Edebiyatın Resimle Dansı: Buluşmalar ve Bir Dans Tanrısının Şizofren Sayıklamaları: Nijinski Öyküleri

12 views
Skip to first unread message

Selma Gomdeniz

unread,
Jul 27, 2011, 7:45:32 AM7/27/11
to Selma Gomdeniz

Edebiyatın Resimle Dansı: Buluşmalar

Edebiyatın hangi dalı resim sanatına yakındır? Şiir mi, öykü mü, yoksa roman mı insanların zihninde bir resim çizmeye yarar? Yoksa her edebiyat eseri aynı zamanda okuyucunun fırçayı eline alıp tuvale düştüğü imgelerin oluşturduğu bir resim midir? Elbette her zaman resimle edebiyatı bir araya getirecek ortak noktalar bulunabilir de acaba yazarlarla ressamlar arasında her zaman ortak noktalar bulunabilir mi?

Ferit Edgü, Buluşmalar isimli kitabında biraz da bu ortak noktayı sorguluyor. Daha önce çeşitli kitaplar ve sergiler için yazdığı önsözlerle edebiyat, resim için yazdığı denemeleri bu kitapta bir araya getiriyor.

Yazarlar/ressamlar alt başlığıyla piyasaya çıkan kitap iki bölümden oluşuyor. İlk bölümde yazarlar üzerinden sorgulamalarına devam ederken, ikinci bölümde bu işi ressamlar üzerinden sürdürüyor.

Albert Camus'dan Andre Breton'a, Celine'den Beckett'e, Sait Faik'ten Melih Cevdet'e, Demir Özlü'den Tahsin Yücel'e kadar birçok yazarı bize hatırlatan ilk bölümden, Bedri Rahmi'den Avni Arbaş'a, Füreya'dan Rembrandt'a, Jean Dubuffet'den Fikret Muallâ'ya ressamlar geçidi olan ikinci bölüme geçerken edebiyat-resim ortaklığını gözler önüne sermeye çalışıyor.
Cihat Burak üzerinden ressam-yazar sorgulaması yaparken şöyle diyor;

"Şairler, yazarlar arasında resim sanatına ilgi duyanların sayısı bir hayli fazladır. 19. yüzyılın büyük romantiği Victor Hugo'nun o şaşırtıcı, 20. yüzyılın lekeci ressamlarını kıskandıracak lavis'lerini, benim gibi, şiirlerine yeğleyenler bile vardır. İngiliz şair William Blake'in, İsveçli oyun yazarı Strindberg'in yağlıboyaları, Antonin Artaud'nun öz-portreleri, sözcükler biter gibi olduğunda görsel imlere, imgelere sığınan Henri Michaux... İşte, yazarlar, şairler arasında ressam niteliğiyle de ortaya çıkan sanatçılardan ilk aklıma gelenler. Tabii, Baudelaire'in desenleri var, çağdaşlardan Günther Grass'ın illüstrasyonları; bizden Metin Eloğlu'nun, Oktay Rifat'ın, İlhan Berk'in resimleri."

Yazar-ressamlar için bunları söyledikten sonra ressamlar arasından çıkan az sayıdaki yazar için de şu şekilde bir ifade kullanıyor;

"...Rönesans'ın büyük ustaları dışında, dişe dokunur pek birilerini bulamıyorum. Picasso'nun oyununu ve şiirlerini, Dali'nin sayıklamalarını, Hans Arp'ın dadacı şiirlerini, Picabia'nın özdeyişlerini unutuyor değilim. Von Gogh'un gerçek bir yazarın kaleminden çıkmış mektuplarını, Delacroix'nin bir sıfat bulamadığım günlüklerini de. Hattâ bizden bir Fikret Muallâ'nın sözcük oyunlarıyla dolu mektuplarını ve çizgiler kadar sözcüklerden de oluşan Albastı Karnelerini de. Ama bunlar ressamca, resimle ilgili yazılar.
Abidin Dino'nun yazıları, öyküleri, oyunları bir ressamın değil, gerçek bir yazarın yapıtları. Bedri Rahmi ise, bir şair-ressam ya da ressam-şair."
Ressam-yazarlar için düşündüklerini kâğıda döktükten sonra Can Yücel-Burhan Uygur üzerinden şiir-resim yakınlığını şu şekilde açıklıyor;
"Uzun yıllar, şiir müzikle eşleştirildi. Ama bu müzik ayaklı uyaklı şiir için geçerliydi. Ama Verlaine'den örneğin, Baudelaire'e geldiğimizde iş değişiyor. Çünkü Baudelaire'nin şiirinde müzik kadar resim de vardı.

Bu da doğal; çünkü şiir bir imge sanatıdır. İmge (image) sözcüğünün sözlük anlamı da resimdir."
Ressamlarla yazarlar üzerinden edebiyatı resimle dans ettiren Ferit Edgü, bazı metinlerde bu birliktelikten çok uzaklara bizi götürürken de aklımızın bir köşesinde hâlâ elinde fırçasıyla resim yapan bir okur imgesi yer alıyor.

1917 Rus Devriminden önce yaşananları anlatan Albert Camus'nun "Doğrular" isimli kitabından, bir Yahudi efsanesi olan Golem'i romanının merkezine yerleştiren Meyrink'e, sürrealist Andre Breton'un "Nadja"sından, alkol üzerine yazılmış en korkunç roman olan "Yanardağın İçinden"e, Sait Faik'in öykülerinden, çağdaş Türk yazınının en büyük ironi ustası olarak nitelediği Tahsin Yücel romanlarını okuyucuyla buluştururken, Eren-Bedri Rahmi Eyüboğlu aşkını anlatırken, elek teliyle yapılmış Kuzgun heykellerini hatırlatırken, sulu boya üzerine notlar alırken ve Rembrandt'ın desenlerini gözler önüne sererken de edebiyatla resmin dansına tanık oluyoruz.
Kendisine sürekli yöneltilen hangi yazar/şairlerle kardeş olduğu yönündeki soruyu da bu kitapta cevaplıyor Ferit Edgü.

"Bir kitabını ilk kez elime aldığımda allak bullak olduğum beş yazar, şair var:
Rimbaud
Lautrèamont
Marquis de Sade
Antonin Artaud
Kafka"

Bu sıralamayı yaptıktan sonra en kalıcı ve derin etki edenin Kafka olduğunu söylüyor. Fakat birçok kişi tarafından yazdıklarının Kafka'ya yakın olduğu yönünde aldığı eleştirilere rağmen Kafka'yı yazar olarak kardeş görmediğini, yaşamının 48 yılını tımarhanede geçiren ve bir yerde "Düşsel yaşamı gerçek yaşama yeğlerim" diyen Robert Walser'in yazı kardeşi olabileceğini belirtiyor.
Yaşamının büyük bir kısmını yazmaya ve resimlere adamış bir insan olarak Buluşmalar'ı yazma sebebini de şu sözlerle açıklıyor;
"Eski Orta Asya Türk geleneğine göre, bir hükümdar öldüğünde öte dünyada yalnızlık çekmemesi ve yolunu sürdürmesi için olsa gerek, atıyla ve hatunuyla gömülürmüş. Doğrusu, öte dünyaya inanmasam da, kitaplarım ve resimlerimle gömülmek isterdim ben. Bu yaşamı bana onlar dayanılır kıldığına göre, ölümü de haydi haydi dayanılır kılacaklarına inandığımdan..."
Gerçekten de ölümü dayanılır kılacak tek şey sanat olmalı. Buluşmaları okurken resimle edebiyatın dansına tanık olmanın verdiği yaşama dayanma gücü, ölüm anında da bize bu gücü verecektir. Yeter ki hayatımızı bunlara adayabilelim.
Ferit Edgü'nün kaleminden yazarlar ve ressamlar için yazılan metinler belki de bu yolda okuyucuya ilk yol gösterici olacak. O nedenle okunmaya değer bir kitap Buluşmalar. 

Tuna Başar

/ onyediekimikibinyedi ondokuzelliüç
Afyonkarahisar /

Bir Dans Tanrısının Şizofren Sayıklamaları: Nijinski Öyküleri




Türkiye’nin en önemli sanat eleştirmenlerinden biri olan Ferit Edgü, son kitabında uzunca bir süre farkına varmadan takip ettiği bir dansçının hayatına götürüyor bizi.

1890 yılında Kiev’de Polonyalı bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Vaslav Nijinski, gelmiş geçmiş en büyük bale sanatçısı olarak anılır. Geçirdiği ağır şizofreni nedeniyle sanatına ara vermek zorunda kalan Nijinski, 19 Ocak–4 Mart 1919 tarihleri arasında tedavi gördüğü İsviçre’nin Saint-Moritz kentinde günlüklerini kaleme almış.

Yaklaşık 50 yıl önce okuduğu günlüklerin aile tarafından makaslanmamış son baskılarını okuduğu zaman, günlüklerin son baskıları üzerinden gerçek metinleri gün ışığına çıkarma girişiminde bulunma isteğiyle başlayan iz sürme serüveni, Ferit Edgü’nün kaleminden minimalist öykülerle karşımıza çıkıyor.

Bu öyküleri kaleme alırken resim sanatından faydalandığını söyleyen Ferit Edgü kullandığı yöntemi şu şekilde ifade ediyor: “Rönesans’tan günümüze, ressamlar, zaman zaman kendilerinden önceki ustaların yapıtlarına başvurmuşlardır, kopya ederek onların yaratma süreçlerini izleyip sanatı öğrenmek ya da yorumlayıp(bir yapıttan yola çıkarak) kendi resmini, resimlerini yaratmak için.

Ve ekliyor: “Benim izlediğim yol merceğimi karşımdaki resmin belli bölgelerine çevirmek oldu. Bu ayrıntıları alıp büyüttüm. Kısacası bir ayrıntı seçip onu çerçevelemekten ve onlara birer ad vermekten başka bir şey yapmadım.

Bu nedenle de kitabına “Nijinski Öyküleri” ismini veriyor ve eklediği bazı metinlerin günlüklerde yer almaması nedeniyle Nijinski’den af diliyor.
Kitap iki bölümden oluşuyor. Birinci bölüm “Nijinski Öyküleri” başlığı altında 46 kısa öyküden oluşuyor. İkinci bölüm ise bildiğimiz Ferit Edgü kısa öykülerinden oluşan “Olağan Öyküler” bölümü. Bu bölümde de 18 kısa öykü yer alıyor.

Birinci bölümdeki öyküler günlüklerden yola çıkarak kaleme alındığı için, Ferit Edgü öykülerine yakın dursa da günlük tarzındaki özelliklerini muhafaza ediyor. Ama yine de her biri kendi içinde öyküsel özellikler taşıyan metinler, bir sanatçının ruh dünyasını yansıtması açısından ilgi çekici özelliklere sahip.

Metinlerde kimi zaman dilbilgisi kurallarının yok sayılmış olması ve cümlelerin kısa tutulması metinlerin orijinallerine bağlı kalındığını gösteriyor. Şizofreni krizleri sırasında yazılan günlüklerin içinde yer yer aforizmasal cümleler dikkat çekiyor:

“…insanlar kupkuru, çünkü içlerinde hayat yok.”
“Ben geçmiş yüzyılları sevmem, çünkü ben içinde hayat olan bir canlıyım.”
“Tanrı tek bir kadından çocuklar yapar.”
“Müzeler geçmişin çöpleri. Müzeler de tarih de geçmişin çöp tenekeleri. Bu nedenle sevmem müzeleri. Ne de tarih kitaplarını. Her ikisi de mezarlık kokar.”
“Romanlar duyguları anlamayı önler.”
“Saklılıktan, gizlilikten de hoşlanmam. Bunlar ikiyüzlülük demek.”
“Bir insanın tüm insanlık adına acı çekmesinin bir yararı yoktur. İsa acı çekti, hiç kimse onu anlamadı.”
“En uzak yer varamadığın, varamayacağın yer değildir. En uzak yer senin ardında bıraktığın, bir daha dönmeyeceğin, dönsen de bulamayacağın yerdir.”
“Görüş alanın içine zaman girmeye başladığında, baktığın her şeyi derinlemesine görürsün.”


Sıradan bir günlüğün içine gizlenmiş büyülü cümleleri bulup, ışıldayan düşünce tohumları karşısında irkilmemek imkânsız.
Nijinski özellikle içinde bulunduğu durumdan dolayı dertli bir şekilde yön veriyor cümlelerine. Kendisine yöneltilen “deli” sıfatını kabul etmiyor ve etrafındaki insanların onu anlamadığından dert yanıyor.

Bach, Dostoyevski, Tolstoy hakkında kısa da olsa yorumlarda bulunuyor. Shakespeare ve Nietzsche’ye göndermeler yapıyor. Bu biraz da dâhiliğe yaklaştığı nokta olarak karşımıza çıkıyor. Hiçbir zaman anlamayı başaramadığımız, neyi ne için yaptıklarını yıllar sonra yorumlayabildiğimiz iki farklı ruh hali: Delilik ve dâhilik.
Kimi zaman bir ikilem içine düşüyor. Cümlelerinde zıt kavramları bir arada kullanıyor ve çelişkilerini ortaya sermekten çekinmiyor. Kimi zaman Tanrı olmak istiyor, kimi zaman da Tanrı’nın kudreti karşısında saygıyla yakarıyor.

Doğaya olan sevgisini de sıkça dile getiriyor.

Ve bütün metinleri okuyunca bir sanatçının, en sıradan metinlerinin bile, insanlığa ne ölçüde ışık tutabileceği, çok iyi bir şekilde anlaşılıyor.
Kitabın ikinci bölümü Nijinski’nin “Ben gerçek olmayan hiçbir şey yazmam.” sözüne gönderme yaparak, On Emir’den “Ya gerçekleri yaz, ya gerçekleri düşle!” alıntısıyla başlıyor.
İkinci bölüm ilk bölümden sonra biraz eğreti duruyor. Nijinski’nin öyküleriyle Ferit Edgü’nün olağan öyküleri arasında bağ kurmak oldukça zor. Ama Ferit Edgü’nün son yazdığı kısa öyküleri okumak ve o kendine has kara mizahına tanık olmak için okunmaya değer.

İkinci bölümdeki öyküleri farklı bir kitap halinde yayınlasaydı çok daha güzel olurdu.
Her kitabıyla Türk edebiyatına farklılık getiren Ferit Edgü “Nijinski Öyküleri” ile de bu farklılığı çok iyi bir şekilde gösteriyor.
Ferit Edgü’nün tabiriyle bir ‘dans tanrısı’ olan Nijinski’nin şizofreni krizleri içindeki düşünce dünyasında yol almak, bir sanatçının ruhundaki fırtınaları görmek ve Tüm Ders Notları, O/Hakkâri’de Bir Mevsim, Bir Gemide gibi kitapların yazarı Ferit Edgü’nün farklı bakış açısını algılayabilmek açısından büyük öneme sahip olan bu kitap okunmaya değer.

Nijinski Öyküleri
Ferit Edgü
96 sf
Sel Yayıncılık Mayıs 2007

Tuna BAŞAR

ondörthaziranikibinyedi onbeşondört Afyonkarahisar /

Meraklısı İçin:


Kitap: Nijinsky’nin Günlüğü
Çevirmen : Orçun Türkay
YKY 2006


Film: Vaslav Nijinski'nin Anıları (The Diaries of Vaslav Nijinski) Yönetmen: Paul Cox Mektupları Okuyan: Sir Derek Jacobi 2001 yapımı

Mutlaka Okunması Gereken Ferit Edgü Kitapları


- Tüm Ders Notları
- O / Hakkâri’de Bir Mevsim
- Bir Gemide
- Yazmak Eylemi

 

Reply all
Reply to author
Forward
0 new messages