| Fotoğraflar,
hatıralarımızın şahitleridir. Bu asırda anlamını yitirse de, eski anılar
daima gülümsetir. Ne güzel diyor İtalyan şair: "Günleri değil;
anları hatırlarız." Bugün, geçmişin şahitlerine bir bakın da, bol
bol gülümseyin sevgili okur. Var olun.
|
|
Ziya
Osman Saba - Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi
Can Yayınları,
s.17-20
|
|
|
Bir fotoğrafhanenin önünde bir otomobil durmuş ve etrafında bir
meraklı kalabalığı hasıl olmuş. Yaklaşıyorum, otomobilin içi, camların
kenarları bütün çiçeklerle süslü. Demek gelinle güvey fotoğrafhanedeler.
Ben de bu fotoğrafhaneye girer, hem fotoğrafımı çıkartmış olur hem de
hayatlarının en mesut zamanlarından birini yaşamakta olan bu çifti, kapıdan
çıkmak üzereyken olsun, bir defa selamlarım.
Bütün duvarları fotoğraflarla kaplı holde bekliyorum. Bütün
fotoğraflardaki insanlar tebessüm ediyorlar. İşte, yeni rütbesinin verdiği
gurur ve emniyetle istikbaline gülümseyen genç subay. Büyük bir lastik
topu dünyanın en büyük hazinesiymişçesine sıkı sıkı tutmuş, yanaklarından
sıhhat fışkıran gürbüz çocuk. Bir fakültenin mezunlar hatırası: Hocalar
memnunluk ve iftihar içinde; yeni mezunlar da hocalarının etrafında, sırtlarından
bir yükü atmış, uzun bir yolu bitirip bir ağaç altına oturmuş insanların
saadetiyle gülüyor, hep gülümsüyorlar.
Sonra yeni evliler, yan yana dururlarken sevinçten, hazdan
titredikleri adeta hissedilen, çiçekler içinde yeni evliler. Bütün şu
delikanlılar hep evlenmişler, saadet duymuşlar ve mekteplerini bitirdikleri
zaman fotoğraflarını çekmiş olan fotoğrafçıya koşup işte evlendik,
bu sefer de evlenme saadetini tadıyoruz, yine fotoğrafımızı çekin, demişler.
Sonra, pürüzsüz, uzun bir evlilik hayatının en güzel bir
noktasında, belki bu izdivacın bir sene-i devriyesinde, birkaç yaşına
gelmiş çocukları ortalarında resim çektiren eski evliler. Kadın biraz
şişmanlamış, erkeğin alnından doğru saçları seyrekleşmeye başlamış,
karşı duvarda asılı bir yeni evliler fotoğrafına bakarak gülümsüyorlar.
Burada her şey, herkes birbirine gülümsüyor. Hiçbir ihtiyar, hiçbir çirkin,
hiçbir düşünceli insan resmi yok. Adeta bu fotoğrafhaneye sevinçsiz hiçbir
insan ayak atmamış. Yahut fotoğrafçı, bir muvaffakiyet sırrı olarak,
makinesinin karşısında candan gülümseyemeyecek müşterisinin fotoğrafını
çekmemiş.
Ben böyle düşünürken, birden atölyenin kapısı açıldı, gelin,
elindeki çiçeklerden daha beyaz, beyazlar içinde, yanında genç kocası,
bir bahar havası bırakarak, bir bahar rüzgârı gibi önünden geçtiler, kendilerini
bekleyen otomobile bindiler. Fotoğrafçı onları selametledikten sonra bir
müddet daha eşikte kalarak otomobili gözleriyle takip etti, sonra geri
döndü, yarattığı eserden memnun bir sanatkâr haliyle kendi kendine gülümseyerek,
beni görmeden bulunduğum tarafa birkaç adım attı. Neden sonra varlığımı
fark edip tatlı bir rüyadan uyanır gibi, bakışlarıyla ne istediğimi sordu.
“Fotoğrafımı çektirmek istiyorum. Güzel olmasını arzu ettiğim
bir fotoğraf çektirmek istiyorum,” dedim.
Ben konuşurken adam da beni baştan aşağı süzüyor, yüzü
deminki memnunluk halini yavaş yavaş kaybediyor, adeta endişeli bir
ifade alıyordu.
“Buyurun atölyeye,” dedi.
Ben önde, o arkada, çiçek ve lavantayla karışık bütün bir
saadet kokusunun dalgalandığı atölyeye girdik. Gösterdiği sandalyeye
oturdum. Makinenin arkasına geçti, örtünün altında yüzü kayboldu, yalnız
ara sıra sesini işitiyorum:
“Tabii durun!”
“Kendinizi sıkmayın!”
“Buraya fotoğraf çektirmek üzere gelmiş olduğunuzu unutun!”
“Güzel, sevinçli şeyler düşünün!”
Bunu ihtar etmesine hacet yoktu, ben buraya zaten sevinçli
düşüncelerle gelmiştim. Şimdi burada çekilecek fotoğrafı belki bir
gün sevgilim çantasında taşıyacak... Belki bu resim…
Birden fotoğrafçının sesi, bu sefer biraz daha asabi yükseldi:
“Lütfen, zorla gülümsemeyin!” Evet, zorla tebessüm ne kadar
çirkindir! Zaten benim zorla gülmeye ihtiyacım yok. Şu adesenin arkasından
bütün bir ebediyet bana bakıyor demektir, ben de bütün o ebediyete, bana
hayran kalacak bütün o müstakbel nesillere büyük bir şair gibi biraz mağrur,
biraz yüksekten, sadece tebessüm edebilirim.
Çok mu fazla kendini beğeniş? Çok büyük, hatta gülünç bir
iddia mı? Doğru! Benim esasen hayatta hiçbir iddiam olmadı ki! Bu çıkacak
fotoğrafımın daha küçük, daha mütevazı bir vazifesi olabilir. Belki dinimin
bana vaat ettiği en yüksek mertebeye erişir, belki bir gün şehit düşerim.
Belki o zaman bu fotoğrafımı, bazı mecmualar, diğer şehitlerinkilerle
beraber basarlar. Belki mektebim, verdiği şehitler arasında benim de
bu resmimi müzesinin bir köşesine asar. Belki sadece ölüp giderim. O zaman
da bu fotoğrafım hayatta kalmış birkaç akrabamın, birkaç vefalı arkadaşın
beni anmalarına vesile olur. Onlara, şimdiden şükran ve dostluk tebessümlerimi
göndermeliyim.
Dışarıdan gelen şu hayat gürültüsüne dalarak, şu odaya
sinmiş beyaz gelin kokusunu teneffüs ederek, şu karşı binanın saçaklarında
gagalarıyla öpüşen güvercinleri seyrederek, demin holde seyrettiğim fotoğrafları
gözümün önüne getirerek, o delikanlı mezunlardan biriymiş gibi, genç subay
gibi, bir gün şahadet mertebesine erişebileceğimi düşünerek, elimde
sevgilimin eli varmış gibi, ortalarında çocuklarıyla fotoğraf çektirmiş
olan evlilerin o rahat tebessümüyle... Fakat şimdi niçin böyle uğraşıp
duruyorum? Niçin kendi kendimi aldatmaya çalışıyorum? Benim asıl mesut
zamanlarım ne oldu? Niçin asıl o zamanlar resim üzerine resim çıkartmadım?
Niçin her hafta fotoğrafçıya uğramadık? Neden bugün buraya tek ba şıma
geldim?
Fakat şimdi böyle şeyler düşünmenin de sırası mı ya! Dünyada
her insan az çok bir felakete uğramış olabilir. Bunun için büsbütün kötümser
olunur mu? Felaketler yerine saadetleri, ölmüşler yerine doğacakları,
geçmişler yerine gelecekleri düşünmeliyim. Hem…
Birden fotoğrafçı siyah örtüsünü başından atarak doğruldu.
Yüzü hatta biraz terlemişti, ümitsiz bir tavırla, “Beyim mazur görün,
sizin fotoğrafınızı çekemeyeceğim,” dedi.
1944 |
|
|
Bu pasaj, Can
Yayınları'nın Ziya Osman Saba - Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi kitabından
alıntıdır.
|
|
|
|
|
|
|
|