışmalar ilk kere irak’ta görüldüyse de mısır tarih ekolü bu alandaki başarılı çalışmalarıyla temayüz etti. Muhammed b. Yûsuf el-kindî’nin günümüze ulaşmayan aḫbâru mescidi ehli râyeti’l-aʿẓâm ve el-cündü’l-ġarbî adlı eserleri, ibn zûlâk’ın ḫıṭaṭu mıṣr’ı, müsebbihî’nin aḫbâru mıṣr’ı, kudâî’nin el-muḫtâr fî ẕikri’l-ḫıṭaṭ ve’l-âs̱âr’ı, cevvânî’nin en-nuḳaṭ li-muʿcemi mâ eşkele mine’l-ḫıṭaṭ’ı bu sahadaki çalışmaların ilk örnekleridir. Hıtat biçimı eserler memlükler devrinde zirveye ulaştı (bk. Hitat). üçüncü türdeki çalışmalar mısır’la ilgili önemli şahsiyetlerin hayatına dair bilgi veren özel tarihlerdir. Bunların ilki ibnü’d-dâye ile abdullah b. Muhammed el-belevî’nin sîretü aḥmed b. ṭolûn adlı eserleridir. Ibnü’d-dâye, humâreveyh b. Ahmed ve hârûn b. Humâreveyh için iki biyografi kitabı telif etti. Ibn zûlâk’ın sîretü muḥammed b. Tuġc el-ihşîdî, sîretü’l-muʿiz li-dînillâh ve sîretü’l-ḳāʿid cevher benzer biçimde eserleri de bunlar içinde sayılabilir. Dördüncü türü biyografiler oluşturmaktadır. Memlükler döneminde yaygınlaşacak olan terâcim-vefeyât kitaplarının mısır’daki ilk örnekleri bu devirde telif edilmeye başlanan “mu‘cemü’ş-şüyûh” tarzı eserlerdir. Bu tarz şeylerin ortaya çıkması diğerlerine gore biraz daha geç olmakla beraber iv (x) ve v. (xi.) yüzyıllarda pek çok kitap kaleme alındı. Ebû ishak el-habbâl’in muʿcemü vefeyâti’ş-şüyûḫ’u, sadreddin ebû tâhir es-silefî’nin muʿcemü’s-sefer’i ile ibnü’l-enmâtî’nin muʿcemü’ş-şüyûḫ’u bu tarz şeylerin mısır’daki ilk örnekleridir.

Islâm dünyasında msıcaklıkr merkezli devletlerin kurulması ve idarî müesseselerin gelişmesine paralel olarak vi. (xii.) yüzyıldan itibaren bölgenin idarî ve malî yapısıyla alakalı eserler yazıldı. Bunların ilk örneği, mahzûmî’nin fâtımîler süreci sonları ile eyyûbîler devrinin adım atarında mısır’ın malî yapısının en önemli kaynağı durumundaki kitâbü’l-minhâc fî ʿilmi ḫarâci mıṣr adlı eseridir. Es‘ad b. Memmâtî’nin ḳavânînü’d-devâvîn ile osman b. Ibrâhim nablusî’nin kitâbü lümaʿi’l-ḳavânîni’l-muḍıyye fî devâvîni’d-diyâri’l-mıṣriyye adlı çalışmaları eyyûbîler devrinde msıcaklıkr’ın idarî ve iktisadî tarihinin önemli kaynaklarındandır. Bu tarz şeylerin yanında ibn receb, memlükler döneminde el-istiḫrâc li-aḥkâmi’l-ḫarâc’ı kaleme aldı. Devlet sisteminin gelişmesi ve milletlerarası ilişkilerin artması üzerine yazışmaların sağlıklı şekilde yapılabilmesi için öncelikle kâtiplerin yazışmalarda kullanacakları usullere dair müracaat kaynakları makaleldı. Ibn halef’in mevâddü’l-beyân’ı msıcaklıkr’da divan yazışmalarıyla alâkalı ilk yaratı olup günümüze eksik bir nüshası ulaştı. Ebü’l-kāsım ibnü’s-sayrafî’nin el-ḳānûn fî dîvâni’r-resâʾil adlı eseri bu alanda ikinci çalışmadır. Bu konunun eyyûbîler döneminde en önemli temsilcisi selâhaddîn-i eyyûbî’nin kâtibi kādî el-fâzıl’dır.

Islâm medeniyetini çeşitli yönlerden inceleyen ve sosyal tarih açısından büyük önem taşıyan eserler fâtımîler devriyle birlikte başladı. Bunlar özellikle bir meslek grubuyla ilgili çalışmalardır ve ilk örnekleri muhammed b. Yûsuf el-kindî’nin aḫbâru ḳuḍâti mıṣr ile kitâbü’l-vülât’ıdır. Mısır’da ondan sonra yetişen pek çok tarihçi kindî’nin çalışmalarını örnek aldı. Ibn zûlâk, kindî’nin eserine tetimmetü kitâbi ümerâʾi mıṣr li’l-kindî adıyla bir zeyil yazdı. Arkasından mısır’da çeşitli meslek gruplarıyla ilgili yaşam öyküsü çalışmaları yapıldı. Ebü’l-kāsım ibnü’s-sayrafî’nin el-işâre ilâ men nâle’l-vizâre, umâre el-yemenî’nin en-nüketü’l-ʿaṣriyye fi’l-vüzerâʾi’l-mıṣriyye, ibn hacer el-askalânî’nin refʿu’l-iṣr ʿan ḳuḍâti mıṣr adlı eserleri bu nitelikteki çalışmalardandır. Genel tarih alanında msıcaklıkr’da ilk yapıt ibn zûlâk’ın günümüze ulaşmayan et-târîḫu’l-kebîr ʿale’s-sinîn (el-kebîr fî târîḫi mıṣr ve aḫbârihâ) adlı kitabıdır. Fâtımîler devrinde yaşayan kudâî’nin yaratılıştan 427 (1036) seneına kadar gelen el-inbâʾ bi-enbâʾi’l-enbiyâʾ ve tevârîḫi’l-ḫulefâʾ ve vilâyâti’l-ümerâʾsı, ibn vâsıfşah’ın günümüze intikal etmeyen târîḫu mıṣr’ı ve bunun vakitımıza intikal eden muhtasarı cevâhirü’l-buḥûr fî veḳāʾiʿi’l-umûr ve acâʾibi’d-dühûr fî aḫbâri’d-diyâri’l-mıṣriyye’si, ali b. Zâfir el-ezdî’nin abbâsîler, tolunoğulları, ihşîdîler ve fâtımîler’i ele alan, son kısmı günümüze kadar gelen ed-düvelü’l-münḳaṭıʿa adlı eseri genel tarihe dair önemli kaynaklardır.

Emevîler döneminde suriye’de ortaya çıkan tarihçilik ekolü, bağdat veya kahire şeklinde tek bir siyasî merkezinin bulunmamasından dolayı başta dımaşk olmak üzere çeşitli şehirlerde gelişti. Ancak suriye tarih ekolü mısır ve irak’a nazaran geç teşekkül etti. Bu bölgede kaleme alınan eserler msıcaklıkr ve irak’taki eserlere bakılırsa daha mütevazidir. Suriye’de tarihçilik bölgenin haçlı istilâsına mâruz kalmasına paralel olarak canlılık kazanmaya başladı ve zengîler ile eyyûbîler devrinde önemli bir siyasî merkez haline gelmesiyle zenginleşti. Bu dönemde genellikle siyasî tarihle ilgili eserler makaleldı. Haçlı saldırıları dolayısıyla kudüs ve dımaşk benzer biçimde şehirlerin faziletleri ve cihadın gerekliliğine dair kitaplar kaleme alındı. Suriye’de tarihçilik alanında dikkat çeken ilk isim ebû zür‘a ed-dımaşkī (ö. 281/894) olup eserinin sadece bir cildi günümüze ulaştı. Dımaşklı ebü’l-hüseyin muhammed b. Abdullah el-becelî er-râzî, ebü’l-kāsım ali b. Muhammed es-sümeysâtî, ibnü’l-mühezzib el-maarrî, ibnü’l-kayserânî ve ebû muhammed ibnü’l-ekfânî de eserleri zamanımıza intikal etmeyen suriyeli tarihçiler arasındadır. Suriye bölgesinde şehir tarihleriyle alakalı çalışmalar bölgenin iki önemli şehri olan dımaşk ve halep üzerinde yoğunlaştı. Bu alanda günümüze ulaşan ilk yaratı ibnü’l-kalânisî’nin târîḫu dımaşḳ’ıdır. Ebü’l-fevâris hamdân b. Amerikaürrahîm el-esâribî’nin halep tarihiyle alâkalı kitabıyla azcaîmî’nin târîḫu ḥaleb’i ise zamanımıza intikal etmeyen eserlerdendir. Ancak bölgede şehir tarihçiliği v-vi. (xi-xii.) yüzyıllarda ibn asâleke’in otuz yılda hazırladığı, islâm dünyasında telif edilen şehir tarihlerinin en kapsamlısı olan târîḫu medîneti dımaşḳ’ı, ibnü’l-adîm’in tamamlanmamış buġyetü’ṭ-ṭaleb fî târîḫi ḥaleb’i ve bunun muhtasarı zübdetü’l-ḥaleb min târîḫi ḥaleb’i ile zirveye ulaştı.

Haçlı istilâsı sırasında bölgede siyasi birliğin parçalanması ve iktidarın şehirler arasında bölünmesi bu tür eserlerin telifine sebep olmakla birlikte ortak düşmana karşı birleşme çabalarını yansıtan umumi tarihlerin arttığı görülmektedir. Bunlar içinde ibn ebû tayy’in günümüze kadar gelmeyen ḥavâdis̱ü’z-zamân’ı, sıbt ibnü’l-cevzî’nin mirʾâtü’z-zamân fî târîḫi’l-aʿyân’ı, el-melikü’l-mansûr muhammed’in çok azca bir kısmı zamanımıza ulaşan miżmârü’l-ḥaḳāʾiḳ ve sırrü’l-ḫalâʾiḳ’ı, ibn nazîf’in el-keşf ve’l-beyân fî ḥavâdis̱i’z-zamân ve bunun muhtasarı et-târîḫu’l-manṣûrî’si, ibn ebü’d-dem’in et-târîḫu’l-muḳaffâ’sı ile ibnü’l-kıftî’nin et-târîḫu’l-kebîr’i sayılabilir. Ibn nazîf’in câhiliye’den itibaren müellifin dönemine kadar islâm tarihini ele alan muḫtaṣaru siyeri’l-evâʾil ve’l-mülûk ve vesîletü’l-ʿabdi’l-memlûk adlı eserinin yanı sıra ibn ebü’d-dem’in hz. Peygamber’den başlayıp o döneme kadar gelen muhtasar islâm tarihi ve süryânî tarihçisi mekîn’in yapıtlıştan bağdat’ın moğollar tarafından istilâsına kadar gelen el-mecmûʿu’l-mübârek’i bu devirde telif edilmiş umumi islâm tarihleri arasında yer alır.

özellikle haçlılar’a karşı büyük başarılar kazanan ve kudüs’ü tekrar fetheden selâhaddîn-i eyyûbî’nin biyografisiyle ilgili pek çok yapıt kaleme alındı. Bunlar arasında ibn ebû tayy’in vakitımıza intikal etmeyen kenzü’l-muvaḥḥidîn fî sîreti ṣelâḥiddîn’i, imâdüddin el-isfahânî’nin el-fetḥu’l-ḳussî fi’l-fetḥi’l-ḳudsî’si ile bahâeddin ibn şeddâd’ın en-nevâdirü’s-sulṭâniyye fi’l-meḥâtepsi’l-yûsufiyye’si rakamlabilir. Bedreddin ibn kādî şühbe ed-dürrü’s̱-s̱emîn fî sîreti nûriddîn adıyla bir eser yazdı. Vi. (xii.) yüzyılda suriye’de ibn münkız’ın telif ettiği kitâbü’l-iʿtibâr ile islâm tarihinde otobiyografi türünde ilk eser ortaya çıktı. Eyyûbîler devrinde suriye’de çeşitli hânedanlara dair eserler kaleme alındı. Velûd bir müellif olan imâdüddin el-isfahânî’nin esas çalışmaları zengî ve eyyûbî hânedanlarına dairdir. Onun el-berḳu’ş-şâmî’si, ebû şâme el-makdisî’nin nûreddin zengî ve selâhaddîn-i eyyûbî’nin hayatıyla alakalı kitâbü’r-ravżateyn fî aḫbâri’d-devleteyn’i ve kendi kitabına yazdığı zeyli, ibn nazîf’in et-târîḫu’l-manṣûrî adlı eseri bu alanda yapılmış en önemli çalışmalardır. Ibn vâsıl’ın müferricü’l-kürûb fî aḫbâri benî eyyûb’u da atabegler döneminden başlayarak memlük hâkimiyetinin ilk senelerına kadar gelen ayrıntılı bir çalışmadır. Suriye’de bu devirde tarihçilik, biyografi türündeki çalışmalardan ziyade siyasi olaylara yönelmekle beraber biyografiye dair bazı önemli eserlerin makaleldığı da bilinmektedir. Imâdüddin el-isfahânî’nin kendi dönemine kadar islâm dünyasındaki şairlerin biyografisini içeren ḫarîdetü’l-ḳaṣr ve cerîdetü’l-ʿaṣr’ı bunların başında gelir. Ibn ebû usaybia’nın ʿuyûnü’l-enbâʾ fî ṭabaḳāti’l-eṭıbbâʾsı eskiçağ’lardan kendi zamanına kadar gelir. Eyyûbîler ve memlükler sürecinin ilk yıllarında suriye ve el-cezîre bölgesinin topografyası, tarihi, kültürü, ekonomik ve sosyal yapısıyla ilgili bir ansiklopedi niteliğinde olan izzeddin ibn şeddâd’ın el-aʿlâḳu’l-ḫaṭîre fî ẕikri ümerâʾi’ş-şâm ve’l-cezîre adlı eseri de burada zikredilmelidir.

Msıcaklıkr ve suriye’de memlük hâkimiyetinin başlamasıyla birlikte tarihçilik yeni bir döneme girdi, bu alanda çok rakamda yaratı telif edildi. Ancak yeni türler ortaya çıkmakla birlikte eserlerin birçoğu birbirinin tekrarı ve özeti niteliğindedir. Daha önce telif edilenlere bakılırsa çok tafsilatlı, hatta bazan günlük şeklinde kaleme alınmaları bu eserlerde görülen ortak bir özelliktir. Islâm’ın ilk devrinde tarihçilikte titizlikle uygulanan isnad sistemi artık terkedildi. Memlükler döneminde makrîzî haricinde tarihçilik siyasal olaylar ve yaşam öyküsü üzerinde yoğunlaştı. Memlükler’de saltanat değişimlerinin oldukca kanlı geçmesi siyasî tarihçilik bakımından önemli bir malzeme teşkil etti ve iktidar mücadeleleri ayrıntılı halde kaydedildi. Bölgenin uzun seneler sonrasında tek bir devletin hâkimiyetinde istikrar kazanması ilmin ve medreselerin gelişimine imkân sağlamış olduğundan ulemânın biyografilerine dair biroldukça eser kaleme alındı. Mısır ve suriye’de iktidar, idareyi ellerinde bulunduran memlükler ile camianın dinî ve fikrî liderliğini üstlenen ulemâ arasında paylaşılmış olduğundan telif edilen eserler bu iki tabakayla ilgilidir.

Memlükler devrinde tarihler çoğu zaman yıllara göre telif ediliyor, olaylar aylık veya gmeşhurk olarak makalelıyordu. Bunlar her yılın başında halife, sultan, ileri gelen devlet görevlileri ve kadıların yanı sıra öteki islâm devletlerinin hükümdarlarını zikrederek başlar. Ardından o yıl meydana gelen vakalar ifade edilir, vefat eden önemli şahsiyetlerin kısa biyografileri verilir. Eyyûbîler devrinde ortaya çıkan bu usul memlükler dönemi süresince devam etti. Bunun memlükler’de iki istisnası şemseddin ibn tolun ile ibn iyâs’tır. şemseddin ibn tolun siyasî tarihe ayırdığı müfâkehetü’l-ḫillân’da vefeyâta yer vermedi ve bunun için ayrı kitaplar telif etti. Ibn iyâs bedâʾiʿu’z-zühûr’da olayların arasında özetlemek gerekirse vefeyâtı da zikretti. Memlükler devrinde yazılan tarihlerde çok çeşitli üslûpların kullanıldığı dikkati çekmektedir. Süyûtî benzer biçimde bazı tarihçiler eserlerini halifelere gore düzenledi. Ibn tağrîberdî her sultanı bir bölüm halinde ele aldı ve yıl sene inceledi. Sultanların biyografisi ölüm yıllarında, vefeyât da her senenin sonucunda kaydedildi. Ibnü’d-devâdârî eserinin her cildini bir devlete tahsis etti. Nüveyrî, ansiklopedik çalışmasında coğrafî bir ayırıma giderek devletleri kuruldukları yerlere nazaran ele aldı. Ebü’l-fazl ibnü’ş-şıhne, nüzhetü’n-nevâẓır adlı eserinde tarihin ilklerini laf konusu ettiği “evâil” kısmınden sonra islâm tarihini yüzyıllar halinde dokuz parçaya ayırdı. Bu dönemde msıcaklıkr’da tarih ilmiyle uğraşanlar divan kâtipleri, ulemâ ve memlüklerin çocuklarıyla torunlarıdır (evlâdü’n-nâs). Ibn tağrîberdî, baybars el-mansûrî, ibnü’d-devâdârî, moğoltay b. Kılıç, safedî ve ibn dokmak şeklinde müellifler evlâdü’n-nâsa mensuptur. Bunlar babalarının maddî imkânlarını kullandılar ve çok kıymetli eserler ortaya koydular. Memlük dönemindeki tarihçiler çoğu zaman mısır ve suriye ile ilgilendiler, bazen hicaz ve habeş tarihiyle de meşgul oldular.

Msıcaklıkr ve suriye’de memlükler devrinde pek çok umumi tarih kaleme alındı. Bunların büyük kısmı müelliflerin yaşadığı dönemler hariç birbirinin tekrarı ve muhtasarı niteliğindedir. Sadece bunlar günümüze ulaşmayan eserlerden de bir çok alıntı içermektedir. Msıcaklıkr’da baybars el-mansûrî’nin zübdetü’l-fikre fî târîḫi’l-hicre’si, nüveyrî’nin ansiklopedik eseri nihâyetü’l-ereb fî fünûni’l-edeb’in son kısmı, evlâdü’n-nâstan ilk müellif olan ibnü’d-devâdârî’nin kenzü’d-dürer ve câmiʿu’l-ġurer’i, nâsırüddin ibnü’l-furât’ın târîḫu’d-düvel ve’l-mülûk’ü, ibn dokmak’ın nüzhetü’l-enâm fî târîḫi’l-islâm’ı, makrîzî’nin el-muḳaffa’l-kebîr’i, hatîb el-cevherî’nin nüzhetü’n-nüfûs ve’l-ebdân fî tevârîḫi’z-zamân’ı, ibn haldûn’un kitâbü’l-ʿiber’i msıcaklıkr’da kaleme alınan genel tarihlerden birtakımlarıdır. Bu zamanda suriye’de de umumi tarihler telif edildi. Bunlar arasında muhammed b. Ibrâhim el-cezerî’nin bolca miktarda yaşam öyküsü içeren ḥavâdis̱ü’z-zamân ve enbâʾühû ve vefeyâtü’l-ekâbir ve’l-aʿyân’ı (târîḫu’l-cezerî), zehebî’nin biyografilerle zenginleştirilmiş târîḫu’l-islâm’ı, ibn şâleke el-kütübî’nin ʿuyûnü’t-tevârîḫ’i, ebü’l-fidâ’nın el-muḫtaṣar fî aḫbâri’l-beşer’i, ibn kesîr’in el-bidâye ve’n-nihâye’si, aynî’nin ʿiḳdü’l-cümân fî târîḫi ehli’z-zamân’ı ile takıyyüddin ibn kādî şühbe’nin târîḫ’i (eẕ-ẕeyl) bulunmaktadır.

Memlükler döneminde bir bölgeye, zamana yada hânedana tahsis edilen çalışmalar önemli yer tutar. Bunlar arasında baybars el-mansûrî’nin manzum et-tuḥfetü’l-mülûkiyye fi’d-devleti’t-türkiyye’si, yûnînî’nin vefeyâtı da içeren ẕeylü mirʾâti’z-zamân’ı, ibn habîb el-halebî’nin kuruluafaki kendi dönemine kadar memlük devleti tarihini ele alan dürretü’l-eslâk fî devleti’l-etrâk’ı, muhammed ibn sasrâ’nın ed-dürretü’l-muḍîʾe fi’d-devleti’ẓ-ẓâhiriyye’si, makrîzî’nin eyyûbî ve memlük tarihini içeren kitâbü’s-sülûk fî maʿrifeti düveli’l-mülûk’ü ile fâtımî tarihini anlatan ittiʿâẓü’l-ḥunefâʾ bi-aḫbâri’l-eʾimmeti’l-fâṭımiyyîne’l-ḫulefâʾsı, ibn tağrîberdî’nin en-nücûmü’ẓ-ẓâhire fî mülûki mıṣr ve’l-ḳāhire’si, süyûtî’nin ḥüsnü’l-muḥâḍara fî târîḫi mıṣr ve’l-ḳāhire’si, şemseddin ibn tolun’un müfâkehetü’l-ḫillân fî ḥavâdis̱i’z-zamân’ı ile ibn iyâs’ın bedâʾiʿu’z-zühûr fî veḳāʾiʿi’d-dühûr’u zikredilmelidir. Aynı devirde memlük sultanlarının yaşamına dair yapılan çalışmalar arasında i. Baybars önemli yer tutar. Ibn ABDüzzâhir’in er-ravżü’z-zâhir fî sîreti’l-meliki’ẓ-ẓâhir’i ile izzeddin ibn şeddâd’ın târîḫu’l-meliki’ẓ-ẓâhir’i bu eserlerin önemlileridir. Ibn Amerikaüzzâhir ilk dönem memlük sultanlarının hayatıyla alâkalı iki yaratı daha kaleme aldı. Bunlar kalavun devriyle alakalı teşrîfü’l-eyyâm ve’l-ʿuṣûr fî sîreti’l-meliki’l-manṣûr ile el-melikü’l-eşref halîl süreci hakkında el-elṭâfü’l-ḫafiyye mine’s-sîreti’ş-şerîfeti’s-sulṭâniyye el-melikiyyeti’l-eşrefiyye’dir. Ibn habîb el-halebî’nin kalavun ve oğullarının zamanını ele aldığı teẕkiretü’n-nebîh fî eyyâmi’l-manṣûr ve benîh’i, bedreddin el-aynî’nin es-seyfü’l-mühenned fî sîreti’l-meliki’l-müʾeyyed ve er-ravżü’z-zâhir fî sîreti meliki’ẓ-ẓâhir’i ile şehâbeddin ibn arabşah’ın sultan çakmak’ın hayatına dair et-teʾlîfü’ṭ-ṭâhir fî sîreti (şiyemi)’l-meliki’ẓ-ẓâhir’i bu türün en iyi örnekleridir.

Daha önceki dönemlerde şehir tarihlerinde görülen çeşitlilik memlükler devrinde azaldı. Devletin siyasî merkezi kahire’nin dışında sadece mekke, medine, dımaşk ve kudüs gibi şehirlerle alakalı eserler kaleme alındı. Bu da özellikle suriye’de selçuklular, zengîler ve eyyûbîler devrindeki siyasî parçalanmışlığın ortadan kalkması ve merkezî bir devletin kurulmasıyla açıklanabilir. Dinî önemi nedeniyle bir çok çalışmaya mevzu olan kudüs’le ilgili en önemli eser ebü’l-yümn el-uleymî’nin el-ünsü’l-celîl bi-târîḫi’l-ḳuds ve’l-ḫalîl’idir. Ibnü’l-mibred, târîḫu’ṣ-ṣâliḥiyye’yi yazdığı benzer biçimde dımaşk medreseleri, hanları, çarşılarıyla alakalı bir çok yaratı telif etti. Nuaymî, dımaşk medreselerine dair ed-dâris fî târîḫi’l-medâris adlı bir yapıt kaleme aldı. Kahire siyasi önemi sebebiyle tarihçilerin ilgisine mazhar oldu. Bahrî memlükleri tarihçilerinden ibn Amerikaüzzâhir er-ravżatü’l-behiyyetü’z-zâhire fî ḫıṭaṭi’l-muʿizziyyeti’l-ḳāhire’yi telif etti. Aynı dönemin ikinci hıtat müellifi îḳāẓü’l-müteġaffil adlı eseriyle ibnü’l-mütevvec ez-zübeyrî’dir. Msıcaklıkr tarihçiliğinin zirveye ulaştığı xv. Yüzyılda hıtat tarzı eserlerin en mükemmelleri makaleldı. Ibn dokmak’ın ancak bir kısmı günümüze ulaşan el-intiṣâr li-vâsıṭati ʿiḳdi’l-emṣâr’ı, evhadî’nin kahire topografyası hakkındaki zamanımıza intikal etmeyen eseriyle bu eserden geniş makbuzlar icra eden makrîzî’nin el-ḫıṭaṭ’ı bunların başında gelir.

Bu devirde kaleme alınan vefeyât kitapları daha önceki dönemlere göre azaldı. Memlükler’in ilk devrinde alfabetik yazılan vefeyât kitaplarının yıllık olarak makalelmaya başlandığı görülmektedir. Yanlışlıkla ibnü’l-fuvatî’ye nisbet edilen anonim el-ḥavâdis̱ü’l-câmiʿa ve’t-tecâribü’n-nâfiʿa fi’l-miʾeti’s-sâbiʿa adlı eserle irak’ta süregelen yüzyıllara gore tarih yazma usulü memlükler devrinde mısır’da fazlaca yaygınlaştı. Bu ekolün msıcaklıkr’da ilk temsilcisi olan ibn hacer el-askalânî ed-dürerü’l-kâmine fî aʿyâni’l-miʾeti’s̱-s̱âmine’de böyle bir usul uyguladı. öğrencisi sehâvî eḍ-ḍavʾü’l-lâmiʿ fî ʿulemâʾi’l-ḳarni’t-tâsiʿde bu usulü devam ettirdi. Bu uygulama arap bölgelerinde osmanlı süreci boyunca sürdü ve necmeddin el-gazzî ekolün takipçisi oldu. Memlükler devrinde katman usulüne gore vefeyât kitapları makalelmaya devam edildi. Ibn hacer el-askalânî’nin refʿu’l-iṣr’i ve zehebî’nin siyeru aʿlâmi’n-nübelâʾsı bu usulle yazıldı. Bunun haricinde telif edilen vefeyât kitapları da bulunmaktadır. Ibnü’l-mülakkın, el-ʿiḳdü’l-müẕheb adlı eserinde şâfiî âlimlerini en üst derecede olanlar, daha aşağı derecede bulunanlar ve çağdaşları olmak üzere üç tabakaya ayırdı. Memlükler devrinde bu biçim eserlerin ilki, türünün en güzel örneklerinden rakamlan ibn hallikân’ın vefeyâtü’l-aʿyân ve enbâʾü ebnâʾi’z-zamân’ıdır. Müellif, kendi dönemine kadar islâm dünyasında her alanda öne çıkan şahsiyetleri alfabetik sıra ile kaydetti. Dımaşklı hıristiyan müellifi ibnü’s-sukāî bu esere tâlî kitâbi vefeyâti’l-aʿyân ismiyla 725 (1325) seneına kadar gelen bir zeyil yazdı. Ibn şâleke el-kütübî’nin fevâtü’l-vefeyât’ı da ibn hallikân’ın zeyillerindendir. Zehebî’nin yaşam öyküsü kitapları arasında haklı bir şöhret kazanan siyerü aʿlâmi’n-nübelâʾsı, safedî’nin alanının en kapsamlı eserlerinden el-vâfî bi’l-vefeyât’ı ile çağdaşlarının biyografilerini içeren aʿyânü’l-ʿaṣr ve aʿvânü’n-naṣr’ı, nektü’l-himyân fî nüketi’l-ʿumyân’ı, sübkî’nin ṭabaḳātü’ş-şâfiʿiyyeti’l-kübrâ’sı, ibn hacer el-askalânî’nin çağdaşlarının biyografilerini içeren inbâʾü’l-ġumr bi-ebnâʾi’l-ʿumr’u, ibn tağrîberdî’nin safedî’nin el-vâfî bi’l-vefeyât’ına zeyil olarak yazdığı el-menhelü’ṣ-ṣâfî ve’l-müstevfî baʿde’l-vâfî’si zikredilmesi ihtiyaç duyulan öteki eserlerdir.

Memlükler devrinde telif edilen siyer ve megāzî ile sahâbe ve evliyanın biyografilerine dair kitapların ilki ibn seyyidünnâs’ın ʿuyûnü’l-es̱er fî fünûni’l-meġāzî ve’ş-şemâʾil ve’s-siyer adlı çalışmasıdır. Müellif bu eserinde resûl-i ekrem’in yaşamıyla ilgili başka kaynaklarda yer almayan malzemeler sunar. Moğultay b. Kılıç’ın günümüze ulaşmayan siyerle ilgili ez-zehrü’l-bâsim’in muhtasarı el-işâre ilâ sîreti’l-muṣṭafâ ve âs̱âri men baʿdehû mine’l-ḫulefâʾ vakitımıza intikal etti. Ibn habîb el-halebî’nin en-necmü’s̱-s̱âḳıb fî eşrefi’l-menâḳıb ile el-muḳtefâ min sîreti’l-muṣṭafâ’sı, makrîzî’nin imtâʿu’l-esmâʿ bimâ li’r-resûl mine’l-ebnâʾi ve’l-aḥvâl ve’l-ḥafede ve’l-metâʿı, ibn hacer el-askalânî’nin el-iṣâbe fî temyîzi’ṣ-ṣaḥâbe’si bu alanda telif edilen kitaplardan bazılarıdır. Memlükler devrinde kaleme alınan eserlerin çok kapsamlı olmasından dolayı bunlar için muhtasarlar, ayrıca zeyiller yazıldı. Birzâlî’nin el-muḳtefâ fi’t-târîḫ’i ebû şâme’nin eserlerine bir zeyildir. Zehebî’nin târîḫu’l-islâm’ının muhtasarı olan el-ʿiber fî ḫaberi men ġaber, zeynüddin ibnü’l-verdî’nin ebü’l-fidâ’nın evveliyatına zeyil olarak kaleme aldığı tetimmetü’l-muḫtaṣar fî aḫbâri’l-beşer, ebü’l-velîd ibnü’ş-şıhne’nin muhtasar islâm zamanı ravżü’l-menâzir fî ʿbilimsel’l-evâʾil ve’l-evâḫir ve süyûtî’nin târîḫu’l-ḫulefâʾsı bu tarz şeylerin başta gelen örnekleridir. Memlük tarih yazımında en önemli gelişmelerden biri de yangınlar, depremler, kıtlık ve pahalılık benzer biçimde olaylar hakkındaki eserlerin kaleme alınmasıdır. Ibnü’l-verdî’nin 740’taki (1339) dımaşk yangınına dair ṣafvü’r-raḥîḳ fî vaṣfi’l-ḥarîḳ’ı, muhammed b. Kāsım en-nüveyrî’nin haçlılar’ın 767’de (1365) iskenderiye’ye yapmış oldukları saldırıyla alakalı el-ilmâm bi’l-iʿlâm’ı, ebü’s-safâ ed-dımaşkī’nin veba ile alâkalı eseri, makrîzî’nin kendi dönemine kadar msıcaklıkr’da ortaya çıkan kıtlık ve bunun bölgede yol açtığı sorunlardan bahseden iġās̱etü’l-ümme bi-keşfi’l-ġumme adlı kitabı ile ibn zünbül’ün yavuz sultan selim ile kansu gavri arasındaki çarpışmalara dair kitabı bu tür eserlerdendir. Msıcaklıkr’da nüveyrî’nin nihâyetü’l-ereb adlı kitabıyla başlayan ansiklopedik tarzdaki eserlerin en iyi örneklerinden biri ibn fazlullah el-ömerî’nin mesâlikü’l-ebṣâr fî memâliki’l-emṣâr’ıdır. Vi. (xii.) yüzyılda mısır’da başlayan, kâtiplere yazışmalar konusunda yol göstermeyi amaçlayan ve devlet teşkilâtı hakkında geniş bilgi veren kitaplar memlük döneminde de makalelmaya devam etti. Bu tarz şeylerin ilki ibn fazlullah el-ömerî’nin et-taʿrîf bi’l-muṣṭalaḥi’ş-şerîf’idir. Kalkaşendî, eseri genişleterek alanında en kapsamlı başvuru kaynağı olan ṣubḥu’l-aʿşâ fî ṣınâʿati’l-inşâ’yı telif etti. Bu zamanda tarih metodolojisi ve tarih felsefesine dair sehâvî’nin el-iʿlân bi’t-tevbîḫ limen ẕemme ehle’t-târîḫ’i, ibn haldûn’un kitâbü’l-ʿiber’e yazdığı mukaddimeyle süyûtî’nin eş-şemârîḫ fî ʿilmi’t-târîḫ adlı eseri önemlidir.

Suriye ve msıcaklıkr’ın osmanlılar tarafınca ele geçirilmesiyle birlikte bölgede tarihçilik yeni bir döneme girdi. Suriye ve özellikle msıcaklıkr’ın devlet merkezi olmaktan çıkarak bir eyalet merkezi konumuna düşmesi tarihçiliğin bir başka aşamaya geçmesine yol açtı. Başşehrin kahire’den istanbul’a intikaliyle tarihçiliğin ekseni de istanbul’a kaydı. O dönemdeki yazışma imkânlarına bakılırsa merkezden uzak çevrelerin olaylardan haber alması çok güçtü. Ayrıca tarihçiler eserlerini genellikle sultanlara sunup bunun karşılığında bazı in‘âmlar aldıklarından başşehrin değişmesi tarihçilikle ilgili teşvikleri ortadan kaldırdı. Buna karşın msıcaklıkr, suriye ve lübnan’da yöresel anlamda tarihçilik kısa bir duraklamanın peşinden yeniden gelişmeye başladı. Mısır’da memlükler döneminde tarihçilikte görülen çeşitlilik azaldı. Memlükler’in son senelerının en önemli kaynağı olan ibn iyâs’ın bedâʾiʿu’z-zühûr fî veḳāʾiʿi’d-dühûr’u kahire’de osmanlı yönetiminin ilk senelerını tafsilatlı halde anlatır. Msıcaklıkr’da ibn iyâs dışında xvi. çağ süresince yeni bir kronik yazılmadı. Xvii. Yüzyılda önemli tarihçiler ortaya çıktı. Burada dikkati çeken bir husus, ilk dönem tarihçilerinde görülen osmanlılar’a karşı negatif yaklaşımın değişmeye başlaması ve yönetime artık müspet bakılmasıdır. Muhammed b. ABDülmu‘tî el-ishâkī’nin 1033 (1623) yılında nihayetlenen leṭâʾifü aḫbâri’l-üvel fî men taṣarrafe fî mıṣr min erbâbi’d-düvel adlı eserinde osmanlı hânedanını ve kendi dönemine kadar mısır tarihini ele alır. Bu yüzyılda bölgede memlük sultanının yerini osmanlılar tarafınca belirleme edilen paşaların almasıyla “sultan-paşa” tarzı eserler telif edilmeye başlandı. Bu tür eserlerde paşaların uygulamalarının yanı sıra kişilikleri ve ulemâya karşı tutumları tartışılırdı. Msıcaklıkr’da xvii. çağın en önemli tarihçisi ibn ebü’s-sürûr el-bekrî’dir. Tarihin her alanında eser yazan bekrî ʿuyûnü’l-aḫbâr ve nüzhetü’l-ebṣâr, nüzhetü’l-ebṣâr ve cüheynetü’l-aḫbâr benzer biçimde kendi dönemine kadar gelen umumi tarihlerinin yanı sıra el-mineḥu’r-raḥmâniyye fi’d-devleti’l-ʿos̱mâniyye ile feyżü’l-mennân fî ẕikri devleti âli ʿos̱mân ve dürerü’l-es̱mân fî aṣli menbaʿi âli ʿos̱mân şeklinde eserleri kaleme aldı. Ibn ebü’s-sürûr el-bekrî, er-ravżatü’z-zehiyye fî vülâti mıṣr ve’l-ḳāhire’l-muʿizziyye ile mısır’ın osmanlılar tarafından zaptından 1628 seneına kadar gelen et-tuḥfetü’l-behiyye fî temellüki âli ʿos̱mân ed-diyâre’l-mıṣriyye ve ancak bir vakaya hasredilmiş tefrîcü’l-kürbe li-defʿi’ṭ-ṭulbe adlı eserleriyle âdeta memlük tarihçiliğini xvii. Yüzyılda devam ettirmiştir.

Osmanlı döneminde mısır’da arapça tarih imlaı xviii. Yüzyılda zirveye ulaştı. Bu eserleri müellifleri ve üslûpları açısından iki kategoride incelemek mümkündür. Bunlar ulemâ ve kâtipler tarafınca fasih arapça ile kaleme alınan kroniklerle askerler tarafından telif edilen, “ammîce” unsurların yer aldığı popüler tarihlerdir. Ulemânın telif ettiği eserler arasında xviii. çağın adım atarında yaşadığı malum ve daha ziyade ibnü’l-vekîl diye ünlü olan yûsuf el-mellevânî’nin tuḥfetü’l-aḥbâb bi-men meleke mıṣr mine’l-mülûk ve’n-nüvvâb’ı msıcaklıkr tarihini 923’ten (1517) 1719 yılına kadar ele alır. Yine ahmed şelebî b. ABDülganî el-hanefî’nin evḍaḥu’l-işârât fî men tevellâ mıṣri’l-ḳāhire mine’l-vüzerâʾ ve’l-bâşât adlı eseri msıcaklıkr tarihini osmanlı sürecinin başından 1150 (1737) seneına kadar getirir. Mellevânî ve şelebî eserlerinde siyasî tarihin yanı sıra osmanlı msıcaklıkrı’nın ekonomik, toplumsal ve kültürel yönlerine dair geniş mâlûmat sunar. Bu yüzyılda telif edilen ve demürdâşî kronikleri olarak bilinen çalışmalar ise askerler tarafından kaleme alınan eserler grubuna girer. Bunlarda mısır’da ve özellikle kahire’de meydana gelen hadiseler bunlara şahit olanlar tarafından ayrıntılı halde anlatılır. Mustafa b. Ibrâhim el-meddâh el-kınalı, mecmûʿ laṭîf yeştemilü ʿalâ veḳāʾiʿ mıṣri’l-ḳāhire adlı mısır tarihini 1739 yılına kadar getirir. Demürdâşî grubu içerisindeki eserlerden en önemlisi, bu gruba isminı veren ahmed demürdâşî kethüdâ azebân’ın msıcaklıkr tarihinin en emin kaynaklarından olan ed-dürretü’l-muṣâne fî aḫbâri’l-kinâne’sidir. Osmanlı döneminde mısır zamanı açısından diğer önemli bir eser xix. çağ adım atarında abdurrahman el-cebertî’nin telif etmiş olduğu eserdir. Cebertî ʿacâʾibü’l-âs̱âr fi’t-terâcim ve’l-aḫbâr’ında 1688-1821 senelerını ele alır. Yapıt siyasi vakaların yanında ünlü kişilerin biyografilerini de ihtiva eder. Mısırlı tarihçi rifâa et-tahtâvî de xix. Yüzyılda mısır tarihiyle alâkalı bir çok eser kaleme aldı.

Mısır’la karşılaştırıldığında osmanlı döneminde suriye’de tarihçilik daha zayıf görünmektedir. Bunun en önemli nedeni, kahire’nin bölgenin tek kültür merkezi bulunmasına karşılık suriye’de bu şekilde bir merkezin bulunmamasıdır. Osmanlı yönetiminin suriye’deki ilk yıllarında memlük sürecinin bir devamı olan şemseddin ibn tolun’un eserleri dışında bir kronik görülmez. Mısır’da olduğu gibi suriye’de de xvii. Yüzyılda gelişmeye başlamış olan tarihçilik xviii. Yüzyılda zenginleşti. Msıcaklıkr’ın aksine müellifler genellikle ulemâya mensuptur; sadece halktan bazı kişiler de başlarından geçen vakalarla ilgili eserler yazmıştır. Işlenen konular siyasî hadiselerin haricinde bölgesel olaylar, çeşitli grupların güç mücadelesi, ulemâ, tasavvufî zümrelerle âyan ve eşrafın yaşamıdır. şemseddin ibn tolun, memlük sürecinin sonu ile osmanlı süreci başları için en güvenilir kaynaktır. Onun en önemli çalışması, 1479-1520 yılları içinde suriye tarihini ele alan müfâkehetü’l-ḫillân fî ḥavâdis̱i’z-zamân’dır. Bu eser osmanlı idaresinin suriye’deki ilk senelerı için bir kaynak niteliğindedir. şemseddin ibn tolun şehir tarihi alanında önemli iki çalışma yapmıştır. Bunlardan biri el-ḳalâʾidü’l-cevheriyye fî târîḫi’ṣ-ṣâliḥiyye, diğeri dımaşk’ın köylerinden mizze ile alâkalı el-meʿazze fîmâ ḳīle fi’l-mizze’dir. şemseddin ibn tolun, el-fülkü’l-meşḥûn fî aḥvâli muḥammed b. ṭolûn adlı eseriyle, ibn münkız’la başlamış olan ve memlükler döneminde ibn haldûn’un et-taʿrîf bi’bni ḫaldûn’u ile geçindiren otobiyografi yazma geleneğinin bu dönemdeki son temsilcilerindendir.

Memlükler devrinde çok yaygın olan yaşam öyküsü yazma geleneği osmanlılar zamanında msıcaklıkr’da kaybolmuş görünmekle birlikte suriye’de bu hususta önemli ürünler ortaya konmuştur. Radıyyüddin ibnü’l-hanbelî’nin dürrü’l-ḥabeb fî târîḫi aʿyâni ḥaleb’i xvi. Yüzyılın ilk vefeyât kitaplarındandır. Dımaşklı âlim necmeddin el-gazzî’nin el-kevâkibü’s-sâʾire bi-menâḳıbi aʿyâni’l-miʾeti’l-âşire adlı eseri ibn hacer ile sehâvî geleneğine bakılırsa yüzyıllık olarak telif edildi. Gazzî el-kevâkibü’s-sâʾire’ye zeyil şeklinde kaleme aldığı, luṭfü’s-semer ve ḳaṭfü’s̱-s̱emer min terâcimi aʿyâni’ṭ-ṭabaḳāti’l-ûlâ mine’l-ḳarni’l-ḥâdî ʿaşer adlı bir yaratı daha yazdı. Aynı dönemde dımaşklı diğer bir tarihçi olan bûrînî terâcimü’l-aʿyân min ebnâʾi’z-zamân adlı eserinde çağdaşlarının biyografilerini ele aldı. Bu yüzyılda yaşam öyküsü alanında telif edilen diğer önemli bir eser ibnü’l-imâd’ın şeẕerâtü’ẕ-ẕeheb fî aḫbâri men ẕeheb’dir. Eserde hicretin ilk yılından başlayarak 1000 (1592) seneına kadar yaşayan meşhurların biyografisine yer verilir. Xvii. Yüzyılda suriye’de kaleme alınan en önemli yaşam öyküsü kitabı muhammed emîn el-muhibbî’nin ḫulâṣatü’l-es̱er fî aʿyâni’l-ḳarni’l-ḥâdî ʿaşer’idir. Onun el-aʿlâm adlı, 6000’den fazla biyografi içeren büyük eserinin bir kısmı günümüze ulaşmıştır. Yine bir dımaşklı âlim olan muhammed halîl el-murâdî’nin silkü’d-dürer fî aʿyâni’l-ḳarni’s̱-s̱ânî ʿaşer adlı vefeyât kitabı osmanlı döneminde suriye’de telif edilen önemli bir eserdir. Xvii. Asırın sonu ile xviii. çağın adım atarında dımaşk’ta yaşayan Amerikaülganî b. Ismâil en-nablusî, el-ḥaḳīḳa ve’l-mecâz fi’r-riḥle ilâ bilâdi’ş-şâm ve mıṣr ve’l-ḥicâz adlı eserinde osmanlılar döneminde arap bölgelerinin toplumsal yapsıcaklıkna ışık tutar. Xviii. Yüzyılla birlikte dımaşk’ta “yevmiyyât” türünde eserler telif edildi. Ibn kennân el-ḥavâdis̱ü’l-yevmiyye min târîḫi ihdâ ʿaşer ve elf ve miʾe’de, 1699-1740 senelerı arasında dımaşk’taki hadiseleri ele alırken ulemâya da yer verir. Ibn kennân’ın bu eseri, dımaşklı bir berber olan ahmed el-büdeyrî el-hallâk tarafınca makalelan ve 1740-1762 yıllarında dımaşk’ta geçen olayları anlatan ḥavâdis̱ü dımaşḳ el-yevmiyye adlı çalışması ile devam ettirildi. Bu arada ortodoks bir din erkekı olan mihail bureyk, 1720-1782 yılları içinde dımaşk geçmişine dair târîḫu’ş-şâm adlı bir yapıt kaleme aldı. Bureyk eserinde ilk kez avrupa’daki olaylara da yer verdi. Hasan ağa el-ABD’in 1771-1826 yıllarını içeren ḥavâdis̱ü bilâdi’ş-şâm adlı eseri de burada zikredilmelidir.

Bilâdüşşam’ın (suriye) bir parçası olmakla beraber siyasî ve idarî yönden bağımsız rakamlan lübnan’da özellikle din adamları ve bürokratlar tarafınca pek çok yapıt makaleldı. Patrik istifan ed-düveyhî târîḫu’l-ezmine’sinde suriye tarihini haçlılar’dan xvii. Yüzyıl sonlarına kadar ele aldı. Yaratı özellikle xvi ve xvii. Asır lübnan tarihi açısından büyük örutubet taşır. Hanâniye el-müneyyir, ed-dürrü’l-merṣûf fî târîḫi’ş-şûf adlı kitabında şûf bölgesinin şihâbîler dönemindeki durumunu anlattı. Xix. Yüzyılın ilk yarsıcaklıknın en önemli tarihçisi ahmed haydar eş-şihâbî, ġurerü’l-ḥisân fî aḫbâri’z-zamân adıyla hicretten 1827 seneına kadar gelen bir lübnan zamanı yazdı. Aynı yüzyılda tannûs eş-şidyâk’ın aḫbârü’l-aʿyân fî cebeli lübnân’ı da bölge zamanı açısından mühimdir. Lübnanlı bir katolik olan nikola et-türk, ii. Beşir tarafınca fransızlar’ın msıcaklıkr’ı işgaline dair bilgi vermek üzere mısır’a gönderildi; gözlemlerini ẕikrü temellüki cumhûri’l-franseviyye el-aḳṭâri’l-mıṣriyye ve’ş-şâmiyye’de kaleme aldı.

Mısır’da önemli bir geleneği olan hıtat biçimı eserler xix ve xx. Yüzyıllarda yeniden ortaya çıktı. Ali paşa mübârek, makrîzî’nin usulünü takip ederek mısır topografyası hakkındaki el-ḫıṭaṭü’t-tevfîḳıyyetü’l-cedîde li-mıṣri’l-ḳāhire adlı mufassal eseri telif ederken muhammed kürd ali ḫıṭaṭü’ş-şâm’ı yazdı. Son yıllarda ekrem hasan el-ulebî, ḫıṭaṭu dımaşḳ: dirâse târîḫiyye şâmile ʿalâ meḍâ elf ʿâm min yıl 400 ḥattâ yıl 1400 adlı eseriyle bu geleneği sürdürdü. Osmanlılar döneminde murâdî ile suriye’de biten, yüzyıla bakılırsa vefeyât kitabı telif etme usulü hâlâ devam etmektedir. Mutî‘ hâfız ve nizâr abâza’nın ʿulemâʾü dımaşḳ ve aʿyânühâ fi’l-ḳarni’s̱-s̱ânî ʿaşer el-hicrî’si, ahmed b. Nu‘mân el-âlûsî’nin ed-dürrü’l-müntes̱ir fî ricâli’l-ḳarni’s̱-s̱ânî ʿaşer ve’s̱-s̱âlis̱ ʿaşer’i, halîl merdem bek’in aʿyânü’l-ḳarni’s̱-s̱âlis̱ ʿaşer fi’l-fikr ve’s-siyâse ve’l-ictimâʿı, muhammed cemîl eş-şattî’nin aʿyânü dımaşḳ fi’l-ḳarni’s̱-s̱âlis̱ ʿaşer ve nıṣfi’l-ḳarni’r-râbiʿ ʿaşer min 1201-1350 h.’si ve muhammed ABDüllatîf sâlih el-ferfûr’un aʿlâmü dımaşḳ fi’l-ḳarni’r-râbiʿ ʿaşer el-hicrî’si bu geleneğin son örnekleridir. Yakın dönemde bölgede telif edilen biyografik eserler arasında hayreddin ez-ziriklî’nin el-aʿlâm’ı, ömer rızâ kehhâle’nin muʿcemü’l-müʾellifîn’i ile bu tarz şeylerin zeyilleri ve yine kehhâle’nin aʿlâmü’n-nisâʾ adlı eseri sayılabilir. Mısır’da bu geleneğin ürünleri, ahmed teymûr paşa’nın terâcimü aʿyâni’l-ḳarni’s̱-s̱âlis̱ ʿaşer ve evâʾili’l-ḳarni’r-râbiʿ ʿaşer ve enver el-cündî’nin aʿlâmü’l-ḳarni’r-râbiʿ ʿaşer el-hicrî adlı eserleridir. Lübnan’da nicola ziyâde’nin aʿlâmü ʿarab muḥdis̱ûn: mine’l-ḳarneyn es̱-s̱âmin ʿaşer ve’t-tâsiʿ ʿaşer, filistin’de muhammed ömer hamâde’nin aʿlâmü filisṭîn ve âdil mennâ‘ın aʿlâmü filisṭîn fî evâḫiri’l-ʿahdi’l-ʿos̱mânî adlı eserleri de burada zikredilmelidir.

Mısır’da modern dönemde özellikle mısır zamanı alanında yetişen pek çok tarihçi önemli eserler ortaya koydu. Islâm tarihiyle alâkalı olarak muhammed mustafa ziyâde, saîd ABDülfettâh âşûr, mahmûd rızk selîm, kāsım abduh kāsım, hasan ibrâhim hasan, ABDülmün‘im mâcid, cemâleddin eş-şeyyâl, muhammed muhammed emîn ve eymen fuâd seyyid; osmanlı tarihiyle ilgili olarak muhammed enîs, Amerikaülazîz eş-şinnâvî, ahmed izzet Amerikaülkerîm, Amerikaürrahîm abdurrahman Amerikaürrahîm, ABDülvehhâb bekir, leylâ ABDüllatîf ahmed, muhammed afîfî, seyyid muhammed es-seyyid ve nelly hanna rakamlabilir. Suriye’de selâhaddin el-müneccid, sâmî ed-dehhân, leylâ es-sabbâğ, süheyl zekkâr ve ABDülkerîm râfik; filistin ve özellikle kudüs tarihiyle alakalı eserleriyle kâmil cemîl el-aselî ve mustafa murâd debbâğ; lübnan’da nicola ziyâde, esed rüstem, hasan ali hallâk, kemal salîbî ve ömer Amerikaüsselâm et-tedmürî tarih alanında yetişen önemli şahsiyetlerdendir.


Bibliyografya
Selâhaddin el-müneccid, el-müʾerriḫûne’d-dımaşḳıyyûn ve âs̱âruhüm mine’l-ḳarni’s-s̱âlis̱i’l-hicrî ilâ nihâyeti’l-ḳarni’l-ʿâşir, kahire 1956.

Cemâleddin eş-şeyyâl, et-târîḫ ve’l-müʾerriḫûn fî mıṣr fi’l-ḳarni’t-tâsiʿ ʿaşer, kahire 1958.

Muhammed enîs, medresetü’t-târîḫi’l-mıṣrî fi’l-ʿaṣri’l-ʿos̱mânî, kahire 1962.

Historians of the middle east (ed. B. Lewis – p. M. Holt), london 1964.

Cl. Cahen, introduction to the history of the middle east, los angeles 1965.

C. E. Farah, the dhayl in medieval arabic historiography, new haven 1967.

Political and social change in çağdaş egypt (ed. P. M. Holt), london 1968.

F. Rosenthal, a history of muslim historiography, leiden 1968.

U. Haarmann, quellenstudien zur frühen mamlukenzeit, freiburg 1969.

D. P. Little, an introduction to mamlūk historiography, wiesbaden 1970.

A.Mlf., history and historiography of the mamluks, london 1986.

A.Mlf., “historiography of the ayyubid and mamluk epochs”, the cambridge history of egypt (ed. C. F. Petry), cambridge 1998, i, 412-444.

Medieval historical writing in the christian and islamic worlds (ed. D. Morgan), london 1982.

ömer mûsâ bâşâ, el-edebü’l-ʿarabî fi’l-ʿaṣri’l-memlûkî ve’l-ʿaṣri’l-ʿos̱mânî, dımaşk 1402-1403/1982-83, i-ii.

ömer ferruh, meʿâlimü’l-edebi’l-ʿarabî fi’l-ʿaṣri’l-ḥadîs̱, beyrut 1985, i-ii.

A.Mlf., târîḫu’l-yazınsal’l-ʿarabî, beyrut 1989, iii.

P. Auchterlonie, arabic biographical dictionaries: a summary guide and bibliography, durham 1987.

şâkir mustafa, târîḫu’l-ʿarabî ve’l-müʾerriḫûn, beyrut 1990, i-iv.

Eighteenth century egypt: the arabic manuscript sources (ed. D. Crecelius), claremont 1990.

J. Berkey, transmission of knowledge in medieval cairo, princeton 1992.

M. Chamberlain, knowledge and social practice in medieval damascus: 1190-1350, cambridge 1994.

Wadad al-qadi, “biographical dictionaries: inner structure and cultural significance”, the book in the islamic world: the written word and communication in the middle east (ed. G. N. Atiyeh), albany 1995, s. 93-122.

Ramazan şeşen, müslümanlarda tarih-coğrafya yazıcılığı, istanbul 1998.

L. Guo, early mamluk syrian historiography: al-yūnīnī dhayl mir’āt al-zaman, leiden 1998, i, 1-96.

O. Weintritt, “concept of history as reflected in arabic historiographical writing in ottoman syria and egypt (1517-1700)”, the mamluks in egyptian politics and society (ed. T. Philipp – u. Haarmann), cambridge 1998, s. 188-195.

A.Mlf., arabische geschichtsschreibung in den arabischen provinzen des osmanischen reiches (16.-18. Jahrhundert), hamburg 2008.

Interpreting the self: autobiography in the arabic literary tradition (ed. Dwight f. Reynolds), berkeley 2001.

The historiography of islamic egypt: 950-1800 (ed. H. Kennedy), leiden 2001.

Chase f. Robinson, islamic historiography, cambridge 2003.

R. Stephen humphreys, islam tarih metodolojisi -bir toplumsal tarih uygulaması- (trc. Murtaza bedir – fuat aydın), istanbul 2004.

A.Mlf., “taʾrīk̲h̲”, ei2 (ing.), x, 271-280.

R. Irwin, “mamluk history and historians”, arabic literature in the post classical period (ed. R. Allen – d. S. Richards), cambridge 2006, s. 159-170.

M. Winter, “historiography in arabic during the ottoman period”, a.E., s. 171-188.

Tanım khalidi, “islamic biographical dictionaries: a preliminary assessment”, mw, lxiii/1 (1973), s. 53-65.

Samira kortantamer, “memlük tarihçiliğine genel bir bakış”, tid, i (1983), s. 31-35.

B. Hamad, “history and biography”, arabica, xlv, leiden 1998, s. 215-232.

Muhammad sabri al-dali, “ottoman historical research in egypt since 1936”, asian research trends, xi, tokyo 2001, s. 15-42.

Avner ben-zaken, “recent currents in the study of ottoman-egyptian historiography with remarks about the role of the history of natural philosophy and science”, jss, xlix/2 (2004), s. 303-328.

Muhammad afifi, “the development of ottoman studies in egypt”, asian research trends (new series), iii, tokyo 2008, s. 71-80.

J. Bray, “literature approaches to medieval and early modern arabic biography”, jras, xx/3 (2010), s. 237-253.

Maddenin bu bölümü tdv islâm ansiklopedisi’nin 2011 senesinde istanbul’da basılan 40. Cildinde, 40-45 numaralı sayfalarda yer almıştır. Basılı nüshayı pdf dosyası olarak indirmek için tıklayınız.

4/11
Müellif:
Ismail yiğit
şimal afrika. şimal afrika’da tarih yazıcılığı çalışmaları şark islâm dünyasından fazlaca sonrasında iii. (ix.) asırın ikinci yarısında adım atmıştır. Idrîsîler’in ilk döneminde, ifrîkıye’de yargı süren ağlebîler ve fâtımîler’in kuzey afrika’da başat oldukları devirde makalelan ilk tarih kitapları günümüze ulaşmamıştır (ei2 suppl. [İng.], s. 800). Bölgeyle ilgili bugüne kadar gelen ilk tarih kitabı, ibn sellâm el-ibâzî’nin (ö. 273/886’dan sonra) şimal afrika ibâzî tarihi ile alakalı yazdığı kitâb fîhi bedʾü’l-islâm adlı eseridir. Iv. (x.) asırın ortalarında endülüslü muhammed b. Yûsuf el-verrâk’ın târîḫu ifrîḳıyye ismiyla bir eser kaleme aldığı görülmektedir. Ardından bölgede metot bakımından çoğu zaman şark islâm dünyasındaki tarih çalışmalarına paralel çalışmalar yapılmıştır.

Genel tarihler ve bölge tarihleri. Kuzey afrika tarihçileri çalışmalarını çoğu zaman ilişik oldukları coğrafya ve müslümanların fethinden sonraki dönemle sınırlı tutmuş, bazıları endülüs’ü de bölgeden rakamp eserlerinde endülüs tarihine yer vermiş, yaşismikları coğrafyanın islâm öncesi tarihiyle derhal derhal hiç ilgilenmemiştir (a.G.E., s. 800). şimal afrika’da bölge zamanı çalışmalarının iv. (x.) çağın sonlarında başladığı görülmektedir. Dolaysıcaklıkyla mağrib tarihinin iv-v. (x-xi.) yüzyıllar arası, esas olarak şark tarihçileriyle ibn hayyân şeklinde endülüs tarihçilerinin eserlerinde ele alınmıştır. şimal afrika’da bilinen ilk bölge zamanı rakīk el-kayrevânî’nin (ö. 425/1034’ten sonrasında) târîḫu ifrîḳıyye ve’l-maġrib’idir. Eserin günümüze ulaşan kısmı, kuzey afrika’nın fethinden (62/681) ağlebîler’den abdullah b. Ibrâhim’in tahta çıkışına (196/812) kadar gelmekte olup ifrîkıye bölgesi, kayrevan’da kurulan devletler ve fâtımîler’in şimal afrika’daki hâkimiyetine dair önemli bir kaynaktır. Kitabında endülüs tarihine de yer verenlerden ibn hammâd el-burnusî es-sebtî’nin kitâbü’l-muḳtebis fî aḫbâri’l-maġrib ve fâs ve’l-endelüs adıyla bir yaratı yazdığı bilinmektedir. Ibn izârî ve ibn ebû zer‘ günümüze ulaşmayan bu eserden iktibaslarda bulunmuştur. Amerikaülvâhid el-merrâküşî aynı yolu izlemiş, mağrib ve endülüs tarihinin ana kaynaklarından sayılan el-muʿcib fî telḫîṣi aḫbâri’l-maġrib’inde bölgenin fethinden 667 (1269) yılına kadar olup biten vakaları anlatmıştır. Ibn izârî de el-beyânü’l-muġrib fî aḫbâri mülûki’l-endelüs ve’l-maġrib adını taşıyan eserinde, şimal afrika ve endülüs’ün fethinden itibaren bölgenin emevîler ve abbâsîler vakitındaki durumunu ve kendi dönemine kadar bölgede yargı devam eden müslüman hânedanları ele almıştır. özellikle muvahhidler hakkında önemli bir kaynak olan eserde müellif eleştirici istikametüyle dikkat çekmektedir (a.G.E., s. 803). Merînîler tarihçisi ibn ebû zer‘ el-fâsî, el-enîsü’l-muṭrib’inde idrîsî hânedanının 172 (789) yılında kuruluşundan 726 (1326) yılına kadar geçen süre zarfında mağrib’de hüküm süren bazı devletleri söylemektedir. Yapıt genelde mağrib, özelde fas şehrinin tarihini içerir. Mağrib zamanı hakkında günümüze ulaşmayan bazı kitaplardan nakiller yapan müellif tarihsel süreklilik düşüncesini ortaya koyan tarihçilerden biri kabul edilmektedir (a.G.E., a.Y.). Meşhur tarihçi ibn haldûn, umumi tarih türündeki kitâbü’l-ʿiber’inin iki cildini (vi ve vii) kuzey afrika evveliyatına ayırmış, mağrib tarihiyle ilgili çok kıymetli bilgiler vermiştir. Xi. (xvii.) yüzyıl tarihçilerinden ahmed b. Muhammed el-makkarî’nin nefḥu’ṭ-ṭîb min ġuṣni’l-endelüsi’r-raṭîb adlı eseri endülüs tarih imlaı ve edebiyatının bir antolojisi olarak değerlendirilebilir (ei2 [İng.], x, 285). Müellif endülüs’ün fethinden başlattığı vakaları son döneme kadar getirir; yapıt bu dehemmiyet için az rakamdaki kaynaklardan biridir. Ibn ebû dinâr el-kayrevânî’nin el-müʾnis fî aḫbâri ifrîḳıyye ve tûnis adlı tarihinin temel konularını şimal afrika ve tunus’un coğrafya ve topografyasıyla müslümanlar tarafından fetih edilmesi, fâtımîler, zîrîler, hafsîler ve osmanlılar’ın tunus hâkimiyeti oluşturur. Ebû abdullah muhammed b. Muhammed el-vezîr el-endelüsî, el-ḥulelü’s-sündüsiyye fi’l-aḫbâri’t-tûnisiyye’sinde ağlebîler’den itibaren tunus ve civarında hüküm devam eden devletlerin tarihini anlatır. Tunus beyi hüseyin paşa’ya ayırdığı son bölüm çok geniş ve önemlidir. Ebü’l-abbas es-selâvî, kitâbü’l-istiḳṣâ li-aḫbâri düveli’l-maġribi’l-aḳṣâ adlı kitabında fas tarihini islâmî fetihlerden kendi zamanına kadar bir tüm halinde ele almış, özellikle fas’ta hüküm devam eden idrîsîler, murâbıtlar, muvahhidler, merînîler, sa‘dîler ve filâlîler hakkında geniş bilgi vermiştir. Batı kaynaklarından faydalanan ilk fas tarihçisi olmasıyla dikkat çeken selâvî’nin ṭalʿatü’l-müşterî fi’n-nesebi’l-caʿışıkî adlı eseri mensup olduğu nâsırî ailesi ile temgrût zâviyesi’nin bir tarihidir. Mahmûd b. Saîd makdîş, nüzhetü’l-enẓâr fî ʿacâʾibi’t-tevârîḫ ve’l-aḫbâr’ında bölgeyi tanıttıktan sonrasında hulefâ-yi râşidîn, emevîler ve abbâsîler’e dair malumat aktarır. Arkasından şimal afrika ve endülüs’te hüküm devam eden devletlere yer verir. Osmanlılar’ın tunus’u fethi, dayılar, beyler, murâdîler, hüseynîler dönemi hakkında malumat verir, sonunda sefâkus (sfaks) şehrini geniş halde tanıtır. Filâlî tarihçisi ebü’l-kāsım ez-zeyyânî, et-tercümânü’l-muʿrib ʿan düveli’l-meşriḳ ve’l-maġrib adını verdiği ve yaratılıştan itibaren kendi zamanına kadar getirmiş olduğu genel tarihinde şimal afrika’da yargı süren idrîsîler, murâbıtlar, muvahhidler, merînîler, ABDülvâdîler, sa‘dîler ve filâlîler hakkındaki önemli bilgiler kaydeder. Tunus’ta osmanlı dönemi devlet adamlarından ibn ebü’d-dıyâf’ın itḥâfü ehli’z-zamân bi-aḫbâri mülûki tûnis ve ʿahdi’l-emân adlı eseri bir kuzey afrika ve özellikle fetihten 1872 seneına kadar gelen bir tunus tarihidir. Hüseynîler dönemi, müellifin uzun seneler çalıştığı dîvân-ı inşâ’daki resmî belgelere dayanılarak makaleldığından özgün bir kaynaktır. Eserin hâtime kısmı tunuslu meşhur kişilerin ve ulemânın biyografisine ayrılmıştır.

özel tarihler. Mağrib’de makalelıp günümüze ulaşan ilk özel tarih kitabı, hâricî/ibâzî tarihçisi ibn sellâm el-ibâzî’nin kitâb fîhi bedʾü’l-islâm adlı eseridir. şemmâhî kitâbü’s-siyer’inde onun bu eserinden önemli nakiller yapmıştır. Ibnü’s-sagīr, aḫbârü’l-eʾimmeti’r-rüstemiyyîn’de rüstemîler’in 787-907 yılları arasındaki periyodunu geniş şekilde anlatmıştır. Daha sonraki ibâzî tarihçileri bu eserden çok yararlanmıştır. Ebû zekeriyyâ el-vercelânî’nin es-sîre ve aḫbârü’l-eʾimme’si ibâzîler ve rüstemîler’le ilgili önemli kaynaklardandır. Ebû ca‘ışık ibnü’l-cezzâr’ın araplar’ın tunus’u fethiyle alâkalı kitâbü meġāzî ifrîḳıyye adıyla bir eser yazdığı bilinmektedir. Fâtımî başdâisi kādî nu‘mân b. Muhammed el-kayrevânî, iftitâḥu’d-daʿve (risâle fî ẓuhûri’d-daʿveti’l-ʿubeydiyyeti’l-fâṭımiyye) adlı risâlesinde ilk dört fâtımî halifesinin biyografileri ve faaliyetleri ile alakalı önemli bilgiler vermiştir. Ebû zekeriyyâ ibnü’s-sayrafî’nin murâbıtlar’la alakalı bir bölümü günümüze ulaşan el-envârü’l-celiyye fî aḫbâri devleti’l-murâbıṭıyye adlı kitabı ibn ebû zer‘ ve ibnü’l-hatîb’in kaynakları arasındadır. Ebû bekir b. Ali es-sanhâcî beyzak, muvahhidler’in temel kaynaklarından rakamlan aḫbârü’l-mehdî b. Tûmert ve bidâyetü devleti’l-muvaḥḥidîn’inde, bununla birlikte toplumsal vaziyet, kabileler ve fikir yaşamına dair önemli mâlûmat aktarmıştır. Ibn hammâd es-sanhâcî’nin kitâbü’n-nübeẕi’l-muḥtâce fî aḫbâri mülûki ṣanhâce bi-ifrîḳıyye ve bicâye’sinin günümüze ancak fâtımîler’e ait bölümü ulaşmıştır. Kitapta fâtımîler’in soyu ve âdıd-lidînillâh’a kadar (1160-1171) fâtımî halifelerinin biyografileri yer almıştır. Aynı müellifin târîḫu mülûki’l-ibâżıyye adlı bir eseri de vardır. Merînîler, hafsîler ve ABDülvâdîler’in hüküm sürdüğü dönemde çok sayıda hânedan zamanı makalelmıştır. Merînî himayesine sığınan endülüslü tarihçi ibnü’l-ahmer’in ravżatü’n-nisrîn fî aḫbâri benî merîn’i ve merînî hükümdar ailesiyle diğer devlet adamlarını özetleyen 112 beyitlik bir urcûzesiyle şerhi olan en-nefḥatü’n-nisrîniyye ve’l-lemḥatü’l-merîniyye’si, ibn ebû zer‘ el-fâsî’ye nisbet edilen eẕ-ẕaḫîretü’s-seniyye fî târîḫi’d-devleti’l-merîniyye, ibn merzûk el-hatîb’in sultan ebü’l-hasan’ın hayatının, askerî, siyasî ve malî durumun, camianın mânevî ve kültürel değerleriyle örf ve âdetlerinin ele alındığı el-müsnedü’ṣ-ṣaḥîḥu’l-ḥasen fî meḥâsini mevlânâ ebi’l-ḥasen adlı eseri merînîler ile alakalı en önemli kaynaklardandır. Viii. (xiv.) asırın ikinci yarsıcaklıknda makalelan anonim veya lisânüddin ibnü’l-hatîb ve ibnü’s-semmâk şeklinde tarihçilere nisbet edilen el-ḥulelü’l-mevşiyye fî ẕikri’l-aḫbâri’l-merrâküşiyye merakeş’i tasvir eden bir şehir zamanı ise de murâbıtlar ve özellikle muvahhidler’e ayrılan kısmı merakeş için ayrılandan daha fazladır. Mülûkü’t-tavâif ve merînîler’e dair bilgilerin de yer aldığı eserde merakeş’in topografyası ve nüfus yapısı ile alakalı önemli açıklamalar bulunmaktadır. Ibn kunfüz’ün el-fârisiyye fî mebâdiʾi’d-devleti’l-ḥafṣiyye, ibnü’ş-şemmâ el-hintâtî’nin el-edilletü’l-beyyinetü’n-nûrâniyye fî mefâḫiri’d-devleti’l-ḥafṣiyye adlı eserleri hafsîler hakkında en önemli kaynaklardandır. Ebû abdullah muhammed b. Ibrâhim ez-zerkeşî târîḫu’d-devleteyn el-muvaḥḥidiyye ve’l-ḥafṣiyye ismiyle bir yapıt kaleme almıştır. Muhammed es-sagīr b. Yûsuf el-bâcî’nin 1705-1771 yılları arası tunus tarihini anlattığı el-meşraʿu’l-mülkî adlı eseri hüseynîler’in ilk dört beyi hakkında geniş mâlûmat içerir. El-hâc hammûde el-kitâbü’l-bâşî’de tunus tarihini hafsîler’den itibaren hüseynîler’in ilk dönemine kadar getirmektedir. Ibnü’l-ahmer’in târîḫu’d-devleti’z-zeyyâniyye bi-tilimsân, ebû zekeriyyâ ibn haldûn’un dönemin ilmî ve fikrî hayatı açısından efsunk örutubet taşıyan buġyetü’r-ruvvâd fî ẕikri’l-mülûk min benî ʿabdilvâd adlı eserleri Amerikaülvâdîler’le ilgili önemli kaynaklardır. Ebû abdullah muhammed b. Abdullah et-tenesî, naẓmü (nüẓumü)’d-dürer ve’l-ʿiḳyân fî beyâni şerefi benî zeyyân adlı eserinde Amerikaülvâdî sultanlarından övgüyle söz eder. Barbaros hayreddin paşa’nın seyyid murâdî’ye yazdırdığı gazavât-ı hayreddin paşa’nın yanı sıra ebû abdullah muhammed b. Meymûn el-cezâirî’nin bekdaş dayı için kaleme aldığı et-tuḥfetü’l-merżıyye fi’d-devleti’l-bekdâşiyye, ebü’l-mekârim ABDülmelik el-meşrefî’nin behcetü’n-nâẓır fî aḫbâri’d-dâḫilîn taḥte vilâyeti’l-isbân bi-vehrân mine’l-aʿrâb ke benî âmir, ibn rukıyye et-tilimsânî’nin ispanyollar’ın cezayir’e taarruzlarıyla alakalı ez-zehretü’n-nâʾire fîmâ cerâ fi’l-cezâʾir ḥîne eġārat ʿaleyhâ cünûdü’l-kefere, müslim b. Amerikaülkādir el-vehrânî’nin son beyler periyodunu ele aldığı ḫâtimetü enîsi’l-ġarîb ve’l-müsâfir, ebû ismâil b. Avde el-mizârî’nin ṭulûʿu saʿdi’s-suʿûd fî aḫbâri vehrân ve maḫzeniha’l-esved ve ali rızâ paşa’nın mirʾâtü’l-cezâyir adlı eserleri cezayir’deki osmanlı hâkimiyeti süreci hakkındaki en önemli kaynaklardır. Sa‘dîler devrinde ibnü’l-kādî el-miknâsî el-münteḳa’l-maḳṣûr ʿalâ meḥâsini (meʾâs̱iri)’l-ḫalîfe ebi’l-ʿabbâs el-manṣûr, fiştâlî menâhilü’ṣ-ṣafâ fî aḫbâri (meʾâs̱iri) mülûki (mevâlîne)’ş-şürefâ adlı kitaplarında ahmed el-mansûr dönemini ele almışlardır. Ifrenî, nüzhetü’l-ḥâdî bi-aḫbâri mülûki’l-ḳarni’l-ḥâdî adlı eserinde sa‘dîler’den mevlây ismâil’in saltanatına kadar (1083/1672) filâlîler’in tarihini anlatmıştır. Muhammed b. ABDüsselâm ed-duayyif, târîḫu’ḍ-ḍuʿayyif: târîḫu’d-devleti’s-saʿîde ismiyla bir eseri kaleme almıştır. Ebü’l-kāsım ez-zeyyânî’nin el-bustânü’ẓ-ẓarîf fî devleti evlâdi mevlây ʿalî eş-şerîf, muhammed ekensûs’un el-ceyşü’l-ʿaremremü’l-ḫumâsî fî devleti mevlânâ ʿalî es-sicilmâsî adlı eserleri filâlî tarihinin önemli kaynaklarındandır. Ayrıca ibn zeydân, filâlîler’in tarihiyle alakalı önemli eserler telif etmiştir. Itḥâfü aʿlâmi’n-nâs bi-cemâli aḫbâri ḥâżırati miknâs ve dürerü’l-fâḫire bi-meʾâs̱iri’l-mülûki’l-ʿaleviyyîn bi-fâsi’z-zâhire bu tarz şeylerin en meşhurlarıdır. Amerikaülvâdîler devleti’nde kâtiplik yapan tarihçi, edip ve şair ali b. Muhammed el-huzâî taḫrîcü’d-delâlâti’s-semʿiyye adlı eserinde resûl-i ekrem’in idarî, askerî, adlî ve iktisadî alandaki düzenlemeleri, asr-ı saâdet’teki sosyal yaşam ve kurumlar hakkında toplu malumat vermesi bakımından büyük öneme sahiptir. Faslı âlim muhammed ABDülhay el-kettânî, eserdeki bazı ayrıntıları çıkarıp yeni konular eklemek üzere et-terâtîbü’l-idâriyye adlı kitabını meydana getirmiştir.

Tabakat, vefeyât ve ensâb kitapları. Bölgenin ilk tabakat müelliflerinden olan ebü’l-arab (ö. 333/945) ifrîkıye’nin fazileti, ifrîkıye’ye gelen sahâbîler, tâbiîn ve tebeu’t-tâbiîni tanıtmakla başladığı, talebesi muhammed b. Hâris el-huşenî tarafınca ikmal edilmiş olduğu rivayet edilen, mâlikî fakihleri ve hadis âlimlerinin biyografisine dair ṭabaḳātü ʿulemâʾi ifrîḳıyye adlı eseriyle aynı konuda yaratı yazan huşenî, ebû bekir abdullah b. Muhammed el-mâlikî, kādî iyâz, ed-dibâcü’l-müẕheb sahibi ibn ferhûn şeklinde âlimlere örnek olmuştur. Mâlikî, riyâżü’n-nüfûs’unda iv. (x.) yüzyılın ortalarından önce ifrîkıye’de yaşayan mâlikî âlimlerini tanıtmıştır. Kādî iyâz’ın 1600 kadar mâlikî âliminin biyografisini içeren tertîbü’l-medârik adlı eseri mâlikî tabakat geleneğinde önemli bir yere haizdir. Kādî iyâz el-ġunye adlı fihristinde hocalarından 100 kadarının biyografisini kaydetmiştir. Ebû abdullah muhammed b. Amerikaülkerîm et-temîmî, fas ve yöreındaki zâhidler hakkındaki el-müstefâd, ibnü’z-zeyyât et-tâdilî cenup fas evliyaları için et-teşevvüf ilâ ricâli’t-taṣavvuf, ABDülhak b. Ismâil el-bâdisî, rîf evliyası için el-maḳṣadü’ş-şerîf adlı eserleri yazmışlardır. Ibâzî âlimlerinden ebü’r-rebî‘ süleyman el-visyânî’nin siyerü meşâyiḫi’l-maġrib’i ile dercînî’nin kitâbü ṭabaḳāti’l-meşâʾiḫ bi’l-maġrib’i kuzey afrika’daki ibâzîler’in tarihine dair vazgeçilmez kaynaklardır. Berrâdî, el-cevâhirü’l-münteḳāt adlı biyografik eserinde dercînî’nin zikretmediği ibâzî âlimleri hakkındaki verdiği bilgilerle bir bakıma onu tamamlamaya çalışmıştır. Ebü’l-abbas eş-şemmâhî de kitâbü’s-siyer’inde ibâzî âlimlerinin biyografisini vermiştir. Ebû zeyd abdurrahman ed-debbâğ, meʿâlimü’l-îmân fî maʿrifeti ehli’l-ḳayrevân adlı kitabında kuruluşundan kendi vakitına kadar kayrevan âlimlerini tanıtmıştır. Ibn nâcî eseri 808 (1406) seneına kadar getirmiştir. Ebü’l-abbas ahmed b. Ahmed el-gubrînî, ʿunvânü’d-dirâye adlı eserinde xiii. Yüzyılda bicâye’de yetişen ulemâ, mutasavvıf ve edipler hakkında malumat aktarmıştır. Ibnü’l-ahmer en-nasrî’nin nes̱îrü’l-cümân fî şiʿri men naẓamenî ve iyyâhü’z-zamân’ı endülüs ve mağrib’den çoğuyla görüşüp tanıştığı hükümdar, vezir, emîr, kâtip ve kadı gibi yüksek tabakaya mensup yetmiş kadar şahsın hal tercümesiyle şiir ve nesirlerinden örnekler ihtiva eder. Nes̱îru ışıkâʾidi’l-cümân fî naẓmi fuḫûli’z-zamân adlı eserinde viii. (xiv.) yüzyılda şark ve batı islâm dünyasında yaşayan otuz bir şair ve edibin biyografisiyle şiir ve nesirlerinden örneklere yer veren müellif eserin sonuna kendi hal tercümesini eklemiştir. Ibn kunfüz’ün şerefü’ṭ-ṭâlib fî esne’l-meṭâlib’i (el-vefeyât), ibnü’l-kādî el-miknâsî’nin bu esere zeyli olan laḳṭü’l-ışıkâʾid’i ve ahmed b. Yahyâ el-venşerîsî’nin 701-912 (1301-1506) yılları arasını içeren vefeyât’ı da kaydedilmelidir. Vezir muhammed b. Ali (îsâ) el-kaştâlî el-kâtib, ibn kunfüz’ün kitabını el-memdûd ve’l-maḳṣûr min yıl’s-sulṭân el-manṣûr ismiyla nazma çevirmiş ve 1000 (1592) seneına kadar getirmiştir. çağdaş müelliflerden ABDülkādir b. Sûde, 1171-1400 (1757-1980) yılları içinde vefat eden mağrib ricâli için itḥâfü’l-müṭâliʿ ismiyla bir yaratı kaleme almıştır (muhammed haccî, bölge tarihçileri tarafınca makalelan on dört vefeyât eserini mevsûʿatü aʿlâmi’l-maġrib adıyla yayımlamıştır [I-X], beyrut 1417/1996). Ibn meryem et-tilimsânî’nin el-bustân fî ẕikri’l-evliyâʾ ve’l-ʿulemâʾ bi-tilimsân’ı mağrib-i evsat ve özellikle tilimsân’ın evliya, ulemâ, müderris, edip ve müellifleri için en önemli kaynaklardandır. Ibn hallikân’ın vefeyât’ına dürretü’l-ḥicâl fî (ġurreti) esmâʾi’r-ricâl ismiyla bir zeyil yazan ibnü’l-kādî, ceẕvetü’l-iḳtibâs fî ẕikri men ḥalle mine’l-aʿlâm medînete fâs adlı eserinde fas şehrinin tarihiyle coğrafya ve topografyası yanında burada yaşayan meşhur simaları, edip ve âlimleri tanıtmıştır. Ibn asker el-mağribî’nin x. (xvi.) yüzyıl mağrib ricâlini anlattığı devḥatü’n-nâşir, ifrenî’nin bu eserin zeyli mahiyetindeki, xi. (xvii.) yüzyılda islâm dünyasının batsıcaklıknda ve doğusunda yaşamış âlim ve mutasavvıflarının biyografisini içeren ve fas’ta yaşayan mutasavvıfların biyografisi açısından önemli olan ṣafvetü men inteşer min aḫbâri’ṣ-ṣuleḥâʾi’l-ḳarni’l-ḥâdî ʿaşer, ABDüsselâm b. Tayyib el-kādirî’nin, şeyhi ebü’l-abbas ahmed b. Abdullah ma‘n’ın tarikat silsilesiyle şâzeliyye silsilesi ve kollarına dair el-maḳṣadü’l-aḥmed, muhammed b. Tayyib el-kādirî’nin şimal afrika’da 1000-1186 (1592-1772) yılları arasında vefat eden âlim, mutasavvıf, idareci, edip, şair gibi şahsiyetlerin biyografisini ihtiva eden ve bölgenin dinî-tasavvufî hayatı hakkında bilgiler veren neşrü’l-mes̱ânî li-ehli’l-ḳarni’l-ḥâdî ʿaşer ve’s̱-s̱ânî, ahmed b. Abdurrahman eş-şükrânî’nin xix. Asırın ilk yarısıyla alakalı cezayir zamanı için önemli sayılan el-ḳavlü’l-evsaṭ fî aḫbâri men ḥalle bi’l-maġribi’l-evsaṭ ve muhammed b. Osman es-senûsî’nin hüseynîler dönemi tunus âlimlerinin biyografilerini içeren müsâmerâtü’ẓ-ẓarîf bi-ḥüsni’t-taʿrîf adlı eserleri öteki mühim tabakat/terâcim kitaplarıdır. Eserlerinin önemli bir bölümünı sa‘dî başşehrinde yazan sudanlı ahmed bâbâ et-tinbüktî, kuzey afrika ve kuzeybatı afrika’da yetişen mâlikî âlimleri ile alakalı önemli bir kaynak olan neylü’l-ibtihâc’ı telif etmiştir. Bölgede bazı ensâb eserleri de kaleme alınmıştır. Mefâḫirü’l-berber adlı anonim kitapta viii. (xiv.) çağın başında yaşamış âlim ve zâhidlerle berberî tarihinden efsanevî veya tarihî kahramanlar tanıtılır. Yazımına ibnü’l-ahmer tarafınca başlanan ve fas’ın meşhur aileleriyle eşrafına ait biyografileri içeren büyûtâtü fâsi’l-kübrâ adlı esere ondan sonra isimleri tesbit edilemeyen bazı müellifler ilâvede bulunmuştur. Bu kolektif eseri son olarak abdurrahman b. ABDülkādir el-fâsî ihtisar ve ikmal etmiştir. Ayrıca ebü’l-abbas ahmed resmûkî el-cemheretü’s-sûsiyye fî ensâbi ehli sûs, mağribli nesep âlimi Amerikaüsselâm b. Tayyib el-kādirî ed-dürrü’s-senî fî men bi-fâs min ehli’n-nesebi(‘l-beyti)’l-ḥasenî ve el-işrâf ʿalâ nesebi’l-aḳṭâbi’l-erbaʿati’l-eşrâf adlı eserleri yazmışlardır. Bölgede ebü’l-hasan ali el-ceznâî’nin (ö. 766/1365) zehretü’l-âs fî binâʾi medîneti fâs’ı, muhammed b. Kāsım el-ensârî’nin sebte hakkında iḫtiṣârü’l-aḫbâr’ı ve el-ḥulelü’l-mevşiyye fî ẕikri’l-aḫbâri’l-merrâküşiyye’si, ebû abdullah ibn gāzî el-miknâsî’nin er-ravżü’l-hetûn fî aḫbâri miknâseti’z-zeytûn’u, muhammed b. Yûsuf ez-zeyyânî’nin delîlü’l-ḥayrân ve enîsü’s-sehrân fî medîneti vehrân’ı gibi şehir tarihleri kaleme alınmıştır.

Coğrafya kitapları ve seyahatnâmeler. Bölgede yetişen ilk coğrafyacılardan ebû abdullah muhammed b. Yûsuf el-verrâk (ö. 363/974) mesâlikü ifrîḳıyye ve memâlikühâ adlı eserinde tâhert, tenes, sicilmâse gibi şehirler hakkında önemli bilgiler verir. Ebû ubeyd el-bekrî, ibn hayyân ve ibn izârî bu eserden yararlanmıştır. Ebû ca‘ışık ibnü’l-cezzâr’ın günümüze ulaşmayan ʿacâʾibü’l-büldân’ı daha sonraki coğrafyacılar için önemli bir kaynak teşkil etmiştir. Ibn Amerikaülmün‘im el-himyerî’nin er-ravżü’l-miʿṭâr fî ḫaberi’l-aḳṭâr’ı bir tarih-coğrafya ansiklopedisidir. Bu eserlerde, tanıtılan yerlerle alakalı topografik bilgiler yer almıştır. Vii. (xiii.) çağ müelliflerinden ebû muhammed el-abderî, er-riḥletü’l-maġribiyye adını taşıyan seyahatnâmesinde özellikle xii. Yüzyılın sonlarında şimal afrika’daki ilim ve kültür yaşamıyla alakalı geniş mâlûmat aktarmıştır. Abdullah b. Muhammed et-ticânî’nin tunus’tan trablusgarb’ın doğusuna yaptığı yolculukla alâkalı seyahatnâmesinde yollar, şehirler, buralardaki âlimler, kumandanlar, edipler, bölgedeki sosyokültürel konum hakkındaki önemli bilgiler bulunmaktadır. Ibn rüşeyd es-sebtî, hac yolculuğu sırasında kaleme aldığı milʾü’l-ʿaybe adlı seyahatnâmesinde mağrib’de ve doğu islâm dünyasında kendilerinden faydalandığı hocaları ve eserlerini tanıtmıştır. Kāsım b. Yûsuf et-tücîbî’nin müstefâdü’r-riḥle ve’l-iġtirâb adlı eserinde hocaları ve coğrafî-kültürel konum ile alakalı kıymetli bilgiler aktarmıştır. Ibn battûta er-riḥle’sinde, dünyanın yedi büyük hükümdarı arasında ilk sıraya koyduğu merînî sultanı ebû inân’ı abartılı biçimde övmekte, ülkedeki sosyal hizmetler ve bayındır faaliyetleri hakkında malumat vermektedir. Afrikalı leon adıyla malum arap gezginı hasan el-vezzân’ın vaṣfü ifrîḳıyye adlı eserinde xvi. Asır başlarında ziyaret etmiş olduğu afrika ülkeleri hakkında çeşitli bilgiler yer alır. Ali b. Muhammed el-cezûlî et-temgrûtî’nin en-nefḥatü’l-miskiyye fi’s-sefâreti’t-türkiyye adlı eseri 1588-1590 yıllarıyla ilgili osmanlı başşehri ve sarayına dair bilgiler içerir. Ebû sâlim el-ayyâşî er-riḥletü’l-ʿayyâşiyye’sinde fas ile mekke arasındaki kervan yolunu, o bölgede yaşayan halkın örf ve âdetlerini, âlim ve sûfîlerini anlatır. Muhammed b. ABDülvehhâb vezîr el-gassânî, müslüman esirleri kurtarmak için ispanya kralı nezdinde yürüttüğü rolü sırasında riḥletü’l-vezîr fi’ftikâki’l-esîr adlı seyahatnâmesini kaleme almıştır. Muhammed b. Osman el-haşâişî’nin cilâʾü’l-küreb adlı rihlesi çağdaş libya için bir belge özelliği taşır; özellikle italya işgali öncesi trablus tarihi, şehirde dinî ve ilmî hayat için önemlidir. Ebü’l-kāsım ez-zeyyânî, i. ABDülhamid’le görüşmek üzere istanbul’a yaptığı üç seyahatiyle ilgili et-tercümânetü’l-kübrâ fî aḫbâri’l-maʿmûr berren ve baḥren adlı eserinde istanbul, mısır, hicaz, tunus, cezayir, lorein, marsilya, barselona’ya dair hâtıralarını yazmıştır. Muhammed b. Osman es-senûsî, er-riḥletü’l-ḥicâziyye’sinde italya ve istanbul üzerinden gerçekleştirmiş olduği hac seyahatini ve suriye üzerinden tunus’a dönüşünü söylemektedir. Eserin son bölümünı tanıştığı âlimlere ayırmıştır. Bölgeye mensup çağdaş tarihçiler içinde ibrâhim harekât, hâdî-roger idrîs, Amerikaülhâdî et-tâzî, Amerikaülkādir zimâme, muhammed mezzîn, ismâil el-arabî, muhammed haccî, muhammed el-menûnî, ABDülkerîm el-filâlî, ahmed tevfîk el-medenî, nâsırüddin saîdûnî, muhammed et-talbî, ahmed muhtâr el-abbâdî, ABDülkerîm küreyyim, habîb el-cenhânî, celâl yahyâ, ABDülkerîm el-cilâlî rakamlabilir. Roger le tourneau, g. Yver, h. Terasse, e. Lévi-provençal, g. Marçais, ch. A. Julien ve r. Brunschvig şeklinde şarkiyatçılar şimal afrika tarihiyle alakalı önemli araştırmalar yapmışlardır.


Bibliyografya
E. Lévi-provençal, les historiens des chorfa, paris 1922.

ABDüsselâm b. Amerikaülkādir ibn sûde, delîlü müʾerriḫi’l-maġribi’l-aḳṣâ, dârülbeyzâ 1960-65, i-ii.

Ahmed el-miknâsî, ehemmü meṣâdiri’t-târîḫ ve’t-terceme fi’l-maġrib, tıtvân 1963.

Zekî muhammed hasan, er-raḥḥâletü’l-müslimûn fi’l-ʿuṣûri’l-vüsṭâ, beyrut 1401/1981, s. 132-133, 136-181.

Sezgin, gas (ar.), iii/2, s. 236-237, 241-245.

Brockelmann, gal (ar.), iii, 75-84; vi, 28-31, 92-100.

Menûnî, el-meṣâdirü’l-ʿarabiyye li-târîḫi’l-maġrib, dârülbeyzâ 1404/1983.

ABDülganî abdullah, muʿcemü’l-müʾerriḫîne’l-müslimîn ḥatte’l-ḳarni’s̱-s̱ânî ʿaşer el-hicrî, beyrut 1411/1991, s. 71-76, 121-122, 169-170.

Ahmed Amerikaüsselâm, el-müʾerriḫûne’t-tûnisiyyûn (trc. Ahmed ABDüsselâm – ABDürrezzâk el-huleyvî), tunus 1993.

Avâtıf m. Yûsuf nevvâb, er-raḥalâtü’l-maġribiyye ve’l-endelüsiyye, riyad 1417/1996, s. 110-123, 129-135.

Ramazan şeşen, müslümanlarda tarih-coğrafya yazıcılığı, istanbul 1998, tür.Yer.

Nâsırüddin saîdûnî, mine’t-türâs̱i’t-târîḫî ve’l-coġrâfî li’l-ġarbi’l-islâmî, beyrut 1999, s. 559-567.

T. Lewicki, el-müʾerriḫûne’l-ibâżıyyûn fî ifrîḳıye’ş-şimâliyye (trc. Mâhir cerrâr – rîmâ cerrâr), beyrut 2000.

Ali mustafa el-mısrâtî, müʾerriḫûn min lîbyâ, trablus 2002, s. 67-82.

Manuela marin, “taʾrīk̲h̲”, ei2 (ing.), x, 285.

M. Kably, “taʾrīk̲h̲”, ei2 suppl. (ing.), s. 799-805.

Maʿlemetü’l-maġrib, rabat 1410-26/1989-2005, i-xxi, tür.Yer.

Maddenin bu bölümü tdv islâm ansiklopedisi’nin 2011 yılında istanbul’da basılan 40. Cildinde, 46-49 numaralı sayfalarda yer verilmiştir. Matbu nüshayı pdf dosyası olarak indirmek için tıklayınız.

5/11
Müellif:
Ahmet kavas
şark, batı ve orta afrika. Afrika tarihinin ana kaynakları arkeolojik eserler, sözlü anlatımlar ve makalelı metinler olarak üçe ayrılmaktadır. Afrika tarihiyle alakalı makalelı ilk bilgiler herodotos, manethon, pliny, strabon, claudius ptolemaios (batlamyus) ve cosmas indicopleustes şeklinde antikçağ tarihçilerinde görülür. En kapsamlı bilgiler ise müslüman arap tarihçilerinin ve coğrafyacılarının, arapça’yı yazı dili olarak kullanan afrika yerlisi tarihçilerin ve yerli dillerde yazanların eserlerinde yer verilmiştir. Arkeolojik açıdan afrika geçmişine ışık tutacak, kıtaya dışarıdan gelenlerden geriye kalan fenike, roma, yunan ve bizans dönemlerine ait kalıntılar yanında yerlilere ait en varlıklı birikime başta eski msıcaklıkr olmak üzere bugünkü sudan ve etiyopya’daki aksum ve nûbe krallıkları topraklarında rastlanır. Güneyde zimbabve, batıda mali benzer biçimde ülkelerde de krallık dönemlerine ait kalıntılar vardır. Islâmiyet’in afrika’da yayılmasıyla beraber kıtanın her tarafında müslümanların inşa ettiği binalar asırlar arasında cereyan eden harplarla efsunk oranda tahribe uğramışsa da içlerinde hâlâ ayakta kalanlar mevcuttur. Tanzanya’da xvi. Asırın başlangıcında portekiz birliğinın tahrip ettiği kilve sultanlığı’nın saray ve cami kalıntıları (neville chittick, kilwa: an islamic trading city on the east african coast, i-ii, nairobi 1974), emevîler, abbâsîler, tolunoğulları, fâtımîler, eyyûbîler, murâbıtlar, muvahhidler, sa‘dîler, hafsîler, merînîler, zîrîler ve hammâdîler’e ilişik eski eserler tarihin arkeolojik anlamda en önemli tanıklarıdır. Osmanlı devleti’nin kızıldeniz’deki sevâkin adasında, msıcaklıkr’da, tunus, libya ve cezayir’de yapmış oldurdığı çeşitli binalarla başta mali sahrâaltı afrikası’nda farklı sultanlıkların inşa ettirdikleri yüzlerce yapının kalıntıları afrika tarihinin önemli eserleri arasında yer verilmiştir. Somali kıyılarında ve öteki bölgelerde bulunan sikkelerle diğer tarihî eserler de kıta geçmişine katkıda bulunmaktadır.

Dünyada sözlü edebiyatın güçlü olduğu kıtalar arasında afrika öncelikli bir konuma sahiptir; destan kültürü xx. Yüzyılda dahi kıta tarihi için önemli bir faktör şeklinde varlığını hissettirmekteydi. Mali’de suncata destanı, arap yarımadasından kuzey afrika’ya yayılan bedevî araplar’ın benî hilâl destanı, tarihî şahsiyetlerin destanlaşan yaşam öyküleri belli miktarda kıta tarihinin kaynakları arasında zikredilmektedir. Sahrâaltı afrikası’nda (bilâdüssûdan) ananeçiler, arşivciler yada soy bilimciler olarak tanımlanan ve özetlemek gerekirse “grio” diye adlandırılan kimseler makalelı tarihe geçişte en önemli bilgi kaynaklarını oluşturmuştur. Malili tarihçilerden ahmadou hampâté bâ l’empire peul du macina isminde kitabını (dakar 1955) kaleme alırken seksen altı ayrı kişiden bilgi derlemiştir. Yves person, fransız sömürgeciliğine karşı mücadele eden samori ture’nin 1830-1900 senelerı arasındaki hayatını yazdığı sırada tamamen sözlü anlatımları kaynak olarak kullanmıştır. Senegal’de amadou wade 1941’de, volof ulusunun ortaya çıktığı xiii. Yüzyıla kadar uzanan tarihlerini yazarken elli iki ayrı kişinin söylediklarını not edip wâlo krallığı’nın tarihini yazmıştır. Nijerli diouldé laya da 1972 yılında la tradition orale adlı ortak çalışmayı sözlü anlatımları kullanıp derlemiştir. Sahrâaltı afrikası’nda xx. Yüzyılda sıkça başyaralanan bu sözlü anlatım şayet yazıya aktarılmasaydı artık nesli tükenmekte olan birfazlaca anlatıcının vefatıyla bazı tarihî vakalar ile alakalı günümüze herhangi bir kayıt ulaşmayacaktı.

Tarihin bilinen en eski yazılı kaynakları afrika kıtasıyla alâkalı olup birinci derecede önemlileri mısır, mali, fas, cezayir, nijerya benzer biçimde ülkelerde resmî yada özel kütüphanelerde bulunan veya sömürgecilik döneminde avrupa kütüphanelerine taşınan yazma eserlerdir. Unesco’nun himayesinde etkinlik gösteren mali’de ahmed baba merkezi’nde, fas’ta temgrût nâsıriyye zâviyesi kütüphanesi’nde, moritanya’nın şinkīt şehrinde mektebetü ehl-i hibbet ve tîşît’te mektebetü’l-evkāf şeklinde kütüphanelerde batı afrika zamanı hakkındaki en nâdir eserler bulunmaktadır. Avrupa arşivlerinde yer alan sömürgecilik dönemine ait çok rakamdaki belge dışında afrika ile ilgili başta istanbul’da osmanlı arşivi olmak üzere msıcaklıkr, fas, hindistan ve çin benzer biçimde ülkelerin arşivlerinde birinci elden kaynak niteliğine haiz belgeler mevcuttur. özellikle osmanlı arşivi yeteri kadar incelenmeden bu kıtanın tarihindeki bazı boşluklar doldurulamayacaktır.

Sahrâaltı afrikası’nda müslüman tarihçilerin hakkındaki ilk bilgi verdikleri yer altın ülke diye niteledikleri tarihî gāne sultanlığı’dır. Burayla ilgili bilgi ilk defa muhammed b. Ibrâhim el-fezârî (ö. 190/806) tarafından kaydedilir. Peşinden ya‘kūbî’nin târîḫ ve ibnü’l-fakīh’in kitâbü’l-büldân adlı eserlerinde bilâdügāne hakkında azca da olsa bazı mâlûmata rastlanırken hemen sonra ali b. Hüseyin el-mes‘ûdî’nin mürûcü’ẕ-ẕeheb’i, ebû ubeyd el-bekrî’nin el-mesâlik ve’l-memâlik’i, şerîf el-idrîsî’nin nüzhetü’l-müştâḳ’ı ve istahrî’nin el-mesâlik ve’l-memâlik’inde bilâdüssûdan hakkındaki geniş bilgi yer almıştır. şerîşî şerḥu maḳāmâti’l-ḥarîrî’de, yâkūt el-hamevî muʿcemü’l-büldân’da, zekeriyyâ b. Muhammed el-kazvînî âs̱ârü’l-bilâd’da, ibn saîd el-mağribî basṭü’l-arż fi’ṭ-ṭûl ve’l-arż’da (coġrâfyâ fi’l-eḳālîmi’s-sebʿa), ebü’l-fidâ taḳvîmü’l-büldân’da, ibn fazlullah el-ömerî mesâlikü’l-ebṣâr’da, ibn battûta er-riḥle’de afrika’nın çeşitli bölgelerine dair geniş malumat verirken kalkaşendî ṣubḥu’l-aʿşâ’da mali, sûsû, gāne, kavkav ve tekrûr hakkındaki fazlaca zengin mâlûmat aktarır. Ibn haldûn’un el-ʿiber adlı eseri afrika tarihiyle ilgili temel kaynakların başında gelir. Eserinde mağrib’i çevreleyen sudan sultanlıklarına özel bir bölüm ayıran ibn haldûn gāne, sûsû, mali şeklinde mahallî hânedanları tafsilatlı biçimde anlatır.

Bilâdüssûdan’dan bahseden ve arapça makalelan müstakil kitaplar afrika’nın zamanı hakkında birer hazine niteliğindedir. Bu tarz şeylerin başlangıcında malili tarihçi abdurrahman b. Abdullah es-sa‘dî’nin târîḫu’s-sûdân’ı gelmektedir. Yeniden aynı ülkeden fakih ve tarihçi mahmûd kâ‘t’ın târîḫu’l-fettâş fî aḫbâri’l-büldân ve’l-cüyûş ve ekâbiri’n-nâs adlı eseri (fr. Trc. O. Houdas – m. Delafosre, paris 1964) kısaca askiya denilen müslüman sultanların idaresindeki songay evveliyatına ağırlık vermektedir. Tinbüktü paşalığının 1000-1150 (1592-1737) senelerı arası tarihine dair anonim dîvânü’l-mülûk fî selâṭîni’s-sûdân, adı meçhul bir müellif tarafından teẕkiretü’n-nisyân fî aḫbâri mülûki’s-sûdân ismiyle (fr. Trc. O. Houdas, paris 1899-1901) biyografik bir yapıt şeklinde düzenlenmiştir. Doğu afrika bölgesi geçmişine dair günümüze ulaşan nâdir eserlerin başında es-selve fî aḫbâri kilve yer almaktadır (nşr. Muhammed ali es-salîbî, maskat 1405/1985). Afrika’nın merkeziyle ilgili en önemli yazma eseri, dierk lange le diwan des sultans du [Kanem] bornu: chronologie et historie d’un royaume africain: de la fin du xe siècle jusqu’à 1808 ismiyla neşretmiştir (frankfurt 1977). Nijerya fûlânî devleti’nin kurucusu osman b. Fûdî’nin mücadelesi, faaliyetleri ve sokoto halifeliği çevresinde xix ve xx. Yüzyıllarda birfazlaca yapıt kaleme alınmıştır. Fûdî’nin oğlu muhammed bello’nun infâḳu’l-meysûr fî târîḫi bilâdi’t-tekrûr adlı eseri meşhurdur. Genelde şimal afrika’daki tarikatlarla alakalı en geniş mâlûmatı, octave depont ve xavier coppolani les confreries religieuses musulmanes adıyla kitap haline getirmişlerdir (paris 1897). Kıtanın tarihiyle ilgili en uzun ömürlü akademik dergi, fransız sömürgeciliği döneminde cezayir tarih cemiyeti tarafından 1856-1962 yılları içinde toplam 106 cilt kesintisiz piyasaya sürülen revue africaine’dir. Xix. Yüzyılda batı afrika’da yaşayan ve devlet adamlığı yanında mutasavvıf ve âlim kimliğiyle de öne çıkan el-hâc ömer’in beyânü mâ vaḳaʿa adlı eseri bu coğrafyanın evveliyatına belli ölçüde ışık tutmaktadır (haz. Sidi mohammed mahibou – jean louis triaud, voilà ce qui est arrivé: bayan ma waqaʿa d’al-ḥajj ʿdeva al-futî, paris 1983). Doğu afrika’da yargı süren zengibar sultanlığı’na bağlı kalmış olarak efsunk göller bölgesinde ilerleyip tanganika gölünün batsıcaklıknda kendi müstakil devletini kuran tippu tip lakaplı hâmid b. Muhammed el-mürcibî biyografisini maisha ya hamed bin muhammed el murjebi yaani tippu tip ismiyla kaleme almış (nşr. Ve ing. Trc. W. H. Whiteley, nairobi 1966, 1974), eserin latin harfleriyle yazılan özünı h. Brode 1905 senesinde, fransızca tercümesini françois bontinck 1974’te brüksel’de yayımlamıştır (l’autobiographie de hamed ben mohammed el-murjebi tippo tip 1840-1905). Xx. Yüzyılın başında gineli tarihçi şeyh mûsâ kamara’nın dakar’daki institut fondamental d’afrique noire kütüphanesi’ne devredilen 10.000 yazma eseri içinde yer alan ẓuhûrü’l-besâtîn fî târîḫi’s-sevâdîn adlı kitabı bilâdüssûdan tarihi hakkındaki ciddi eserlerden biridir.

Islâm dünyasının çeşitli bölgelerinde yetişen coğrafyacıların eserleri de afrika hakkında önemli bilgiler içermektedir. Bunlar arasında muhammed b. Mûsâ el-hârizmî, ibn hurdâzbih, ya‘kūbî, ibnü’l-fakīh, istahrî, mes‘ûdî, muhammed b. Ahmed el-makdisî şeklinde âlimler mağrib denilen kuzey afrika, msıcaklıkr’ın güneyinde habeşistan isminde olan kızıldeniz ile nil nehri arasındaki bölge, bilâdüzzenc denilen şark afrika sahilleri ve özellikle efsunk sahrâ çölünün güneyini çevreleyen bilâdüssûdan bölgesine kesinlikle değinmektedir. Seyahatnâmeler de afrika evveliyatına ciddi anlamda kaynaklık etmektedir. Afrika tarihi konusunda birinci derecede kaynaklar içinde yer edinen ibn battûta’nın er-riḥle adlı eseri son aşama zengin bilgiler içermektedir. Afrika’ya dair ikinci önemli seyahatnâme, avrupalılar tarafından tutsak alındıktan sonra adı afrikalı leon (leon africano) olarak değiştirilen hasan el-vezzân’ın yazdığı vaṣfü ifrîḳıyye’dir. Hasan el-vezzân’ın batı afrika ile alakalı, 1510 ve 1512-1514 senelerı arasında iki kez tinbüktü ve çad’a giderek msıcaklıkr üzerinden dönerken gördüğü yerlerle alakalı aktardığı bilgiler son aşama kıymetlidir. Evliya çelebi’nin msıcaklıkr başta olmak üzere kızıldeniz’in batı kıyıları, nil havzası ve somali kıyılarına kadar uzanan geniş coğrafî bölgeyle alakalı verdiği mâlûmat başka kaynaklarda bulunmamaktadır (maria teresa petti suma, “il viaggio in sudan di evliya çelebi”, annali dell’istituto orientale di napoli, sy. 14, n. S. 1964, s. 433-452).

Ibn hallikân’ın vefeyâtü’l-aʿyân’ı şeklinde genel biyografi eserlerinin yanında ṭabaḳātü’l-mâlikiyye, ṭabaḳātü’ş-şâfiʿiyye, ṭabaḳātü ḥanefiyye, ṭabaḳātü ḥanâbile, ṭabaḳātü’ṣ-ṣûfiyye, ṭabaḳātü’l-eṭıbbâʾ, ṭabaḳātü’l-ḥükemâʾ, ṭabaḳātü’l-luġaviyyîn ve’n-naḥviyyîn, ṭabaḳātü’l-ḳuḍât ve’l-fuḳahâʾ benzer biçimde özel içerikli tabakat kitapları da afrika tarihine önemli katkı elde eden bilgiler içermektedirler. Bu tarz şeylerin en meşhuru ahmed bâbâ et-tinbüktî’nin kuzey ve kuzeybatı afrika’ya mensup mâlikî âlimlerinin biyografisine dair neylü’l-ibtihâc adlı eseridir. Ebû abdullah muhammed b. Ebû bekir es-sıddîk el-burtulî’nin fetḥu’ş-şükûr fî maʿrifeti aʿyâni ʿulemâʾi’t-tekrûr’unda (nşr. Muhammed ibrâhim el-kettânî – muhammed haccî, beyrut 1401/1981) batı afrikalı âlimlerin biyografisine dair önemli bilgiler verilmektedir. Msıcaklıkr’dan başlayarak fas’a kadar uzanan bölgede tolunoğulları, ihşîdîler, rüstemîler, idrîsîler, ağlebîler, fâtımîler, midrârîler, hammâdîler, zîrîler, eyyûbîler, memlükler, murâbıtlar, muvahhidler, merînîler, vattâsîler, ABDülvâdîler, sa‘dîler, hafsîler, filâlîler ve osmanlılar süreci tarihçilerinin telif ettikleri çok sayıda eser kıtanın tarihine efsunk katkı sağlamaktadır. Sahrâaltı afrikası’nda gāne, kânim-bornu, mali, songay, dârfûr, func, vedây, harar, zengibar, sokoto ve hevsâ devletleri gibi farklı coğrafyalarda yargı süren mahallî sultanlıkların tarihleri hakkında son iki yüzyılda çok rakamda akademik çalışma yapılmış ve kıta tarihli biroldukça bilinmeyen dönem aydınlatılmıştır. Batı afrika bölgesiyle ilgili arapça kaynakları joseph cuoq recueil des sources arabes concernant l’afrique occidentale du xiiie au xvie siècle adıyla müstakil kitap halinde bir araya getirmiştir (paris 1975).

Avrupalılar arasında afrika tarihiyle ilk ilgilenenler portekiz devleti ismina yapıt yazan müellifler olup bunlar kıtanın batı, güney ve doğu sahillerine dair farklı eserler kaleme almıştır. Aralarında en eski çalışma olan, g. E. Zurara’nın 1454’te kaleme aldığı cronica de guiné adlı yapıt, yazarın kıtayı hiç görmeden üçüncü elden kaynaklardan yararlanarak derlediği bir çalışmadır. Venedikli alvise da cà mosto bir tüccar ödatıyla 1455 ve 1456 senesinde gittiği senegal ile alakalı italyanca eserinde bilgi vermiştir. Diogo gomes 1495’te afrika sahillerine yaptığı yolculukla alakalı bir seyahatnâme kaleme almıştır. Içlerinde en önemlisi olan joao de barros’un extractos da asia adlı eserinde (1552) çok ciddi bilgilere rastlanır. Sömürgecilikle beraber avrupalılar, kıtanın tüm bunlarna yakını hakkında önce müslüman âlimlerin ortaçağ boyunca yazdıkları eserleri kendi dillerine çeviri ederek mâlûmat edinmiştir. Napolyon’un 1798’de msıcaklıkr’ı istilâsından sonra başlamış olan, avrupalı seyyahların eserleri başta olmak üzere gittikçe uzmanlaşan, kısmen kıta yerlisi, çoğunluğu öteki kıtalardan akademisyenlerin araştırmaları da afrika evveliyatına ciddi katkılar elde etmiştır. Bu dönemle birlikte afrika zamanı farklı yerler dikkate alınarak incelenmeye başlanmıştır. Zengin tarihî geçmişiyle msıcaklıkr üzerine yapılan çalışmalar âdeta müstakil bir alan oluştururken mağrib zamanı cemîl m. Ebü’n-nasr’ın (jamil m. Abun-nasr) a history of the maghrib (cambridge 1975) ve abdullah urvî’nin (abdullah laroui) the history of the maghrib: an interpretive essay (princeton 1977) başlıklı eserlerinde olduğu gibi bölgenin tarihî periyodu içinde incelenmektedir. Sahrâaltı afrikası kıtanın büyük bir bölümünü teşkil etmektedir. çağdaş dehemmiyet tarihlerinde genel anlamda siyah afrika diye isimlendirilen bu bölgenin tarihi hakkında ilk ciddi çalışmalar alfred le chatelier’in l’islam dans l’afrique occidentale (paris 1899) ve paul marty’nin 1917-1930 senelerı arasında yayımladığı on üç ciltlik etudes de l’islam adlı eserlerdir. Müslümanlarla ilgilenen bir öteki fransız olan alphonse goulliy l’islam dans l’afrique occidentale française’i kaleme almıştır (paris 1952). Thomas hodgkin’in nigerian perspectives, an historical anthology adlı eseri (1960) afrika tarihçiliği için bir model oluşturmuştur. Joseph ki-zerbo’nun histoire de l’afrique noire d’hier à demain (paris 1978), catherine coquery-vidrovitch’in histoire des villes d’afrique noire des origines à la colonisation (paris 1993) ve elikia m’bokolo’nun afrique noire: histoire et civilisation du xixe siècle à nos jours (paris 2004) şeklinde eserleri önemli bilimsel niteliği olan çalışmalar içinde yer verilmiştir.

Afrika toplumları arasında en kapsamlı araştırmalar müslümanlar üzerine yapılmaktadır. Islâmiyet’in bu kıtada yayılışından günümüze kadar sosyokültürel, dinî ve ekonomik hayatla ilgili çok rakamda inceleme yayımlanmıştır. Bunlar içinde j. Spencer trimingham’ın islam in the sudan (oxford 1949), islam in ethiopia (oxford 1952), a history of islam in west africa (oxford 1962), the influence of islam upon africa (london 1968), islam in east africa (oxford 1971), j. C. Froelich’in les musulmans d’afrique noire (paris 1962), joseph cuoq’un les musulmans en afrique (paris 1975) ve histoire de l’islamisation de l’afrique de l’ouest des origines à la fin du xvie siècle (paris 1984), vincent monteil’in l’islam noir (paris 1980), nehemia levtzion ve randall l. Pouwels’in editörlüğünde neşredilen the history of islam in africa (ohio 2000) şeklinde yüzlerce araştırma kitabı bulunmaktadır. 1987’de ilk sayısı piyasaya çıkan islam et sociétés au sud du sahara, r. S. O’fahey’in hazırladığı arabic literature of africa i: the writings of eastern sudanic africa to c. 1900 (leiden 1994), john o. Hunwick’in hazırladığı arabic literature of africa ii: the writings of central sudanic africa (leiden 1995) ve sudanic africa: a journal of historical sources (bergen 1990) şeklinde dergiler, özellikle sahrâaltı afrikası’ndaki müslüman toplumların tarihî süreçlerinin aydınlatılmasına önemli katkı sağlamaktadır.

Avrupa’daki afrika’ya dair çalışmaların zenginliği yanında osmanlılar’ın afrika’da dört asrı bulan hâkimiyetleri hemen hemen yeteri kadar incelenip aydınlatılmamıştır. Bu konuda sınırlı sayıda yapıt arasında aziz samih ilter’in şimali afrikada türkler (i-ii, ankara 1936-1937), ercüment kuran’ın cezayir’in fransızlar tarafınca işgali karşısında osmanlı siyaseti: 1827-1847 (istanbul 1957), abdurrahman çaycı’nın büyük sahra’da türk-fransız rekabeti: 1858-1911 (erzurum 1970) ve cengiz orhonlu’nun osmanlı imparatorluğu’nun cenup siyaseti: habeş eyaleti ile (istanbul 1974) sınırlı denecek kadar azdır. Tunuslu tarihçi ABDülcelîl temîmî’nin recherches et documents d’histoire maghrebine: l’algérie, la tunisie et la tripolitaine (1816-1871) (tunis 1980) ve faslı tarihçi abdurrahman el-müdden’in editörlüğünde piyasaya çıkan el-ʿos̱mâniyyûn fi’l-meġārib min ḫilâli’l-erşîfâti’l-maḥalliye ve’l-mütevassıṭa (rabat 2005) bu alandaki eksikliği gideren eserlerdir.

Avrupalı seyyahların xix. Asır öncesinde sınırlı da olsa afrika ile alakalı kaleme aldıkları önemli seyahatnâmeler vardır. Bunlar içinde joao de barros’un da asia (1552), olfert dapper’in description of africa (1668), mungo park’ın travels in the interior districts of africa: performed in the years 1795, 1796, and 1797, rené caillié’nin travels through central africa in timbuctoo (1830), tinbüktü’de doğduktan sonra esir alınıp jamaika’ya gdolayılen ve burada edward donellan adıyla vaftiz edilen ebû bekir es-sıddîk’ın kölelik öncesi hâtıralarını kaleme aldığı, arapça aslı kaybolmakla beraber ingilizce’si 1836’da journal of the royal geographical society’de piyasaya sürülen eseri, heinricht barth’ın travels and discoveries in north and central africa (1857-1858), henri duveyrier’in l’exploration du sahara: les touaregs du nord (1864), batı afrikalı james africanus horton’un west african countries and peoples (1868), gustave nachtigal’in sahara und sudan (1879-1889), maurice delafosse’nin üç ciltlik haut-sénégal niger (1912) ve george mccall theal’in on bir ciltlik history of south africa (1892-1919) adlı eserleri sayılabilir.

Afrikacılar diye adlandırılan afrika uzmanları tarafınca ilk kere 1962 yılında düzenlenen uluslararası kongre, bu alanda araştırma yapanları bir araya getirerek kıta tarihinde yeni bir başlangıç oluşturmuş, gana üniversitesi’nin bu faaliyetine afrikalılar yanında dünyanın farklı ülkelerinden ortalama 450 şahıs iştirak etmiştir. Avrupa sömürgeciliği döneminde şekillenen ve kıta ülkelerinin bağlarımsızlıklarını elde ettikleri yıllarda giderek efsunk gelişme gösteren afrika araştırmaları alanında avrupa ve Amerika üniversitelerinde çok rakamda enstitü ve inceleme merkezi açılmıştır. Buralarda görev yapan binlerce araştırmacı afrika geçmişine büyük katkılar sağlamaktadır. Idarecileri ve aslî üyelerini bir tek afrika tarihçilerinin meydana getirdiği, kıta dışından olanların ise sadece müşahit olarak katılabildikleri afrika tarihçileri cemiyeti (association of african historians-[AAH]) kuruluafaki bugüne kadar dört uluslararası kurultay düzenlemiştir ve daha özgün araştırmaların yapılmasına öncülük etmektedir. Kongrelerde sunulan bildiriler basılmaktadır. Afrika zamani adıyla piyasaya sürülen bülteni cemiyetin faaliyetleri ile alakalı malumat vermektedir.

Unesco tarafınca afrika zamanı mevzusunda uzmanlara hazırlatılarak fransızca ve arapça olarak tamamı sekiz cilt halinde yayımlanan eserin ilk cildi afrika tarihçiliği ve kaynaklarına ayrılmış olup öteki ciltleri kıtanın malum tarihî süreçlerini başlangıçtan günümüze kadar genel afrika zamanı histoire générale de l’afrique: târîḫu ifrîḳıyye’l-ʿâm adıyla ele almaktadır. Cambridge üniversitesi’nin hazırladığı, 1997-2000 yılları arasında sekiz cilt olarak neşredilen the cambridge history of africa adlı eser de kıta evveliyatına önemli katkı elde etmiştır. 1990’da on iki cilt halinde neşredilen les africains adlı eserde kıta tarihinin önde gelen şahsiyetlerinin yaşamı makaleler şeklinde yer verilmiştir. Mark r. Lipschutz ve r. şehir rasmussen’in dictionary of african historical biography adlı ortak çalışması, başlangıçtan günümüze afrika tarihinde müessir olan şahsiyetler ile alakalı ansiklopedik bilgi vermektedir. Ilk defa 1973 senesinde paris’te piyasaya sürülen grand atlas du continent africain ile cultural atlas of africa (oxford 1981) ve historical atlas of africa (london 1985) genelde kıtanın fizikî, beşerî ve kültürel coğrafyasıyla ilgilidir.

Xxi. Yüzyıla girilen bir dönemde afrika evveliyatına dair kaynaklar tam olarak ortaya konulamamıştır. 2-4 aralık 1999’da roma’da tertiplenen, şark afrika’da islâm konusunda yeni kaynakların ele alındığı ilmî toplantıda sunulan tebliğler bunu açıkça göstermektedir (islam in east africa: new sources, roma 2001). Khamis s. Khamis’in “the zanzibar national archives” (s. 17-25), ABDüşşerîf’in (abdull sheriff) “the records of the wakf commission as a source of social and religious history of zanzibar” (s. 27-45), elio lodolini’nin “fonti per la storia dell’africa orientale sino al 1920 negli archivi italiani” (s. 99-118), frederico cresti’nin “bref aperçu des documents concernant les territoires de l’afrique orientale concervés dans les archives de la congrégation de propaganda fide (xviie-xixe siècles)” isminde bildirileriyle (s. 119-141) manuel lobato ve eduardo medeiros’un “mouros, islamizados e baneanes. Portuguese historiography and archival sources on east african muslim communities. A tentative checklist” (s. 143-173) ve mark horton’un “the islamic conversion of the swahili coast, 750-1500: some archaeological and historical evidence” (s. 449-469) adlı bildirileri doğu afrika zamanı kaynakları ile alakalı genel malumat vermektedir.


Kaynakça
B. Davidson, the african past: chronicles from antiquity to çağdaş times, new york 1964.

K. O. Dike, “the importance of african studies”, the proceedings of the first international congress of africanists, london 1964, s. 19-28.

A.Mlf., “the study of african history”, a.E., s. 55-67.

M. J. Herskovits, “the development of africanist studies in europe and africa”, a.E., s. 29-45.

V. Monteil, l’islam noir: une religion à la conquête de l’afrique, paris 1980, s. 21-28.

J. Ki-zerbo, “introduction générale”, histoire générale de l’afrique, paris 1984, i, 21-43.

A.Mlf. – b. Hama, “place de l’histoire dans la société africaine”, a.E., i, 65-76.

J. D. Fage, “l’évolution de l’historiographie de l’afrique”, a.E., i, 45-63.

P. D. Curtin, “tendances récentes des recherches historiques africaines et contribution à l’histoire en général”, a.E., i, 77-95.

H. Djait, “les sources écrites antérieures au xve siècle”, a.E., i, 113-136.

I. Hrbek, “sources écrites à partir du xve siècle”, a.E., i, 137-166.

Les africains (ed. Ch. A. Julien v.Dğr.), paris 1990, i-xii.

Nebîle m. Hasan, fî târîḫi’l-ifrîḳıye’l-islâmiyye, iskenderiye 2007, s. 9-47.

Ahmet kavas, “şark afrika sahilinde osmanlı hakimiyeti: şimal somali’de zeyla iskelesinin konumu (1265-1334/1849-1916)”, islâm araştırmaları dergisi, sy. 5, istanbul 2001, s. 109-134.

A.Mlf., “türk bilimsel nitelikli araştırmalarında yoksul bir alan: osmanlı afrikası”, türkiye araştırmaları literatür dergisi, i/2, istanbul 2003, s. 513-528.

J. O. Hunwick, “taʾrīk̲h̲”, ei2 (fr.), x, 320-322.

G. S. P. Freeman-grenville, “taʾrīk̲h̲”, a.E., x, 322-323.

Maddenin bu bölümü tdv islâm ansiklopedisi’nin 2011 senesinde istanbul’da basılan 40. Cildinde, 49-52 numaralı sayfalarda yer almaktadır. Matbu nüshayı pdf dosyası olarak indirmek için tıklayınız.

6/11
Müellif:
Mehmet özdemir
Endülüs. Genel tarihler. Endülüs’te tarih makalecılığı doğu islâm dünyasındaki çalışmalardan etkilenerek iii. (ix.) yüzyılda başlamış, bu etkilenme özellikle bölgeye gelen bazı msıcaklıkrlı muhaddisler vesilesiyle gerçekleşmiştir. Genel tarih alanında eser kaleme alan ilk endülüslü tarihçi diye bilinen ibn habîb es-sülemî’nin (ö. 238/853) günümüze kısmen ulaşmış ve son bölümü muhtemelen öğrencileri tarafınca eklenmiş olan kitâbü’t-târîḫ’i dünya zamanı mahiyetinde en eski metinlerden biri olup üslûp ve yöntem bakımından şark islâm tarih makalecılığının özelliklerini taşır. Eserde dikkat çeken hususlardan biri endülüs’e dair haberlerin menkıbevî, efsanevî, uçurumı efsanevî anlatımlarla iç içe bulunması ve esas itibariyle endülüs tarih yazımı geleneğinin oluşmasında önemli rol oynayan leys b. Sa‘d ve ibn vehb benzer biçimde mısırlı râvilerden nakledilmesidir. Buna karşın eser endülüs tarih yazıcılığının ortaya çıkış sürecinde önemli bir hiyerarşi sayılır.

Endülüs’te tarih makalecılığı özellikle iv. (x.) yüzyılda ilk özgün eserlerini vermeye adım atmıştır. Bunda râzîler ailesi diye malum baba, oğul ve torunun önemli rolü vardır. Ibn müzeyn (muhammed b. îsâ b. Müzeyn), baba muhammed b. Mûsâ er-râzî’nin telif ettiği kitâbü’r-râyât adlı eseri 471’de (1078) görmüş olduğunü söyler ve ondan bazı nakillerde bulunur. Endülüs’e yerleşen arap kabileleri ile alakalı makalelmış ilk yapıt olan bu kitap sonraki müelliflerin ana deposunı meydana getirmiştir. Onun endülüs tarih makalecılığının kurucusu rakamlan (ei2 [İng.], x, 283) oğlu ahmed b. Muhammed er-râzî, bu sıralarda endülüs âlimlerinin rağbet etmediği tarih alanında yazdıklarıyla bir çığır açmıştır. Endülüs tarihçiliği için bir model teşkil eden ahmed er-râzî, aḫbâru mülûki’l-endelüs isminı taşıyan eserinde olayları birbiriyle âhenkli şekilde ve bir tüm halinde tanzim etmek üzere endülüs’te tarih imlaının kurallarını belirlemiştir. Ibn habîb’in kitâbü’t-târîḫ’inde geçmişteki vakaların yanı sıra gelecekle ilgili kehanetlere ve fiten haberlerine yer verilmesine mukabil ahmed er-râzî sadece eski hadiseleri anlatmakla yetinmiştir. Ayrıca kendisinden öncekilerde rastlanmayan biçimde geçmişine iber yarımadasının coğrafyasına dair uzun bir mukaddime ile adım atmıştır. Sonraki kitaplarda yer alan iktibaslar ve hulâsalardan anlaşıldığına bakılırsa peşinden ispanya’nın romalılar ve vizigotlar dönemindeki evveliyatına değinmiş ve eserini tamamladığı zamana kadar gelen endülüs tarihini yıllara gore ele almıştır. Onun oğlu îsâ er-râzî’nin bu eseri babasının bıraktığı yerden endülüs emevî halifesi ii. Hişâm dönemine kadar (976) getirmiş olduğu anlaşılmaktadır. Ibn hayyân ve ahmed b. Muhammed el-makkarî günümüze ulaşmayan bu eserden faydalanmıştır.

Râzîler ailesinden sonra endülüs’te tarih makalecılığı çalışmaları hız kazanmış ve yeni eserler kaleme alınmıştır. Bu hususta yöneticilerin desteği müessir olmuştur. Nitekim ii. Yargıcı’in bazı tarihçileri harplardan muaf tuttuğu, birtakımlarını önemli görevlere tayin etmiş olduğu bilinmektedir. Halifenin himayesine mazhar olan tarihçiler içinde ibnü’l-kūtıyye, muhammed b. Yûsuf el-verrâk, ibn ferec el-ceyyânî ve arîb b. Sa‘d sayılabilir. Hâcib ibn ebû âmir el-mansûr, hıristiyanlara karşı düzenlediği seferler sırasında tarihçileri de bununla beraber götürmüştür. Endülüs toplumuna yeni katılan sakālibe, iii. Abdurrahman vakitında (912-961) kazandığı nüfuza paralel olarak kendi zümrelerini öne çıkaran ve korumak için çaba sarfeden eserler kaleme almıştır. Bu zamanda taberî’nin târîḫ’ine zeyil makalep bununla beraber eseri ihtisar eden arîb b. Sa‘d çalışmasına kendi dönemine kadar endülüs tarihini de eklemiştir. Ibnü’l-kūtıyye bir bölümü günümüze ulaşan, endülüs’ün kurtarılışı ve tarihi mevzusunda belâzürî’nin fütûḥu’l-büldân’ından sonrasında en eski kaynak sayılan târîḫu iftitâḥi’l-endelüs adlı eserinde endülüs’ün fetihten abdullah b. Muhammed b. Abdurrahman’ın saltanatının sonuna kadar (912) gelen periyodunu ele almıştır. Ibnü’l-kūtıyye’nin bu çalışmasında daha çok kendi soyu olan gotlar ve mevâlî ile ilgili olaylara ağırlık verdiği, araplar’a karşı got krallarını övdüğü görülmektedir. Târık b. Ziyâd’ın ispanya’ya geçişinden (92/711) başlayarak iii. Abdurrahman devrinin sonuna kadar gelen bir başka umumi tarih müellifi meçhul aḫbâr mecmûʿa’dır. Eserin dil ve üslûp farklılıkları nedeniyle birden fazla kişinin kaleminden çıktığını söylemek mümkündür. Aḫbâr, bilhassa araplar’la alakalı haberler üzerinde durulması ve mitolojik öğelere itibar edilmemesiyle dikkat çekmektedir. Ibn ferec el-ceyyânî, târîḫu’l-müntezîn (ve)’l-ḳāʾimîn bi’l-endelüs ve aḫbârihim adlı eserinde endülüs’teki ayaklanmaları ele almıştır. Endülüs’te tarih makalecılığı büyük ölçüde bu ülkenin zamanı üzerinde yoğunlaşmakla beraber muhammed b. Yûsuf el-verrâk’ın târîḫu ifrîḳıyye’si örneğinde görüldüğü şeklinde diğer bölgelerin tarihiyle ilgili eserler de kaleme alınmıştır.

V. (xi.) yüzyılda endülüs emevîleri’nin yıkılmasıyla tarihçiler daha özgür bir ortama kavuşmuş, geçmişe yönelik daha eleştirel bir tavır takınmış, böylece gerçeği tesbit edip ortaya çıkarmaya birazcık daha yaklaşmış, bunun etkisiyle mülûkü’t-tavâif döneminde (1031-1090) tarih çalışmaları hız kazanmıştır. Xi. Asır, telif edilen eserlerin çeşitliliği ve çokluğundan dolayı endülüs tarih yazıcılığının en önemli çağı rakamlır. Bu dönemde ortaya çıkan siyasî bölünme, toplumun temellerini sarsan krizler, ibn hayyân ve ibn hazm gibi aydınları vakaların sebeplerini sorgulamak üzere harekete geçirmiş, bu arada hasan b. Muhammed b. Müferric el-meâfirî el-kubbeşî bir endülüs zamanı yazmıştır. Una crónica anónima de ʿABD al-raḥmān iii al-nāṣir adıyla neşredilen eserin (nşr. Ve trc. E. Lévi-provençal – don emilio garcia gómez, madrid-granada 1950) bunun bir parçası olması muhtemeldir. Sâid el-endelüsî’nin cevâmiʿu aḫbâri’l-ümem mine’l-ʿarab ve’l-ʿacem adlı eseri günümüze ulaşmamıştır. Onun bugün mevcut olan ṭabaḳātü’l-ümem’i özet halinde bir dünya zamanı olup özellikle endülüs’ün bilim ve düşünce tarihi için temel kaynaklardan sayılır. Kitapta milletler ilimde faal olup olmamasına gore ikiye ayrılarak incelenir. Hem kendi zamanının hem daha sonraki dönemlerin tarih makalecılığında önemli etkileri görülen ibn hayyân’ın, endülüs’ün fetihten ii. Hakem döneminin sonuna kadarki (976) tarihini içine alan el-muḳtebes min enbâʾi ehli’l-endelüs’ünün bazı bölümleri vakitımıza intikal etmiştir. Yıllara göre düzenlenen eser, endülüs’ün siyasî tarihi yanında ekonomik ve sosyokültürel durumuyla ünlü kişilerin biyografisine dair bilgiler içerir. Ibn hayyân’ın, eserleri günümüze ulaşmayan ahmed b. Muhammed er-râzî, ibnü’n-nizâm, ishak b. Seleme el-kaynî, ferec b. Sellâm el-bezzâz şeklinde tarihçilerin kitaplarından faydalanması ve bazı belgeleri kullanması eserinin değerini arttırmıştır. Onun 399-463 (1008-1071) senelerına ilişik olayları ele aldığı altmış ciltlik el-metîn adlı çalışması günümüze kadar gelmemiştir. Ancak başta ibn bessâm eş-şenterînî olmak üzere öteki endülüslü müelliflerin yaptıkları nakiller sayesinde eserin mahiyeti ile alakalı geniş bilgi edinilebilmektedir. Ibn hayyân’ın, önceki müelliflerin yazdıklarından efsanevî ve menkıbevî mâlûmatı ayıklamak üzere meydana getirdiği bir derleme niteliğindeki el-muḳtebes’ine mukabil içerisindeki mâlûmatın efsunk bölümü arşiv malzemesinden ve müellifin şahsî müşahedelerinden oluşan el-metîn müellifin tarihçiliğinin gerçek anlamda tezahür ettiği, devrin siyasî, içtimaî ve fikrî yapısı bakımından özgün bir eserdir. Ibnü’d-delâî, yaklaşık dörtte biri zamanımıza ulaşan terṣîʿu’l-aḫbâr adlı eserinde viii-ix. Yüzyılları ve x. Asırın ilk dönemlerini ele almıştır. Eserde merkezî iktidara karşı meydana gelen isyanların yanı sıra coğrafî bilgilere de geniş yer almaktadır.

Endülüs’ün v. (xi.) yüzyılın sonunda murâbıtlar’ın ve ardından muvahhidler’in hâkimiyetine geçmesi tarih imlaını da etkilemiş, giderek mağribli tarihçiler öne çıkmış, muvahhidler devrinde ve viii. (xiv.) yüzyılda endülüs zamanı mağrib tarihi arasında yazılmış ve lisânüddin ibnü’l-hatîb’e kadar böyle süre gelmiştir (ei2 [İng.], x, 284). Dolaysıcaklıkyla xiii ve xiv. Yüzyıl endülüs zamanı ibnü’l-kerdebûs, ibn sâhibüssalât, ABDülvâhid el-merrâküşî, ibnü’l-kattân el-mağribî, ibn izârî ve ibn ebû zer‘ şeklinde mağribli tarihçilerin eserlerinde geniş yer tutar. Endülüs’te xiv. Yüzyılda nasrîler döneminde tekrar canlanan tarih yazıcılığının en önemli iki temsilcisi lisânüddin ibnü’l-hatîb ile ibn haldûn’dur. Aʿmâlü’l-aʿlâm ve raḳmü’l-ḥulel fî naẓmi’d-düvel adlı eserleriyle tanınan ibnü’l-hatîb politik kariyeri, üstlendiği görevler ve eserlerindeki edebî üslûpla döneminin en efsunk tarihçisi kabul edilmiştir. Tarih felsefesinin temsilcisi olan ibn haldûn’un yıldızı tunus doğumlu olmasına rağmen endülüs’te bir süre kaldığı nasrî sarayında parlamıştır. Bunlara daha önce gelen ibn saîd el-mağribî de eklendiğinde vii. (xiii.) yüzyıldan endülüs’te islâm hâkimiyetinin sonuna kadar endülüs tarih makalecılığının en başarılı üç şahsiyeti ortaya çıkar. Endülüs’ün son asrında makalelmış umumi bir tarih bilinmemektedir ve bu boşsevinci kısmen şimal afrikalı tarihçiler doldurmuştur. Makkarî’nin nefḥu’ṭ-ṭîb’i endülüs tarih makalecılığı ve edebiyatının bir antolojisi olarak değerlendirilebilir (a.G.E., x, 285).

özel tarihler. Iii. (ix.) çağın ortalarından itibaren endülüs’ün çeşitli bölgelerinde merkezî idarenin testünden çıkan, uçurumı veya tam bağımsız biçimde yargı devam eden benî hafsûn, benî mervân, benî tücîbî ve benî tavîl benzer biçimde hânedanların tarihleri kaleme alınmıştır. Ibn hayyân, aḫbârü’d-devleti’l-ʿâmiriyye adıyla bir eseri yazmıştır. Mülûkü’t-tavâif devrinde şehir hükümdarları saraylarını âlim ve ediplere açmış, kültür tarihinin ve özel tarihlerin imlaına katkı elde etmiştır. Mülûkü’t-tavâif içinde eftasî emîri muhammed el-muzaffer ve zîrî emîri abdullah b. Bulukkîn gibi tarihle bizzat ilgilenenler vardır. Günümüze ulaşan hânedan tarihlerinden biri abdullah b. Bulukkîn’e ait et-tibyân’dır. Klasik bir hânedan tarihi olan eser hem de tahttan indirilmiş bir hükümdarın otobiyografisidir. Ibn Amerikaûn el-fihrî, el-ḳaṣîdetü’l-ʿABDûniyye’sinde eftasîler’in yıkılışını anlatır. Ebû bekir yahyâ b. Muhammed ibnü’s-sayrafî’nin murâbıtlar ile alakalı tarihinin bir bölümü vakitımıza intikal etmiştir. Ibnü’s-sayrafî ve muvahhidler’in tarihi için temel kaynaklardan olan el-men bi’l-imâme adlı eseriyle tanınan ibn sâhibüssalât bu dönemin endülüslü iki mümtaz tarihçisi olarak dikkat çeker. Ibnü’l-hatîb’in el-lemḥatü’l-bedriyye fi’d-devleti’n-naṣriyye adlı eseri de hânedan zamanı geleneği için güzel bir örnek teşkil eder. Gırnata’nın düşüşünden elli sene sonra tamamlanan, müellifi meçhul aḫbârü’l-ʿaṣr fî inḳıḍâʾi benî naṣr şehrin yıkılışı ve müslümanların hıristiyanlaştırılması hakkındaki yegâne çağdaş kaynaktır.

şehir tarihleri. Iv. (x.) yüzyılda endülüs’te çok rakamda şehir zamanı yazılmıştır. Ibn Amerikaülber el-kurtubî’nin kurtuba, kāsım b. Sa‘dân’ın reyyu, ebû ishak el-bâcî’nin bâce tarihleri bu tarz şeylerin önderlik yapar. Xiii ve xiv. Yüzyıllarda a‘lem el-batalyevsî batalyevs’in, ibn asker mâleka’nın, ibnü’l-hâc meriye’nin ve ibnü’ş-şât işbîliye’nin geçmişine dair eserlerini kaleme almışlardır. şehir tarihlerinden günümüze intikal eden en önemli örnek ibnü’l-hatîb’in el-iḥâṭa fî aḫbâri ġırnâṭa adlı eseridir.

Tabakat, terâcim ve vefeyât kitapları. Endülüs tarihinde terâcim ve tabakat eserleri oldukca fazladır. Uygulanması daha rahat olan alfabetik yöntem bir dereceye kadar yaşam öyküsü yazıcılığını tarihten ayırmış ve şark islâm dünyasında olduğu gibi endülüs’te de yaygın biçimde kullanılmıştır. Iv. (x.) yüzyılda osman b. Rebîa’nın ṭabaḳātü şuʿarâʾi’l-endelüs, seken b. Ibrâhim’in ṭabaḳātü’l-küttâb bi’l-endelüs, muhammed b. Mûsâ el-akuştin’in ṭabaḳātü’l-küttâb, muhammed b. Hâris el-huşenî’nin fuḳahâʾü ḳurṭuba ve ḳuḍâtü ḳurṭuba, muhammed b. Amerikaürraûf el-ezdî el-kurtubî’nin şuʿarâʾü’l-endelüs, ibn cülcül’ün ṭabaḳātü’l-eṭıbbâʾ ve’l-ḥükemâʾ, ebû bekir ez-zübeydî’nin ṭabaḳātü’n-naḥviyyîn ve’l-luġaviyyîn, ibnü’l-faradî’nin târîḫu ʿulemâʾi’l-endelüs adlı eserleri belli gruplara mensup kişilerin biyografisine dair ilk kitaplardır. Ibnü’l-faradî seleflerinin varlığına karşın bu türün mûcidi kabul edilebilir; onun eseri ibn beşküvâl’in kitâbü’ṣ-ṣıla’sının ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştır. V. (xi.) yüzyıldan itibaren daha kapsamlı tabakat/terâcim kitapları yazılmıştır. Endülüslü ünlü şahsiyetlerin yanı sıra doğu islâm dünyasından yada kuzey afrika’dan endülüs’e gelen ünlü kişilere de yer verilen bu eserlere bir sonraki dönemde ibn beşküvâl, ibnü’l-ebbâr ve ibnü’z-zübeyr es-sekafî benzer biçimde müellifler tarafından zeyiller makalelmış, böylece eserlerin birbirini tamamlaması sağlanmıştır. Humeydî’nin bağdat’ta çok yeterli olmayan malzemeye dayanarak telif ettiği ceẕvetü’l-muḳtebis’teki bilgileri dabbî buġyetü’l-mültemis’inde tashih ve tâdil etmiştir. Ibn saîd el-mağribî, abdullah b. Ibrâhim el-hicârî’nin aslı günümüze ulaşmayan el-müshib fî ġarâʾibi’l-maġrib adlı, fetihten 530 (1135) seneına kadar gelen endülüs ve mağrib tarihine dair eserini 641 (1243) yılına kadar getirmiş, ek olarak buna mısır’ı eklemiştir. On beş cilt hacmindeki eserin ilk altı cildi endülüs’e aittir. Merkezlerin coğrafî durumu, kurucuları, idarecileri, âlim, kadı ve diğer meşhurlarının tanıtıldığı yaratı terâcim, coğrafya, tarih ve edebiyat zamanı istikametünden önemli bir kaynaktır. Ibn saîd’in kitâbü’l-müşriḳ fî ḥule’l-meşriḳ adlı biyografik eserinin ikinci kısmı zamanımıza intikal etmiştir. Endülüslü tarihçiler siyer kitapları da yazmıştır. Ibn ABDülber en-nemerî’nin ed-dürer fi’ḫtiṣâri’l-meġāzî ve’s-siyer’i endülüs’te bu alandaki ilk çalışmalardan biridir. Endülüs’te yetişen diğer siyer müelliflerinden ibn hazm cevâmiʿu’s-sîre’de, süheylî er-ravżü’l-ünüf’te, kelâî el-iktifâʾ bi-sîreti’l-muṣṭafâ’da bu eserden önemli iktibaslarda bulunmuştur. Ibn ABDülber, aynı zamanda sahâbe biyografisiyle ilgili günümüze ulaşan ilk eserlerden olan el-istîʿâb fî maʿrifeti’l-aṣḥâb’ı kaleme almıştır. Endülüs’te, abdullah b. Ubeydullah el-hukeym’in ensâbü’d-dâḫilîn ile’l-endelüs mine’l-ʿarab ve ġayrihim adlı, çok küçük bazı bölümleri günümüze ulaşan eseriyle ibn Amerikaülber en-nemerî’nin el-ḳaṣd ve’l-ümem fi’t-taʿrîf bi-uṣûli ensâbi’l-ʿarab ve’l-ʿacem’i, ibn hazm’ın cemheretü ensâbi’l-ʿarab’ı gibi ensâb kitapları da yazılmıştır. Terâcim kitapları yanında fehreseler de (el-fihrist/el-fehâris) önemlidir. Bu listeler, müellifin ders aldığı hocaları ve okumuş olduğu kitapları göstermesi bakımından onun kıymetini arttıran birer belge hükmündedir. Bu tür belgeler endülüs’te de rağbet görüyordu ve efsunk hocaların parlak zeka ve başarılı öğrencileri cezbettiği kanaati yaygındı. Bu listeler tamamen bibliyografik nitelikte olup bunlarla biyografi kitaplarında rastlanmayan adları belirlemek mümkün olmaktadır. Nitekim ibn hayr el-işbîlî’ye ilişik fehrese sayesinde kâtib çelebi’nin zikretmediği bir çok eserin adı tesbit edilebilmektedir.

Coğrafya kitapları ve seyahatnâmeler. Ebû ubeyd el-bekrî, bir tarih ve coğrafya ansiklopedisi olan muʿcemü me’staʿcem ve bir dünya coğrafyası (kozmografi) kitabı niteliğindeki el-mesâlik ve’l-memâlik adlı eserleriyle tarih ilmine ve tarih makalecılığına önemli katkılarda bulunmuştur. Endülüs’te yetişen bir coğrafyacı da ortaçağ’da islâm dünyasında yazılmış, yerkürenin genel ve sistematik coğrafyasına dair en kapsamlı çalışmalardan olan nüzhetü’l-müştâḳ fi’ḫtirâḳı’l-âfâḳ’ın yazarı şerîf el-idrîsî’dir. Seyahatnâme (rihle) türünde yaratı veren müellifler arasında kendi alanında çok önemli bir yere haiz olan ibn cübeyr ile tâcü’l-mefriḳ’ın yazarı hâlid b. îsâ el-belevî de rakamlabilir.

Edebî eserler. Ibn Amerikaürabbih’in bir genel kültür ansiklopedisi ve bir seçki niteliğindeki el-ʿiḳdü’l-ferîd’inde islâm tarihiyle alakalı olarak farklı yerlerde verilen bilgiler geniş bir yekün meblağ. Yapıt ilk dehemmiyet islâm tarihinin siyasî, içtimaî, iktisadî ve kültürel kaynaklarından biridir. Tarih yanında edebiyat ve kültür zamanı alanında da temayüz eden feth b. Hâkān el-kaysî, kendi döneminde endülüs’te mevcut edebî birikimi ortaya dercetmek için yazdığı ḳalâʾidü’l-ʿiḳyân fî (ve) meḥâtepsi’l-aʿyân’ında hem edebî hem tarihî bilgiler verir. Ibn bessâm eş-şenterînî’nin eẕ-ẕaḫîre’si edebiyat ve tarih açısından önemli bir kaynaktır. Ibn saîd el-mağribî’nin el-ḳıdḥu’l-muʿallâ fi’t-târîḫi’l-muḥallâ adlı eseri bir kültür ve edebiyat zamanı özelliği taşır. Ebü’l-velîd ismâil b. Muhammed eş-şekündî’nin endülüs’ün üstmeşhurklerini anlattığı eserleri de bilim ve kültür tarihi açısından değerlidir.

Endülüslü tarihçilerin çoğu, şark islâm dünyası tarihçileri şeklinde önceki kaynaklarda buldukları rivayetleri aralarında çelişki yahut tutarsızlık bulunsa bile olduğu benzer biçimde nakletmiş, âdeta doğruyu bulma işini okuyucuya bırakmıştır. Bununla birlikte ibn hayyân ve ibn haldûn gibi aktardığı vakaların gerçeğini ortaya koyma çabası içerisinde olanlar da vardır. Seviye, ifade canlılığı ve üslûp güzelliği bakımından ibnü’l-kūtıyye’deki bazı bölümler, ibn hazm’ın ve şekündî’nin endülüs’ün faziletlerine dair risâleleri, ibnü’l-hatîb’in el-lemḥatü’l-bedriyye’si tarih düşüncesine en fazlaca yaklaşan eserlerdir. Bu arada tarihçiler müslümanlarla ilgili haberlere odaklanmış, dolaysıcaklıkyla gayri müslimlere dair mevzulara çok azca yer vermiştir. Hıristiyan krallıklarla alakalı haberleri aktarırken genel anlamda abartılı bir üslûp kullansalar da bazan onların üstün yanlarını kaydetmekten çekinmemişlerdir. Meselâ en azılı düşmanları bulunmasına karşın vi. Alfonso’yu takdir etmişler, kastilya kontu sancho’nun meziyetlerini yahut müslümanların ikāb harbinde uğradığı büyük hezimeti dile getirmişlerdir. Bu özellikleri dolayısıyla endülüslü müslüman tarihçilerin f. Pons boigues’in de belirttiği şeklinde çağdaşları olan hıristiyan tarihçilerden üstün olduğu şüphesizdir.


Bibliyografya
R. Dozy, recherches sur l’histoire et la littérature des arabes d’espagne, leiden 1881, i-ii.

R. Menendez pidal, historia y epopeya, madrid 1929.

C. Sánchez-albornoz, el ajbār maymū‘a, cuestiones historiográficas que suscita, buenos aires 1944.

A.Mlf., “some remarks on fath al-andalus”, the formation of al-andalus (ed. M. Fierro – j. Samsó), hampshire 1998, s. 151-172.

A. G. Palencia, târîḫu’l-fikri’l-endelüsî (trc. Hüseyin mûnis), kahire 1955, s. 191 vd.

Ch. Pellat, “the origin and development of historiography in muslim spain”, historians of the middle east (ed. B. Lewis – p. M. Holt), london 1962, s. 118-125.

F. Rosenthal, a history of muslim historiography, leiden 1968.

F. Pons boigues, los historiadores y geografos arabigo-españoles, amsterdam 1972.

Hüseyin mûnis, târîḫu’l-coġrâfiyye ve’l-coġrâfiyyîn fi’l-endelüs, kahire 1986, s. 56 vd.

E. Lévi-provençal, españa musulmana (ed. R. Menendez pidal), madrid 1987, iv, 321-323.

Amerikaülvâhid zennûn tâhâ, dirâsât fi’t-târîḫi’l-endelüsî, musul 1987, s. 91-112.

A.Mlf., neşʾetü tedvîni’t-târîḫi’l-ʿarabî fi’l-endelüs, bağdad 1988.

Abdullah el-murâbıt et-tergī, “ʿamelü terâcimi’r-ricâl fi’l-endelüs”, es-sicillü’l-ʿilmî li-nedveti’l-endelüs (nşr. Abdullah b. Ali ez-zeydân v.Dğr.), riyad 1417/1996, i, 301-327.

Mustafa ibrâhim hüseyin, “meṣâdiru lisâniddîn b. El-ḫaṭîb fî kitâbihi el-iḥâṭa fî aḫbâri ġırnâṭa”, a.E., i, 331-377.

Mahmud ali mekkī, “egypt and the origins of arabic spanish historiography”, the formation of al-andalus (ed. M. Fierro – j. Samsó), hampshire 1998, s. 173-233.

ABDülfettâh fethî Amerikaülfettâh, et-târîḫ ve’l-müʾerriḫûn fî mıṣr ve’l-endelüs fi’l-ḳurûni’r-râbiʿi’l-hicrî/el-ʿâşiri’l-mîlâdî, beyrut 1424/2004, i, 333-339; ii, 394-562, 653-674.

S. M. Imamuddin, “sources of muslim history of spain”, jphs, i/4 (1953), s. 357-370.

J. V. Bermejo, “una fuente importante de la historia de al-andalus: la historia de ibn ‘askar”, al-andalus, xxxi, madrid 1966, s. 237-265.

Manuel sáámartînez, “râzi, fuente de al-‘udrî para la españa preislamica”, cuadernos de historia del islam, iii/7, granada 1971, s. 17-48.

P. Chalmeta gendrón, “historiographia medieval hispana: arabica”, al-andalus, xxxvii (1972), s. 353-404.

Manuela marin, “taʾrīk̲h̲”, ei2 (ing.), x, 283-285.

Maddenin bu bölümü tdv islâm ansiklopedisi’nin 2011 yılında istanbul’da basılan 40. Cildinde, 52-54 numaralı sayfalarda yer verilmiştir. Basılı nüshayı pdf dosyası olarak indirmek için tıklayınız.

7/11
Müellif:
Osman gazi özgüdenli
Iran. Islâm dünyasında fetihleri takip eden ilk üç çağ süresince ilmî ve edebî eserler arapça kaleme alınmıştır. Bu anane iran coğrafyasında iv. (x.) çağın ortalarından itibaren değişmeye başladı. Bu değişiklik bir taraftan iran coğrafyasında mahallî hânedanların ortaya çıkışı, öteki taraftan farsça’nın bu hânedanların himayesinde yazı dili olarak yeniden doğuşu ile yakından ilgilidir. Farsça tarih makalecılığının ilk örneği, taberî’nin târîḫu’l-ümem ve’l-mülûk adlı eserinin sâmânî veziri ebû ali bel‘amî tarafınca 352 (963) senesinde sâmânî hükümdarı mansûr b. Nûh ismina bazı yeni bilgiler ilâve edilerek meydana getirilen muhtasar tercümesidir. Bel‘amî’nin çalışması bir tarafa bırakılırsa iran coğrafyasında farsça tarih makalecılığının şarkşu sâmânî mirasını devralan gazneliler vakitına rastlar. Bu zamanda farsça tarih makalecılığı arapça tarih makalecılığına paralel biçimde genel tarihler, özel tarihler, şehir ve bölge tarihleri olmak üzere üç türde gelişme gösterdi. V. (xi.) asırın ilk yarsıcaklıknda kaleme alınan üç önemli eser bu türlerin birer örneği durumundadır. Bu tarz şeylerin ilki gerdîzî tarafınca makalelan zeynü’l-aḫbâr’dır. Müellif genel bir islâm zamanı niteliğindeki eserinde özellikle eski iran mitolojisi, islâm öncesi iran tarihi, doğu islâm dünyasında cereyan eden hadiseler ve gazneliler geçmişine fazlaca geniş yer vermekle çağdaşı arap tarihçilerden aleni halde ayrılmıştır. Ikinci yaratı, adı bilinmeyen bir müellifin 448’de (1056) kaleme aldığı târîḫ-i sîstân’dır. Sade bir üslûpla makalelan eserde iran diline giren arapça kelimeler yerine bu tarz şeylerin farsça’larının tercih edilmesi dikkat çekicidir. üçüncü yapıt muhammed b. Hüseyin el-beyhakī’nin gazneliler’e dair târîḫ-i beyhaḳī’sidir. Müellif, dîvân-ı risâlet’te vazife yapmasından dolayı görme imkânı bulduğu resmî belgeleri ve ulaştığı gizli bilgileri şahsi gözlemleriyle başarılı bir halde birleştirmeyi ve okuyucuya güçlü biçimde aktarmayı başarmıştır. Mütevazı bir üslûpta kaleme alınan yapıt, aynı zamanda farsça’nın yazı dili olarak yine doğuafaki sonraki ilk efsunk ürünlerinden kabul edilmektedir. Bu üç eser, iran tarih makalecılığında iran kültürünü arap kültürüne karşı savunan ve bazen arap tarihçiliğinden ayrılan bir devrin başlangıcını teşkil etmektedir.

Büyük selçuklu devleti’nin kurumu, iran coğrafyasındaki bütün ilmî ve edebî faaliyetler benzer biçimde tarih makalecılığını da olumlu yönde etkilemiş, selçuklu sultanları ve devlet adamlarının gayretleri farsça’nın edebî gelişiminin hızla devam etmesini sağlamış, tarih makalecılığı da bu gelişmeden nasibini almıştır. Sadece bu eserlerin çoğu günümüze ulaşmamıştır. Bunlar arasında selçuklular’ın menşeinden bahseden ve müellifi bilinmeyen manzum meliknâme, yeniden müellifi meçhul risâle-i melikşâhî, ebû tâhir-i hâtûnî’nin târîḫ-i âl-i selçûḳ, alî-i kazvînî’nin sultan sencer adına kaleme aldığı mefâḫirü’l-etrâk, şair muizzî’nin manzum siyer-i futûḥ-i sulṭân sencer ve müellifi meçhul sencernâme’yi saymak mümkündür. Enûşirvân b. Hâlid-i kâşânî’nin kaleme aldığı fütûru zamâni’ṣ-ṣudûr ve ṣudûru zamâni’l-fütûr adlı yaratı de vakitımıza intikal etmemiştir. Selçuklular devrinde yazılan özel tarihler içinde zahîrüddîn-i nîşâbûrî’nin 571 (1176) yılında kaleme aldığı selçuḳnâme selçuklular’a dair günümüze ulaşan en eski tarihtir. Muhammed b. Ali er-râvendî, râḥatü’ṣ-ṣudûr ve âyetü’s-sürûr adlı eserinde tarih makalecılığına herhangi bir katkıda bulunmadığı gibi nesirde giderek ağırlaşacak olan süslü bir üslûbun ilk örneklerinden birini vermiştir. Aynı müellifin tek nüshası bibliothèque nationale’de bulunan târîḫ-i selçuḳıyân adlı eseri (ms., supp., persan, nr. 1556, vr. 231b-261a) gerçekte râḥatü’ṣ-ṣudûr’un daha mütevazı bir versiyonundan ibarettir. Necmeddin ebü’r-recâ kummî’nin 584’te (1188) batı iran’da kaleme aldığı, çeşidinin farsça’daki ilk örneklerinden olan târîḫu’l-vüzerâʾ, her ne kadar bir vezirler zamanı benzer biçimde görünse de irak selçuklu devleti’nin yıkılış döneminde cereyan eden hadiseleri en iyi şekilde aksettiren bir eserdir. Selçuklu dönemi tarih yazıcılığının dikkate kıymet eserlerinden biri de 520’de (1126) yazılan ve müellifi bilinmeyen mücmelü’t-tevârîḫ ve’l-ḳıṣaṣ’tır. Muhtemelen selçuklu bürokrasisinde kâtip olarak görev icra eden müellif, eserinde kendi döneminde cereyan eden hadiseler yerine daha fazla eski iran hükümdarlarının efsanevî geçmişine ve eski iran mitolojisine yer vermiştir.

Selçuklular zamanında bir çok şehir ve bölge zamanı kaleme alınmıştır. Daha önce arapça yazılan tarihlerin devamı niteliğindeki bu eserler genel ve özel tarihlerdeki boşlukların doldurulması, şehirlerdeki toplumsal ve ekonomik yaşamın incelenmesi, banliyö hayatının aydınlatılması ve âlimlerin biyografilerinin tesbiti gibi hususlarda büyük öneme sahiptir. Sadece bu eserlerin efsunk çoğunluğu vakitımıza ulaşmamıştır. Bu gruptan günümüze kadar gelen örnekler arasında ibnü’l-belhî’nin sultan muhammed tapar ismina kaleme aldığı fârsnâme, ali b. Zeyd el-beyhakī’nin târîḫ-i beyhaḳ’ı ve şeyh abdurrahman famî-i herevî’ye nisbet edilen târîḫ-i herât zikredilebilir. Ibn isfendiyâr’ın 613 (1216) yılında tamamladığı târîḫ-i ṭaberistân da aynı geleneğin bir devamı mahiyetindedir. Vi. (xii.) çağın ortalarından itibaren arapça telif edilen pek çok tarih kitabı farsça’ya çeviri edilmiştir. Nerşahî’nin târîḫu buḫârâ adlı eserinin ebû nasr ahmed b. Muhammed el-kubâvî tarafından 522’de (1128) yapılan çevirisi bu türün malum en eski örneklerindendir. Muhammed b. Züışık b. ömer’in kısalttığı esere daha sonra adı meçhul bir müellif ilâveler yapmış ve eserin bu şekli günümüze ulaşmıştır. Muhammed b. ABDülcebbâr el-utbî’nin et-târîḫu’l-yemînî’si, ebû şeref nâsih b. Zafer-i curfâdekânî tarafınca 603 (1206-1207) yılında kısa bir zeyil ilave edildikten sonra farsça’ya tercüme edilmiştir. Bu tercümeler genellikle mütercimler tarafınca ilâve edilen faydalı zeyiller içermektedir.

Efsunk selçuklular döneminde iran’da farsça’nın güç kazanması arapça’nın tamamen terkedildiği anlamına gelmemektedir. Ali b. Zeyd el-beyhakī’nin utbî’nin et-târîḫu’l-yemînî’sine zeyil olarak hazırladığı, dört ciltlik umumi tarih niteliğindeki meşâribü’t-tecârib’i, imâdüddin el-isfahânî’nin kaleme aldığı nuṣretü’l-fetre ve ʿuṣretü’l-ḳaṭre (fıṭre) arapça yazılan önemli eserlerdendir. Meşârib zamanımıza intikal etmemişse de ikinci eserin tek nüshası paris’te bibliothèque nationale’de bulunmaktadır (ms., arabe, nr. 2145). Bündârî bu eseri zübdetü’n-nuṣra ve nuḫbetü’l-ʿuṣra adıyla ihtisar etmiştir. Iran coğrafyasında xi-xiii. Yüzyıllardan günümüze kadar gelen diğer arapça eserler içinde Amerikaülgāfir el-fârisî’nin el-ḥalḳatü’l-ûlâ min (kitâbü’s-siyâḳ li-)târîḫi nîsâbûr’u, necmeddin en-nesefî’nin el-ḳand fî ẕikri ʿulemâʾi semerḳand’ı, mâferrûhî’nin meḥâsinü iṣfahân’ı, egemen en-nîsâbûrî’nin târîḫu nîsâbûr’u ve nesevî’nin sîretü’s-sulṭân celâliddîn mengübertî’si rakamlabilir. Bunlardan son üçünün xiii ve xiv. Yüzyıllarda farsça’ya çeviri edilmesi iran coğrafyasında bu dönemde arapça’nın, yerini artık tamamen farsça’ya terketmeye başladığını göstermesi bakımından dikkat çekicidir. Selçuklular’ın yıkılmasından sonra iran’da bu devletin mirasını paylaşan atabeglikler, gurlular ve hârizmşahlar, uzun ve istikrarlı bir yönetim kuramadıkları için onların döneminde tarih makalecılığında kayda değer bir büyüme olmamıştır. Belirgin bir sessizliğin yargı sürdüğü bu devirde minhâc-ı sirâc el-cûzcânî’nin bir genel islâm tarihi niteliğindeki ṭabaḳāt-ı nâṣırî adlı eseri her ne kadar güçlü bir tarih kurgusuna sahip değilse de gazneliler, gurlular, moğol istilâsı ve mâverâünnehir zamanı için önemlidir.

Iran coğrafyasında tarih yazıcılığındaki asıl gelişme moğol istilâsından sonrasında ilhanlılar’ın güçlü bir hâkimiyet kurmasıyla adım atar. Bu zamanda telif edilen ilk önemli yaratı atâ melik cüveynî’nin târîḫ-i cihângüşâ’sı olup siyasî hadiselerin yanında içerdiği varlıklı araç-gereç ile toplumsal, ekonomik ve dinî tarih araştırmaları bakımından efsunk öneme sahiptir. Müellif eserinde kullandığı malzemeyi âyet ve hadislerin yanı sıra arapça-farsça şiirler ve türkçe-moğolca terimlerle süsleyerek kendine özgü bir üslûp ortaya koymuştur. Cüveynî’nin moğollar’ın hizmetinde olmasına rağmen moğol istilâsıyla ilgili bilgileri çok tarafsız nakletmiş olması dikkate kıymet bir başarı kabul edilmelidir. Tarih makalecılığındaki bu büyüme, ilhanlı hükümdarlarının islâmiyet’i kabul etmesinin peşinden yakındoğu devlet geleneğinin ağırlık kazanmaya başladığı xiv. çağın başlarında güçlenerek devam etmiştir. Bunda farsça’ya vâkıf olan ilhanlı hükümdarlarının tarih ilmine duyduğu özel ilginin rolü efsunktür. Reşîdüddin fazlullāh-ı hemedânî, vassâf, şemseddin muhammed-i kâşânî ve benâkitî gibi tarihçilerin hâmisi olan gāzân han’ın adı burada özellikle anılmalıdır. Ancak dönemin değil iran tarih yazıcılığının en efsunk eserlerinden kabul edilen câmiʿu’t-tevârîḫ bizzat bu hükümdarın direktifiyle reşîdüddin fazlullah tarafından kaleme alınmıştır. Eserin aslolan önemi islâm zamanı yanında daha önce islâm tarihçilerinin değinmediği çin, hint, isrâil ve avrupa (frenk) şeklinde ülkelerin tarihini de içermesidir. Islâm tarih makalecılığında uzun vakit ihmal edilen bu yaklaşım, reşîdüddin’in tarihe getirmiş olduğu yeni perspektifnın yanı sıra bu dönemde doğu-batı ilişkilerinin yoğunluk kazanması ve tebriz şehrinin milletlerarası bir kültür merkezi durumuna gelmesiyle de yakından ilgilidir. Evrensel bir hakimiyet anlayışına haiz olan gāzân han ve sultan olcaytu’nun eserden beklentileri de bu yeni anlayışın ortaya çıkmasında etkili olmuştur. Müellif eserini, aralarında muhtemelen abdullah b. Ali el-kâşânî ve pulad çing-sang’ın da (bolad ch’eng-hsiang) bulunduğu pek çok kimsenin yardımıyla telif etmiştir. Bazen resmî belgelerden faydalanmış, bunlardan kimilerinin metnini olduğu gibi eserine kaydetmiştir. Tüm bu özelliklerine karşın yapıt çağdaş olaylarla ilgili, müellifinin idarî işlerden görevli bir vezir olmasından kaynaklanan bazı yanlı yorum ve değerlendirmeler içermektedir. Abdullah b. Ali el-kâşânî’nin yazdığı zübdetü’t-tevârîḫ, câmiʿu’t-tevârîḫ’in ikinci cildiyle efsunk ölçüde benzerlik gösterir. Aynı müellifin târîḫ-i olcaytu adlı minik eseri bir çok yönden daha özgün özellikler taşımaktadır. Vassâf târîḫ-i cihângüşâ’ya zeyil olarak kaleme aldığı tecziyetü’l-emṣâr ve tezciyetü’l-aʿṣâr adlı eseriyle farsça tarih imlaında kendinden sonra bir çok tarihçinin takip edeceği, ama aslabirinin ulaşamayacağı son derece süslü bir üslûp ortaya koymuştur. Iran dili ve edebiyatı uzmanları tarafından farsça’nın tabii gelişimini bozmuş olduğu için negatif değerlendirilen bu üslûbun etkileri ancak iran coğrafyası ve farsça eserlerle sınırlı kalmamış, idrîs-i bitlisî, tâlikîzâde mehmed subhi ve ahmed vâsıf efendi benzer biçimde osmanlı tarihçilerini de etkilemiştir.

Tarih yazıcılığında ilhanlılar devrinden itibaren görülen bir başka açınma tarih kitaplarının manzum olarak telif edilmesidir. Zaten daha selçuklular zamanında iran ve anadolu’da muizzî, ebû tâhir-i hâtûnî, kāniî-i tûsî ve hoca dehhânî gibi şair ve edipler tarafından firdevsî’nin şâhnâme’sinden etkilenilerek kaleme alınan pek çok manzum eserin varlığı bilinmekteyse de bu eserler günümüze ulaşmamıştır. Bu türün zamanımıza kadar gelen en eski örneği kadı burhâneddîn-i ânevî’nin 562-608 (1166-1212) senelerı içinde yazdığı enîsü’l-ḳulûb’dur (süleymaniye ktp., ayasofya, nr. 2984). şemseddin muhammed-i kâşânî’nin şâhnâme-yi cengizî’si, ahmed b. Muhammed-i tebrîzî’nin şâhanşâhnâme’si (cengiznâme), târîḫ-i sonbaharîde sahibi hamdullah el-müstevfî’nin ẓafernâme’si ve hâce nûreddin b. şemseddin muhammed el-ejderî’nin ġāzânnâme’si, xiv. Yüzyıl başlarından itibaren iran coğrafyasında iyice yaygınlık kazanan bu geleneğin başlıca temsilcileridir. Laf mevzusu eserlerin pek çoğunun temelde zengin bir malzemeye değil tek bir kaynağa dayanması, bu tarz şeylerin telifindeki asıl hedefin geniş bir tarih idraksından ziyade okuyucunun tarih merakına şiirsel bir anlatımla cevap vermek bulunduğunu ortaya koymaktadır. Bu anane iran’da daha sonraki dönemlerde de kabul görmeye devam etti ve osmanlı coğrafyasında şehnâmecilik müessesesinin doğuşunu etkiledi.

Farsça tarih makalecılığı, ilhanlı devleti’nin yıkılışına rastlayan dönemde geçirdiği kısa bir duraklamanın ardından timurlular devrinde tekrar canlandı. Biroldukca askerî başarı sağlayan timur’un zaferlerinin ve fetihlerinin kaydedilmek istenmesi bunun başlıca âmili benzer biçimde görünmektedir. Nizâmeddîn-i şâmî’nin bu amaçla devrin tarihini yazmakla görevlendirildiği bilinmektedir. Nizâmeddin tarafınca başlatılan bu geleneği şemsü’l-ḥüsn (târîḫnâme) adlı eserin müellifi tâceddîn-i selmânî ve ẓafernâme’tepsi 828 (1425) senesinde timur’un torunu mirza ibrâhim sultan adına kaleme alan şerefeddin ali yezdî devam ettirdi. Timurlu tarihçiliği bu eserlerin yanında dönemin en verimli tarihçisi hâfız-ı ebrû’nun şahsında daha genel bir çizgiye kavuştu. çoğu zaman bel‘amî ve reşîdüddin’in yolundan giden hâfız-ı ebrû, câmiʿu’t-tevârîḫ’in sonlanmış olduği 703 (1304) yılı ile timur’un ortaya çıkışı arasındaki karanlık süreci açıklığa kavuşturdu. şâhruh ismina yazdığı ẓafernâme ile gıyâseddin baysungur ismina yazdığı mecmaʿu’t-tevârîḫ’te tarih teriminı tafsilatlı şekilde ele aldı ve tarih ilminin yararlarını anlattı. Hâfız-ı ebrû’nun bu usulü daha sonra Amerikaürrezzâk es-semerkandî tarafınca maṭlaʿ-ı saʿdeyn’de devam ettirildi. Islâm dünyasının mufassal bir tarihini yazma arzusu timurlu hâkimiyetinin sonlarına doğru mîrhând’ın (ö. 903/1498) şahsında bir kez daha canlandı. Mîrhând’ın uzun bir çalışmadan sonrasında kaleme aldığı ravżatü’ṣ-ṣafâ bir kısmı günümüze ulaşmayan eserlerden meydana getirilen geniş aktarmalar içermektedir. Mîrhând’ın torunu hândmîr, iran tarih yazıcılığının son efsunk temsilcilerindendir. Müellif, tâc ve ḫulâṣatü’l-aḫbâr adlı eserlerinden sonrasında geniş bir islâm zamanı niteliğindeki ḥabîbü’s-siyer’i kaleme aldı. çok yönlü bir tarihçi olan hândmîr’in hümâyunnâme ve düstûrü’l-vüzerâʾ adlı iki yaşam öyküsü eseri daha vardır. Timurlular’ın arkasından iran coğrafyasında yargı süren hânedanlardan karakoyunlular ve akkoyunlular devrinde önemli bir tarihçi çıkmadı. Bu dönemde ebû bekr-i tihrânî’nin kitâb-ı diyarbekriyye ve fazlullah b. Rûzbihân el-huncî’nin târîḫ-i ʿâlemʾârâ-yı emînî benzer biçimde eserleri, her ne kadar karanlık bir dönemin sıra dışı kaynakları olarak örutubet taşırsa da ilhanlı ve timurlu dönemi tarihçiliğiyle karşılaştırılabilecek özelliklere haiz değildir.

Orta asya tarih yazıcılığı, batıda safevîler’in iran coğrafyasına başat olmasıyla birlikte devamı niteliğinde olduğu iran tarih makalecılığından bâriz şekilde ayrılır. Edebî eserlerde daha çağataylılar zamanında belirginleşmeye süregelen bu zamanç, mâverâünnehir ve orta asya’da şeybânîler ve özbekler devrinde iyice kendini gösterdi. Haydar mirza duğlat’ın kaleme aldığı târîḫ-i reşîdî ve zeynüddin mahmûd vâsıfî-i herevî’nin bedâyiʿu’l-veḳāyiʿi xvi. Yüzyılda bu coğrafyada telif edilen başlıca eserlerdir. Iran tarih makalecılığı, safevîler’in iran coğrafyasında istikrarı tesis etmesinden sonra yeni bir canlanma içine girdiyse de bu gerçekte niteliksel değil rakamsal bir canlanmayı ifade etmektedir. Bu zamanda hasan-ı rûmlû’nun kaleme aldığı aḥsenü’t-tevârîḫ ile iskender bey münşî’nin târîḫ-i ʿâlemʾârâ-yı ʿabbâsî adlı eseri şeklinde birkaç örnek bu çizginin kenarında durmaktadır. Büyük çoğunluğu bürokrat olan dönemin tarihçileri, eserlerinde ara sıra faydalı mâlûmat verseler de eleştiriden geçirmedikleri olayları genellikle laf kalabalığı arasına sıkıştırma yoluna gitmiş, bu husus nâdir şah afşar ve zend hânedanları zamanında da devam etmiştür. Nâdir şah’ın askerî faaliyetleri, onun özel münşîsi mirza mehdî hân-ı esterâbâdî tarafınca 1160’ta (1747) kaleme alınan cihângüşâ-yı nâdirî ve 1749’da makalelan dürre-i nâdire ile muhammed kâzım-ı mervî’nin 1757 yılında kaleme aldığı târîḫ-i ʿâlemʾârâ-yı nâdirî’de geniş şekilde anlatıldı. Uzun zaman kerim han zend’in sarayında vazife icra eden mirza muhammed-i kelânter’in yazdığı rûznâme-yi mîrzâ muḥammed-i kelânter-i fârs zend hânedanının en önemli kaynağı durumundadır. Bu eserler devrin siyasî vakalarının eleştirisinde efsunk öneme sahip olsalar da hadiseleri geniş bir gözünden nakletme misyonundan uzaktır. Xviii. Asırın en dikkate kıymet eserleri arasında, rüstem el-hükemâ (muhammed hâşim âsaf) tarafından 1193-1199 (1779-1785) yılları içinde yazılan ve siyasî vakaların yanında toplumsal, ekonomik ve idarî mevzuları da içeren rüstemü’t-tevârîḫ’i zikretmek icap eder.

Kaçarlar devrinde mirza fazlullah hâverî-i şîrâzî, i‘timâdüssaltana muhammed hasan han, adudüddevle sultan ahmed mirza, muhammed-i sârevî, rızâ kulı han hidâyet ve muhammed takī sipihr gibi müellifler tarafınca genellikle sipariş üzerine kaleme alınan ve daha fazla kaçarlar dönemini mevzu alan çok rakamda yaratı makaleldı. Ancak bu eserlerden pek çoğu iskender bey münşî ve mirza mehdî hân-ı esterâbâdî’nin eserleri örnek alınarak hazırlandığından bunlarda önceki eserlerin olumsuz yönleri de tekrarlandı. Bununla beraber iran tarih yazıcılığında kaçarlar süreci avrupa ile temasların artması, avrupa dillerinden meydana getirilen tercümelerin tesiri ve 1267 (1851) senesinde dârülfünunun kurulmasıyla beraber daha eleştiriçi bir tarih yazıcılığının şarkşuna şahit oldu. Bu yeni biçimın öncüleri içinde muhammed hasan han i‘timâdüssaltana, celâleddin mirza, i‘tizâdüssaltana, muhammed takī sipihr, muhammed hüseyin fürûgī, çevirmenüssaltana ve mirza âgā hân-ı kirmânî’yi saymak mümkündür. Kaçarlar devrinde görülen dikkate değer bir gelişme de siyasî hâtırat yazımının çoğalmaya başlamasıdır. Bu türde kaleme alınan başlıca eserler içinde abdullah müstevfî, emînüddevle, ihtişâmüssaltana, hâc seyyâh, seyyid ali muhammed-i devletâbâdî, şeyh hasan-ı kerbelâî, seyyid hasan-ı müderris, nâsırülmülûk ve şeyh ibrâhîm-i zencânî’nin hâtıratı zikredilebilir.

Batı ile ilişkilerin iyice arttığı rızâ şah döneminde iran coğrafyasında klasik tarih makalecılığı yerine çağdaş tarihçilik görüşü ortaya çıkmış, pehlevî periyodu iran’da modern tarihçiliğin aşamalı olarak şarkşuna şahit olmuştur. Bu devirde gerek avrupa’da öğrenim gören iranlılar’ın gerekse iran’a gezi eden avrupalı araştırmacıların etkisiyle, rivayetlerin gelişigüzel bir şekilde bir araya toplandığı geleneksel tarihçilik yerine kaynakların tenkidî bir halde kullanıldığı araştırmalar kaleme alınmıştır. özellikle batı dillerinden farsça’ya meydana getirilen tercümeler, tarih araştırmalarında geleneksel anlayışın yerine yeni metotların kullanılmasına önemli ölçüde katkıda bulunmuştur. Iran tarihçiliğinde bu yeni anlayışın kurucuları arasında abbas ikbâl-i âştiyânî, seyyid ahmed kesrevî, saîd-i nefîsî, hasan pîrniyâ, ibrâhim pûrdâvûd ve reşîd-i yâsemî benzer biçimde araştırmacıları saymak mümkündür. Asıl faaliyet alanları her ne kadar edebiyat ve edebiyat tarihi olsa da araştırmalarında uygar usulleri kullanan ve tarihle alakalı mevzularda da eserler veren mirza muhammed han kazvînî, seyyid hasan takīzâde, muhammed takī bahâr, müctebâ mînovî ve kāsım ganî benzer biçimde araştırmacıları da bu gruba dahil etmek mümkündür. Bunlar, müstakil tetkiklerin yanında iran tarihinin pek çok ana deposunı neşretmek üzere iran tarihçiliğine önemli katkılarda bulundu. öte yandan tarihle alakalı makalelerin yayımlandığı yâdgâr, kâve ve âyende benzer biçimde dergilerle aslolan ilgi alanları edebiyat olduğu halde bazen tarihe dair mevzulara da yer veren ârmaġān, yaġmâ, süḫan ve râhnemâ-yi kitâb, xx. Yüzyılın ortalarından itibaren iran’da tarih araştırmalarının gelişmesinde önemli rol oynadı. Bu dergilere sonraki yıllarda ferheng-i îrân-zemîn (1954-) ve berresîhâ-yi târîḫî (1966-1979) şeklinde yenileri eklendi. 1960 ve 1970’li yıllarda kurulan encümen-i âsâr-ı millî, büngâh-i tercüme ve neşr-i kitâb ve büngâh-i ferheng-i îrân şeklinde resmî kurumların yayınları da tarih incelemelerinın gelişmesine yardımcı oldu.

Xx. çağın ikinci yarısından itibaren avrupa ile temasların daha da artması ve başta tahran olmak üzere efsunk şehirlerde kurulan üniversite ve araştırma merkezlerinde oluşan ilmî atmosfer tarih incelemelerinın saysıcaklıknın çoğalmasını sağladı. Bu dönemin önde gelen isimleri içinde Amerikaülhüseyin zerrînkûb, muhammed cevâd meşkûr, ferîdun âdemiyyet, cemâl türâbî tabâtabâî, Amerikaülhâdî hâirî, abbas zeryâb hûyî, muhammed ibrâhim bâstânî pârîzî, ABDülhüseyin nevâî, menûçihr-i murtazavî ve îrec efşâr şeklinde araştırmacıları saymak mümkündür. çalışma alanları edebiyat, kültür tarihi, yazmalar ve metin neşri şeklinde konular olsa da tarih araştırmalarına sağladıkları katkılardan dolayı zebîhullah safâ, muhammed takī dânişpejûh, seyyid ca‘fer-i şehîdî, muhammed emîn riyâhî, menûçihr-i sütûde ve kayra yârşâtır benzer biçimde araştırmacılar da bu listeye dahil edilebilir.


Kaynakça
Historians of the middle east (ed. B. Lewis – p. M. Holt), london 1962, s. 126-151.

F. Tauer, “hāfiz-i abrū sur l’historiographie”, mélanges d’orientalisme offerts à henri massé, téhéran 1963, s. 10-25.

A.Mlf., “timurlular devrinde tarihçilik” (trc. Ahmet ateş), ttk belleten, xxix/130 (1965), s. 49-69.

Hacı hüseyn-i nahcivânî, “ẓafer-nâmehâ”, çihil maḳāle (nşr. Yûsuf hâdim hâşimîneseb), tebriz 1343/1964, s. 117-134.

Storey, persian literature, i/1-2, tür.Yer.

Affân selçûk, naḳd u berresî-yi menâbiʿ-i târîḫ-i selçûḳıyân-i ʿarabî u fârsî (doktora tezi, 1349 hş./1970), tahran üniversitesi edebiyat fakültesi (kütüphane nr. 955/052, n632s, p. D.).

K. A. Luther, “bayhaqi and the later seljuq historians: some comparative remarks”, yâdnâme-yi ebü’l-fażl-i beyhaḳī, meşhed 1350 hş., s. 14-33.

A.Mlf., “the saljuqnamah and the jami‘ al-tawarikh”, mecmûʿa-i ḫiṭâbehâ-yi taḥḳīḳī der bâre-i reşîdüddîn fażlullāh-ı hemedânî (nşr. Seyyid hüseyin nasr v.Dğr.), tahran 1350 hş., s. 26-35.

A.Mlf., “a new source for the history of the iraq seljuqs: the tarikh al-vuzara”, isl., xlv/1-2 (1969), s. 117-128.

Pervîz ezkâî, târîḫnigârânân-ı îrân, tahran 1373/1994, i.

G. Lazard, “the rise of the new persian language”, chir., iv, 595-632.

M. R. Waldman, toward a theory of historical narrative: a case study in perso-islamicate historiography, columbus 1980, tür.Yer.

Menûçihr-i murtazavî, mesâʾil-i ʿahd-i ilḫânân, tahran 1370/1991, s. 380-381, 405-544, 590-625.

A. K. S. Lambton, “persian local histories: the tradition behind them and the assumptions of their authors”, yād-nāma in memoria di alessandro bausani, roma 1991, i, 227-238.

A.Mlf., “taʾrīk̲h̲”, ei2 (ing.), x, 286-291.

Ahmed-i münzevî, fihrist-vâre-i kitâbhâ-yi fârsî, tahran 1374-82 hş., i-viii, tür.Yer.

Sâdık âyinevend, ʿilm-i târîḫ der gostere-yi temeddün-i islâmî, tahran 1377/1998, i-ii, tür.Yer.

Ch. Melville, “ḥamd allāh mustawfī’s ẓafarnāmah and the historiography of the late ilkhanid period”, iran and iranian studies: essays in honor of iraj afshar (ed. Kambiz eslami), princeton 1998, s. 1-12.

A.Mlf., “jāmeʿ al-tawārik”, eir., xiv, 462-468.

J. S. Meisami, persian historiography to the end of the twelfth century, edinburgh 1999, tür.Yer.

A.Mlf., “why write history in persian? Historical writing in the samanid period”, studies in honour of clifford edmund bosworth (ed. C. Hillenbrand), leiden 2000, ii, 348-374.

A.Mlf., “rulers and the writing of history”, writers and rulers: perspectives on their relationship from abbasid to safavid times (ed. B. Gruendler – l. Marlow), wiesbaden 2004, s. 73-95.

B. G. Fragner, “wem gehört die stadt? Raumkonzepte in einer chronik der seldschukenzeit”, erzählter raum in literaturen der islamischen welt (ed. R. Haag-hguchi – christian szyska), wiesbaden 2001, s. 95-111.

Cihânbahş sevâkib, târîḫnigârî-yi ʿaṣr-i ṣafevî, tahran 1380/2001.

Stephan conermann, historiographie als sinnstiftung: indo-persische geschichtsschreibung während der mogulzeit (932-1118/1516-1707), wiesbaden 2002, tür.Yer.

Hasan şâyegân, iḳbâl ve târîḫnigârî der bâre-i ʿabbâs iḳbâl-i âştiyânî, tahran 1383/2004 s. 139-173.

W. Hinz, “timurîler tarihi hakkında menba tetkiki” (trc. M. Altay köymen), ttk belleten, vi/21-22 (1942), s. 85-120.

Bâstânî-yi pârîzî, “menâbiʿ ve meʾaḫiẕ-i târîḫ-i kirmân”, mecelle-i dânişkede-i edebiyyât, ix/1, tahran 1340/1961, s. 94-142.

B. Spuler, “die historische geographische literatur in persischer sprache”, hor., i (1968), s. 100-167.

Hânbâbâ beyânî, “ḥâfıẓ-ı ebrû ve ḥaḳīḳat u fevâʾid-i ʿilm-i târîḫ ez-naẓar-ı vey”, berresîhâ-yi târîḫî, v/4, tahran 1349 hş., s. 233-254.

J. E. Woods, “the rise of timurid historiography”, jnes, xlvi/2 (1987), s. 81-108.

E. L. Daniel, “manuscripts and editions of bal‘ami’s tarjamah-i tarikh-i tabari”, jras (1990), s. 282-321.

S. Shimo, “ghâzân khan and the ta’rîkh-i ghâzânî -concerning its relationship to the ‘mongol history’ of the jâmi‘ al-tawârîkh-”, memoirs of the research department of the toyo bunko, sy. 54, tokyo 1996, s. 93-110.

H. A. R. Gibb, “tarih”, ia, xi, 793-797.

Ya‘kūb-i âjend v.Dğr., “târîḫ/târîhnigârî”, dânişnâme-i cihân-ı islâm, tahran 1380/2002, vi, 95-185.

Sâdık seccâdî – murtazâ rezmârâ, “târîḫnigârî”, dmbi, xiv, 302-322.

Elton daniel v.Dğr., “historiography, i-xiv”, eir., xii, 323-411.

Maddenin bu bölümü tdv islâm ansiklopedisi’nin 2011 senesinde istanbul’da basılan 40. Cildinde, 54-58 numaralı sayfalarda yer verilmiştir. Basılı nüshayı pdf dosyası olarak indirmek için tıklayınız.

8/11
Müellif:
S. Haluk kortel
Hindistan. Tarih yazıcılığının hindistan’da müslümanlar tarafından başlatıldığı söylenir. Sadece iv. Yüzyıla ve daha sonraki yüzyıllara ilişkin “praşati” denilen yazıtlarla vii. Yüzyılda ömürış bâna’nın harşaçarita’sı ve xii. Yüzyılın ünlü tarihçisi kalhana’nın (kalhan) racatarangini’si (raj tarangani) şeklinde örneklerden hindistan’da islâm öncesinde tarih makalecılığının mevcut olduğu anlaşılmaktadır. Racatarangini keşmir zamanı, harşaçarita şimal hindistan’da yarım yüzyıldan fazla yargı süren raca harşa’nın (590-657) manzum biyografisidir. Sanskritçe yazılan bu kitapların hindistan’daki islâm tarih yazıcılığını etkilediği söylenemez. Hindistanlı müslüman tarihçiler çoğunlukla islâm tarihçiliğinin genel tarih, menâkıb, siyâsetnâme, şehnâme, bölge zamanı gibi klasik türlerini kullanmışlar ve iran edebiyatının etkisiyle eserlerini daha fazla farsça kaleme almışlardır. Hindistan’daki müslüman tarih yazıcılığının ilk örnekleri ülkede türk hâkimiyetinin başladığı vii. (xiii.) yüzyıldan itibaren görülür. Vii. çağın ilk çeyreğinde vefat eden fahreddin mübârek şah’ın şecere-i ensâb-ı mübârek şâh ile âdâbü’l-ḥarb ve’ş-şecâʿa adlı eserleri bunlar arasında zikredilebilir. Mukaddimesinde gurlular’ın hindistan’daki ilk haleflerinden bahsedilen şecere-i ensâb, özellikle delhi sultanı kutbüddin aybeg’in 1192-1206 yılları içinde yaptığı fetihler, 1206’da lahor’da delhi sultanlığı’nı kurması ve şahsiyetine dair bilgiler ihtiva eder. âdâbü’l-ḥarb ve’ş-şecâʿa ise hükümdarlara savaş sanatını anlatmak amacıyla makalelmıştır. Hem bir siyâsetnâme bununla beraber bir askerî strateji kitabı özelliğini taşıyan yaratı askerî tarih için önemli bir kaynak rakamlır. Hindistan’daki islâm tarih makalecılığının ilk örneklerinden biri, aslı arapça olup günümüze ali b. Hamîd el-kûfî’nin yaklaşık 613’te (1216) yaptığı farsça çevirisi ulaşan çaçnâme’dir. Bu anonim eserin birinci bölümü sind’de hüküm süren brahman çaça hânedanının tarihi, ikinci bölümü 92-95 (710-714) yılları arasında araplar’ın sind bölgesini kurtarılışı hakkındadır. Avfî’nin delhi sultanı iltutmış’ın veziri nizâmülmülk muhammed b. Ebû sa‘d el-cüneydî’ye sunmuş olduğu cevâmiʿu’l-ḥikâyât ve levâmiʿu’r-rivâyât’ta gazneli sultanlarıyla ilgili başka kaynaklarda yer almayan çok ilginç anekdotlar bulunmaktadır. Avfî’nin ikinci önemli eseri lübâbü’l-elbâb farsça en eski şuara tezkiresidir ve aynülmülk fahreddin hüseyin’e ithaf edilmiştir.

Hindistan’da tarih yazıcılığı geleneği gerçek anlamda hasan nizâmî’nin, delhi sultanlığı’nın kuruluş dönemini gerçekleştiren kutbüddin aybeg (1206-1210) ve şemseddin iltutmış (1211-1236) devirlerinin siyasi, toplumsal ve kültürel tarihine dair malumat verdiği tâcü’l-meʾâs̱ir’i ile adım atar. Hindistan’da müslüman-türk idaresinin müesseseuna bizzat şahit olan hasan nizâmî eserinde edebî ve sanatlı bir üslûp kullanmıştır. Tâcü’l-meʾâs̱ir ingilizce’ye çevrilmişse de (tajud din hasan nizami’s-tajul maʾathir, the crown of glorious deeds, b. Saroop, new delhi 1998) tenkitli neşri henüz yapılmamıştır. Minhâc-ı sirâc el-cûzcânî’nin ṭabaḳāt-ı nâṣırî’si vii. (xiii.) asır hindistan tarihinin en önemli kaynaklarındandır. Delhi memlük sultanı i. Nâsırüddin mahmud şah’a sunulan eserde hz. âdem’den başlayarak cûzcânî’nin yaşadığı zamana kadar cereyan eden vakalar anlatılmakta olup gurlular ve 1260 seneına kadar delhi sultanlığı tarihi hakkında birinci elden kaynak durumundadır. Bengal ve bihâr’da müslüman-türk hâkimiyetinin kuruluşu ve moğollar’a dair çağdaş kaynaklarda yer almayan bilgiler içeren eserde delhi sultanı iltutmış’ın memlük kökenli emîrlerinin biyografisinin de verilmesi ṭabaḳāt-ı nâṣırî’nin değerini daha da arttırmaktadır. Eser yayımlanmış ve ingilizce’ye çeviri edilmiştir. Türk asıllı şair, tarihçi ve mutasavvıf emîr hüsrev dihlevî’nin edebî bir üslûpla kaleme aldığı ḫazâʾinü’l-fütûḥ’u (târîḫ-i ʿalâʾî), delhi sultanı alâeddin halacî’nin hindistan racalıkları üzerine 1296-1311 senelerı arasında düzenlemiş olduğu seferler ve fetihleri hakkında geniş malumat içeren tek kaynaktır. Emîr hüsrev ḳırânü’s-saʿdeyn, miftâḥu’l-fütûḥ, deval (düvel) rani ve ḫıżır ḫân, nüh sipihr, tuġluḳnâme adındaki mesnevilerinde delhi halacîleri dönemi (1290-1320) olaylarıyla ilgili çok kıymetli bilgiler verir. Muhammed sadr ahmed hasan, bir hindu hikâyesinden derlediği besâtînü’l-üns’te gıyâseddin tuğluk şah devriyle oğlu muhammed şah’ın saltanatının ilk günlerini anlatır.

Ortaçağ hindistan tarihinin en ünlü isimlerinden ziyâeddin berenî’nin ṭabaḳāt-ı nâṣırî’ye zeyil olarak yazdığı târîḫ-i fîrûz şâhî, gıyâseddin balaban’ın tahta çıkışından (664/1266) fîrûz şah tuğluk’un saltanatının altıncı yılına (758/1357) kadar olup biten olaylar, idarî, iktisadî ve sosyal gelişmeler, askerî ve idarî düzenlemeler hakkında tafsilatlı malumat içerir. Tarih ilmiyle hadis ilmi arasında sıkı bir temas kuran ve tarihçilerin de hadisçiler benzer biçimde çok titiz davranması icap ettiğini söyleyen berenî, kaydettiği hadiselerin birçoğunun görgü tanığıdır. Bazı vakaların perde arkasındaki sebeplerini açıklaması, çağdaş eserlerde bulunmayan bilgiler aktarması berenî’ye hindistan tarihçileri içinde seçkin bir yer kazanmıştırrmıştır. Akıcı ve mütevazı bir üslûpla makalelan târîḫ-i fîrûz şâhî sonraki hindistan tarihçilerine kaynak teşkil etmiştir. Berenî’nin hükümdarlara öğütler vermek amacıyla yazdığı fetâvâ-yı cihândârî ise daha çok teşkilât zamanı mevzusunda yararlanılan bir eserdir. ABDülmelik isâmî’nin 751’de (1350) tamamladığı fütûḥu’s-selâṭîn adlı farsça manzum zamanı gazneli mahmud’la adım atar ve delhi sultanlarının arkasından behmenîler devleti’nin kuruluşuna kadar gelir (1347). ABDülhamîd gaznevî tarafından 760’ta (1359) tamamlanan düstûrü’l-elbâb fî ʿilmi’l-ḥisâb delhi sultanlığı’nın maliye teşkilâtı açısından önemli bir kaynaktır. 1370’te makalelan anonim sîret-i fîrûz şâhî, delhi sultanı fîrûz şah tuğluk’un tahta çıkışından (1351) tette (tatta) seferine (767/1365-66) kadar gelir. Eserde ek olarak fîrûz şah’ın âdil idaresinden, imar faaliyetleri ve yaptırdığı rasathânelerle dönemin savaş aletlerinden bahsedilir. şemseddîn-i sirâc afîf’in 1398’den sonrasında yazdığı târîḫ-i fîrûz şâhî’de de fîrûz şah tuğsevinç’un siyasî ve askerî başarıları, yeni kurduğu müesseseler, imar çalışmaları, devrinin tanınmış devlet adamları hakkında bilgilere yer verilmiştir. Eserde süslü ve edebî anlatım ön planda tutulmuş, kronoloji bazen ihmal edilmiştir. Viii. (xiv.) yüzyıl şairlerinden bedr-i çâç’ın ḳaṣâʾid ve aynülmülk abdullah b. Mahrû’nun inşâ-yı mâhrû adlı edebî eserleri, delhi sultanları muhammed şah tuğsevinç ve fîrûz şah tuğsevinç devri vakalarına dair bilgi içerir. Fîrûz şah tuğluk’un bizzat kaleme aldığı fütûḥât-ı fîrûz şâhî’de kendi yaptığı düzenlemeler, hayır ve bayındırlık işleri ile alakalı kısa bilgiler bulunmaktadır. Muhammed bihâmidhânî’nin 842’de (1438-39) tamamlanan târîḫ-i muḥammedî’si genel bir islâm tarihidir. Yahyâ b. Ahmed sirhindî’nin târîḫ-i mübârek şâhî adlı eseri delhi sultanlığı tarihinin önemli kaynaklarından biridir. Gurlular’dan muizzüddin muhammed dönemindeki hindistan seferleriyle başlayıp 1434 seneına kadar gelen eserde 817’ye (1414) kadarki hadiseler için cûzcânî, berenî ve emîr hüsrev’in eserleri kaynak olarak kullanılmıştır. Müellifin tanıklık etmiş olduğu 1414-1434 arasındaki olaylarla ilgili söyledikları birinci elden kaynak niteliğindedir.

Delhi sultanlığı’nın viii. (xiv.) yüzyılın ikinci yarısından itibaren zayıflaması üzerine merkezden uzak eyaletlerde mahallî hânedanlar kurulmaya başlanmış, ix. (xv.) yüzyıldan itibaren biroldukca mahallî hânedan yada bölge zamanı makalelmıştır. Bunlardan anonim târîḫ-i muẓafferşâhî ve zamîme-i meʾâs̱ir-i maḥmûdşâhî, gucerât sultanları ve şihâb hakîm’in (ali b. Mahmûd el-kirmânî) 906’dan (1500) önce tamamladığı meʾâs̱ir-i maḥmûdşâhî’si mâlvâ sultanları hakkındadır. Mîr muhammed ma‘sûm nâmî’nin târîḫ-i maʿṣûmî adlı eseri 1339-1510 yılları arasında yargı devam eden sumera ve sama hânedanlarıyla ilgili bir sind tarihidir. Iskender b. Muhammed mancû’nun mirʾât-ı iskenderî’si 1403’ten 1591’e kadar, ali muhammed han bahadur’un mirʾât-ı aḥmedî’si ilkçağ’lardan 1761’e kadar gelen gucerât tarihidir. Ali b. Azcaîzullah tabâtabâî’nin burhân-ı meʾâs̱ir adlı eseri 1004 (1596) yılına kadar ulaşan behmenî ve düzenşâhî hânedanları tarihidir. Gulâm hüseyin selîm zeydpûrî’nin 1202’de (1787-88) tamamladığı riyâżü’s-selâṭîn’i ile el-hâc ed-debîr’in arapça ẓaferü’l-vâlih’i xvii. Asır bengal genel tarihi hakkındadır. Rızkullah müştâkī’nin vâḳıʿât-ı müştâḳī’si lûdîler dönemine dair (1451-1526) bilgi verir. Yine lûdîler ve sûrîler’den (1540-1555) bahseden abbâs-ı servânî’nin tuḥfe-i ekberşâhî’si, ahmed yâdgâr’ın târîḫ-i selâṭîn-i efâġine’si (târîḫ-i şâhî), abdullah’ın târîḫ-i dâvûdî’si ve hâce ni‘metullah b. Habîbullah’ın târîḫ-i ḫân-ı cihân ve maḫzen-i afġānî’si hindistan’da idarenin bâbürlüler’e geçiş sürecindeki vakalar hakkındaki bilgiler ihtiva eder.

Bâbürlüler’in kurulmasıyla birlikte (932/1526) hindistan’da tarih yazıcılığında yeni bir dehemmiyet başlar. Hint-iran geleneği ve herat okulu, bizzat bâbürlü hükümdarları tarafından açılan gelenekle birleştirilerek yeni bir hint tarih yazıcılığının doğması sağlanır. Bu hânedanın kurucusu, edip ve şair bâbür, çağatayca kaleme aldığı ünlü hâtıratı bâbürnâme’yi hindistan’da bitirmiştir. özellikle eserin son bölümlerinde bâbür’ün hindistan’ı istilâsına ve bu ülkede dört senelik saltanatı sırasındaki siyasi, sosyal, ekonomik ve tarımsal hayata dair çok ilgi çekici bilgiler bulunmaktadır. Bâbürnâme reşit rahmeti arat tarafından günümüz türkçe’sine çevrilmiştir (i-ii, ankara 1943-1946). Bâbür’ün teyzesinin oğlu olan haydar mirza duğlat kâşgar hanlarından Amerikaürreşîd’e ithaf etmiş olduğu târîḫ-i reşîdî’de bâbür ve hümâyun devri olaylarından bahseder. Eser özellikle hümâyun periyodu hakkında verilen bilgiler bakımından önemlidir. Bâbür’ün kızı gülbeden begüm’ün hümâyûnnâme’sinde xvi. Yüzyıl bâbürlü saray hayatı ve âdetleri, protokol kuralları, düğünler ve öteki eğlenceler, haremde bulunan bayanlar ayrıntılı şekilde anlatılmaktadır. Hümâyunnâme, Amerikaürrab yelgar-eymen manyas tarafından türkçe’ye çevrilmiştir (ankara 1944). Ek olarak bâbürlü sarayında vazife yapan bayezid bey’in târîḫ-i hümâyûn ve cevher bey’in teẕkiretü’l-vâḳıʿât adlı eserleri vardır.

Ekber şah’ın veziri ebü’l-fazl el-allâmî’nin 1590’da yazmaya başladığı ekbernâme adlı üç ciltlik eser (leknev 1867) resmî tarih makalecılığının en güzel örneklerindendir. Birinci cilt timurlular’ın, bâbür, hümâyun ve sûrîler’in, ii. Cilt ekber şah’ın saltanatının 46. Seneına kadar gelen olayların ayrıntılı tarihidir. âyîn-i ekberî ismiyla tanınan iii. Cilt ise devlet teşkilâtı, kurumlar, hükümdarlık sembolleri, saray âdetleriyle ekber şah’ın yaptığı düzenlemelere ayrılmıştır. Müellifin dinî taassuptan uzak kalmış olarak hint kültürünü hindu ve müslüman geleneklerinin sentezi diye nitelemesi o dehemmiyet için fazlaca dikkat çekicidir. Ekber şah devrinde üst seviye görevlerde bulunan nizâmeddin ahmed herevî’nin 1002 (1593-94) yılında tamamladığı ṭabaḳāt-ı ekberî (leknev 1870, 1875) hint müslümanlarına dair ilk genel tarih kabul edilir. Gazneliler hânedanının kurucusu sebük tegin’in savaşlarıyla başlayıp ekber şah’ın 38. Saltanat seneına (1594) kadar gelen eser, ekber şah dönemi için olmasıyla birlikte hindistan’ın çeşitli bölgelerinde kurulan mahallî hânedanların tarihleri için de önemli bir kaynaktır. Yapıt ingilizce’ye (i-iii, kalküta 1913-1936) ve arapça’ya (i-iii, kahire 1995) çevrilmiştir. Tekrar aynı dönemin tarihçilerinden Amerikaülkādir el-bedâûnî’nin sebük tegin vakitından (366/977) 1004 (1596) yılına kadar hint müslümanları tarihinden bahseden münteḫabü’t-tevârîḫ (târîḫ-i bedâʾûnî) adlı farsça eseri (i-ii, calcutta 1864-1869) büyük ölçüde ṭabaḳāt-ı ekberî’ye dayanmakla beraber içerik istikametünden daha geniştir. Bedâûnî eserinde ekber şah’ın dinî reformlarını şiddetle eleştirir. Ekber şah’ın hicretin bininci yılı münasebetiyle aralarında ABDülkādir el-bedâûnî, ebü’l-fazl el-allâmî, nakîb han, ca‘ışık bey ve ahmed tettevî’nin de bulunduğu yedi benlik bir heyete yazdırdığı târîḫ-i elfî 1000 (1592) yılına kadar gelen bir islâm tarihidir.

Firişte’nin gülşen-i ibrâhîmî (târîḫ-i firişte) (bombay-poona 1831-1832) adlı eseri, gazneliler’den başlayıp xvii. çağın adım atarına kadar hindistan’da hüküm devam eden derhal tüm devletlerin tarihini ihtiva etmektedir. Yapıt, kronolojik bakımdan ve coğrafî açıdan biroldukça eksikliğine karşın asılları kaybolmuş kaynaklardan makbuzlar içermesi doğrultuünden değerlidir. ABDülhak b. Seyfeddin ed-dihlevî’nin et-târîḫu’l-ḥaḳḳī’si hindistan’da islâm’ın yayılışından x. (xvi.) yüzyıla kadar geçen süreci içine alırken ẕikrü’l-mülûk adlı eseri gurlular’dan muizzüddin muhammed’le başlayarak ekber şah devrine kadar, onun oğlu nûrülhak tarafından yazılan zübdetü’t-tevârîḫ ise cihangir dönemine kadar (1605-1627) gelen olayları söylemektedir. Cihangir’in hâtıraları tüzük-i cihângîrî (cihângîrnâme) adlı kitapta toplanmıştır. Eserin 1030 (1621) seneına kadar cereyan eden vakaları anlatan kısmı cihangir’in kaleminden çıkmış, sonraki iki senenin vakaları cihangir’in direktifiyle mu‘temed han tarafından makalelmıştır. Cihangir’in ölümü ve şehzade kavgalarına dair son ksıcaklıkm (tetimme-i vâḳıʿât-ı cihângîrî) mirza muhammed hâdî han’a aittir (metniyle birlikte aligarh 1863-1864; leknev 1914). Mu‘temed han’ın iḳbâlnâme-i cihângîrî’sinde ekber şah’ın atalarının tarihinden, ekber şah ve cihangir döneminden bahsedilir (calcutta 1865; leknev 1870; tanrıâbâd 1931).

Bâbürlü hükümdarı şah cihan devrinde (1628-1657) resmî tarih yazıcılığı yeniden ön plana çıkmıştır. Bu tarihlerden ilki, şah cihan’ın kâtibi ve tarihçisi muhammed emîn kazvînî’nin pâdişâhnâme adlı eseridir. Resmî kayıtlara dayanan yapıt şah cihan devrinin ilk on seneninı kapsar. şah cihan ondan sonra Amerikaülhamîd lâhûrî’ye bu on yılın tarihini tekrar yazdırmıştır. Lâhûrî on yıla sonraki on senenin tarihini de eklemiş ve eserine pâdişâhnâme adını vermiştir (i-ii, calcutta 1866-1872). Lâhûrî’nin öğrencisi muhammed vâris bu esere on senelik süreci içeren bir zeyil yazmış olup yapıt şah cihan dönemiyle ilgili geniş bilgi veren değerli bir kaynaktır. Tâhir inâyet han’ın şâhcihânnâme’siyle muhammed sâlih kenbû’nun ʿamel-i ṣâliḥ (şâhcihânnâme) adlı eseri de şah cihan devrinin önemli tarih kaynaklarındandır. Muhammed ma‘sûm b. Hasan’ın 1070’te (1659-60) tamamladığı târîḫ-i şâh şücâʿî şah cihan’ın oğulları arasındaki taht kavgaları hakkında önemli bilgiler ihtiva eder. şah cihan’ın tarihçilerinden muhammed emîn’in oğlu münşî mirza muhammed kâzım’ın ʿâlemgîrnâme adlı kitabı (calcutta 1865-1873) evrengzîb’in 1068 (1657) yılında evrengâbâd’a gidişiyle başlar, 1078 (1667) yılına kadar gelen vakalar hakkındaki ayrıntılı malumat verir. Evrengzîb’in 1668’den sonrasında muhtemelen devlet harcamalarını kısmak amacıyla resmî tarih yazıcılığını kaldırması üzerine eser uçurumım kalmıştır. Bâbürlüler devrinde kaleme alınan resmî tarih kitapları arşiv kayıtları ve resmî belgelere dayandığı için vakalar ve kronolojileri açısından doğru bilgiler verir.

Evrengzîb’in resmî tarih makalecılığına son vermesinin arkasından hindistan’da tarih makalecılığında yeni bir dönem başlar. Bu dönemde kaleme alınan kitaplar içinde en dikkat çekeni ebü’l-fazl ma‘mûrî’nin adı tesbit edilemeyen tarihidir. Tamamına yakını hâfî han’ın münteḫabü’l-lübâb’ı içinde yer edinen yapıt 1723’e kadar meydana gelen olaylar için ana kaynak durumundadır. Eserin bazı cilt ve bölümleri yayımlanmıştır (ii, calcutta 1860-1874; iii, 1909-1925). Muhammed müstaid han’ın meʾâs̱ir-i ʿâlemgîrî’si (calcutta 1870-1873; agra 1873) evrengzîb periyodunun tarihidir. Rüstem ali b. Muhammed şâhâbâdî’nin târîḫ-i hindî adlı eserinde evrengzîb’den sonrasında tahta çıkan bâbürlü hükümdarlarından muhammed şah’ın 23. Saltanat seneına kadarki olaylar ifade edilir. Muhammed şâfiî tahrânî’nin târîḫ-i muḥammedşâhî’si bâbür zamanından başlarsa da evrengzîb’in ölümünden 1739’a kadar gelen son kısmı önemlidir. Yeniden xviii. Yüzyılda telif edilen tarih kitaplarından ABDülkerîm-i keşmîrî’nin beyân-ı vâḳıʿı ile (nâdirnâme) anonim târîḫ-i aḥmed şâh, muhammed şah ve ahmed şah dönemleri ile alakalı bilgi içermektedir. Bir başka anonim yapıt olan târîḫ-i ʿâlemgîr-i s̱ânî, ii. âlemgîr dönemi (1754-1760) hakkındadır. 1191’den (1777) önce makalelan anonim târîḫ-i şivaci’de maharaca şivaci’nin hayatı anlatılırken dekken’de olup biten vakalarla alakalı bilgi verilmektedir. Xviii. Yüzyılda kaleme alınan tarihlerin bir ihtimal de en önemlisi gulâm hüseyin han tabâtabâî’nin siyerü’l-müteʾaḫḫirîn adlı kitabıdır (calcutta 1248/1833, 1836; lucknow 1282/1866). Eser evrengzîb’in ölümünden (1707) başlayıp 1196 (1782) seneına kadar gelir. Ingiliz şark hindistan şirketi’nin faaliyetleri ile alakalı bilgi veren eserde ingiliz yönetimine şiddetli eleştiriler yöneltilmektedir. Evrengzîb dönemi aynı zamanda eserlerini farsça yazan hintli tarihçilerin ortaya çıktığı dönemdir. Hintli bir kumandan olan bhîm sen’in nüsḫa-i dilgüşâ adlı kitabı (1120/1708) tarih ve hâtırat karışımı bir eserdir. Sücân rây bhandârî’nin 1107’de (1695-96) tamamladığı ḫulâṣatü’t-tevârîḫ ilkçağ’lardan evrengzîb’in tahta çıkışına kadar gelen bir hindistan tarihidir (delhi 1918). Hindistan’da ingilizler’in himayesinde bazı tarih kitapları yazılmıştır. Gulâm ali han’ın ʿimâdü’s-saʿâdet’i eved bölgesinin tarihinden bahseder (lucknow 1864). Laçmi narayan şefîk’in bisâṭu’l-ġanâʾim adlı eserinde 1174 (1761) yılına kadar maratalar’ın zamanı anlatılır. Işvardas nagar’ın fütûḥât-ı ʿâlemgîrî’si evrengzîb dönemiyle ilgilidir.

Hindistan’da yaşam öyküsü türünün ilk örneği, cûzcânî’nin ṭabaḳāt-ı nâṣırî’sinin son bölümünda yer alan yirmi beş şemsî melikinin hayat hikâyesinin yer aldığı bölümdür. Sadece meşhur kişilerin biyografilerini yazma geleneği bâbürlüler’le birlikte adım atar. Cihangir devrinde ni‘metullah b. Habîbullah, hân-ı cihân lûdî’nin yaşamını anlatan târîḫ-i ḫân-ı cihân’ı, Amerikaülbâkī-yi nihâvendî, ABDürrahîm hân-ı hânân’ın biyografisiyle ilgili meʾâs̱ir-i raḥîmî’yi kaleme almıştır (calcutta 1910-1931). Bâbürlü dönemi ileri gelenleri hakkında hacimli biyografi sözlüklerinin yazılmasına doğru ilk adım, şeyh ışıkîd bakkarî’nin telif etmiş olduğu ẕaḫîretü’l-ḫavânîn adlı eseriyle atılmıştır. Muhammed sâdık’ın ṭabaḳāt-ı şâhcihânî’si âlim, şeyh ve şairlere dair önemli bir kitaptır. Keval ram’ın teẕkiretü’l-ümerâʾ adlı eseri mektup koleksiyonlarına dayanılarak kaleme alınmıştır. Samsâmüddevle şahnevâz han, âzâd-ı bilgrâmî ve Amerikaülhayy’in 1194’te (1780) tamamlamış oldukları meʾâs̱irü’l-ümerâʾ 730’dan fazla yaşam öyküsü ihtiva eder (i-iii, calcutta 1888-1891). Evliya biyografilerine dair ilk eser mîrhord’un 790’dan (1388) sonrasında tamamladığı siyerü’l-evliyâʾdır. Eserde muînüddin hasan el-çiştî’den itibaren müellifin yaşadığı döneme kadar hindistan’da yaşayan çiştî şeyhlerinin biyografisi ayrıntılı biçimde verilmektedir (delhi 1885). Aynı tarzda diğer bir yapıt şeyh cemâlî’nin on dört çiştî velîsi hakkındaki yazdığı siyerü’l-ʿârifîn’dir (delhi 1893). Hindistan’da telif edilen ilk evliya tezkiresi Amerikaülhak b. Seyfeddin ed-dihlevî’nin 999’da (1591) tamamladığı aḫbârü’l-aḫyâr’ıdır (delhi 1865, 1891, 1914). Gavsî şattârî’nin 1022 (1613) tarihindeki gülzâr-ı ebrâr’ı xiii-xvii. Yüzyıllar arasında yaşayan evliyanın biyografilerine dair yoğun dikkat ve çaba harcanarak meydana getirilen bir çalışmadır. şuarâ tezkirelerinin ilk örneği avfî’nin (ö. 629/1232 [?]) lübâbü’l-elbâb, ilk büyük çalışma alâüddevle kâmî’nin 973’te (1565-66) kaleme aldığı nefâʾisü’l-meʾâs̱ir’dir. Xvii. Yüzyılda makalelan şîr han lûdî’nin mirʾâtü’l-ḫayâl, xviii. Yüzyılda brindâbandas’ın sefîne-i ḫoşgû, âzâd-ı bilgrâmî’nin serv-i âzâd ve lutf ali beg’in âteşkede adlı eserleri tanınmış şuarâ tezkirelerindendir. Mirza muhammed’in 1776’da tamamladığı târîḫ-i muḥammedî’sinde ünlü kişilerin biyografileri ölüm tarihlerine nazaran sırası ile verilmektedir. Muhammed hüseyin âzâd’ın xix. Yüzyılda kaleme aldığı âb-ı ḥayât adlı kitabı ise urdu dili ve edebiyatıyla alakalı bir antolojidir.

Hindistan’da modern tarih yazıcılığı xix. Yüzyılda adım atmıştır. Seyyid ahmed han’ın delhi’deki mimari eserler hakkında 1847’de kaleme aldığı urduca âs̱ârü’ṣ-ṣanâdîd adlı yaratı sanat tarihi açısından çok önemlidir. Seyyid ahmed han’ın dostlarından zekâullah modern araştırmalara dayanan urduca ilk hindistan tarihini yazmıştır. Yaratı 1316’da (1898) yayımlanmıştır. Xix. Yüzyılda özellikle asiatic society of bengal’in önderliğinde yoğun bir neşir çalışması yapılarak delhi sultanlığı ve bâbürlüler devrinin ana kaynakları yayımlanmaya başlanmıştır. Modern tarih araştırmaları xx. çağ süresince devam etmiştür. Hindistan, pakistan ve bengladeşli tarihçiler eserlerini daha çok ingilizce kaleme aldıkları kıymetli çalışmalar meydana getirmişlerdir. Muhammed habîb, halîk ahmed nizâmî, k. Saran lal, işvari prasad, s. Muînülhak, i. Hüseyin kureşî, seyyid athar abbas rızvî, aziz ahmed, mehdî hüseyin, ebü’l-hasan nedvî, seyyid süleyman nedvî, k. S. Aiyangar, r. J. Majumdar bunlar içinde zikredilebilir. Hindistan’daki çağdaş müslüman tarih makalecılığında iki akımın varlığından bahsedilebilir. Bunlardan biri, hint kültürünün hindu ve müslüman kültürlerinin birleşiminden oluştuğu düşüncesini korumak için çaba sarfeden milliyetçi görüştür. Ilk örnekleri muhammed habîb’in mahmûd of gaznîn (1922) ve tara çand’ın influence of islam on indian culture (1924) adlı kitaplarında yer edinen milliyetçi görüş en ayrıntılı ifadesini m. Mücîb’in indian muslims (1967) adlı çalışmasında bulmuştur. Diğer görüş hindistan’daki müslüman toplumunu bağımsız siyasal, sosyal ve kültürel bir varlık olarak kabul eder. I. Hüseyin kureşî’nin the muslim community of the indo-pakistan subcontinent (610-1947) adlı eseri bu görüşü yansıtan temel kitaptır.


Bibliyografya
Storey, persian literature, i/1, s. 433-780; ek olarak bk. Dizin.

P. Hardy, historians of medieval india: studies in indo-muslim historical writing, london 1960.

A.Mlf., “some studies in pre-mughal muslim historiography”, historians of india, pakistan and ceylon (ed. C. H. Philips), london 1967, s. 122-123.

K. A. Nizami, supplement to elliot and dowson’s history of india, delhi 1981, ii-iii.

A.Mlf., on history and historians of medieval india, new delhi 1983.

Historians of medieval india (ed. Mohibbul hasan), meerut 1983.

L. P. Mathur, historiography and historians of modern india, new delhi 1987.

The history of india (ed. H. M. Elliot – j. Dowson), delhi 1990, i-viii.

Ramazan şeşen, müslümanlarda tarih-coğrafya yazıcılığı, istanbul 1998, tür.Yer.

S. Haluk kortel, delhi türk sultanlığı’nda teşkilât (1206-1414), ankara 2006, s. Xv-xxxi.

Enver misafirçu, “delhi türk sultanlıklarına dair kaynak ve araştırmalar”, mk, sy. 81 (1991), s. 35-37.

M. Athar ali, “the use of sources in mughal historiography”, jras, v/3 (1995), s. 361-373.

A.Mlf., “taʾrīk̲h̲”, ei2 (ing.), x, 295-297.

Amerikaülhamit birışık, “muhammed”, dia, xxx, 472-476.

Maddenin bu bölümü tdv islâm ansiklopedisi’nin 2011 yılında istanbul’da basılan 40. Cildinde, 58-61 numaralı sayfalarda yer almaktadır. Matbu nüshayı pdf dosyası olarak indirmek için tıklayınız.

9/11
Müellif:
Ismail hakki göksoy
Endonezya ve malezya. Endonezya ve malezya’nın ilk dehemmiyet yazılı zamanı “pararaton, babad, sejarah, kisah, salsilah, rivayat, hikayat” şeklinde adlar altında makalelan ve esas itibariyle sözlü geleneklere dayanan metinlerden oluşur. Bölgedeki biroldukça mahallî dil arasında en önde gelenleri malay ve cava dilleridir. Cava dili cava adasının en eski ve varlıklı dilidir. Malayca ise bölgedeki makalelı islâmî literatürün ana iletişim aracını ve bugünkü endonezya ve malezya millî dillerinin temelini oluşturur. Cava dilindeki islâm öncesi tarih makalecılığının ilk örnekleri eski cava krallıklarına dair tarihî metinlerdir (pararaton). En eski örneklerinin xv. Yüzyılda makaleldığı kabul edilen pararatonlar cava tarihiyle alakalı bazı bilgiler ihtiva etmekle beraber sihir, efsaneleşmiş, hikâye ve olağan üstü vakalar barındıran zayıf ve abartılı rivayetler derlemesidir. Xvi. Yüzyıl adım atarında cava’nın kuzeyindeki demak’ın bir müslüman tecim merkezi olarak yükselişi, eski hindu macapahit imparatorluğu’nun yıkılışı ve islâmiyet’in bölgede yayılışının peşinden kurulan müslüman sultanlıklar döneminde cava tarih makalecılığında yeni bir tür doğmuştur (babad). Xvii ve xviii. Yüzyıllarda yaşayan ünlü saray şairleri tarafınca derlenen babadlar manzum tarihî hikâyelerden ve tarihî kayıtlardan meydana gelir. Hükümdarların şecerelerini içeren, çeşitli mitoloji ve efsanelerle karışmış bu metinler genellikle bir yönetici aile yada hânedan için kaleme alınmıştır. Babadlar, cava’nın avrupalılar’ın xv. çağ sonlarında bölgeye gelmesinden önceki tarihine dair önemli kaynaklardır. Xviii ve xix. Yüzyıllarda orta cava’daki yogyakarta ve surakarta hükümdarlarının hizmetinde çalışan şairlerin derlediği babad tanah jawi adlı eser bu tür metinlerin en önemlisidir. 1743’te kartasura sarayının yıkılışını konu edinen babad petjina, surakarta ve yogyakarta sultanlıkları arasındaki savaşı özetleyen babad gianti, cavalı prens diponegara’nın başkaldırııyla (1830-1855) ilgili babad diponegara, babad cerbon, babad pasir, serat babad gresik türün diğer örnekleri içinde sayılabilir.

Islâmî dönemde dinî ve sosyokültürel yapıdaki büyük değişimlerle birlikte cava dilinde dinî içerikli yeni edebî türler oluşmuş, serat anbiya denilen peygamberler zamanı, amir hamza gibi hikâyeler, hz. Yûsuf hikâyeleri ve mevlid biçimı şiirler ortaya çıkmıştır. Siyasî meşruiyet için yaygın biçimde kullanılan iskender (zülkarneyn) unutulmazları, cava’da baron sakander adlı kahramanın hollandalılar’la çatışmalarının hikâyesine dönüşmüş, cavalı eski hükümdarların soyu zülkarneyn vasıtasıyla hz. âdem’e dayandırılmış, eski hindu kralların soyları cavalı velîler yöntemiyle tekrar cava’daki sultanlıklarla birleştirilmiştir. Babad tarzı metinler, cava’nın doğusundaki bali adası ile cava’nın batısında mevzuşulan sunda dillerinde de görülür. Bu dillerdeki metinler bölgenin islâm öncesi dönemine ilişkin olup cava geleneğinin birer dalları niteliğindedir. Mahalli bir tarih yazıcılığı da cenup sulavesi’deki bugiler ve makassar halkı arasında gelişmiştir.

Malay dilindeki tarihî metinler, şekil ve muhteva bakımından ortadoğu merkezli islâm tarih yazıcılığı geleneğinin bölgedeki uzantısı olarak bilinir. Islâm öncesi devreye ait malayca tarihî metin veya edebiyat eseri bulunmamaktadır. Bölgedeki müslüman toplumların eğitim ve öğretim, uluslararası diplomasi ve tecim dili olarak kullandıkları malayca, islâm kültür ve medeniyetinin takımadalarda yayılmasında önemli rol oynamıştır. Malay yarımadası başta olmak üzere cava’nın kuzey sahilleri ve sumatra adasının kuzeyindeki açe’den endonezya’nın doğusundaki ternate’ye kadar bütün takımadalarda malayca mahallî tarih metinlerine rastlanır. Xix. Yüzyıldan önce cavî denilen arap alfabesiyle yazılan bu metinlerde hicrî takvim kullanılmıştır. Xvii. Yüzyıldan xx. Yüzyıla kadar saray himayesinde makalelan metinlerin çoğu xix. Yüzyıldaki nüshalarından istinsah edilmiştir. Malayca tarihî metinlerin ilk örnekleri kuzey sumatra ve malay uçurumımadasında kaleme alınmış, ardından güneydoğu asya’nın endonezya, malezya, bruney, filipinler’in güneyi, tayland’ın güneyi ve singapur’u içerisine alan müslüman bölgelerine yayılmıştır. Bunlardan birtakımları mahallî halkın islâmiyet’i kabulüne dair hikâyeleri de içerir. Hintçe, farsça ve arapça kaynakların tesiri altında kaleme alınan ve sözlü geleneklere dayanan malayca tarihî metinlerin bilinen en eski örneği xiv. çağ sonlarından xvi. çağ başlarına kadar tarihlenen ḥikâyât raja-raja pasai adlı anonim eserdir. Xiii. çağın sonlarında yaşayan sumatralı kral el-melikü’s-sâlih’in hükümdarlığı ve müslüman oluşu ile başlamış olan eserde kuzey sumatra’da kurulan samudra-pasai hânedanlığının zamanı anlatılmaktadır.

Malayca tarih yazıcılığının ikinci ve en önemli örneği, malay yarımadasında kurulan malaka sultanlığı’nın tarihine dair sülâletü’s-selâṭîn adlı eserdir. En eski nüshası 1612 tarihli bir metne dayanan eserin, malaka sultanlığı’nı devam ettiren johor (cohor) sultanlığı’nda vezirlik rolü meydana getiren tun seri lanang’ın derlemesi olduğu ve daha sonra esere çeşitli ilâveler yapıldığı kabul edilir. Kitapta malaka sultanlığı’nın kökeni iskender zülkarneyn’e dayandırılmakta, malaka’nın 1511’de portekizliler tarafından işgaline kadar malaka sultanlarının biyografileri, malay idaresinin altın çağı olan xv. Yüzyıl malay sultanlıklarının yönetim biçimi ve idarecilerle alakalı bilgilere yer verilmektedir. Xviii ve xix. Yüzyıllara ait johor metinleri olan ḥikâyât negeri johor ve peringatan sejarah negeri johor adlı eserler sülâletü’s-selâṭîn’in devamı niteliğindedir. Malay uçurumımadasının kuzeybatı bölgesindeki kedah hânedanlığı evveliyatına ait anonim kedah yıllıkları (ḥikâyât merong mahawangsa) islâmiyet’in bölgeye girişini, şeyh abdullah’ın faaliyetlerini ve ülkenin müslüman bir sultanlığa dönüşmesini anlatan eğitici bir metindir. şimal sumatra’daki açe sultanlığı’nın en güçlü hükümdarlardan iskender muda’nın ismina atfedilen ve firdevsî’nin şâhnâme’si örnek alınarak yazıldığı kabul edilen ḥikâyât iskandar muda ve yine iskender muda sürecini özetleyen ḥikâyât atjeh’te iskender muda’dan önceki açe sultanları hakkındaki da malumat verilmektedir. Açe dilinde xviii. Yüzyıla ait destansı ḥikâyât potjoet moehamat adlı manzum yapıt sözlü olarak nesilden nesile aktarıldıktan sonrasında yazıya geçirilmiş olup hânedan tarihlerinden farklı bir ifade sunar. Malayca ve diğer yerel dillerle yazılmış tarih metinleri çeşitli yerlerde kurulan hânedanlarda da görülür. Xviii. Yüzyılda kaleme alınan ḥikâyât negeri johor adlı anonim eserde 1672 yılından itibaren malay uçurumımadasında meydana gelen vakalar anlatılır. ḥikâyât bandjar, borneo adasının güneyinde bancarmasin’deki malay hânedanının tarihidir. Ayrıca kedah, kelantan, pahang, patani, perak hânedanlarıyla bangka, barus, benkulen, bruney, cambi ve cava’nın çeşitli yerleri, lampung, makassar, maluku, palembang, sambas, siak, ternate gibi minik sultanlıklar ve topluluklarla ilgili malayca metinler vardır. Bütün bu eserlerde hânedanların kurucuları insan üstü özelliklere haiz mitolojik köklere ve iskender zülkarneyn’e dayandırılır. Hilâfet merkezi istanbul yardım istenecek en önemli yer olarak görülür. Hükümdarların isim listeleri verilir; saraydaki önemli vakalar, emirler, yazışmalar, ziyaretler anlatılır. Birfazlaca metin belli bir bölgeye ait folklorik ve mitolojik unsurlar içerir. Bazılarında ülkenin yada krallığın mûcizevî şekilde islâmlaşması hikâye edilir. Bu metinlerin çok azı kronolojik bir sisteme haizdir, çoğunluğunda hiç bir tarih kaydı bulunmaz ve sebep-sonuç ilişkisi görülmez. Malayca tarih metinlerine dair birfazlaca örnek yayımlanmış, bazıları üzerinde tenkitli filolojik incelemeler yapılmıştır.

Islâm tarihçiliği geleneğine müsait malayca tarih kitabı fazlaca azdır. Bu özelliğe sahip iki eserden ilki hint asıllı âlim nûreddin er-rânîrî’nin 1638-1643 senelerı içinde açe’de yazdığı, yedi kitabından meydana gelen bustânü’s-selâṭîn adlı çalışma olup malaka ve açe ile alakalı bölümler ihtiva eden genel bir islâm tarihidir. Açe sultanı ii. Iskender’in hükümdarlığı döneminde sarayda çalışan nûreddin er-rânîrî eserine evrenin yapıtlışıyla başlayıp peygamberler ve ilk dehemmiyet islâm tarihiyle süre gelir. öteki yaratı malaylı âlim raca ali hacı’nın 1865’te tamamladığı salasilah melayu dan bugis adlı kitaptır. Malezya ve endonezya’da modern anlamda tarihçilik xx. Yüzyıl başlarında tarih derslerinin okullarda okutulmasıyla adım atar. Malezya’da tarih öğretiminin ingiliz sömürge döneminde 1918’de malaka teacher-training college’deki ders programına girmesiyle birlikte r. O. Winstedt’in kitāb tawarikh melayu (singapore 1918) ve abdullah hâdî’nin sejarah alam melayu’su (singapore 1920) gibi modern tarzda ders kitapları makalelmıştır. özellikle abdullah hâdî tarafından piyasaya sürülen sejarah alam melayu (i-v, kuala lumpur 1948) 1960’lı yıllara kadar önemini korumuştur. I. Dünya savaşı öncesinde tarih kitaplarının bir kısmı amatör yazarlar tarafından kaleme alınırken savaşın ardından malay millî hareketini, bağlarımsızlık düşüncesini ve ingilizler’e karşı direnen malaylı önder ve kahramanların hayat hikâyelerini konu alan ideolojik tarih makalecılığı gelişmiştir. 1957’de bağlarımsızlığın ilânından sonra eski malay sultanlıklarıyla ilgili kitaplar makalelmaya devam edilmiş, bu arada malayca tarihî roman yazıcılığı da gelişmiştir.

Bağlarımsızlığın arkasından malayca’nın resmî tahsil dili olmasıyla beraber tarih kitaplarının artmasına paralel şekilde tarih yazıcılığında da bazı yeni yaklaşımlar gündeme gelmiştir. Akademisyenler arasında avrupa merkezli tarih makalecılığına tepki olarak asya merkezli ulusal ve yerel tarih yazıcılığı benzer biçimde eğilimler ortaya çıkmıştır. Khoo kay kim, muhammad yûsuf hâşim ve cheah boon kheng şeklinde akademisyen tarihçiler malay tarihçiliğinin özellikleriyle alakalı eserler kaleme almışlardır. Başta ingiliz ve hollandalı tarihçiler olmak üzere avrupalı tarihçiler sömürge döneminden itibaren bölge zamanı üzerinde çalışmalar yapmıştır. Bu çalışmalar malayca ve diğer mahallî dillerdeki yöresel tarihleri tamamlayan önemli kaynaklardır. 350 yıl boyunca tüm resmî belgelerin ve diğer kaynak eserlerin felemenk dilinde yazıldığı göz önüne alınırsa endonezya tarihinin yazımında felemenkçe kaynakların ne kadar önemli olduğu anlaşılır. Malezya zamanı için ingiliz kaynakları da önemlidir. Hollandalı tarihçiler endonezya adalarının tarihini, cava ve sumatra’daki eski hindu-budist krallıklarının görkemını mevzu alan hindu-budist süreci, islâmiyet’in bölgede yayılışını ve ilk müslüman sultanlıkların tarihini kapsayan islâmî dönem ve hollanda süreci olmak üzere üç kategoride ele almışlardır. Frederik wilhelm stapel, willeme fruin-mees ve nicolaas johannes krom gibi hollandalı tarihçiler, endonezya’da ilmi tarihçiliğin ve uygar tarih yazımının gelişimine önemli katkılar sağlamıştır.

Ii. Dünya savaşı daha sonra endonezya’da bağlarımsızlığın kazanılmasıyla endonezya merkezli millî tarih anlayışı başat olmuş, xx. çağın ilk yarısında endonezyalı aydınlar ülkelerinin bağımsızlık mücadelesini desteklemek için tarihi temel olarak almışlardır. Japon işgaliyle birlikte 1940’lı senelerın başlarından itibaren milliyetçi ve sömürge karşıtçıı tarih yazıcılığı gelişmeye başlamıştır. Milliyetçi lider ve geleceğin ilk cumhurbaşkanı ahmed sukarno’nun makaleları, sanusi pane’nin ders kitapları ve hukukçu muhammed yamin’in tarihe dair eserleri bu tür tarih imlaının ilk örnekleridir. Endonezya tarihçiliğine ilk önemli katkıyı elde eden sanusi pane’nin ii. Dünya savaşı senelerında hazırladığı, hindu dönemi öncesinden savaş senelerına kadar gelen sejarah indonesia adlı ders kitabı bir müddet okullarda okutulmuştur. Sanusi, tarihçilik ve endonezya tarihinin sorunlarına dair görüş ve değerlendirmelerini indonesia sependjang masa adlı eserinde (djakarta 1952) ortaya koymuş, aynı dönemlerde l. M. Sitorus sedjarah pergerakan kebangsaan indonesia ismiyle yazdığı kitabında (djakarta 1951) endonezya millî hareketinin tarihini anlatmıştır. 1920’li yıllarda malay ve sumatra tarihi üzerine makalelar kaleme alan ve millî hareket içinde aktif halde çalışan muhammed yamin, sukarno döneminde enformasyon bakanlığı yapmıştır. 1962’de eski macapahit imparatorluğu ve yönetimine dair üç ciltlik bir yaratı yayımlayan yamin şair, hukukçu ve siyasetçi kimliğiyle endonezya merkezli millî tarih yaklaşımının ilk savunucularından biri olmuştur.

Endonezya tarih yazıcılığındaki aşırı milliyetçi tavır 1960’lı yılların başında muhammed ali benzer biçimde bazı akademisyen tarihçilerce eleştirilmiştir. özetlemek gerekirse hamka diye malum hacı ABDülmelik Amerikaülkerim emrullah, 1961 yılında yayımladığı dört ciltlik sedjarah ummat islam adlı eserinde mitoloji ve unutulmazları ayıklamaya çalışan ilmî bir yöntem izlemiştir. 1965’te süregelen suharto diyetiyle birlikte tarihçilik yeni bir ivme kazanmış ve tarih bilinci endonezya kimliğinin temel bir parçası olarak görülmüştür. Tarihî romanlar, tarih ders kitapları millî görüş açısıyla kaleme alınmaya devam etmiş, üniversitelerde tarih bölümlerinin saysıcaklıknın artmasıyla bilimsel nitelikli tarih makalecılığı gelişmeye başlamıştır. öte taraftan güneydoğu asya bölgesi üzerinde çalışan avrupalı, amerikalı ve avustralyalı bilim adamları ve tarihçiler malezya ve endonezya tarihçiliğine önemli katkılarda bulunmuştur. 1960’lı yıllarda avrupa merkezli tarihçilik anlayışına karşı gelişen asya merkezli tarihçilik geleneği yanında üçüncü bir yol olarak otonom tarihçilik ismiyla yeni bir tarih tezi ortaya atılmıştır. Milliyetçi tarih anlayışını kapalı bir sisteme benzeten john r. W. Smail’in otonom tarihçilik düşüncesi daha yansız ve evrensel kalifiye bir anlayış olarak görülmüştür. 1998’de suharto yönetiminin sona ermesinin peşinden cakarta’daki endonezya üniversitesi ile padang’daki andalas üniversitesi’nin tarih bölümü öğrencileri milliyetçi-resmî tarih anlayışını eleştirip yerel ve otonom tarihçiliğin daha çok önem kazanması gerektiğini savunmuş ve bu militarist yaklaşımın terkedilmesini istemiştir. Son yıllarda yapılan yoğun eleştiriler ışığında, geçmişin ideolojik bakış açılarına göre şekillenen resmî-milliyetçi tarihçilik anlayışının yerini bağımsız ve bilimsel bir tarih yazımına bırakması beklenmektedir.


Kaynakça
Historians of south east asia (ed. D. G. E. Hall), london 1961.

An introduction to indonesian historiography (ed. Soedjatmoko v.Dğr.), ithaca 1965.

Khoo kay kim, “local historians and the writing of malaysian history in the twentieth century”, perceptions of the past in southeast asia (ed. A. Reid – d. Marr), singapore 1979, s. 299-311.

H. A. J. Klooster, indonesiërs schrijven hun geschiedenis: de ontwikkeling van de indonesische geschiedbeoefening in theorie en praktijk, 1900-1980, dordrecht 1985.

Muhammad yusuf hashim, persejarahan melayu nusantara, kuala lumpur 1988.

Illuminations: the writing traditions of indonesia (ed. A. Kumar – j. H. Mcglynn), new york 1996.

Constructing a national past: national history and historiography in bruney, indonesia, tailand, singapore, the philippines and vietnam (ed. P. Davies), bandar seri begawan (bruney) 1996.

J. D. Legge, “the writing of southeast asian history”, the cambridge history of southeast asia: from early times to c. 1500 (ed. N. Tarling), cambridge 1999, i/1, s. 1-50.

K. Sartono, indonesian historiography, yogyakarta 2001.

New terrains in southeast asian history (ed. Abu talib ahmad), chicago-singapore 2003.

Frank n. Trager, “recent southeast asian historiography”, pacific affairs, xxx/4, vancouver 1957, s. 358-366.

J. M. Van der kroef, “on the writing of indonesian history”, a.E., xxxi/4 (1958), s. 352-371.

J. R. W. Smail, “on the possibility of an autonomous history of çağdaş southeast asia”, journal of southeast asian history, ii/2, singapore 1961, s. 72-102.

H. J. Benda, “the structure of southeast asian history: some preliminary observations”, a.E., iii (1962), s. 106-138.

N. Notosusanto, “problems in the study and teaching of national history in indonesia”, a.E., vi (1965), s. 1-16.

D. G. E. Hall, “problems of indonesian historiography”, pacific affairs, xxxviii/3-4 (1965-66), s. 353-359.

J. M. Pluvier, “recent dutch contributions to modern indonesian history”, journal of southeast asian history, xviii (1967-68), s. 201-225.

S. Nichterlein, “historicism and historiography in indonesia”, history and theory, xiii/3, middletown 1974, s. 253-272.

A. Vickers, “balinese texts and historiography”, a.E., xxix (1990), s. 158-178.

Cheah b. Kheng, “writing indigenous history in malaysia. A survey of approaches and problems”, crossroads: an interdisciplinary journal of southeast asian studies, x/2, illinois 1997, s. 33-81.

G. Van klinken, “the battle for history after suharto: beyond sacred dates, great men, and legal milestones”, critical asian studies, xxxiii/3, philadelphia 2001, s. 323-350.

A. Nagazumi, “toward an autonomous history of indonesia with special reference to the dutch historical writings on indonesia”, the developing economics, vi/2, chiba 2007, s. 207-220.

I. Proudfoot, “taʾrīk̲h̲”, ei2 (ing.), x, 301-302.

“indonesian historiography”, a global encyclopedia of historical writing (ed. D. R. Woolf), new york-london 1998, i, 465-467.

“malay historical writing”, a.E., ii, 585-588.

Maddenin bu bölümü tdv islâm ansiklopedisi’nin 2011 yılında istanbul’da basılan 40. Cildinde, 61-64 numaralı sayfalarda yer almaktadır. Basılı nüshayı pdf dosyası olarak indirmek için tıklayınız.

10/11
Müellif:
Osman gazi özgüdenli
Osmanlılar’dan önce anadolu. Xi. Asırın ikinci yarısında gerçekleşen selçuklu fetihleri ve aynı çağın son çeyreğinde anadolu selçuklu devleti’nin müesseseu anadolu’yu kısa sürede islâm kültür muhitine dahil etmiştir. Xii. Yüzyılın ortalarında tokat ve niksar benzer biçimde orta anadolu şehirlerinde ilk medreseler kurulmuştur. Islâm tarih makalecılığının anadolu coğrafyasındaki ilk örneği, burhâneddîn-i ânevî’nin 1166-1212 senelerı içinde kaleme aldığı manzum enîsü’l-ḳulûb adlı farsça eserdir. Müellif eserini tebriz’de yazmaya başlamış, bir müddet malatya’da kadılık yapmış olduktan sonra 607’de (1210) konya’ya gelmiş ve kitabını burada tamamlayarak i. Izzeddin keykâvus’a sunmuştur. Ortalama 28.000 beyitten meydana gelen yapıt genel bir islâm zamanı niteliğindedir. ânevî esas itibariyle bir vekāyi‘nâme değil dinî-ahlâkî mahiyette bir yapıt meydana getirme amacı güttüğü eserinde selçuklular’a ayrı bir kısım ayırmamış, son abbâsî halifelerini anlatırken selçuklular’dan da bahsetmiştir. Selçuklular hakkındaki verdiği mâlûmat içinde muhtemelen halk rivayetlerine dayanan biroldukca yanlış bilgi bulunmaktadır.

Tarih makalecılığının anadolu coğrafyasında ikinci örneği, i. Alâeddin keykubad’ın (1220-1237) direktifiyle emîr kāniî-i tûsî’nin firdevsî’nin şâhnâme’tepsi örnek alarak hazırladığı manzum selcûḳnâme’dir. Günümüze ulaşmayan bu yapıt hakkında bilinenler müellifin kelîle ve dimne adlı eserinde verdiği kısa mâlûmata dayanmaktadır. Buna nazaran moğol istilâsı esnasında horasan’da bulunan müellif hindistan, cennet, medine ve bağdat’a yolculuk yaptıktan sonrasında anadolu’ya gelmiştir. Burada i. Alâeddin keykubad için yazdığı methiyeleriyle sultanın ihsanına mazhar olmuş ve zenginleşmiştir. Müellif, 300.000 beyitten meydana geldiğini söylemiş olduği otuz ciltlik eserini ortalama kırk yılda hazırlamıştır (kelîle ve dimne, vr. 8b-9a, 108a-b). Bu hacimli eserde de tarihçilik ikinci planda olmalıdır. Ibn bîbî’nin bu eserden geniş ölçüde faydalandığı anlaşılmaktadır.

Hoca dehhânî’nin iii. Alâeddin keykubad devrinde (1298-1302) şâhnâme tarzında kaleme aldığı, 20.000 beyitten oluşan farsça selcûḳnâme, anadolu’da manzum tarih yazma geleneğinin xiii. Asırın sonlarında devam ettiğini göstermektedir. Bu yapıt de günümüze intikal etmemiştir. Aynı geleneğin karamanoğulları vakitında da sürdüğü ve alâeddin bey’in emriyle yârcânî tarafından farsça karamanoğulları tarihi makaleldığı bilinmektedir. Xvi. çağ müellifi şikârî bu eserden geniş ölçüde yararlanmıştır. Xiv. Asır ortalarında hâce selmân’ın muhtemelen türkçe kaleme aldığı, aydınoğlu umur bey’in gazâlarına dair manzum vekāyi‘nâme de aynı gelenek içerisinde değerlendirilmelidir. Ismina sâdullah enverî’nin kaynakları içinde rastlanan bu yapıt de günümüze ulaşmamıştır. şâhnâme’nin tesirinde makalelan adı geçen eserlerde aslolan amacın okuyucunun tarih merakını edebî, şiirsel ve hamâsî bir üslûpla gidermek olduğu anlaşılmaktadır. Ilk örneklerinin kaybolmasına rağmen söz mevzusu geleneğin kökenlerinin iran coğrafyasında ve efsunk selçuklu sarayı ile ilişkili çevrelerde aranması icap ettiğinde şüphe yoktur.

Anadolu’da xiii. Asırın son çeyreğinden itibaren farklı bir tarih yazıcılığı geleneğinin ortaya çıktığı görülmektedir. Bu geleneğin vakitımıza kadar gelen ilk örneği ibn bîbî’nin el-evâmirü’l-ʿalâʾiyye fi’l-umûri’l-ʿalâʾiyye adlı eserdir. Müellif kitabını ilhanlı devri tarihçisi ve bürokratı alâeddin atâ melik el-cüveynî’nin isteği üzerine kaleme aldı. Ibn bîbî hâmisinden, selçuklu devleti’nin anadolu’nun fetihten kendi vakitına kadar gelen tarihini yazma görevini aldıysa da eski dönemlerle alakalı ehil malumat bulamadığı için esere ii. Kılıcarslan devrinin sonlarından başladı. 1192-1280 yılları arasındaki periyodu içeren eserin aslolan önemli bölümünı müellifin ailesiyle birlikte selçuklu devleti hizmetine girmiş olduğu 1232’den sonrasına ait bölüm teşkil etmektedir. Ibn bîbî eserin ilk ksıcaklıkmlarında i. Gıyâseddin keyhusrev, i. Izzeddin keykâvus ve i. Alâeddin keykubad devirleri için kāniî-i tûsî’nin selcûḳnâme’sini kullandı; sonraki kısımlar için kendi şahsî gözlemleriyle babasından ve çevresinden duyduğu bilgilerden faydalandı. Bu konum eserin esas itibariyle bir tarih kitabından çok bir hâtırat özelliği taşımasına yol açtı. Fazlaca ağır bir üslûpla makalelan eserde bir kısmı müellifin kendisine ilişkin çok sayıda farsça ve arapça şiir yer verilmiştir. Ibn bîbî, cüveynî’nin târîḫ-i cihângüşâ adlı eserini örnek almakla beraber ne üslûp ne muhteva ne de tarihçilik bakımından ona ulaşabildi. Buna rağmen yapıt, özellikle xiii. çağın ilk uçurumısı için ihtiva ettiği zengin malzeme ile selçuklu tarihi araştırmalarında büyük öneme haizdir. Sadece eserde dikkatle kullanılmasını gerektiren bazı hususlar mevcuttur. Müellifin zikrettiği hadiselerin tarihlerini genelde vermemesi ve ara sıra kronolojik sıraya riayet etmemesi araştırmacıların yanılmasına sebep olmaktadır. Bir başka husus, ibn bîbî’nin bilhassa uçlarda devlet otoritesine karşı gelen türkmenler’le bazen efsunk şehirlerde karışıklık çıkaran “fityân” ve “rünûd” gibi zümrelere yönelik ön yargılı tutumudur. Nitekim müellif, moğol zulmüne baş kaldıran türkmenler’i şiddetle eleştirir. El-evâmirü’l-ʿalâʾiyye’nin ibn bîbî henüz hayatta iken 1284-1285 senelerında yapılmış anonim bir muhtasarı mevcuttur. Bazı faydalı ilâveleri de içeren muhtasarda süslü üslûp terkedilirken tarihî araç-gereç başarılı şekilde korundu. Bu metin makalecıoğlu ali tarafınca türkçe’ye çevrilerek ii. Murad’a sunuldu. Mütercim, 827 (1424) veya 840 (1436-37) yılında tamamladığı tercümesine râvendî’nin râḥatü’ṣ-ṣudûr’u, reşîdüddin fazlullāh-ı hemedânî’nin câmiʿu’t-tevârîḫ’i ve oğuznâme’den aldığı bazı kısımları da ekledi.

Kerîmüddin aksarâyî’nin farsça müsâmeretü’l-aḫbâr ve müsâyeretü’l-aḫyâr’ı anadolu’da selçuklu dönemi tarih yazıcılığının en dikkate kıymet eserlerinden biridir. Uzun vakit ilhanlılar’ın anadolu nâibi mücîrüddin buyrukşah’ın hizmetinde bulunduktan sonra 701 (1301) senesinde gāzân han tarafınca anadolu’daki vakıfların nâzırlığına atama edilen müellif, 723’te (1323) tamamladığı eserini ilhanlı devleti’nin anadolu valisi emîr timurtaş b. çoban’a takdim etti. Eserin birinci bölümü islâm dünyasında kullanılan takvimler, ikinci bölümü hz. Peygamber devrinden bağdat’ın moğollar tarafından tahribine kadar (1258) muhtasar bir islâm tarihi, üçüncü bölümü büyük selçuklular ve anadolu’nun fethinden ii. Gıyâseddin keyhusrev’in vefatına kadar (1246) anadolu selçuklu tarihi, dördüncü bölümü xiii. çağ ortalarından 723’e (1323) kadar anadolu’da meydana gelen vakalarla ilgilidir. Müellif, eserin ortalama beşte dördünü meydana getiren dördüncü bölümde özellikle şahsi gözlemlerine dayanarak anadolu’da ilhanlı hâkimiyetine dair son derece önemli bilgiler verir. Aksarâyî, eserine islâm tarihini de ilave edip umumi bir tarih yazmaya girişim ettiyse de bir tarihçi olmaktan ziyade bizzat kendisinin de belirttiği şeklinde divan görevlisi iken gördüklerini özetleyen, her türlü sırrı açıklayan ve başından geçenleri nakleden bir hâtırat müellifi durumundadır (müsâmeretü’l-aḫbâr, s. 34-35; a.E., trc. M. öztürk, s. 26). Daha önceki dönemler için verdiği bilgiler ibn Amerikaürabbih, ebû bekir es-sûlî ve kādî beyzâvî benzer biçimde birkaç müellife dayanmaktadır. Ayrıca büyük selçuklular ve anadolu’nun fethiyle alakalı kısımda muhtemelen selçuknâmelerden birini kullanmıştır. Eserin ilk üç kısmınü fazlaca mütevazi bir üslûpla kaleme alan aksarâyî dördüncü bölümden itibaren çağdaşlarına uyarak edebî tarihçiliğe yönelmiştir. Müellif dördüncü bölümü kaleme alırken kullandığı kaynakları zikretmez. Onun, çağdaşı ibn bîbî’den hiç bahsetmemesi ve kitabından habersiz görünmesi dikkat çekicidir. Yapıt, özellikle ibn bîbî tarihinin sonlandıği 679 (1280) seneından 723 (1323) yılına kadar meydana gelen hadiseler için en önemli yerli kaynak durumundadır. Yaşadıkları coğrafya ve topluluk, kullandıkları dil ve üslûp, yapmış oldukları iş ve mensup oldukları zümre ibn bîbî ile aksarâyî’yi olayları idraklamada birbirine yakınlaştırmıştır. Buna karşın her iki müellif birbirinin devamı olan iki farklı nesli temsil etmektedir. Bu vaziyet, hadiseleri devamlı selçuklular noktasından ele alan ibn bîbî’ye gore aksarâyî’nin perspektifnın daha fazla ilhanlılar’a odaklanmasına yol açmıştır.

Yine farsça kaleme alınan ve selçûḳnâme ismiyla tanınan anonim bir eser selçuklular’ın başlangıçtan muharrem 765’e (ekim 1363) kadar kısa bir tarihini içermektedir. Eserde büyük selçuklular, son hârizmşah hükümdarları ve anadolu selçukluları’nın ilk sultanlarından kısaca bahsedildikten sonrasında ii. Gıyâseddin keyhusrev devrinden (1237-1246) itibaren olaylar daha tafsilatlı halde ele alınmaktadır. özellikle geyhatu’nun anadolu umumi valiliği ve tahta çıkmasının arkasından anadolu’ya yaptığı seferin bütün teferruatıyla anlatılması müellifin xiii. Asırın ikinci yarsıcaklıknda yaşamış olabileceğini düşündürmektedir. Metin 696’da (1297) kesintiye uğramakta ve yapıt bundan sonrasında âdeta tarihî bir takvim şeklinde 765 (1363) seneına kadar gelmektedir. Muhtemelen başka biri tarafından eklenen ve iki sayfa tutan bu takvim üslûp bakımından aslolan metinden bâriz şekilde ayrılmaktadır. Eserini bozuk bir farsça ile kaleme alan müellifin ibn bîbî, aksarâyî ve niğçılgın kadı ahmed şeklinde müelliflerin kitaplarını kullandığına dair herhangi bir ipucu bulunmamaktadır. Aslına bakarsan eser bu kaynakların çok gerisindedir. Müellif kitabını farsça tarih yazıcılığının olgunluk döneminde kaleme almasına rağmen olayların ifadeında anekdot, hikâye ve rivayetlerle sathi kronolojik bilgilerin ötesine geçememiştir. Ek olarak eserde hiçbir selçuklu deposunda yer almayan yanlış bilgilere de rastlanmaktadır. Sultan melikşah’ın konstantiniye seferi, sultan hârizmşah muhammed’in 615 (1218) senesinde denize atılarak boğulması, cengiz han’ın celâleddin hârizmşah’a yenilip ona haraç vermeyi kabul etmesi, i. Alâeddin keykubad’ın hülâgû’nun oğulları melütey ve mengü timur’u mağlûp ederek derilerini yüzdürmesi eserdeki fahiş hatalardan sadece birkaçıdır. Bu konum, müellifin makalelı kaynakların yanında halk rivayetlerinden yararlanması nedeniyle ortaya çıkmış olmalıdır. Bütün bunlara rağmen kitap, bilhassa ibn bîbî ve aksarâyî’nin suskun kaldığı bazı konularda yer yer kısa fakat önemli bilgiler içermektedir.

Niğçılgın kadı ahmed’in el-veledü’ş-şefîḳ ve’l-ḥâfidü’l-ḫalîḳ adlı eseri bir ansiklopedi niteliğindedir. 600 (1203) seneı civarında hoten’den anadolu’ya göç ederek selçuklu sultanlarının hizmetine giren bir aileye mensup olan müellif önce kayseri’de divitdârlık ve hizmetgüzârlık görevlerinde bulunmuş oldu, hemen sonra niğde’de kadılık yaptı. Ilhanlı hükümdarı ebû said bahadır han’a ithaf etmiş olduğu eserini 13 zilhicce 733 (25 ağustos 1333) tarihinde niğde’de tamamladı. Peygamberler tarihi ve acem melikleri; islâm tarihi; fizikî ve felekî coğrafya ile kıyamet ve âhiret ahvali; sîre, şemâil, ahlâk ve erdem-i nebî ile kelâm olmak üzere beş bölümden olup biten eser bu özellikleriyle diğer tarih kitaplarından ayrılmaktadır. Eserin anadolu selçukluları’na dair bölümü efsunk selçuklular’la ilgili kısmına gore daha kısa ve uzun zaman selçuklular’ın hizmetinde bulunan bir aileye mensup bir müelliften beklenmeyecek kadar zayıftır. Bu durumu, müellifin lüzumlu bilgileri elde edememesinden ziyade bilinçli bir tercih şeklinde değerlendirmek daha yerinde olur. Aslına bakarsanız müellif vakaları bilhassa özetlediğini, ay ve gün belirleme etme ihtiyacı duymadığını belirtir (ertuğrul, i, 536). Kadı ahmed’in dedelerine bağlılığı, onun dedelerinin hâmisi olan selçuklu hânedanından her fırsatta övgü ile bahsetmesine yol açmıştır. Müellif ibn bîbî’nin kitabından habersiz görünse de aksarâyî’nin eserinden faydalanma imkânı bulmuştur. Yaratı tarihçilik bakımından cılız olmakla beraber özellikle ilhanlı devleti’nin sonlarına doğru anadolu’nun dinî, toplumsal ve kültürel durumuna dair verdiği bilgiler açısından önemlidir. Kadı ahmed, selçuklu tarihine dair selçuknâme adıyla bir yaratı daha kaleme almış, ancak emîr şemseddin dündâr beg b. Hamza-yi nikîdî ismina yazıldığı anlaşılan bu eser günümüze ulaşmamıştır (a.G.E., i, 91, 131; a. C. S. Peacock, s. 105).

Daha geç bir tarihte yazılmasına rağmen laf mevzusu geleneğin bir devamı durumunda olan azîz b. Erdeşîr-i esterâbâdî’nin (ö. 800/1398 seneından sonrasında) bezm ü rezm adlı eserini de burada zikretmek icap eder. Celâyirliler’in hizmetinde iken timur istilâsı yüzünden sivas’a gelip kadı burhâneddin ahmed’in hizmetine giren esterâbâdî eserini bu hükümdarın isteği üzerine kaleme aldı. Müellifin, eserini arapça yazmak istediği halde bu zamanda farsça’nın anadolu’da daha yaygın bulunmasından dolayı bu dili tercih ettiğini vurgulaması dikkate değerdir (bezm ü rezm, s. 537). Esterâbâdî, sadece birinci cildi günümüze ulaşan eserinde görmüş olduklerine ve duyduklarına dayanarak kadı burhâneddin ve devleti ile alakalı tafsilatlı malumat verir. çünkü yaratı orta anadolu’nun xiv. Yüzyılın ikinci yarsıcaklıkndaki geçmişine ışık tutan en önemli kaynak durumundadır.

Anadolu’da selçuklu dönemi tarih makalecılığı incelenirken yukarıdaki eserlerden dil, muhteva ve tarihçilik bakımından ayrılan iki eserden daha söz etmek icap eder. Bunlardan ilki mardin, meyyâfârikīn ve dımaşk’ta idarî görevlerde bulunan ibnü’l-ezrak el-fârikī’nin arapça târîḫu meyyâfâriḳīn ve âmid’idir. üç cilt olan eserde başlangıçtan 572 (1176-77) yılına kadar vuku kabul eden hadiseler ifade edilmiştır. Ilk iki cildi günümüze ulaşmayan eserin özellikle müellifin şahit olduğu olaylarla alakalı bölümleri oldukça önemlidir. Yaratı bilhassa güneydoğu anadolu, el-cezîre, irak ve suriye bölgesinin 572 (1176-77) yılına kadar olan tarihiyle artuklular ile alakalı ihtiva etmiş olduğu varlıklı araç-gereç açısından önemli bir kaynak durumundadır. Tarihçi, tıp ve hadis âlimi ibn ilalmış’ın (ö. 640/1242 [?]) tekrar arapça kaleme aldığı, düneysir’e (kızıltepe) mensup âlim, şair ve ediplerin biyografilerini içeren ḥilyetü’s-seriyyîn min ḥavâssi’d-düneysiriyyîn’i de (târîḫu düneysir) bölgenin kültür tarihi için değerli bir kaynaktır. Bununla birlikte eseri klasik bir şehir tarihinden ziyade biyografi veya tabakat kitabı olarak değerlendirmek mümkündür.


Bibliyografya
Ibnü’l-ezrak el-fârikī, meyyâfârikîn ve âmid tarihi: artuklular kısmı (trc. Ahmet savran), erzurum 1992, tür.Yer.

Kadı burhâneddîn-i ânevî, enîsü’l-ḳulûb, süleymaniye ktp., ayasofya, nr. 2984 (selçuklular’la ilgili bölümün neşri için bk. M. Fuad köprülü, “anîs al-kulûb”, ttk belleten, vii/27 [1943], s. 459-521).

Ibn ilalmış, târîḫu düneysir (nşr. Ibrâhim sâlih), dımaşk 1413/1992, s. 5-19.

Ibn bîbî, el-evâmirü’l-ʿalâʾiyye.

Kāniî-i tûsî, kelîle ve dimne, british museum, add., nr. 7766, vr. 8b-9a, 108a-b.

Aksarâyî, müsâmeretü’l-aḫbâr, s. 28 vd., 34-35, 304; a.E. (trc. Mürsel öztürk), ankara 2000, s. Xiii-xx, 26.

Esterâbâdî, bezm ü rezm (nşr. Kilisli öqretmen rifat), istanbul 1928, mukaddime, s. 5-21, metin, s. 537.

Makalecızâde ali, tevârîh-i âl-i selçuk [Oğuznâme-Selçuklu Tarihi]: giriş-metin-indeks (haz. Abdullah bakır), istanbul 2009, s. Xxv-lxxiii.

şikârî, karamanoğulları zamanı, s. 8-9.

Târîh-i âl-i selçuk der anatoli: anadolu selçukluları devleti tarihi (nşr. Ve trc. Feridun nafiz uzluk), ankara 1952, metin, s. 16, 32-33, 47.

Târîḫ-i âl-i selçûḳ der ânâṭûlî (nşr. Nâdire celâlî), tahran 1377/1999, tür.Yer.

M. Cevâd meşkûr, “târîḫ-i ibn bîbî”, nâme-yi mînovî (nşr. Habîb yağmâî – îrec efşâr), tahran 1350/1971, s. 450-466.

M. Emîn riyâhî, osmanlı topraklarında fars dili ve edebiyatı (trc. Mehmet kanar), istanbul 1995, s. 74, 123-126, 144-146.

Dânişnâme-i edeb-i fârsî (nşr. Hasan enûşe), tahran 1383/2005, vi, 235-236, 285-286, 388-389, 661-663.

Ch. Melville, “the early persian historiography of anatolia”, history and historiography of post-mongol central asia and the middle east: studies in honor of john e. Woods (ed. J. Pfeiffer – sholeh a. Quinn), wiesbaden 2006, s. 135-166.

Ali ertuğrul, anadolu selçukluları devrinde yazılan bir kaynak: niğdeli kadı ahmed’in el-veledü’ş-şefîk ve’l-hafîdü’l-halîk’i (doktora tezi, 2009), dokuz eylül üniversitesi toplumsal bilimler enstitüsü, i, 85, 91, 131, 512, 536-538, 542-543, 550-551.

H. W. Duda, “zur geschichtsforschung über die rum-seldschuken”, zdmg, lxxxix (1935), s. 19-20.

A.Mlf., “ibn bîbî’nin selçuk zamanı”, şm, ii (1957), s. 1-10.

Mükrimin halil yinanç, “anonim tarih-i âl-i selçuk”, tarih semineri dergisi, i, istanbul 1937, s. 39-50.

M. Fuad köprülü, “anadolu selçukluları tarihi’nin yerli kaynakları”, ttk belleten, vii/27 (1943), s. 379-521.

Aydın taneri, “müsâmeretü’l-ahbâr’ın türkiye selçukluları devlet teşkilâtı bakımından değeri”, tad, iv/6-7 (1966), s. 127-171.

Mehmet altay köymen, “türkiye selçukluları tarihine dair yeni bir kaynak: el-veledü’ş-şefik”, ttk belgeler, xv/19 (1993), s. 1-22.

A. C. S. Peacock, “ahmad of niğde’s al-walad al-shafiq and the seljuk past”, anatolian studies, sy. 54, london 2004, s. 95-107.

Ismail aka, “aksarâyî, kerîmüddin”, dia, ii, 293.

Amerikaülkerim özaydın, “ibn bîbî”, a.E., xix, 379-382.

Ahmet savran, “ibnü’l-ezrak el-fârikī”, a.E., xxi, 34-35.

Tahsin yazıcı, “esterâbâdî, azcaîz b. Erdeşîr”, a.E., xi, 438.

A.Mlf., “ebn bībī”, eir., viii, 8-9.

Ca‘fer şuâr, “âḳsarâyî”, dmbi, i, 490-491.

Mecdüddin keyvânî, “ibn ezraḳ”, a.E., ii, 722-726.

Maddenin bu bölümü tdv islâm ansiklopedisi’nin 2011 senesinde istanbul’da basılan 40. Cildinde, 64-66 numaralı sayfalarda yer almıştır. Basılı nüshayı pdf dosyası olarak indirmek için tıklayınız.

11/11
Müellif:
Parlak zeka arikan
Osmanlı. Osmanlı devleti’ne gelinceye kadar türkler kendi dillerinde tarihlerini yazmamıştır. Selçuklu devleti’nin dağılmasından sonra anadolu’da ortaya çıkan türk beylikleri şeklinde osmanlı beyliği’nde de erken dönemlerde kaleme alınıp bugüne ulaşan bir tarih telifine rastlanmaz. Tarih kapsamında değerlendirilebilecek ilk osmanlı kaynakları kuruluştan ortalama yüzyıl sonra ortaya çıkmıştır. Bu konum osmanlı tarihçiliğinin bu ilk eserleri hakkındaki birfazlaca sorunu beraberinde getirmiştir. Osmanlı tarihçiliğinin ilk senelerı üzerine xx. Yüzyıl adım atarından beri w. Friedrich giese, m. Fuad köprülü, paul wittek, halil inalcık şeklinde tarihçilerin yürüttüğü çalışmalar birfazlaca probleminin çözümüne önemli katkılarda bulunmuştur. âşıkpaşazâde’nin târih’i arasında yer alan yahşi fakih menâkıbnâmesi bir tarafa bırakılırsa müstakil olarak günümüze kadar gelen ilk osmanlı tarihi ahmedî adlı bir şaire aittir. Ahmedî msıcaklıkr’da öğrenim görmüş, germiyan ve osmanlı saraylarında ömürış, i. Bayezid’in oğlu emîr süleyman tarafınca korunmuştur. Iskendernâme isminı verdiği 8000 beyitlik şehnâmesinin sonuna eklenmiş ve “edebî zevki doyum etmek arzusuyla” yazılmış osmanlı zamanı kısmı sadece çağdaş tarihçiler için değil osmanlı tarihçileri için de bir kaynak teşkil eder. Yapıt, hem anonim osmanlı tarihleri hem de şükrullah’ın behcetü’t-tevârîh (nşr. Atsız, istanbul 1949) ve rûhî’nin tevârîh-i âl-i osmân’ı için başlıca kaynağı oluşturur. Ahmedî’nin ayrıca neşrî zamanı arasında yer aldığı tahmin edilen mensur bir tarihinin bulunduğu (gazânâme) belirtilmektedir. Tarih diye adlandırılabilecek aslolan eserler xv. Asırın ikinci yarsıcaklıknda ortaya çıkmıştır. Bu asırın ilk yarısında ii. Murad döneminde yazıcıoğlu ali’nin ibn bîbî’nin farsça eserini türkçe’ye çevirmesi ve buna oğuz boylarının soy kütüğünü ilave ederek osmanlı hânedanının kökenini kayı boyu çerçevesinde izaha çalışması dönemin ideolojisini yansıtması bakımından dikkat çekicidir.

Bu ilk osmanlı tarihçiliğinin ortaya çıkışı meselesinde v. L. Ménage özellikle saray takvimleri üzerinde durmaktadır. Peygamberlerin, halifelerin listeleriyle süregelen ve selçuklu, osmanlı, karamanlı hânedanlarının önemli vakalarına işaret eden, ondan sonra arasında bulunulan yılla ilgili bilgileri, kehanetleri, rüya tabirlerini içeren takvimler önemli görünmektedir. Bunlardan ilk ikisi (1444, 1446) ii. Murad’a sunulmak üzere hazırlandı. 856 (1452) senesinde düzenlenen bir başka takvim nihal atsız tarafından yayımlandı. Bu tür eserlerin ilk osmanlı tarihçilerinin kullandığı ana malzemeyi meydana getirdiği kabul edilmektedir. Tüm bu takvimler süleyman şah’ın anadolu’ya gelişiyle başlamakta ve değişik yıllara ilişik olaylarla sona ermektedir. Halil inalcık ayrıca menâkıbnâme, gazavatnâme gibi eserlerin ilk osmanlı tarihçileri için önemli bir başvuru kaynağı bulunduğunu söyler. Yahşi fakih menâkıbnâmesi âşıkpaşazcaâde tarihinin ana kaynaklarından biri ve bir ihtimal de başlıcasıdır (“orhan gazi’nin imamı ishak fakı oğlu yahşi fakı’dan kim ol sultan bâyezid han’a ulaşınca bu menâkıb ol yahşi fakı’da makalelmış buldum ...”). âşıkpaşazcaâde tarihi yazarı belli, türkçe kaleme alınmış ilk mensur osmanlı tarihidir. Bir önce fâtih sultan mehmed döneminde yazılmış behcetü’t-tevârîḫ farsça, karamânî mehmed paşa’nın tarihi ise arapça ve muhtasardır. Anadolu’nun fethi sırasında oluşan battalnâme, dânişmendnâme ve saltuknâme şeklinde halk hikâyelerinin aynı zamanda tarihî vak‘alarla ilgili önemli veriler sakladığında şüphe yoktur. Ii. Murad’ın varna savaşı’nı (848/1444) özetleyen anonim bir gazavatnâme entresantir (nşr. Halil inalcık – mevlûd oğuz, ankara 1989). Enverî’nin düstûrnâme’sinde yararlandığı, büyük ölçüde aydınoğlu umur bey’in cenklarını özetleyen kaynağının da bu tür bir gazavatnâme veya menâkıbnâme olduğu kabul edilmektedir. Enverî’nin düstûrnâme’si, bizans ve latin kaynakları yanında xiv. Yüzyıl şark akdeniz dünyası için göz önüne alınması ihtiyaç duyulan önemli bir kaynaktır. Ilk eserler için sözlü rivayetlerin de önemine özellikle değinmek gerekir. Xv. Yüzyılda kaleme alınan ve osmanlı hânedanının övgüsünü meydana getiren, sınır boylarındaki gaziler için bir tür psikolojik el kitabı niteliği taşıyan anonim tevârîh-i âl-i osmânlar ile yazarları malum tarihler arasındaki benzerlik ve alıntılar dikkati çekmektedir. F. Giese, avrupa kütüphanelerinde bulunan on üç anonim tevârîh-i âl-i osmân’ı inceledi. Bu anonimlerde ayasofya efsanesi de önemli bir yer tutmaktadır. Muhyiddin mehmed şah, yazarı meçhul çeşitli osmanlı tarihlerini “târîh-i âl-i osmân” adı altında yeniden ele aldı. Osmanlı devleti’nin ilk zamanlarından süregelen bu tarihler mehmed şah tarafından 956 zilhiccesinin ilk günlerine (aralık 1549), kanûnî sultan süleyman’ın iran seferinden istanbul’a dönüşüne kadar devam ettirildi. Tarihin biri uzun, öteki kısa iki metni vardır. Kısa metin joannes gaudier (spiegel) tarafınca almanca’ya çevrildi. Joannes leunclavius’un latince ve almanca’ya çeviri ettiği (frankfurt 1588, 1590) türkçe vekāyi‘nâmenin muhyiddin mehmed’in eseri olduğu kabul edilmektedir.

Fâtih sultan mehmed döneminde osmanlı zamanı üzerine biroldukca yapıt yazıldı ve bu vakitın birikimi efsunk ölçüde ii. Bayezid’in saltanat yıllarında ürünlerini vermeye başladı. Tursun bey’in târîh-i ebü’l-feth başlıklı eseri ii. Bayezid döneminde yazılmış olup 1444’ten başlamakta, bütün fâtih sürecini kapsamakta ve 1488 seneına kadar gelmektedir. Eserin giriş kısmı, fâtih sultan mehmed’in saltanat anlayışını ortaya koymaya yönelik biçimde muayyen bir ideolojik temel sağlar. Burada hükümdarın konumunu, yetkilerini, örfî hukukun kapsamını açıklayan bir çeşit camia ve tarih felsefesine yer verilir. Tursun bey’in kendisine ait olmasa da burada ileri sürdüğü görüşler osmanlı tarihçiliğinin fikrî boyutta ilk dikkat çekici örneğini meydana getirir. Efsunk ölçüde âşıkpaşazcaâde’nin eserini izleyen neşrî de kitabını bu dönemde yazdı. Günümüze ulaşan bölüm kaleme aldığı dünya tarihinin (kitâb-ı cihânnümâ) altıncı ve son kitabıdır. Ilk beş bölüm muhtemelen tasarı halinde kalmış, bir ihtimal de hiç kaleme alınmamıştır. Ii. Bayezid’in idrîs-i bitlisî’ye farsça (heşt bihişt), kemalpaşazcaâde’ye türkçe birer osmanlı zamanı yazdırması tarihçilikte bir dönüm noktasıdır. Idrîs’in verdiği bilgiler pek özgün olmamakla birlikte kendisi iran dili ve edebiyatının bütün özelliklerini ve inceliklerini kullanmaya çalıştı, osmanlı hânedanı tarihinin cüveynî’nin târîḫ-i cihângüşâ, hamdullah müstevfî’nin târîḫ-i sonbaharîde gibi örneklere göre makalelabileceğini ortaya koydu. Peşinden gelen osmanlı tarihçilerini biçim ve üslûp açısından geniş ölçüde etkiledi. Ek olarak bu eserde ilk kez osmanlı müesseseleri ile alakalı bilgi verilmektedir.

Kemalpaşâzade’nin türkçe ağır, fakat birçok arkaik kelime içeren ayrıntılı tevârîh-i âl-i osmân’ı 1508’de tamamlandı; buna kanûnî sultan süleyman sürecinin ilk yıllarını içine alan x. Defter (cilt) eklendi. şeyhülislâmlığa kadar yükselen kemalpaşazâde, osmanlı tarihini genel türk tarihinin bütünlüğü arasında gören ilk tarihçi olması bakımından önemlidir. Devletin yükselme sebeplerini çok doğru halde ortaya koydu, kaynakları ve râvileri eleştirel bir gözle değerlendirdi. Fâtih sultan mehmed dönemini yazarken ayasofya’ya dair “lisân-ı yunânî üzerine merkum ve mesfur” bir kaynağın farsça çevirisini kullandı. Orhan gazi devrini kapsayan ii. Ciltte de aynı dille yazılmış bir bulgar tarihinden yararlandı (ii, 99). Tevârîh-i âl-i osmânlar içinde rûhî’nin eseri, hadîdî’nin 929 (1523) yılına kadar gelen manzum tarihi tevârîh-i âl-i osmân geleneğinin xvi. Yüzyılda sürdüğünü gösterir. Yavuz sultan selim’in tahta çıkışıyla birlikte onun trabzon valiliğinden başlayarak önce gürcüler’le, peşinden babası ve kardeşleriyle olan savaşlarını, safevî ve memlükler’e karşı başarılarını ele alan bağımsız eserler ortaya çıktı. “selimnâme” isminde olan bu eserler osmanlı tarihçiliğinin zenginleşmesine önemli katkılarda bulundu. özellikle ishak çelebi’nin, keşfî’nin, idrîs-i bitlisî’nin ve celâlzâde mustafa çelebi’nin selimnâmeler’i dikkat çekicidir. Selimnâmeler övgü dışında belgesel kaynak olma niteliğini taşır.

Bu biçim kanûnî sultan süleyman devrinde süleymannâmeler’le sürdürüldü. Fakat osmanlı devleti’nin bir imparatorluk özelliği kazanması resmî tarihçiliği öne çıkardı, şehnâmecilik özel bir örutubet kazandı. Aslen şehnâmecilerin ilk örnekleri fâtih sultan mehmed dönemine kadar çıkmış olup kâşifî’nin gazânâme-i rûm’u ile meâlî’nin hünkârnâme’si buna örnektir. şehnâmeci manzum ve övgü niteliğinde farsça osmanlı tarihi yazmakla görevliydi. Ilk şehnâmeciler ârifî fethullah çelebi, şirvanlı eflâtun ve seyyid lokmân’dır. Sonuncusunun yazdığı hünernâme çok ünlüdür ve minyatürlerle bezelidir. 1591’de şehnâmecilik görevine getirilen tâlikîzâde mehmed subhi hem farsça hem türkçe şiir yazabilecek düzeyde idi. Tarihî vakalar açısından şehnâmelerin içeriği zayıftır. Xvi. Yüzyılda tarih alanında yapıt veren yetmiş beş müellif tesbit edilebilmektedir. Bu tarz şeylerin efsunk bir kısmı kanûnî sultan süleyman’ın çağdaşıdır. Müellifler içinde kadı, müderris, defterdar, nişancı, beylerbeyi, sancak beyi, kâtip vb. Bulunmaktadır. çeşitli yerlerin fethine bağlı olarak pek çok süleymannâme kaleme alındı. Matrakçı nasûh’un kanûnî dönemini içerisine alan parça parça yazdığı eseri, özellikle bu çerçevede ayrı bir eser haline getirdiği irakeyn seferi’nin (1534-1535) geçmiş olduğu yollardaki menzilleri konu alan minyatürlerle süslü beyân-ı menâzil-i sefer-i irâkeyn oldukça önemlidir. Xvi. Asırın sonlarına doğru osmanlı tarihçiliğine değer katan iki önemli eserden biri hoca sâdeddin’in yavuz sultan selim dönemi sonlarına kadar getirmiş olduğu tâcü’t-tevârîh’i, öteki de âlî mustafa efendi’nin başlangıçtan itibaren iii. Mehmed sürecini de içine alan künhü’l-ahbâr’ıdır. Selânikî mustafa efendi ise ancak bizzat şahit olduğu dönemin (1563-1600) olaylarını yazdı. özellikle hoca sâdeddin efendi bir çok kaynak görerek, ama esas itibariyle idrîs-i bitlisî’nin heşt bihişt’ini takip etmek üzere yazdığı, yavuz sultan selim’in yakın hizmetinde bulunan babası hasan can’dan dinlediklerini de eklediği eseri daha sonraki osmanlı tarihçilerince çok kapıldı ve buna muhtelif zeyiller yazıldı. Eserde ulemâ biyografilerine yer verilmiş olması tarihçilik geleneği açısından bir farklılık ortaya koyar. Eserin avrupa’da daha erken dönemlerde büyük alaka gördüğü ve biroldukça batı diline çevrildiği bilinmektedir. Benzeri şekilde tarih alanında çok sayıda yaratı kaleme alan âlî mustafa efendi’nin künhü’l-ahbâr’ı osmanlı tarihçiliğinin ulaştığı seviye bakımından belirleyicidir. Burada hadiselerin farklı bir tasnif arasında ve pek çok kaynak görülmek üzere yazıldığı dikkati çeker. âlî biyografik bilgilere de yer verdi. Eserin girişi ayrıca büyük bir kıymet taşır. Tarihçinin görevleri üzerine hemen sonra naîmâ’da görülecek açıklamalar burada yer alır. Eserin ilk bölümü dünyanın eserlışına, coğrafyaya ve insana dairdir. Ikinci bölüm islâm öncesinden başlayarak moğol istilâsına kadar gelir. “türk ve tatar faslı”nı osmanlı tarihi izler. Xvi. Yüzyılın ikinci yarısı için kendi tanıklığı önemlidir. âlî’nin olaylara eleştirel yaklaşımı, dönemin düşüncesini ve kültürel yapsıcaklıknı göz önüne alması ona farklı bir yer kazanmıştırrır. Xvi. Yüzyıl osmanlı teşkilâtının ayrıntılı bir açıklaması onun tarafınca yapılmatır.

Islâm kaynaklarından beslenen osmanlı tarihçiliği, xvi. Yüzyılın ikinci yarsıcaklıkndan itibaren devletin bir dünya devleti haline gelmesinin de etkisiyle batı tarihinin gelişmelerine ilgi duymaya başladı. Nişancı feridun ahmed bey’in 1572’de bir tercümanla bir kâtibine çevirttiği tevârîh-i pâdişâhân-ı françe batı dillerinden türkçe’ye meydana getirilen çeviri olarak dikkat çeker; daha şu demek oluyor ki xvi. Yüzyılda malum fransız tarihlerinden yapılan bir derlemedir (nşr. J-l. Bacqué-grammont, la première histoire de france en turc ottoman, paris-montréal 1997). Buna tercüman mahmud’un macar zamanı çevirisi de eklenebilir (târîh-i üngürûs). Mehmed suûdî efendi’nin 1580’de batı kaynaklarından derleyip iii. Murad’a sunmuş olduğu coğrafya kitabı târîh-i hind-i garbî’nin kapsam ve önemi thomas d. Goodrich’in çalışmaları ışığında daha iyi anlaşılır (the ottoman turks and the new world, wiesbaden 1990). Batı dillerinden türkçe’ye çeviri edilen bir başka yaratı johann carion’un chronik adını verdiği dünya tarihidir. 1531’de almanca yayımlanan yapıt latince ve fransızca’yahut çevrilmiştir. Bu yaratı târîh-i frengî başlığı altında kâtib çelebi tarafından türkçe’ye aktarıldı. Bazı bölümleri tasvîr-i efkâr’ın 55. Sayısından adım atmak üzere piyasaya sürülen eserin müneccimbaşı tarafınca kullanıldığı belirtilmelidir. Xvii. Yüzyılda batı kaynaklarıyla birlikteliğin biraz daha yoğunlaştığı görülmektedir. Peçuylu ibrâhim, kanûnî sultan süleyman’ın macaristan seferlerini anlatırken macarca kaynaklara başvurmak gereğini duyar. Onun kullandığı macarca kaynaklar bugün çok iyi tanınmaktadır (gáspár heltai ve istvánffý’nin kronikleri). Macarca bilen peçuylu’nun macar ve sırp kaynaklarından yararlandığı anlaşılmaktadır. Peçuylu, avrupa’daki gelişimleri yakından kavramıştı; barutun, matbaanın icadından, kahvenin, tütünün türkiye’ye girişinden söz etmekte, eserinde yabancı kelimelere de yer vermektedir.

Xvii. Yüzyılda osmanlı aydınlarıyla beyoğlu’ndaki frenkler arasında yakın ilişki kuruldu. Fransız elçisi marquis de nointel, antoine galland, comte de marsigli, dimitrie cantemir, françois pétis de la croix ve ali ufkî’yi (bobovius) tanıdığı olan hezarfen hüseyin efendi bunlardan bir tanesiydi. Eseri tenkīhu’t-tevârîh-i mülûk genel bir tarih olup batı kaynaklarına da başvurularak makaleldı. Yunan, rum, bizans tarihinden laf etmektedir. Bu mevzuları türkçe’de ele alan ilk kaynak olan yaratı 1673 seneına kadar gelir, ama yayımlanmamıştır. Xvii. Yüzyılın ikinci yarısında eserini kaleme alan müneccimbaşı ahmed dede’nin câmiʿu’d-düvel başlıklı arapça genel tarihi osmanlı tarihçiliğinde yeni bir çığır açar. Yapıt her şeyden önce geniş bir kaynak taramasına dayanır ve eski dönemlerden başlayarak 1670 seneına (bazı yazmalarda 1684) kadar gelir. Bir dünya tarihi niteliği taşıyan eserde ibrânî ve roma kaynaklarının kullanıldığı anlaşılmaktadır ve johann carion’un tarihinden doğrudan doğruya yararlanıldığı ileri sürülmektedir. Ermeni kaynaklarından da istifade edilen ender osmanlı tarihlerinden biridir. Müneccimbaşı xvii. çağ fransa, almanya ve ingiltere geçmişine de yer verdi. Xvi. Asırın sonlarında mustafa cenâbî’nin yazdığı el-ʿaylemü’z-zâḫir adlı arapça genel tarih diğer kaynaklarda bulunmayan farklı detayları ve biyografik mâlûmatı ile dikkat çeker. Müellif eserin türkçe çevirisini yine kendisi yaptı. Ek olarak bir de muhtasarı vardır. Cenâbî’nin eseri sonraki tarihçilerce esas alınmış görünmektedir. Bunlardan önde gelen ve genel bir tarih yazan mehmed b. Mehmed edirnevî çeşitli islâm hânedanlarının soy kütüklerini eserine ekledi. Nuhbetü’t-tevârîh ve’l-ahbâr i. Ahmed dönemine (1603-1617) kadar cereyan eden vakaları kapsar. Kâtib çelebi 1641 seneına kadar gelen arapça feẕleketü’t-tevârîḫ’inde islâm devletleri tarihi için bu eseri ana kaynak olarak kullanır. Kâtib çelebi eserinde ayrıca tarihin anlam ve niteliğini açıklar, aynı zamanda tarihçinin bilmesi ihtiyaç duyulan kurallar üzerinde durur; özellikle arapça feẕleketü’t-tevârîḫ’in kronolojisi olmak üzere takvîmü’t-tevârîh’i yazar. şeyhülislâm karaçelebizâde Amerikaülaziz efendi yapıtlıştan 1058 (1648) seneına kadar gelen genel bir tarih kaleme aldı. Bunun dördüncü bölümü osmanlı tarihiyle ilgilidir. Peşinden bu kısım 1657’ye kadar uzatılmıştır (zeyl-i ravzatü’l-ebrâr, haz. Nevzat kaya, ankara 2003).

Osmanlı tarihini de kapsayan bu genel tarihler haricinde xvii. Yüzyılda muayyen dönemleri içine alan eserlerin çoğaldığı dikkati çeker. Bunlar arasında hasanbeyzâde’nin târîh-i âl-i osmân’ı, kâtib çelebi’nin türkçe fezleke’si, solakzâde’nin derlemelerden oluşan tarihi, fındıklılı silâhdar mehmed ağa’nın tarihi ve birtakım özel tarihler rakamlabilir. Bunlardan reîsidealttâb küçük hasan bey’in oğlu hasanbeyzâde, dîvân-ı hümâyun tezkirecisi olarak eğri, varad, uyvar, kanije seferlerine katıldı ve biroldukça vakaya şahit oldu. Tâcü’t-tevârîh’i özetleyerek başladığı osmanlı tarihini 1032 (1623) seneına kadar getirir. Kâtib çelebi, peçuylu ve solakzâde’nin kaynakları içinde yer alır (nşr. Nezihi aykut, ankara 2004). Kâtib çelebi, istanbul ahalisinin lisanı türkçe olduğu için her insanın yararlanması amacıyla 1000 (1592) yılından 1065 (1655) yılına kadarki olayları fezleke’de toplar. Eserin önemli bir bölümü yaşadığı dönemle örtüşür; bu bakımdan yer yer kendi ghasret ve görüşlerine yer verir. Tütünün, kahvenin türkiye’ye girişi üzerinde durur. Ayrıca her yıl ölen ricâlin biyografisini verir. Solakzâde mehmed hemdemî’nin xvii. Yüzyılda kaleme aldığı tevârîh-i âl-i osmân, osmanlı devleti’nin kuruluşundan 1067 (1657) seneına kadar cereyan eden hadiseleri kapsar ve hasanbeyzâde’nin tarihini bazan kelime kelime yine eder. Silâhdar mehmed ağa’nın zamanı zeyl-i fezleke ve nusretnâme diye bilinmektedir. Zeyl-i fezleke, silâhdar târihi ismiyla tanınır ve kâtib çelebi’nin fezleke’sine zeyil şeklinde kaleme alınmıştır. 1654-1695 yılları vakalarını aktarmaktadır (i-ii, istanbul 1928). Nusretnâme ii. Mustafa’nın tahta çıkışıyla başlar, 1721 seneına kadar devam eder. Defterdar sarı mehmed paşa’nın zübde-i vekāyiât ile anonim bir tarihte yer edinen olaylar silâhdar târihi’ndeki olaylarla iç içe girer. Vecîhî hasan efendi kısa ve özlü olarak 1047-1071 (1637-1661) senelerını kapsayan bir yaratı bıraktı. Vecîhî saray ve çevresinin idarî ve malî bozukluklardaki rolünü çekinmeden açıklar. Hüseyin tûğî’nin sultan osman’ın katline dair musîbetnâme’si, mehmed halîfe’nin târîh-i gılmânî başlıklı eseri ve iv. Mehmed’in özel tarihini gayri resmî vak‘anüvis şeklinde kaleme alan nişancı abdi paşa’nın 1648-1682 yıllarını ihtiva eden vekāyi‘nâme’si (nşr. Fahri çetin derin, istanbul 2008) xvii. Asırın belli başlı kaynakları arasında yer alır.

Xvii. Yüzyılda osmanlı tarihçiliğinin sadece çok rakamdaki telifatla değil bununla beraber tarihin felsefî anlamı ve yeri, metodoloji arayışları ile farklı bir yönelim gösterir. özellikle tarihin devletler için ne anlam ifade ettiği, faydaları ve buna bağlı şekilde olayları ele alma hassasiyeti bu dönemde kendini gösterir. Bu bağlamda kâtib çelebi, ibn haldûn’un görüşlerini esas alır. Aslen xv. Yüzyılda tursun bey ve xvi. Yüzyılda âlî mustafa efendi, ibn haldûn’u tanımadan vakaların hikmeti hususunda ve determinist yaklaşımlarla onunla ortak görüşlere varabilmişlerdi. Xvii. Yüzyılda kâtib çelebi, ibn haldûn’u esaslı şekilde inceler. Devletin tavırlar kuramına göre çökeceğine inanmakla beraber tedavinin bu periyodu uzatacağını kabul ediyordu. Ibn haldûn, kâtib çelebi’den başlamak üzere naîmâ, cevdet paşa ve ziya gökalp’e kadar türk tarihçi ve düşünürlerini etkilemeye süre gelir. Osmanlı tarihçiliği bakımından değinilmesi ihtiyaç duyulan bir başka gelişme, tarihî bilgilerle dolu olup türünün hemen hemen tek örneği olan evliya çelebi’nin seyahatnâme’si yanında klasik biçimini alan kurumların bu zamanda siyâsetnâme ya da lâyihalarda ifadesini bulmuş olmasıdır. Osmanlı siyâsetnâmecileri, devletin çöküş sebeplerini incelerken ideal kabul edilen eski düzene dönmenin çarelerini araştırır ve kurumların tanıtımını yapar. Xvi-xvii. Yüzyıl klasik osmanlı devlet ve siyaset felsefesinin belli başlı temsilcileri kınalızâde ali efendi, lutfi paşa, âlî mustafa efendi, hasan kâfî akhisârî, kitâb-ı müstetâb müellifi koçi bey, kâtib çelebi şeklinde düşünür, devlet adamı ve yazarlardır.

Xviii. çağ tarihçiliği, bir önceki asır tarihçiliğinin devamı benzer biçimde görünmekle beraber yeni gelişmelerin tesiri altında kalır. En önemli büyüme vak‘anüvisliğin kurumlaşması ve süreklilik kazanmasıdır. Vak‘anüvislik, şehnâmecilikten ve hükümdarın herhangi bir kimseyi tarih yazmak için görevlendirmesinden ayrı bir yapılanmadır. Vak‘anüvislik dîvân-ı hümâyun’a bağlı bir kuruluş olarak gelişti, vak‘anüvislerin hâcegânlık rütbesine ulaşan kâtipler arasından seçilmesine özen gösterildi. Ilmiye sınıfına mensup olanlar da bu görevlendirildi. Vak‘anüvisler osmanlı tarihinin bir tüm halinde makalelmasını sağladı. Matbaanın devreye girmesiyle birlikte vak‘anüvis tarihleri basılarak halka ulaştırıldı. Harbiden ilk basımevi ile daha sonraki matbaalarda vak‘anüvis tarihlerinin basılması -bazı boşluklara rağmen- önemli bir yer tutmaktadır. Damad ibrâhim paşa’nın sadâretinde (1718-1730) ilmi bir kurul oluşturularak şark kaynaklarını esas alan bir çeviri hareketinin başlaması da üzerinde durulması ihtiyaç duyulan bir gelişmedir. Bu bağlamda nedîm, yanyalı esad efendi ve diğer kişiler önemli rol oynar. Türkçe’nin öne çıkarılması ve sadeleştirilmesi yolunda atılan ileri bir ismimdır. Bu çerçevede bedreddin el-aynî’nin ʿiḳdü’l-cümân’ı, hândmîr’in ḥabîbü’s-siyer’i, müneccimbaşı ahmed dede’nin câmiʿu’d-düvel’i ve daha başka eserler türkçe’ye çevrilir. Avrupa’ya gönderilen elçilerin hazırladıkları sefâretnâmelerin, yirmisekiz çelebi mehmed efendi’den başlamak üzere vak‘anüvis tarihlerine dercedilmesi de yeni bir uygulamadır. Bu sefâretnâmeler uzun zaman “avrupa ahvali” üzerine temel kaynak olur.

Ilk vak‘anüvis naîmâ, amcazâde hüseyin paşa’nın kendisine verdiği şârihülmenârzâde ahmed efendi’nin müsveddelerini düzene koydu. Tarihinin bu ilk düzenlemesi 982-1065 (1574-1655) yılları olaylarını kapsar; tarihini 1114 (1702) yılına kadar getirmek istiyordu. Edirne olayının ardından sadârete gelen damad hasan paşa eserin devamını yazmasını emrettiği için naîmâ, ilk düzenlemedeki 1000 tarihine kadar olan kısmı ayırıp 1000-1070 (1592-1660) periyodunu kapsayan yeni bir eser yazdı (nşr. Mehmet ipşirli, i-iv, ankara 2007). Renkli ifadeı, olayların iç yüzünü ortaya koyan ayrıntıları ve dönemine bakılırsa çok mütevazi diliyle naîmâ’nın târih’i efsunk alaka çekti. Aslen yazdığı dönem vak‘anüvislik sürecinin çok öncesidir. Naîmâ eserinin girişinde ibn haldûn, kınalızâde ali efendi, kâtib çelebi ve öteki islâm ulemâsından yola çıkarak bir çeşit camia ve tarih felsefesi yapar. Ona nazaran tarih şehrin tercümanıdır. Tarihten habersiz olanları gafil diye niteler. Bu arada tarih yazanların uyması ihtiyaç duyulan kuralları yedi antet altında sayar. Naîmâ’nın târih’i gördüğü ilgi sebebiyle imparatorluk döneminde dört kere basıldı (1147, 1259, 1280, 1281-1283). Naîmâ’dan sonra bu göreve getirilen şefik mehmed efendi önemli bir yaratı bırakmadı. Râşid mehmed efendi’nin kaleme aldığı vekāyi‘nâme ise naîmâ’nın devamı niteliğindedir, 1660-1722 vakalarını kapsar. Minikçelebizâde âsım efendi 1722-1729 senelerı olaylarını kaleme aldı. Mustafa sâmi bey ancak i. Mahmud’un cülûsundan sonraki vakaları yazdı. Bundan dolayı osmanlı tarihinde 1730 olayları yazılmadı. Sâmi bey iki yıllık olayları zaptetti. Arkasından şâleke hüseyin ve subhi mehmed efendi vak‘anüvislik görevinde bulundu. üç vak‘anüvisin kaleme aldığı tarih târîh-i sâmi, şâkir ve subhî ismiyla basıldı (istanbul 1198). Bu eserin bitimi olan şubat 1744 tarihinden sonraki olayları 1751’e kadar izzî süleyman efendi kaleme aldı (istanbul 1199). Izzî’nin yerine getirilen başat mehmed efendi 1166 (1752) başlarından 1180 (1766) seneına kadar geçen olayları yazdı. çeşmîzâde mustafa reşid efendi 1768 seneına kadar gelişimleri kaydetti. Yapıt vâsıf’ın târih’inin kaynağı olması açısından önemlidir (nşr. Bekir kütükoğlu, istanbul 1959).

Sâdullah enverî 1768-1774 savaşının tarihini yazmak için cepheye gönderildi. Bir ara görevden alındıysa da tekrar görevine iade edildi. Enverî’nin ii. Cildi 1188-1197 (1774-1783) yılları olaylarını kapsar. Bu cilt cevdet paşa’nın başlıca kaynaklarından biridir. Enverî üçüncü vak‘anüvislik döneminde (1787-1792) cephedeki vakaları kaleme aldı. Fakat ahmed vâsıf, enverî’nin ahvale vukufsuzluğundan yakınır. Cevdet paşa her duyduğunu tahkik etmeden tarihine aldığını yazar. Vak‘anüvis vâsıf efendi’nin basılmış tarihinin i. Cildi 1752-1770, ii. Cildi 1770-1774 vakalarını içerisine alır (istanbul 1219; bulak 1243, 1246). Onun temel kaynakları hâkim ve çeşmîzâde tarihleridir. Vâsıf’ın eserinin 1197-1201 (1783-1787) yılları vakalarına dair kısmı yayımlandı (nşr. Mücteba ilgürel, istanbul 1978). çevirmen âsım efendi, iii. Selim’in iradesi üzerine vak‘anüvisliği kabul etti. 1218-1221 (1804-1806) senelerı vakalarını yazıp sadârete sundu. Arkasından 1807-1808 yıllarını kaleme aldı. âsım efendi zamanı eğitim için temel bir araç olarak görür, iii. Selim dönemini ağır biçimde eleştirmekten çekinmez. Saray erkânı ve ilmiye ricâlini kısa görüşlü, kendini beğenmiş, zevk ve eğlence düşkünü, gösteriş meraklısı diye niteler. Xviii. Yüzyılda özel tarihler de kaleme alındı. Kâtib çelebi’nin takvîmü’t-tevârîh’ini ve ona meydana getirilen zeyilleri devam ettiren şem‘dânîzâde süleyman efendi, önce 1146 (1733) yılına kadar getirdiği eserini 1191’e (1777) kadar uzatarak takvim türünün önemli ve tafsilatlı bir örneğini verdi. Osmanlı tarihini kendine özgü halde ve daha ziyade toplumsal yönden inceleyen bir tarihçi olması açısından dikkati çekmektedir (nşr. Münir aktepe, i-iii, 1976-1981). şem‘dânîzâde evveliyatına ve tarihçilik anlayışına temas ederek bu hususta ilginç bilgiler verir.

Xix. çağ tarihçiliğini devrin gelişmeleri ve şartları arasında ele almak gerekir. Yenileşme hareketlerinde devlet kurumlarının batı örneğine bakılırsa yapılanması için ileri ismimlar atıldı. Takvîm-i vekāyi‘in yayıma başlaması (1831), hemen sonra özel gazetelerin çıkması bir efkârıumumiyenin doğuşuna ortam hazırladı. Medreselerin yanında çağdaş okullar açıldı. Yabancı dil bilen ve batı dillerinde makalelmış eserlerden yararlanan tarihçiler yetişti. 1851’de encümen-i dâniş, 1861’de cem‘iyyet-i ilmiyye-i osmâniyye kuruldu. Yine ilk kez osmanlı başşehrinde bir üniversite açıldı. Matbaanın özelleştirilmesi basın yayında bir canlılık sağladı. Okulların programlarında tarih derslerine işaret edildi. Batılılaşma çabalarının bir sonucu olarak tarih makalecılığında efsunk değişim oldu. Xix. Asırın başlangıcında vak‘anüvisliğe atama edilen, 1808-1821 olaylarını kaleme alan şânîzâde mehmed atâullah efendi efsunk bir doktor olduğu kadar birkaç dil bilen, batı kaynaklarına inebilen bir âlimdi. Avrupa’daki gelişmeleri, ülkeleri demokrasiye, parlamenter düzene götüren gelişimleri incelemişti. Tarihinin önsözü büyük bir kıymet taşır. Heredotos’tan dahi söz etmesi anlamlıdır. şânîzâde’nin yunan ve roma tarihlerini bildiği, hatta bazı batı kaynaklarını okuduğu anlaşılmaktadır (nşr. Ziya yılmazer, i-ii, istanbul 2008). şânîzâde’den boşalan vak‘anüvisliğe sahaflar şeyhizâde mehmed esad efendi getirildi. Esad efendi, ii. Mahmud döneminin önde gelen ricâli içinde yer alır. Ordu kadılığında bulunmuş, nüfus rakammında vazife almıştı. Yeniçeriliğin kaldırılması vakasının tafsilatlı bir tarihini yazdı (üss-i zafer, istanbul 1243, 1293). Takvimhâne nâzırlığına belirleme edilerek takvîm-i vekāyi‘in çıkarılmasında büyük rol oynadı. Tanzimat’ın ilk senelerında mekâtib-i umûmiyye nezâreti’ne kadar terfi etti. Teşrîfât-ı kadîme’yi kaleme aldı (istanbul 1287). Tarihi 1821-1826 senelerını kapsayan iki ciltlik bir eserdir. Ilk cildi şânîzâde’nin zeyli kabul edilmektedir. Ii. Cildi doğrudan doğruya kendi vak‘anüvisliğinin ürünüdür (nşr. Ziya yılmazer, istanbul 2000).

Cevdet paşa xix. çağın tüm ilerlemelerine, yenileşme hareketlerine damgasını vuran devlet erkekı ve hukukçudur. Osmanlı tarihinin en büyük tarihçilerinden biridir. Encümen-i dâniş kendisini 1774’ten 1826 seneına kadarki devrin tarihini yazmakla görevlendirdi. Yaratı otuz yıl gibi uzun bir çalışmanın sonunda tamamlandı. Cevdet paşa bu eserini yazmak için vekāyi‘nâmeleri, terâcim-i ahvâl kitaplarını, hâtıraları, sefâretnâmeleri taradı; bazı görgü tanıklarına, hazîne-i evrak belgelerine başvurdu. Tüm bunların yanında yabancı kaynakları da kullandı. Sağlam ve tutarlı bir tarih görüşünün ışığında iyi bir terkip yapmayı başardı. Ele aldığı dehemmiyet imparatorluğun bunalımlı, kurumların çözülmeye yüz tuttuğu bir müddetçti. Cevdet paşa bu süreci eleştirel bir gözle değerlendirdi. Eserini kurumların bozulması bağlamında ele aldı. Vakaların yanında bir çok kavram ve kurumu bağımsız olarak işledi. Ibn haldûn’un görüşlerinden yola çıkıp bir topluluk ve tarih felsefesi meydana getirmeye çalıştı. Avrupa tarihine geniş yer verdi. Fransız ihtilâli’nden sonra osmanlı tarihini avrupa zamanı çerçevesinde işledi. Târîh-i cevdet yazıldıkça basıldı (1270-1301). 1303 ve 1309 tertîb-i cedîdlerde esaslı değişimler yapılarak eser son biçimini aldı. Savâleke (nşr. M. Cavid baysun, i-iv, ankara 1991) ve ma‘rûzât (nşr. Yusuf halaçoğlu, istanbul 1980) benzer biçimde eserleri 1839-1876 yılları için çok önemli kaynaklardır. Kısas-ı enbiyâ ve tevârîh-i hulefâ özellikle dili ve anlatımının yalınlığı açısından kıymetli bir eserdir.

Cevdet paşa’dan sonra vak‘anüvisliğe ahmed lutfi efendi getirildi (mart 1866). Cevdet tarihinin kaldığı yerden başlayarak vekāyi‘nâmesini kaleme aldı. Ilk cildini 1871’de tamamlayıp sultan ABDülaziz’e sundu. Lutfi efendi, başlangıçta daha çok hazîne-i evrak ile dîvân-ı hümâyun ve sadâret mektûbî kalemi’ne başvurarak, birtakım kimselerden bilgi alarak tarihini yazmaya koyuldu. 1866’dan ölüm tarihi olan 1907 yılına kadar 1825-1879 olaylarını kaydetti. Sadece yazdığı ksıcaklıkmlar, cerîde-i havâdis ve takvîm-i vekāyi‘de haberlerin aktarılmasından ibaret olduğu nedeni öne sürülerek eleştirildi. ölümünün peşinden bir müddet yerine kimse tayin edilmedi. 1909 senesinde sultan reşad’ın iradesiyle son vak‘anüvis abdurrahman şeref bu göreve getirildi. Târîh-i lutfî’nin yedi cildi peyderpey basıldı. Viii. Cildi abdurrahman şeref yayımladı (istanbul 1328). Ix-xv. Ciltler münir aktepe tarafından neşre hazırlandı (ix-xii, istanbul 1984; xiii-xv, ankara 1993). Lutfi’nin eski harflerle basılan kısmı yeni harflerle de yayımlandı (haz. Yücel demirel, vak’anüvis ahmed lutfi efendi tarihi, istanbul 1999).

Xix. Yüzyılda resmî tarihçiler haricinde yeni ve çağdaş şekilleri kullanan tarihçiler de vardır. Muhtemelen hammer tarihinin ortaya çıkışı osmanlı aydınlarını benzer şekilde osmanlı zamanı yazmaya sevketti. Bunlardan biri hayrullah efendi’nin kaleme aldığı devlet-i aliyye-i osmâniyye târihi’dir (istanbul 1273-1292). Kendisi yabancı dil biliyordu. Yabancı kaynakları ve özellikle hammer tarihini geniş ölçüde kullandı. Hayrullah efendi eserinde her padişah dönemini bir cüzde inceledi ve avrupa tarihli gelişimleri karşılaştırmalı olarak verdi. Bu yapıt müessesetan i. Ahmed vakitına kadar (1603-1617) gelmektedir. Ahmed vefik paşa da farklı bir arayış içinde osmanlı tarihini ele aldı. Yazdığı fezleke-i târîh-i osmânî’de osmanlı tarihini kuruluş, yükselme ve gerileme şeklinde dönemlere ayırdı. Onun yaptığı bu tasnif okul kitaplarına girdi. Abdurrahman şeref’in liseler için hazırladığı târîh-i devlet-i osmâniyye’de (istanbul 1309-1312) bu bölümlemenin temel alındığı görülmektedir. Mustafa nûri paşa’nın netâyicü’l-vukūât’ı bu dehemmiyet tarihçiliğinin çok elit eserlerinden biri olup devletin kuruluşundan 1841 seneına kadar gelir. Yapıt vakaları sıradan özetleyen bir tarih kitabı değil osmanlı devleti’nin iç yapsıcaklıknda, kurumlarında görülen gelişme ve değişmeleri derinlemesine çözümleyen bir rehber niteliğindedir. Müellif, osmanlı zamanı üzerine yazılanları okuyup tam bir eleştiri süzgecinden geçirdi ve bir bütün halinde değerlendirdi. Aslolan amacının her yüzyılda geçerli olan idarî düzeni, askerî kurumları, malî ve ekonomik örgütü ve öteki teferruatı açıklamak olduğunu belirtir. Olayları sebep-sonuç kontekstında araştırmak şeklinde çağdaş tarihçiliğin bir yöntemini başarıyla uyguladı.

Tanzimat dönemi tarihçiliği avrupa ve dünya tarihine de alaka duydu. Konuya dair bazı eserler türkçe’ye çevrildi. Yabancı tarihçi ve türkologlar’la yazışma kurulması yoluna gidildi. Bu asırın osmanlı tarihçiliği avrupa’nın aktüel problemlerıyla da ilgilendi. Dreyfüs olayının tafsilatlı bir araştırma konusu yapılması bunu kanıtlamaktadır (ali reşâd – ismâil hakkı, dreyfus meselesi ve esbâb-ı hafiyyesi, istanbul 1315). Mahalli tarihlerin yazılması yolunda ilk adımlar atıldı. şâkir şevket’in trabzon zamanı, mehmed rauf’un mir’ât-ı istanbul’u ilk akla gelen eserlerdir. Bu zamanda ahmed hilmi, süleyman paşa ve ahmed midhat efendi genel tarihler kaleme aldı. Mizancı murad bey, fransız tarihçisi duruy’nin lise ve orta okullar için yazdığı ders kitaplarını esas alarak altı ciltlik bir genel tarih yazdı. Yapıt düzenli, açık, olayların üzerine inen ve eğitsel yanı ağır basan bir yöntemle kaleme alındı. Onun gerek bu eseri gerekse farklı bir görüşle yazdığı osmanlı tarihi kendisini efsunk bir üne kavuşturdu. Ama sonraları sert eleştirilere hedef oldu. Daha önce yazılan, sadece meşrutiyet’ten sonra basılabilen mahmud celâleddin paşa’nın mir’ât-ı hakîkat’i dikkate kıymet bir eserdir. 1877-1878 osmanlı-rus savaşı’nın siyasi tarihini konu alır.

Xix. Yüzyılda avrupa’ya giden öğrenciler, burada türk tarihi ve dilinin üniversitelerde önemli bir araştırma mevzusu yapıldığını gördüler. Avrupa’da okutulan türk tarihinin islâm’dan ve osmanlı’dan önceye gittiğini kavradılar. Mustafa celâleddin paşa, 1869’da yayımladığı les turcs anciens et modernes başlıklı eserinde türk boylarının dünya tarihli yerini ve görevinü açıkladı. Mustafa celâleddin paşa aynı zamanda türkler’in turo-aryan bir soya mensup olduklarını ileri sürüyordu. Léon cahun introduction à l’histoire de l’asie adlı kitabında asya tarihinde türk göçebelerinin rolünü romantik öğelerle açıklar. Cahun’ün kitabını 1899’da türkçe’ye çeviren necip âsım (türk zamanı, istanbul 1316), bununla yetinmeyip batı’daki türkoloji çalışmalarının verimlerini türkiye’de tanıtmak için efsunk çaba gösterdi. Süleyman paşa, 1876’da yayımlanan târîh-i umûmî’sinde osmanlılar’dan önceki türk evveliyatına önemli bir yer verdi. Ahmed midhat efendi’nin bir genel tarih yazma çalışmaları ve kâinat külliyatı her milletin tarihinden laf eden bölümlerden oluşuyordu.

Okullarda okutulan tarih kitapları istibdat döneminde epeyce budandı. Genel tarihler okullarda yasaklandı. Bütün toplumsal ve kültürel alanlarda olduğu şeklinde tarihle ilgili ciddi ve ilmi eserlerin telifi ve çevirisi hürriyetin ilânından sonrasında başladı. Seignobos’un eserleri başta olmak üzere birçok yapıt türkçe’ye çevrildi. çeviri hareketi bir sistem içinde yapılmamakla birlikte yine de müspet neticelar verdi. Ali reşad telif ve tercüme üzere epeyce eser ortaya koydu. Mehmed atâ bey, hammer’in ilk on cildini çok geniş dipnotları ve eklerle türkçe’ye kazandırdı (1329-1337). Ali reşad ve macar iskender kapitülasyonlar’ı, goryanow’un devlet-i osmâniyye ve rusya siyaseti’ni türkçe’ye çevirdi (1331). Yine ali reşad, engelhardt’ın türkiye ve tanzimat’ını tercüme etti. Ali reşad devrin en verimli tarihçilerinden biridir. Ders kitapları, çeviriler yanında pek çok makaleye imza attı. Ek olarak iki ciltlik resimli fransız ihtilâli tarihi de vardır. Bu zamanda yapılan bazı tercümelerin efsunk tepkilere yol açtığını da eklemek gerekir. Abdullah cevdet’in r. Dozy’den çevirdiği târîh-i islâmiyyet bunun ilginç bir örneğidir. Gösterilen tepkiler karşısında hükümet kitabı toplatmak zorunda kaldı. Eserin yazarının islâmiyet aleyhtarı olması yanında abdullah cevdet’in önsözde islâm ulemâsını eleştirmesi bu tepkilerin odak noktasını meydana getirir (berkes, s. 388, 403).

Doğrudan doğruya osmanlı tarihini ilmi yöntemlerle araştırmak üzere istanbul’da 27 kasım 1909’da târîh-i osmânî encümeni kuruldu. On iki kişilik encümenin kurucuları içinde ünlü tarihçiler vardı. Encümenin rolü “devlet-i osmâniyye’nin bir tarihini vücuda getirmek ve târîh-i osmâniyye’ye ilişkin resâil ve evrak ve kuyûdatı tab‘ ve neşretmek”ti. 1910 yılından adım atmak üzere târîh-i osmânî encümeni mecmuası (toem) yayıma girdi ve aralıksız yirmi yıl yayımını sürdürdü. Derginin her sayısında forma halinde kaynak eserler ek olarak veriliyordu. Encümenin yazmayı tasarladığı tarihin sadece i. Cildi neşredildi. Daha pek çok inceleme encümenin neşir programında yer aldı. Anadolu selçuklu ve beylikler dönemiyle alakalı birfazlaca kitâbe de ilk kere yayımlandı. Fuad köprülü, encümen üyelerinin birkaçı dışında bilimsel düzeylerinin çok düşük bulunduğunu iddia ediyordu. Vakaları yan yana dizmekle tarih yazılamayacağını söylüyor, askerî ve siyasî olayların haricinde hiçbir vakaı tarihin inceleme alanına sokmadıklarını yazıyordu. Yeniden köprülü 1909’ların türkiye’sinde ağaoğlu ahmet, ahmed refik (altınay) ve akçuraoğlu yusuf’un iyi bir gelecek vaad ettiklerini belirtiyordu. Ahmed refik bir taraftan osmanlı arşivi’nden yığınla belgeyi yayıma hazırlar, çeviriler yapar, tutarlı araştırmalar ortaya koyarken bir yandan da zamanı geniş halk kitlelerine sevdiren bir tarihçi olarak tanındı.

Türkçülük, sultan Amerikaülaziz ve özellikle ii. Amerikaülhamid döneminde bir düşünce hareketi şeklinde gelişti. Türkçülüğün ortaya çıkmasına yol açan bir takım gelişimin varlığını göz önünde bulundurmak icap eder. Türkçülük imparatorluğun türk olmayan unsurlarında milliyet bilincinin ortaya çıkmasına, ayrılık hareketlerinin doğmasına karşı bir tepki halinde hayata merhaba dedi. Genç türkler, türkçülüğe siyasi bir içerik vermekten özenle kaçındı. çünkü bu durumda imparatorluğun dağılması kaçınılmazdı. Dilde türkçülük, türk tarih ve kültürünün incelenmesi hareketin özünü oluşturmaktadır. Türkçülük fikri ii. Meşrutiyet döneminde osmanlıcılık, islâmcılık, batıcılık akımlarının yanında yerini aldı. Birazcık daha açıklığa kavuştu. 1904 yılında akçuraoğlu yusuf, yazdığı üç biçim-ı siyâset başlıklı eserinde bir osmanlı milleti teşkil etmenin imkânsızlığına değiniyor, bununla birlikte tüm müslümanları tek bir ulus halinde birleştirmenin güçlüğü üzerinde duruyordu. Türk dili, türk zamanı ve kültürüyle alakalı çalışmalar ii. Meşrutiyet döneminden daha sistemli hale geldi. özellikle ziya gökalp sosyolojinin verilerinden yararlanarak türkçülüğü sistemleştirmeye çalıştı. Türk yurdu ve millî tetebbûlar mecmuası’nda çıkan araştırmalar dil, tarih, hukuk, folklor vb. Mevzularla ilgiliydi. Sayıları giderek artan dergilerin yanında gazeteler de tarih konularının geniş kitlelere ulaşmasında dinamik bir işlev üstlendi. Türk ocakları’nın kurulması (1912) türkçülük hareketi ve bilincinin taşrada kök salmasına büyük katkıda bulundu. Osmanlı tarihçiliği sadece siyasi ve askerî alanlarla sınırlı kalmadı. Sanat zamanı, çeşitli alanlarda temayüz etmiş sanatçılar, vefeyât, terâcim-i ahvâl, bilim zamanı vb. Mevzularda eserler üretildi. Tarihler veya bu bağlamda makalelanların önemli bir bölümü basılmakla birlikte gerek türkiye’de gerek türkiye dışında yığınla yazmanın bulunması tarihçiliğin yüksek verimini göstermektedir. Osmanlı tarihçiliği metot açısından zayıftı. Toplumsal bilimlerin şekillerinin kullanımı sadece imparatorluğun son döneminde batı’yla temaslar çerçevesinde yaygın hale geldi.


Kaynakça
âşıkpaşazcaâde, târih (atsız).

Ibn kemal, tevârîh-i âl-i osmân, ii, 99.

Istanbul’un fethinden önce makalelmış tarihî takvimler (nşr. Osman turan), ankara 1954.

Gazavât-ı sultân murâd b. Mehemmed hân (nşr. Halil inalcık – mevlûd oğuz), ankara 1989.

Hadîdî, tevârîh-i âl-i osmân (nşr. Necdet öztürk), istanbul 1991.

Enverî, düstûrnâme, tür.Yer.

Rûhî târîhi (ttk belgeler, xiv/18 [1992] arasında, tıpkıbasımı ile beraber nşr. Yaşar yücel – halil erdoğan cengiz), s. 1-359.

çeşmîzâde, târih (nşr. Bekir kütükoğlu), istanbul 1959.

şem‘dânîzâde, müri’t-tevârîh (aktepe), i-iii.

Osmanlı müellifleri, i-iii.

Yusuf akçura, türk yılı: 1928, istanbul 1928.

A.Mlf., “tarih yazmak ve tarih okutmak usullerine dair”, ttk bildiriler, i (1932), s. 577-607.

Mükrimin halil yinanç, “tanzimattan meşrutiyete kadar bizde tarihçilik”, tanzimat i, istanbul 1940, s. 573-595.

Ziyaeddin fahri fındıkoğlu, “türkiye’de ibn haldunizm”, 60. Doğum seneı münasebetiyle fuad köprülü hediyeı, istanbul 1953, s. 153-163.

Levend, gazavatnâmeler, tür.Yer.

Kâtip çelebi: hayatı ve eserleri hakkındaki incelemeler, ankara 1957.

Enver koray, türkiye tarih yayınları bibliyografyası, istanbul 1959.

V. L. Ménage, neshrī’s history of the ottomans: the sources and development of the text, london 1964.

A.Mlf., “sultan ii. Murad’ın yıllıkları” (trc. Salih özbaran), td, sy. 33 (1980-81), s. 79-98.

Historians of the middle east (ed. B. Lewis – p. M. Holt), oxford 1964, tür.Yer.

L. V. Thomas, a study of naima (ed. N. Itzkowitz), new york 1972.

Niyazi berkes, türkiye’de çağdaşlaşma, ankara 1973, s. 388, 403.

Bekir kütükoğlu, kâtib çelebi “fezleke”sinin kaynakları, istanbul 1974.

Felsefe kurumu seminerleri, ankara 1977, tür.Yer.

Babinger (üçok), tür.Yer.

C. H. Fleischer, bureaucrat and intellectual in the ottoman empire. The historian mustafa âli (1541-1600), princeton 1986.

Mücteba ilgürel, “vak’anüvislerin taltiflerine dair”, prof. Dr. Bekir kütükoğlu’na armağan, istanbul 1991, s. 183-192.

R. Mantran, “l’historiographie ottomane á l’époque de soliman le magnifique”, soliman le magnifique et son temps (ed. G. Veinstein), paris 1992, s. 25-32.

Halil inalcık, “tursun beg, historian of mehmed the conqueror’s time”, the middle east and the balkans under the ottoman empire essays on economy and society, bloomington 1993, s. 417-431.

A.Mlf., “how to read ‘āshik pashsazāde’s history”, studies in ottoman history in honour of professor v. L. Ménage (ed. C. Heywood – c. Imber), istanbul 1994, s. 136-156.

Ramazan şeşen, müslümanlarda tarih-coğrafya makalecılığı, istanbul 1998, s. 281-339.

Suraiya faroqhi, approaching ottoman history: an-introduction to the sources, cambridge 1999.

ABDülkadir özcan, “kanuni süleyman dönemi tarih yazıcılığı ve literatürü”, prof. Dr. Mübahat s. Kütükoğlu’na armağan (ed. Zeynep tarım ertuğ), istanbul 2006, s. 113-154.

Köprülüzâde mehmed fuat, “bizde tarih ve müverrihler ile alakalı”, bilgi, i/2, istanbul 1329, s. 185-196.

Akdes nimet kurat, “bizans’ın son ve osmanlıların ilk tarihçileri”, tm, iii (1935), s. 185-206.

Münir aktepe, “naîmâ tarihi’nin yazma nüshaları hakkındaki”, td, i/1 (1949), s. 35-52.

B. Lewis, “history-writing and national revival in turkey”, middle eastern affairs, iv (1953), s. 218-227.

A.Mlf., “ottoman observers of ottoman decline”, is, i (1962), s. 71-87.

I. Beldiceanu-steinherr, “un legs pieux du chroniqueur uruj”, bsoas, xxxii/2 (1970), s. 359-363.

şehabeddin tekindağ, “osmanlı tarih yazıcılığı”, ttk belleten, xxxv/140 (1971), s. 655-663.

A.Mlf., “selimnameler”, ted, i (1970), s. 197-230.

C. Woodhead, “an experiment in official historiography: the post of şehnameci in the ottoman empire, c. 1555-1605”, wzkm, lxxv (1983), s. 157-182.

A.Mlf., “taʾrīk̲h̲”, ei2 (ing.), x, 290-295.

P. Fodor, “ahmedī’s dāsitān as a source of early ottoman history”, aoh, xxxviii/1-2 (1984), s. 41-54.

A.Mlf., “stade and society, crisis and reform, in 15th-17th century ottoman mirror for princes”, a.E., xl/2-3 (1986), s. 217-240.

Asliyet

unread,
May 14, 2022, 4:55:43 AM (5 days ago) May 14
to Asliyet Bilişim Teknolojileri
C Vitaminin Düzenli Kullanımında Etkileri Nelerdir 



















-------------------------








---------------------------------














--------


25 Mart 2022 Cuma tarihinde saat 18:28:43 UTC+3 itibarıyla Asliyet Bilişim Teknolojileri şunları yazdı:
Reply all
Reply to author
Forward
0 new messages