Fetvalar

340 views
Skip to first unread message

Nafiz Şahin

unread,
Nov 26, 2016, 4:07:01 PM11/26/16
to
FETVALAR

ÖNSÖZ

Alemlerin Rabbi Allah'a hamd, O'nun peygamberi Muhammed (sav)'e, al ve ashabına selam olsun.
İslam alemi bugün çeşitli meselelerle karşı karşıyadır. Küfür ve batıl ehli, Müslümanların can ve mallarına kastetmiş, bu konuda olmadık problemler ortaya çıkararak Müslümanları dağınık halde tutmaya çalışmaktadırlar. Birlik ve beraberlikten yoksun Müslümanların tek başlarına yapabilecekleri şeyler küfür ehlinin meydana getirdiği birlik ve beraberlik karşısında arzulanan mukavemeti temin etmekten uzaktır. Onun için Müslümanların layık oldukları vahdeti meydana getirerek, içinde bulundukları bu yürekler acısı çaresizliği geride bırakmaları gerekmektedir. Bunun temini ise Müslümanların Kur'an ve Sünnet'in etrafında sağlam bir halka meydana getirerek Ehli sünnet ve'l-Cemaat İmam ve müctehidlerinin ictihad ve görüşlerini iyice bilmeleri, bunlardan şahsi ve içtimai hayatları için bir takım neticeler istihsal etmeye azimli olmaları gerekmektedir. Bunu yapmadığımız ve bu konudaki gayretleri desteklemediğimiz takdirde içtimai hayatımızın giderek bozulması, ahlaksızlık, katil, hırsızlık, sefalet ve sefahetin giderek büyümesinden şikayet etme hakkımız olmayacaktır. Kaldı ki, İslam'a ve Müslümanlara düşmanlık yapanlar sadece dışardan gelen tehlikeler şeklinde tezahür etmemektedir. Hariçten gelen saldırı ve tehlike de, binbir şeklin arkasına gizlenerek Müslümanların akidelerini bulandırmaya ve İslam'a olan teveccühlerine bir hudud tayin etmeye çalışırken, içerden de bu menfi gidişata yardımlar olmaktadır. İslam'ı bilmeyen, İslam'ı kendi cehaletiyle sınırlayan bir çok insan ve telakki, Müslümanların zihinlerini bulandırmaktadır. Müslümanların kendi aralarındaki ihtilaf ve nizalarının çoğu cehaletten ve İslam'ı hakkı ile bilip yaşamamaktan kaynaklanmaktadır. Ancak hiç kimse cehaletle savaşmak, dolayısıyla da İslam'ı bilmek hususunda, ciddi bir gayretin içine girmek istememektedir. Her şeye en kolay yoldan ulaşmak ve sahip olmak arzusu bize hakim gözükmektedir. Ancak hepimizin de müşahede ettiği gibi, İslam dünyası ciddi tehlikelerle yüzyüzedir. Fikri manada görülen bu korkunç tefessüh arkasından tanınmaz bir nesil meydana getirmiş bulunmaktadır. Bu nesil ne Kur'an'ı ne de Resululüllah'ın (sav) sünnetini bilmekte, kısacası manen gıdasız kalmaktadır. Oysa Müslümanın kurtuluşu, Yüce Rabbimizin inzal buyurduğu Kur'an-ı Azimüş-şanda ve bunun müfessiri durumundaki Sünnet'te görmesi gerekmektedir.
Bu sahadaki çalışmaların bir cüz'ü olarak fıkıh'a, yani İslam hukukuna da ilmi manada yer vermek ve meselelerimizi bu anlayışla yoruma tabi tutmak gerekmektedir.
"Günümüz Meselelerine Fetvalar" adıyla yayınlanan ve Müslüman kardeşlerimin büyük mazhariyetine erişen ve ilk baskılarında Üç ayrı cilt halinde yayınlanıp şimdi de bir kısım ilaveler ve yeni bir düzenlemeyle iki cilt halinde basılan kitabımızın aynı ilgiyle karşılanacağını ümid ediyorum.
Haklarını ve hukukunu arayan ve bu konuda sıhhatli ilmi kaynaklara dayanan nesillerin ümit vaadettiği bir geleceğe yönelmek, ancak
Kur'an-ı Kerim ve Sünnet-i Resulüllah'a sımsıkı sarılmakla gerçekleşebileceğinden şüphe etmemek gerekir. Çalışma bizden, başarı Allah' dan.
..
Halil GUNENÇ

AKAİD

SORU 1 -İman nedir? Üzerine ne gibi şeyler terettüp eder, kısaca açıklar mısınız?

CEVAP: İman; Cenabı Allah'ın, vahiy meleğinin aracılığı ile, Hazret-i Muhammed (sav)'e gönderdiği semavı hükümlere kesin olarak inanıp tasdik etmektir.
Bir kimse Kur'an-ı Kerim ve mütevatir sünnet ile sabit olan bir hükmü inkar ederse mü'min değildir. Mü'minlere terettüp eden ahkam da kendisine terettüp etmez. Mesela oruç, namaz ve benzeri farzları inkar eden veya içki ve faiz gibi yasakları kısmen de olsa mubah gören kimse, İslam'ın hududu dışında kalıp Müslümanlarla olan manevi bağı koparmış olur. Bu sebeple Müslümanlara varis olamaz, cenaze namazı kılınmaz, Müslüman mezarlıklarında defnedilmez ve onlarla evlenemez.
İslam'a inanmadığı halde kendine, Müslüman görüntüsü veren Abdullah bin Ubey, ölüm döşeğinde iken Peygamberimiz ile görüşmek istedi. Bunun için yanına giden Peygamber (sav) den kendisinin cenaze namazını kıldırmasını istedi. Peygamber (sav) de bu teklifi kabul etti. Öldüğünde Peygamber (sav), cenaze namazını kıldırmak için ayağa kalktı. Fakat İslam'a karşı samimi olmadığı için Cenab-ı Hak, Peygambere, onun cenaze namazını kıldırmasını yasaklayarak şu ayet-i Kerimeyi inzal buyurdu: "Asla onlardan -münafıklardan- ölen kimse üzerine cenaze namazını kılma." (Tevbe suresi 84)

SORU 2 -Müslümanlardan uzak bir yerde yaşayıp, İslamın ne olduğunu bilmeyen kimse, kıyamet günü Allah katında sorumlu olacak mı?

CEVAP: İslamiyetten önce iki Peygamberin bi'seti arasında yaşayan ve hiç birisine yetişmemiş olan kimse, ehli fetrettir. Ehli fetret, ibadet ve ahkam ile mükellef değildir. Bu hususta ulema ittifak halindedirler. Fakat, Allah'a (c.c.) İman etmekle mükellef olup olmadığı hakkında ihtilaf vardır. Matüridi'ye göre ehli fetret, ibadet ve ahkam ile mükellef değil ise de Allah'a İman etmekle mükelleftir. Çünkü Cenabı Allah'ın, kendilerine verdiği aklı kullanıp; yer, gök ve içindekilere ibret nazarı ile baktıkları takdirde Allah'ın varlığını idrak edebileceklerdir. Bunun için aklını kullanmayıp tevhid belgelerini ihmal eden kimse, Allah'ın indinde mesul olacaktır. Halimi, "Minhac" adlı kitabında şöyle diyor: "Akıl sahibi olan bir kimse, Allah'a yapılmış bir daveti duyduğu halde doğruluğunu ispatlamak için aklını kullanmazsa daveti reddetmiş sayılır."
Matüridiyye'nin en güçlü belgesi; Peygamber'in cahiliyet devrinde putlara tapmış olan kimselerin cehennem azabına müstahak ve ehli dalalet olduklarını haber vermesidir.
Eş'ariyye ile Şafi'i ulemasına göre ehli fetret, Allah'a İman etmekle de mükellef değillerdir. Çünkü insanları Peygamber vasıtasıyla İmana devet eden Allah Teala, bunları -Ehli fetreti- davet etmemiştir. Akıllarına dayanarak Allah'a İman etmedikleri takdirde sorumlu olmamaları gerekir.


iPhone'umdan gönderildi

Nafiz Şahin

unread,
Nov 27, 2016, 9:03:48 AM11/27/16
to
Kur'an-ı Kerim şöyle buyuruyor: "Biz bir elçi göndermedikçe hiç bir kimseye azab etmiş değiliz."

Peygamber'in bi'setinden sonra İslam'dan haberi olmayan kimseler de ehli fetret gibi sayılır. Keşfedilmeden önce Amerika halkı gibi

İmam Gazali şöyle demektedir:

Peygamber'in bi'setinden sonra (inanmayan) insanlar üç sınıftır: Birinci Sınıf: Peygamber (sav)'in davetini duymamış, kendisinden haberdar da olmamıştır. Bu sınıf kesin olarak Cennetliktir. İkinci Sınıf: Peygamber (sav)'in davetini, gösterdiği mucizelerin

durumunu ve güzel ahlakını duymuş olmakla beraber İman etmemiştir. Aramızda bulunan ehli küfür gibi, bu sınıf kesin olarak Cehennemliktir.

Üçüncü Sınıf: Biz Müslümanlar, Deccal'ın ismini duyduğumuzda nefret ettiğimiz gibi (haşa) onlar da Peygamber'in isminden öylece nefret ediyor. (Çünkü onlar, Peygamber(sav)'in aleyhinde yapılan menfi propagandalardan başka bir şey duymamışlar). Kimse onlara doğrusunu söyleyip onları heveslendirmemiştir. Bunların da ehli Cennet olacaklarını umarım.

SORU 3 -Halkın dilinde, "Kalü beladan beri İman ettim" şeklinde dolaşan bir söz vardır, bu söz doğru mudur ve manası nedir?

CEVAP: Bu söz doğrudur. Kur'an-ı Kerim ile sabittir. Araf suresi

172-173. ayetlerinde şöyle buyurulmaktadır: "Rabbin Ademoğullarının sulbünden soyunu çıkarıp onlara, 'ben sizin Rabbiniz değil miyim?' demiş ve buna kendilerini şahit tutmuştu; onlar da 'evet şahidiz' demişlerdi."

Müfessirlerin çoğu bazı hadislere istinad ederek bunu şöyle açıklıyor: Cenabı Allah Hz. Adem'i yarattıktan sonra zerrecikler halinde, bulunan zürriyetini sulbünden çıkararak kendilerine hitap edip buyurdu ki: "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" onlar da, "Evet, sen bizim Rabbimizsin" dediler. Bu açıklamaya göre, gerçekten Cenabı Allah ile ruhlar arasında böyle bir muhavere vaki olmuştur. Yukarıda da beyan ettiğimiz gibi, bu muhavere ve misak dünyada, Hz. Adem'i yarattıktan sonra olmuştur; ruhların İmanı da o zamanda olmuştu.

Yalnız İbn'i Kesir'in de ifade ettiği gibi bu hususta varid olan hadisler, merfu değil mevkufturlar.

Bunun için selef ve halefin bazı alimleri "Ben sizin Rabbiniz değil miyim? Evet, sen bizim Rabbimizsin" tarzındaki soru ve cevap, "kal" ile değil, "hal" iledir. Yani Cenabı Allah'ın yarattığı bu kainat, manzümesiyle rububiyetini ilan edip ispatlıyor ve insanların fıtrat ve duyguları Allah'ın, kainatın rabbi ve tek olduğunu kabul ediyor. Yani insan bozulmamış ise, ruh ve duygusunda bu gerçeği bulabiliyor. Demek ki, bu misak ve ahd "kavli" değil, fıtridir; yoksa bu kavli olsaydı, insanın aleyhine hüccet olabilmesi için vaki olan bu misakı hatırlayıp bilmesi gerekirdi. Halbuki biz insanlar böyle bir şeyin vaki olduğunu bilemiyoruz.

Kadi Beydavi de bu kanaattedir, yalnız İbn-i Hacer el- Heytemı,

"el-Fetava'l Hadisiyye" isimli kitabında, Kadı Beydavı'yi ağır bir dille suçlayarak bu görüşün, alimlerin çoğunun görüşüne aykırı bir görüş olduğunu ifade ediyor.

Bazı kimseler "Kalü Bela" meselesini şöyle anlatırlar: "Cenabı Allah insanların vücutlarını yaratmadan önce onların ruhlarını ervah aleminde yaratmış ve tümüne hitaben şöyle demiş: "Ben sizin rabbiniz değil miyim?" Onlar da cevaben "Bela" yani, "evet" demişler. O zaman da ruhlar Allah'a İman ederek O'nun birliğini ve rab'ları olduğunu ilan etmişlerdir. Bu söz her ne kadar yaygın bir halde ise de esası yoktur. Ayrıca Ayet-i Kerime bunu yalanlamaktadır. Çünkü yukarda belirttiğimiz gibi ayetin manası Rabbin Adem oğullarının sülbünden soyunu çıkarıp onlara: "Ben sizin rabbiniz değil miyim?" demiş. Yani Allah Hz. Adem'i ve oğullarını yaratıp dünyaya yerleştirdikten sonra bu soru ve cevap vaki olmuştur. Ruh alemini müspet veya menfi olarak asla dile getirmemiştir.




iPhone'umdan gönderildi

Nafiz Şahin

unread,
Nov 28, 2016, 2:25:26 AM11/28/16
to
SORU 4 -"Allah göklerdedir" demek caiz midir?

CEVAP: Cenabı Allah ezeli olduğu ve mücessem olmadığı için, hadis olan gökte olması mümkün değildir. Cenabı Allah mekan ve yönden münezzehtir. Mekan ve yön olmadan O var idi.

Bunun için mekan ve yön şaibesini veren ayet ve hadisleri te'vil etmek gerekir.

Allah'a mekan ve yön ispat eden kimsenin kafir olup olmadığı hususunda ihtilaf vardır. Alimlerin çoğu kafir olmadığına hükmediyorlar.Çünkü, mesela, "er-Rahmanü alel arşi's-teva" gibi ayetlerin zahiri, bu manayı ifade ediyor. Hatta Said, İbnü'l Müseyyeb ve Süfyan gibi zevatlar da "te'vil etmeden bu tip ayet ve hadislere İman etmek gerekir" diyorlar.



iPhone'umdan gönderildi

Nafiz Şahin

unread,
Nov 29, 2016, 4:01:02 AM11/29/16
to
SORU 5 -Bir kimse "Allah her yerdedir veya her yerde hazır ve nazırdır" derse ne lazım gelir?

CEVAP: Bir kimse "Allah her yerdedir veya her yerde hazır ve nazırdır" derse; şayet Cenabı Allah'ın zatıyla her yerde mevcut olduğuna inanarak söylerse kafir olur. Çünkü Cenabı Allah mekandan münezzehtir. Ne yerdedir, ne göktedir. Yer ve gök olmadan evvel de o var idi. Ama ilim ve kudretiyle her yerde mevcut olduğunu kast ederek bu sözü söylerse kafir olmaz. Yalnız bu sözü söylememeye dikkat etmek lazımdır. Maalesef avam tabaka "Allah her yerde hazır ve nazırdır" sözünü çok söylemektedir. Bunun yerine "Allah her şeyi bilir" demek gerekir.




iPhone'umdan gönderildi

Nafiz Şahin

unread,
Nov 29, 2016, 10:56:28 PM11/29/16
to
SORU 6 -Peygamber (sav)'in miraç gecesinde semalara Çıkıp Cenabı Allah'ın ru'yetiyle müşerref olduğuna inanıyoruz. Bunun manası; Cenabı Allah'ın yerinin sema olduğu lazım gelmez mi?

CEVAP: Ehli sünnet ve'l-Cemaatın itikadına göre, Hz. Peygamber (sav) miraç gecesinde Cenabı Allah'ın ru'yetiyle müşerref olmuştur. Ama bunun manası, "Allah Teala'nın yeri semadır" demek değildir. Belki Hz. Muhammed (sav) semada iken Cenabı Allah kendisine tecelli etti. Cenabı Allah isteseydi Peygamber (sav) yeryüzünde iken de kendisine tecelli edebilirdi. Ama hikmet, semada olduğu bir sırada tecelli etmekte idi.



iPhone'umdan gönderildi

Nafiz Şahin

unread,
Dec 1, 2016, 10:49:42 PM12/1/16
to
SORU 8 -Cenab-ı Hak, Kur'an-ı Kerim'de "Ben ancak bana ibadet etsinler diye ins ve cinleri yarattım" buyurur. Bazı kimseler bu söze pek inanmıyor. "Nasıl bizim vazifemiz sadece namaz kılmak, oruç tutmak ve zekat vermek olsun" diyorlar. Bu konuda ne dersiniz?

CEVAP: İbadet; Allah'a büyük saygı gösterip O'nun kanun ve nizamlarına boyun eğmektir. Başka bir deyimle ibadet, hayatta Allah'ın kanun ve nizamlarına uygun olarak yaşamak ve her harekette Allah'ı düşünmektir. Namaz kılmak ibadet olduğu gibi Allah'ın emrettiği şekilde alış-veriş yapıp Allah'ın emirlerine imtisal etmek ve günahlardan sakınmak da ibadettir.İnsan ile hayvanı birbirinden ayıran da bu noktadır. Avamın anladığı gibi ibadeti, sadece namaz gibi taatlere sıkıştırmak yanlıştır. Peygamber (sav):

"Müslüman kardeşine karşı gülümsemen ibadettir" buyurmuştur.


iPhone'umdan gönderildi

Nafiz Şahin

unread,
Dec 4, 2016, 10:44:40 PM12/4/16
to
SORU 11 -Bir kimse bilmeyerek küfrü gerektiren bir söz söylerse kafir olur mu?

CEVAP: Bilmeyerek küfrü gerektiren bir söz söyleyen kimsenin kafir olup olmayacağı hususunda ihtilaf vardır. Buhara ve Semerkand ulemasına göre cehalet mazeret sayılmaz. Bilmeyerek de olsa kelime-i küfür söylemek küfürdür. Bazı ulemaya göre, küfrü gerektiren sözün muhtevasına inanmayan kimse böyle bir kelime söylerse kafir olmaz. Özellikle avam tabaka hangi kelimenin küfre vesile olduğunu, hangisinin olmadığını bilmedikleri için, onları tekfir etmemek daha uygundur. Yoksa, Müslümanların çoğunu tekfir etmemiz lazımdır, İbni Nüceym; "Küfründe ihtilaf bulunan bir kimseyi tekfir etmemeğe yemin ettim" diyor.



iPhone'umdan gönderildi

Nafiz Şahin

unread,
Dec 6, 2016, 10:42:57 PM12/6/16
to
İSLAMİ FIRKALAR

SORU 12 -Ehli sünnet ve'l cemaat kimdir? Ehli sünnet ve'l cemaat olmayan bir kimse Müslüman sayılır mı?

CEVAP: Asrı saadette herhangi bir problem ortaya çıktığı zaman ihtilafa yol açmadan kolayca halledilirdi. Çünkü Peygamber (sav) en az günde beş defa Müslümanlarla bir araya gelip onlarla birlikte karşılaştıkları problemleri gözden geçiriyordu. Peygamberi aşan bir mesele ortaya çıktığı zaman hakkında vahy-i ilahi nazil olup onu açıklıyordu. Peygamber (sav), irtihal ettiğinde tabii olarak Kur'an-ı Kerim ile Peygamber (sav)'in sünneti her şeyi açıkça belirtmediğinden, birçok meselelerde ihtilaf baş gösterdi. Bu sebeple ibadet ve hukuk alanında mezhepler oluştuğu gibi inanç sahasında da fırkalar meydana geldi. İnanç sahasındaki fırkalar: Mu'tezile, Şia, Havariç, Neccariye, Müşebbihe, Mürcie, Cebriye ve Ehli Sünnet olmak üzere sekiz sınıfa ayrılmıştır.



iPhone'umdan gönderildi

Nafiz Şahin

unread,
Dec 7, 2016, 10:30:40 PM12/7/16
to
SORU 13 -Ehli sünnet nedir?

CEVAP: Ehli sünnet, Kur'an-ı Kerim ile sünnet-i nebeviyyeye temessük edip, doğru yoldan sapmayan kimselerdir. Zamanımızda Müslümanların kahir ekseriyeti bu fırkadandır. İnanç yönünden ne ifratı ne de tefriti vardır. Ehli sünnet'in inançları özetle şöyledir:
Cenabı Allah (c.c.) bütün kemal sıfatlarla muttasıftır. Hiçbir eksiği yoktur. Her şeyin halikı O'dur. Zatında bir olduğu gibi sıfatlarında da birdir. Ezelidir. Hiç bir şey yokken O var idi. Ebedidir. Varlığı sonsuzdur.

iPhone'umdan gönderildi

Nafiz Şahin

unread,
Dec 8, 2016, 11:58:30 PM12/8/16
to
SORU 14 -Allah'ın kaç çeşit sıfatı vardır?

CEVAP: Allah'ın üç çeşit sıfatı vardır, 1) Sıfatı Selbiye, 2) Sıfatı Sübutiyye, 3) Sıfatül Esma.

SORU 15 -SIFAT-I SELBİYE kaçtır?

CEVAP: Bunlar altıdır:

a-Vahdaniyet: Cenabı Allah'ın (c.c.), zat ve sıfatında bir olmasıdır.

b- Kıdem: Cenabı Allah'ın (c.c.) varlığının başlangıcı olmaması, yani ezeli olmasıdır.
c- Beka: Varlığının sonu olmamasıdır.

f- Vücut: Var olmaktır.




iPhone'umdan gönderildi

Nafiz Şahin

unread,
Dec 9, 2016, 11:16:21 PM12/9/16
to
SORU 16- SIFAT-I SÜBUTİYE kaçtır?

CEVAP: Bunlar da, Eş'arilere göre yedi, Maturidilere göre de sekizdir ve şunlardır:

a- Hayat: İlmin imkanını gerektiren ezeli bir sıfattır.

b- İlim: Bilinmesi mümkün olan her şey, kendisiyle açık bir şekilde bilinen ezeli bir sıfattır.

c- Kudret: Mümkinata taalluk edip, müessir olan ezeli bir sıfattır.

d- Sem': İşitilebilen şeylere taalluk eden ezeli bir sıfattır.

e- Basar: Görülmesi mümkün olan her şeye taalluk eden ezeli bir sıfattır.

f- Kelam: İlahi emir ve nehiylerin kaynağı olan ezeli bir

g- İrade: Kudret dahilinde bulunan şeylerden birinin vukuunu belli bir zamana tahsis eden ezeli bir sıfattır.

h- Tekvin: Yaratmak, rızıklandırmak gibi fiili sıfatların kaynağı olan ezeli bir sıfattır. Eş'arilere göre bu sıfat yoktur.


iPhone'umdan gönderildi

Nafiz Şahin

unread,
Dec 10, 2016, 11:14:34 PM12/10/16
to
SORU 16- SIFAT-I SÜBUTİYE kaçtır?

CEVAP: Bunlar da, Eş'arilere göre yedi, Maturidilere göre de sekizdir ve şunlardır:

a- Hayat: İlmin imkanını gerektiren ezeli bir sıfattır.

b- İlim: Bilinmesi mümkün olan her şey, kendisiyle açık bir şekilde bilinen ezeli bir sıfattır.

c- Kudret: Mümkinata taalluk edip, müessir olan ezeli bir sıfattır.

d- Sem': İşitilebilen şeylere taalluk eden ezeli bir sıfattır.

e- Basar: Görülmesi mümkün olan her şeye taalluk eden ezeli bir sıfattır.

f- Kelam: İlahi emir ve nehiylerin kaynağı olan ezeli bir sıfattır.

g- İrade: Kudret dahilinde bulunan şeylerden birinin vukuunu belli bir zamana tahsis eden ezeli bir sıfattır

Nafiz Şahin

unread,
Dec 12, 2016, 1:01:27 AM12/12/16
to
SORU 17 -Sıfatü'l Esma nelerdir?

CEVAP: Sıfat-ı sübutiyeden türeyen sıfatlardır ve şunlardır:

a- Hayy: Daimi diri olan.

b- Alim: Her şeyi bilen.

c- Kadir: Her şeye gücü yeten.

d- Semi: Her şeyi işiten.

e- Basir: Her şeyi gören.

f- Mütekellim: Konuşan.

g- Mürid: Dileyen.

h- Mükevvin: Yapandır.

Hayr olsun şer olsun, kader Allah'dandır. Kaderi, her şeyde caridir. Bir mü'min büyük günah işlese de İmandan çıkmaz. Allah dilerse onu affeder, dilerse cezalandırır.

İnsan, zayıf bir yaratık olduğu için hiçbir şeyi yaratamaz, her şeyi yaratan Allah Teala'dır. Ancak kendisine irade-i cüziyye verilmiştir. Ceza ve mükafat buna dayanır.

Kur'an-ı Kerim, ezeli ve ebedi olup mahluk değildir. Kur'an-ı Kerim'in buyurduğu gibi. Allah Teala ahirette görülecektir. Akıl terazisi çevre ve adetlerle bozulduğu için eşyanın güzellik ve çirkinliği onunla sabit olmaz. Ancak şeriatla sabit olur.

Allah Teala muhtar'dır. Hiç bir şeyi yapmağa mecbur değildir. Cisim ve mekandan münezzehdir.

Cenabı Allah (c.c.)'ın Melekleri vardır. Bunlar, asla Allah'a asi olamazlar. Şehvet ve nefsani arzulardan münezzehdirler. Yemez, içmez, yatmaz ve evlenmezler. Ne erkek ne dişidirler. Çeşitli şekillere girebilirler. Allah'ın, dört kitabı ile yüz sahifesi vardır. Beşerin hidayeti için onları seçkin kullarına indirmiştir. En son kitap

Kur'an-ı Kerim' dir. O nazil olduktan sonra hiç bir kitap veya sahife ile amel edilmez. Hepsi yürürlükten kalkıp mensuh olmuşlardır. Ve İslam dininden başka bir din kabul edilmez.

Cenabı Allah'ın Peygamberleri vardır. Sayıları ne kadardır, kesin olarak bilinmez. İleri gelenleri: Hazreti Muhammed (sav). İbrahim
(sav), Musa, İsa ve Nuh (sav)'dür. Bunların arasında fark gözetmeksizin hepsine inanırız.

Ashabı Kiram, beşer olmaları itibariyle herkes gibi yanılmış olabilirler. Ama nübüvvet'in edebiyle edeplendikleri ve samimi olarak

İslam'ın nurunu her tarafa götürüp, beşerin hidayetine vesile oldukları için onlara borçluyuz.

Bu zamanda ehli sünnet ile şia fırkaları her yerde mevcuttur. Fertleri, hangi fırkaya mensup olduklarını biliyorlar. Diğer fırkalar ise, mevcut olmakla beraber çoğu hangi fırkaya mensup olduklarını, hangi fırkayı taklid ettiklerini bilmezler. Çünkü kaderi inkar edip; insanın kendi fiilini yarattığına inananlara çok rastlanır. Ama bunlar, mu'tezileye mensup olduklarını bilmezler. Yine, "mü'mine günah zarar vermez" diyen bazı kimselere rastlanır. Fakat bunlar da mürci'e fırkasına mensup olduğunu bilmezler. Ehli sünnet de iki fırkadır.

1- Eş'ari fırkası.

2- Maturidi fırkası.

Bu iki fırka arasında teferruatta ihtilaf olsa da, inanç esaslarında birlik halindedirler. Biri diğerinin aleyhinde değildir. Hatta bir tek fırka sayılır. Ehli sünnet'in itikadlarını gereği gibi açıklamak çok uzayacağından sözü burada kesiyoruz. Ehli sünnet olmayan kimse küfrü gerektiren bir söz veya harekette bulunmazsa onu tekfir etmemek lazımdır.



iPhone'umdan gönderildi

Nafiz Şahin

unread,
Dec 13, 2016, 12:30:06 AM12/13/16
to
SORU 18 - Mutezile nedir?

CEVAP: Mutezile: hicretin birinci asrında ortaya çıkan İslam'i bir fırkadır. Abbasi devletinin ilk günlerinde büyük rol oynamıştır. En bariz iddiaları; büyük günah işleyen kimsenin ne mü'min ne de kafir olduğuduru. Ehli sünnet ve'l Cemaat fırkasına muhalefetleri şu yedi meselede toplanmaktadır.
a- Katl, zina ve içki içmek gibi büyük günahları işleyen kimse, tevbe etmezse ne mü'min ne kafirdir, ikisinin arasındadır.

b- İnsan, bizzat kendi fiilini yaratır. Allah'ın onda hiçbir tesiri yoktur. Kader, kulun fiilinde cari değildir. Bundan dolayı Mutezile'ye, Kaderiyye de denilir.

c- Cenab-ı Hakk'ın zatından başka bir şey yoktur. Yani Allah sıfat-ı sübutiye ile muttasıf değildir.

d- Kur'an-ı Kerim Allah'ın kelamı olup mahlukudur.

e- Allah Teala (c.c.) ahirette görülmeyecektir.

f- Eşyanın güzellik ve çirkinliği şeriat ile değil, akıl ile sabittir.

g- Kul için hangisi iyi ise Allah onu yapmaya mecburdur.

Mutezile fırkası, uzun zaman mücadele vererek asırlarca yaşayabilmiş. Nazzam, Cahız ve Zemahşerı gibi büyük dehaya sahip olan bir kadro yetiştirmeğe muvaffak olmuştur. Bununla beraber zamanla bu zihniyet zayıflamış ve onu savunan belli bir cemaat da kalmamıştır,




iPhone'umdan gönderildi

Nafiz Şahin

unread,
Dec 14, 2016, 12:09:23 AM12/14/16
to
SORU 19 -Şia kimlerdir?

CEVAP: Şia: Hz.Ali tarafını tutup, hilafetin onun ve zürriyetinin hakkı olduğuna, kıyamete kadar bu hakkın onlardan çıkmayacağına inananlardır, inanç yönünden Ehli sünnet ve'l-Cemaat'tan ayrı olduğu gibi amel yönünden de ayrıdır. Bu fırka Hz. Ali 'ye karşı aşırı sevgi duyduğundan dolayı, onun hasımlarını küfür ve dalalet ile itham edecek kadar ileri gidiyorlar. Şia'nın bir kısmı, Kur'an-ı Kerim'in açık hükümlerine ters düştüğü için Müslüman sayılmaz. Mesela beş vakit namaz ile Ramazan orucunu inkar eden bir kısım Rafızilerle peygamberliğin Hz. Muhammed'e (sav) değil, Hz. Ali'ye geldiğine ve Hz. Aişe'nin Hz. Muhammed (sav)'e hıyanet ettiğine inanan, Hindistan ve Pakistan'da bulunan İsmailiyye fırkası gibi.

Şia'nın diğer kısmı ehli bidat ise de Müslüman sayılır. Mesela Yemen'de bulunan Zeydiyye fırkası Hz. Ali'nin, imamete daha müstahak olduğuna, bununla beraber üst varken astın da halife olabileceğine inandıkları için Hz. Ebu Bekir ile Hz. Ömer ve Osman'ın hilafetini reddetmiyorlar. Şiiler arasında Ehli sünnet'e en yakın fırka bu fırkadır.

Bu fırka şu dört esasa dayanıyor:

a- ismet: Oniki imanın günahtan masum ve unutkanlıktan uzak olmaları.

b- Mehdilik: Gizlenmiş olan imam Muhammed bin Hasan el- Askeri'nin ahir zamanda çıkıp dünyayı refah ve adaletle dolduracağına inanmak.

c- Ric'at: Mehdinin çıkmasından sonra Hz. Muhammed (sav), Hz. Ali, Hasan, Hüseyin ve diğer imamlarla, Ebu Bekir ve Ömer gibi hasımlarının diriltileceğine ve onlardan Al-i Beytin intikamını aldıktan sonra tekrar öleceklerine inanmak.

d- Takiyye: Münasip bir zamana kadar durumlarını gizleyip,hüviyetlerini açığa vurmamak. Onlara göre oniki imama İman etmek, Allah'a (c.c.) iman etmekten bir cüz sayılır. Yani oniki imamın imametini inkar eden kimse Müslüman sayılmaz.




iPhone'umdan gönderildi

Nafiz Şahin

unread,
Dec 14, 2016, 10:44:48 PM12/14/16
to
SORU 20 -Hariciler kimlerdir?

CEVAP: Hariciler: Hz. Ali ile Muaviye arasındaki ihtilafı halletmek için hakeme baş vurulunca Hz. Ali'nin hata ettiğine hükmederek kendisine karşı gelenlerdir. Bunların Ehli sünnet ve'l-Cemaat'e muhalefetleri şu meselelerdedir:

a- İslami hükümleri teker teker bilmeyen Müslüman değildir.

b- Büyük günah işleyen kimseler Müslüman sayılmazlar.

c- Küçük yaşta ölenler, İman ve küfürde babalarına tabidir.

d- Allah yalnız hayrı murad eder. Şerri murad etmez.

SORU 21 -Malum olduğu üzere Müslümanların birçok fırkaları vardır. Bunlardan biri de HARİCİLER'dir. Zamanımızda bunlar ekseriyyetle Umman Sultanlığında yaşamaktadırlar ve idare de onların elindedir. Bunların bariz vasıfları; Hz. Ali ve Muaviye arasındaki ihtilafı bertaraf etmek için hakeme başvurulunca, Hz. Ali'nin hata ettiğine hükmederek kendisine karşı gelmeleridir. Bu Haricilerin Müslüman sayılıp sayılamayacakları meselesinde durum nedir?

CEVAP: Haricilerin her ne kadar birçok hataları varsada küfürlerini gerektiren kesin bir belge de yoktur. Biz ehli kıbleyi tekfir etmekten sakınmakla me'muruz. Ayrıca Hz. Ali (ra) bunların Müslüman olduklarını belirterek şöyle buyurur:

"Kardeşlerimiz bize karşı geldiler".

iPhone'umdan gönderildi

Nafiz Şahin

unread,
Dec 16, 2016, 12:00:34 AM12/16/16
to
SORU 22 -Neccariye nedir?

CEVAP: Neccariye: Birçok meselelerde Mutezilenin görüşünde olup, kader konusunda onlardan ayrılan bir mezheptir. Ehli sünnet'e muhalefet ettikleri meseleler şunlardır:

a- Allah Teala'nın sadece zatı mevcuttur, sıfat-ı subütiyyesi yoktur.

b- Kur'an-ı Kerim mahluktur.

c- Cenabı Allah ahirette görülmeyecektir.

SORU 23 -Müşebbihe nedir?

CEVAP: Müşebbihe: Allah Teala'nın yarattıklarına benzediğine inanan bir fırkadır. Ehli sünnet'e muhalefet ettikleri meseleler:

a- Allah Teala (haşa) yaratıklara benzer.

b- Bazı zevata hulul edip birleşir.

iPhone'umdan gönderildi

Nafiz Şahin

unread,
Dec 16, 2016, 10:52:35 PM12/16/16
to
SORU 24 -Mürcie nedir?

CEVAP: Mürcie: İyi amelin küfre fayda vermediği gibi masiyetin de İmana zarar vermeyeceğine inananlardır. Ehli sünnet'e muhalefet ettikleri meseleler:

a- Mü'min olan kimse günah işlese de, mü'min olduğu için günah kendisine zarar vermez.

b- Mü'min olan kimse günah işlese de kendisine azab edilmeyecektir.

SORU 25 -Cebriye nedir?

CEVAP: Cebriye: İnsanların yaptıkları işlerde iradesiz olduğuna inananlardır. Ehli sünnet'e muhalefet ettikleri meseleler:

a- İnsan cansız mahluk gibidir. Hiç bir kudreti yoktur.

b- Allah Teala, hadise olmadan onu bilmez.

c- Ahirette belli bir müddet geçtikten sonra Cennet ve Cehennem içindekilerle beraber yok olacak.

iPhone'umdan gönderildi

Nafiz Şahin

unread,
Dec 17, 2016, 10:48:02 PM12/17/16
to
RİDDET

SORU 26 -Riddet, ne demektir?

CEVAP: Riddet, baliğ, akil ve muhtar bir kimsenin: söz, fiil veya azm ile İslam'ın tümünü veya kesin olarak sabit olan bir hükmünü reddetmesidir. Bir kimse Allah'ı inkar eder veya bir Peygamberi yalanlar veya herhangi bir mahluka secde eder ya da İslam'ın hak oluşu hususunda tereddüt ederse dinden dönmüş olur. Böyle bir halde bulunan kimseye başvurulup yeniden İslam'a dönmesi için teklif edilir. Dönerse yapılacak bir şey yoktur. Riddet hususunda ısrar ederse idam cezasına çarptırılır.

Peygamber (sav) şöyle buyuruyor: "Dinini değiştiren kimseyi öldürünüz". İslam'a dönmesi için kendisine üç gün mühlet verilir ve bu süre zarfında hapiste tutulur.

iPhone'umdan gönderildi

Nafiz Şahin

unread,
Dec 18, 2016, 11:53:57 PM12/18/16
to
SORU 27 -Küfrü gerektiren söz ve fiillerin bir kısmı nelerdir?

CEVAP: Küfrü gerektiren sözler birkaç çeşittir.

1- Cenabı Allah ile ilgili sözler: Bir kimse Allah'ın Kur'an-ı Kerim ya da mütevatir sünnet yoluyla sabit olan bir ismini inkar eder yahut asılsız olduğuna inanır veya Allah, Kuddüs, Kayyum, Rahman gibi Allah'a has olan isimleri başkası için kullanırsa kafir olur. Bir kimse falan adam gaybı bilir veya kalbimden geçen şeyleri bilir veya Meşayihin ruhu hazır olup halimize vakıftırlar derse yine kafir olur.

Bir kimse "ben bu işi yapmış isem kafir olayım" dese ve o işi yapmamış ise de kafir olur. Çünkü ihtimalen de olsa küfre rıza göstermiş olur.

2- Peygamberlerle ilgili sözler: Peygamberimiz (sav) başta olmak üzere bütün peygamberlere İman edip zina, hıyanet ve yalan gibi günahlardan münezzeh olduklarına inanmak gerekir. Zikredilen şeylerden birisini onlara isnad etmek küfürdür. Bir kimse Peygamber'e (sav) İman eder, fakat Kadiyanilar gibi son Peygamber olduğuna inanmazsa mürted olur.

Bir kimse Hz. Aişe'ye kazf edip (iftirada bulunup) hıyanet ile itham ederse mürted olur. Hz. Ebubekir el-Sıddık ile Hz. Ömer"in hilafetlerini inkar etmek de racih kavle göre küfürdür.

3- Kur'an-ı Kerim ile ilgili sözler: Kur'an-ı Kerim'in bir ayetini inkar edip küçümsemek irtidada vesiledir. Mesela Kur'an-ı Kerim, faiz, zina, içki gibi şeyleri yasaklayıp; namaz, oruç, zekat, hac kadının örtünmesini ve gusül gibi şeyleri de emretmiştir. Bunun hilafını söylemek İslam'dan dönüş sayılıp irtidad meydana getirir. Bir kimse mühimsemeyerek Kur'an-ı Kerim veya Peygamberin hadisini ayak altına alır veya yastık olarak kullanırsa kafir olur. Yine bir kimse: "Hıristiyan veya yahudi olan kimselerin Cehennem azabına müstehak olup olmadıklarını bilmiyorum" dese mürted olur.

Bir kimse, mesela Edison beşeriyete hizmet ettiği için İslam'a inanmamış ise de Allah'ın nezdinde kıymetli olup Cehennem'e müstahak değildir, dese yine mürted olur. Çünkü Kur'an-ı Kerim İslam'a inanmayan kimselerin amelinin serap gibi olup kendilerine fayda vermeyeceğini açıkça ifade ediyor. Yukarda söylenen bu söz, bu ilahi hükme ters düşüyor.

4- İlimle ilgili sözler: Bir kimse fıkıh, tefsir, hadis, aka'id gibi ilimlerle alay edip onları istihfaf ederse kafir olur. Bir kimse ulemaya hakaret eder yani İslami ilmi okudukları için onları tahkir ederse mürted olur.

5- Çeşitli meseleler: Bir kimse İslam'ın kabul etmediği bir zihniyeti sevip müdafaa eder veya küfrü tasvip ederse mürted olur.

6- Bir kimse hıristiyan, yahudi ve mecusilerin bayramını kutlar, ona tazim eder veya o günde yaptıkları yemeği pişirirse mürted olur.




iPhone'umdan gönderildi

Nafiz Şahin

unread,
Dec 20, 2016, 1:12:10 AM12/20/16
to

SORU 28 -Riddet üzerine ne gibi şeyler terettüp eder?

CEVAP: Riddet üzerine terettüp eden şeyler şunlardır:

1- Evlilik bağının kopması. Yani mürted olan kimsenin riddet sebebiyle nikahı ortadan kalkar. Artık zevcesinin yabancı bir kadından farkı kalmaz. Arzu ederse kocasını tamamiyle terk eder, isterse de kocası tevbe edip İslam'a dönerse yeni bir nikah ile kendisiyle evlenebilir. Şafi'i mezhebine göre mürtede tanınan müddet zarfında İslam'a dönerse nikahı sabit olup bozulmaz.

2- Kestiği hayvanın eti yenmez.

3- Avladığı hayvan yenmez.

4- Şahidliği müteber değildir.

5- Varis olamaz.

6- Alış-veriş, hibe ve icare gibi muameleleri geçerlidir. Şafi'i mezhebine göre ise bütün tasarrufları batıl olur. Ancak gecikmeyi kabul eden vasiyet gibi şeylerde tasarrufu bekletilir. Şayet tevbe edip İslam' a dönerse infaz edilir. Yoksa red edilir.

7 -İslam'a dönmediği takdirde idam edilir.

8- Şafi'i mezhebine göre idamdan sonra serveti beytülmale devr edilir.


iPhone'umdan gönderildi

Nafiz Şahin

unread,
Dec 21, 2016, 1:16:26 AM12/21/16
to
SORU 29 -Küfrü gerektiren sözü söyleyen kimse mürted olur, zevcesi de ondan ayrılır dediniz. Konuyu biraz daha açıklar mısınız?

CEVAP: Küfrü gerektiren sözü söylemek nikahın bozulmasına sebep olur. Hanefi mezhebinde bu husus kesindir. Ancak Allah'a, Kur'an'a ve Hz. Muhammed (s.a.v) gibi mukaddesata dil uzatıp tezyif etmek bilittifak küfürü muciptir. Nikah ve ameli ibtal eder. Ma'azellah böyle bir irtidad vaki olursa mürted olan kimse tevbe etse de zevcesi isterse başkasıyla evlenebilir. Fakat küfür olup olmadığı hususunda ihtilaflı olan meselelerde her ne kadar ihtiyaten nikahın tazelenmesi lazım ise de zevcesi mutlaka gider nikah ortadan kalkmış olur, denilmez. Mesela ağıza, göze, hatta dine sövmek hususunda ihtilaf vardır. Bunlara sövmekle riddet meydana gelir diyen olduğu gibi, gelmez diyen de vardır. "Din" kelimesi göz ve ağız gibi sayılmaktadır. Çünkü halkın örfünde kötü ahlak manasına da gelir. Bunun için bir kimse birisinin dinine söverse kötü ahlakını murad etmiş olabileceğinden küfrüne hüküm verilmez. Yalnız ihtiyaten nikahın tazelenmesi için emir edilir.



iPhone'umdan gönderildi

Nafiz Şahin

unread,
Dec 21, 2016, 11:01:37 PM12/21/16
to
SORU 30 -Kafir olan kimselerin baliğ olmadan ölmüş çocukları cennetlik mi olacaklar, cehennemlik mi olacaklar?

CEVAP: Müslüman olan kimselerin baliğ olmadan ölmüş çocukları icma ile cennetliktirler. Fakat kafirlerin çocukları hakkında dört görüş vardır.

1- Birinci görüş, cennetliktirler. Muhakkik ve araştırmacı alimler de bu görüşü te'yid etmektedirler. Kur'an-ı Kerim şöyle buyurur: "Peygamber göndermedikçe azab verici değiliz" (İsra, 15) Malum olduğu gibi, çocuk ve deli olan kimseler mükellef olmadıkları için Peygamberlere muhatap da olmazlar. Başka bir ayette de şöyle buyurulur:
"Hiçbir kimse bir başkasının günahını yüklenemez". Bir kimse bir cinayet işlerse oğlu cinayetinden sorumlu olmadığı gibi kafir olan kimsenin oğlu da, küfründen sorumlu değildir. En kuvvetli görüş budur.

2- İkinci görüş, babalarıyla birlikte cehennemliktirler.

3- Üçüncü görüş, çekimserdir, hiç bir görüş beyan etmiyor ve işi Allah'a bırakıyor.

4- Dördüncü görüş, Allah'ın şaki olarak bildiği kimseler cehenneme, said olarak bildiği kimseler de cennete gireceklerdir.


iPhone'umdan gönderildi

Nafiz Şahin

unread,
Dec 22, 2016, 11:51:23 PM12/22/16
to
SORU 31 -Halk arasında meşhur bir söz vardır, "Peygamber taşa veya kayaya bastığı zaman, taş veya kaya yumuşar, peygamberin ayak izi görünürdü; toprağa bastığı zaman da hiç bir iz bırakmazdı" bu söz doğru mudur, aslı var mıdır?

CEVAP: Ibn'i Hacer el-Heytemi böyle bir sorunun cevabına İmam Suyuti'nin sözünü nakletmekle yetindi. İmam Suyuti şöyle diyor:

"Bu söz için bir kaynak, bir sened bulamadığım gibi, hiç bir hadis kitabının rivayet ettiğine de rastlamadım"

İmam Suyuti ve İbn'i Hacer"in bu beyanlarına göre Peygamberin meşhur ayak izi meselesi, ilmi bir hüviyete haiz değildir. Bununla beraber Peygambere isnad edildiği ve Peygamberin ayak izidir diye şöhret bulduğu için ona hürmet etmek ve Peygambere salevatı şerife getirmek iyi bir amel sayılır.

iPhone'umdan gönderildi

Nafiz Şahin

unread,
Dec 24, 2016, 12:56:42 AM12/24/16
to
SORU 32 -Bir çok kimse Peygamber (sav)'e yapılan büyü dolayısıyla akli dengesini kaybettiğini böylelikle de yapmadığı şeyi yaptığı, söylemediği şeyi de söylediğini tahayyül ediyordu. "Felak ve Nas" süreleri bu büyünün bozulması için inmiştir denilmektedir. Bütün bunlar doğru mudur?

CEVAP: Müfessirlerin bir çoğu "Felak" suresinin tefsirini yaparken, soruda geçen meselelere temas etmektedirler. Bazı hadislere istinad ettirdikleri görüşlerinin özetini aşağıya alıyorum:

Medine'de Yahudilerden Lebid b. Asam Hz. Peygamber'e büyü yaptı. Yapılan bu büyü sonucunda Resulüllah (sav) rahatsız oldu; münasebette bulunmadığı halde zevcesiyle münasebette bulunduğu, herhangi bir şeyi yapmadığı halde, o şeyi yaptığı hayaline kapıldı.

Bu durum bazılarına göre kırk gün, bazılarına göre altı ay, bazılarına göre ise bir yıl kadar sürmüştür. Meleklerin büyü düğümlerinin atıldığı yer olan kuyuyu göstermesi üzerine büyü kuyudan çıkartıldı. Resulüllah, nüzul sebebleri bu olay olan 'Felak ve Nas" surelerini büyü üzerine okudu, büyü düğümleri tek tek çözüldü. Resulüllah (sav)'da şifa buldu."

Müfessirlerin ifade ettikleri üzere Resulüllah (sav)'e büyü yapılmış ve bunun sonucunda da rahatsız olmuşlardı. Ancak olayda bazı abartmaların da olduğu muhakkaktır. Çünkü Resulüllah'ın nakledildiği gibi aklı dengesi hiç bir zaman bozulmamış, yapmadığı şeyi yapmış, ya da söylemediği bir şeyi söylemiş gibi bazı hayallere de kapılmamıştır. Bütün bunlar birer yalan ve iftiradır. Eğer iddia edildiği gibi bir durum sözkonusu olsaydı, Resulüllah'ın (sav) söz ve fiillerine itibar edilmezdi. Kaldı ki bu durum vahiy ile vahiy olmayan şeylerin birbirine karışmasına yol açacağı için Müslümanlar için hüccet teşkil etmeleri mümkün olmazdı. Oysa böyle bir durum yoktur ve tamamiyle uydurmadır. Hanefi mezhebinde "Müctehid fil-Mesail veya Muhariç" kabul edilen ve "Cassas" unvanıyla da şöhret bulan Ebu Bekr ElRazi konu ile ilgili olarak şöyle demektedir: "Bazıları Resulüllah'a yapılan sihrin, Resulüllah üzerinde büyük etkileri olduğunu, öyle ki Resulüllah'ın yapmadığı bir şeyi yapmış, söylemediği bir şeyi söylemiş duygusuna kapıldığını söylemektedirler. Ancak bütün bunlar yalan ve aslı olmayan iftiralardır. Mülhidlerin yaptığı kasıtlı ilavelerdir. Allah Teala bu iddiayı yalanlayarak şöyle demektedir: "Zalimler siz sadece büyülenmiş bir adama tabi oluyorsunuz, dediler".

Bazı müfessirler bu hususta yapılan mübalağa ve abartmalara dikkat etmeden ne işitmişlerse kitaplarına geçirmişler, oysa itikada taalluk eden bu gibi meselelerde dikkatli olmak gerekmektedir.



iPhone'umdan gönderildi

Nafiz Şahin

unread,
Dec 25, 2016, 1:39:37 AM12/25/16
to
SORU 33 -Türkiye'nin çeşitli vilayetlerinde Peygamber (sav)'in sakalı şerifinin bazı kılları bulunur. Ramazan-ı şerifin Kadir gecesinde bu kıllar halkın ziyaretine çıkarılıyor. Bunlar söylendiği gibi gerçekten Peygamberin sakalı mıdır?

CEVAP: Türkiye'de ve İslam aleminin birçok ülkesinde bulunan bu tip kıllar Peygamber'in sakal-ı şerifinden olabildiği gibi saçından da olabilir. Çünkü Peygamber (sav) Veda haccında tıraş oldu. Teberrük için saçını sahabelerin yanında kalması istendiğinden Peygamber (sav) onu dağıttı. İbn'i Hacer bu hususta Peygamber (sav) in kıllarıyla teberrük etmenin sünnet olduğunu söylüyor.

Ancak bugün mevcut olan bu kıllar kesin olarak Peygamber'in kıllarıdır deyip bunu İspatlamak zordur.

Yalnız Müslümanlar Peygamberin kıllarıdır diye İnanıp teberrük ettikleri İçin mükafata nail olacakları hususunda şüphe yoktur.

Ancak Urfa 'ya müftü olarak tayin edildiğim zaman bu kılların erkek, ve kadınların karışık olarak ziyaretine arz edildiğini ve İslam'ın kabul etmediği bir tarzda ziyaret yaptırıldığını gördüm. Bunun üzerine erkeklere ayrı, kadınlara ayrı bir zaman tahsis ederek bu ziyareti yaptırdım. İnşallah Müslümanlar bu hususta İslam'a uygun olarak hareket edeceklerdir.



iPhone'umdan gönderildi

Nafiz Şahin

unread,
Dec 26, 2016, 6:51:23 AM12/26/16
to
SORU 34 -Bazı inancı zayıf olan kimseler Peygamberin miraç hadisesine inanmıyorlar. Miraç hadisesine inanmamak küfre vesile olur mu?

CEVAP: Miraç ile isra birbirleriyle ilgili oldukları için kısaca her ikisini açıklamak icab eder. İsra lügatta; "gece vaktinde yürütmek" anlamını ifade eder. Istılahta ise Peygamberi gece vaktinde Mescid-i Haram'dan Mescid-i Aksa'ya götürmektir. İsra hadisesi, Kur'an-ı Kerim'in nassı ile sabit olduğundan onu inkar etmek küfürdür.

Miraç ise; lügatta merdiven gibi, yükseğe çıkmak için vasıta olan şeydir. Istılahta ise Peygamber'in Mescid-i Aksa'dan semalara ve alem-i ulviye çıkmasıdır. Miraç olayı Peygamber'in hadisiyle sabit olmuştur. Ancak hakkında varid olan hadisler mütevatir değil, meşhur ve ahad olduklarından onu -Miraçı- inkar eden kimse kafir değildir, bidatçıdır. Ulemanın çoğu, Necm süresinin miraça delaletinin kat'i değil, zanni olduğunu söyler.

İsra ile miraç ruh ile mi, yoksa ruh ve cesedle mi olmuştur? Bu hususta ihtilaf vardır. Ehli sünnet ve-l cemaatın kahir ekseriyetine göre İsra ile miraç ruh ve cesedle olmuştur.

Ruh ve cesedle oluşları tuhaf görünse de, uzak görmemek lazımdır. Bütün mucizeler böyle değiller mi? Yani harikulade ve tuhaf şeylerdir. Ayrıca yer ve gökleri yaratan Allah'ın kudretine nisbet edildiği zaman miraç hadisesi küçük bir olaydır. Peygamberlik davası, bundan daha garip görünen bir temele dayanır. Çünkü Peygamber (sav) bütün dünyaya şöyle ilan ediyordu: "Ben Allah'ın Resulüyüm, Cebrail benimle Allah arasında bir vasıtadır. Bana vahy getirir. Bu hayattan sonra ahiret hayatı vardır. Ahiret hayatını kurtarabilmek için bana tabi olmak icab eder. Bana tabi olmayan kimse mutlaka ziyandadır, ahiret aleminde Cennet ve Cehennem vardır. Bana inananlar Cennet'e, inanmayanlar Cehennem'e gideceklerdir."

Bu söz ve iddialar bir şahsın Mekke'den Mescid-i Aksa'ya, Mescid-i Aksa'dan da göklere kadar gittim demesinden daha büyüktür.

Hz. Aişe, Mu'aviye, Enes, İkrime ve Hasan el-Basrı'nin bir rivayetine göre Hz. Peygamber'in isra ile miraçı ruhani yani rüyayı sadıka ile olmuştur. Bizim inancımız, Ehli Sünnet ve'l-Cemaat'in kahir ekseriyetinin (çoğunluğunun) inancı gibidir. Bir meselede icma veya icmaya yakın büyük çoğunluğun kararı olursa onu kabullenmek lazımdır. Ayrıca bu olay rüyada vaki olsaydı inanmayan kimselerin tepkisine vesile olup da onların mürted olmalarına sebep olmazdı. Bununla beraber isra ile miraç hadisesinin rüyada vaki olduğuna inanan kimse için, "kafir" veya "müptedi"dir diyemeyiz. Hülasa Ehli Sünnet ve'l-Cemaat'in görüşüne göre isra ile mırac ruhen ve ceseden vaki olmuştur. Peygamber (sav) beşer gücüyle bunu yapmamıştır. Uzaydaki milyarlarca yıldızları yaratıp gezdiren Allah Teala yapmıştır ve kendisi için gayet kolaydır. İsra hadisesini inkar eden kimse kafir, mıracı inkar eden de ehli
bid' attır.


iPhone'umdan gönderildi

Nafiz Şahin

unread,
Dec 26, 2016, 9:21:13 PM12/26/16
to
SORU 35 -Vahiy katiplerinin sayısı ne kadardır ve kimlerdir?

CEVAP: Vahiy katiplerinin sayısının yirmi altı kişiden meydana geldiği belirtilmektedir. Bazı rivayetlere göre ise kırk iki kişi idiler. Önemlilerinin isimlerini alıyoruz: Ebu Bekir, Osman, Ali, Abdullah bin Sa'd Al-Amiri, Amir bin Fuheyre, Abdullah bin Erkam, Ubey bin Ka'b, Sabit b. Semmas, Zeyd bin Sabit, Muaviye bin Ebi Sufyan, Yezid bin Süfyan, el-Muğire b. Şube, Zubeyr b. Avvam, Halid b. Velid, Amr b. As, Abdullah b. Revaha, Abdullah bin Ubey (ra)'dır. Katipliğe bunlar arasında en çok önem verenler ise Zeyd b. Sabit ile Muaviye (r.a)'dır.



iPhone'umdan gönderildi

Nafiz Şahin

unread,
Dec 27, 2016, 10:25:54 PM12/27/16
to
SORU 36 -Muaviye hakkında çeşitli sözler söylenmektedir. Onu savunan olduğu gibi lanetleyen de vardır. Bu adam nasıl bir zattır, sahabi sayılır mı?

CEVAP: Muaviye (ra)'hı sahabe olduğunda şüphe yoktur. O, İslam'a karşı büyük mücadeleler veren Ebu Süfyan'ın oğludur. Babasından gizli olarak Müslüman olmuştur. İmam Nevevi onun hakkında şöyle diyor: "Muaviye (ra) "Hudeybiye günü Müslüman oldu. Ve Müslümanlığını anne ve babasından gizli tuttu. Peygamber (sav) ile birlikte "Huneyn savaşında bulundu. Peygambere gelen vahyi yazan katiplerden biriydi."

Hz. Peygamber'den yüzaltmışüç hadis rivayet etmiştir. Buhari ile Müslim bunlardan dört hadis üzerine ittifak etmişlerdir. Ayrıca Buhari dört, Müslim de beş hadisini ayrı ayrı rivayet etmişlerdir. O, bazı hadisleri sahabelerden rivayet ettiği gibi, bazı sahabeler de ondan hadis rivayet etmiştir. Ebu Bekir (ra) onu Şam'a vali olarak tayin etti. Ömer (ra) ve Osman da Şam'da vali olarak bıraktılar. Peygamber (sav) kendisine şöyle dua etmiş:
"Allah 'ım onu yol gösteren ve hidayete eren bir kimse kıl." Vefat etmeden önce, Peygamber'in kendisine hediye ettiği bir elbiseyle kefenlenmesini vasiyet etti. Peygamber'e o kadar aşık idi ki, kendisinde olan Peygamber' e ait üç tırnak parçasının vefatından sonra ufalanıp gözüne ve ağzına konulmasını vasiyet etti. "Bunu yapın ve beni Erhamü er-Rahimin'e bırakın" dedi.




iPhone'umdan gönderildi

Nafiz Şahin

unread,
Dec 29, 2016, 12:57:22 AM12/29/16
to
SORU 37 -Kur'an-ı Kerim, Azer'in, İbrahim Peygamber'in babası olduğunu beyan ettiği halde bazı kimseler Azer'in onun babası olmadığını ileri sürüyorlar. Bu hususu açıklar mısınız?

CEVAP: Şüphesiz insanların efendisi ve en büyüğü Hz. Muhammed (sav)'dir. Ondan sonra uzaktan büyük dedesi olan Hazret-i İbrahim (sav) gelir. Hz. Muhammed (sav) onun sülalesinden, İsmail (sav) kolundan gelmedir.

Azer, Hazret-i İbrahim'in babasıdır diyen olduğu gibi, amcasıdır diyen de olmuştur. Zeccac diyor ki: "Neseb ve soy bilginleri ittifak halinde İbrahim'in babasının Tarih olduğunu söylüyorlar." Mükatil ve İbn'i İshak el-Kuşeyri de bu hususta şöyle diyor: "İbrahim'in babasının ismi Tarih de olsa lakabı Azer'dir." Hasan el-Basri ise aksini söylüyor. Ona göre, ismi Azer lakabı da Tarih'dir. Bazı bilginler "Azer Hz.İbrahim'in babası değil amcasıdır. Mecazen amcaya da baba denilir" diyorlar.

Remli de şöyle der: "Hiç bir peygamberin babası kafir olamaz diyen kimse yanılmıştır. Bu sözü söyleyen kimse şi'ilere ayak uydurduğu gibi Kur'an ve sünnete de ters düşmektedir. Çünkü Kur'an-ı Kerim müteaddid yerlerde, açıkça Azer'in, İbrahim'in babası olduğunu beyan ediyor. Azer onun amcasıdır" demek için hiç bir belge yoktur. Gereksiz mecaza gitmek doğru değildir. Tefsir uleması ile ehli sünnet bilittifak İbrahim'in babasının kafir olduğunu beyan etmişlerdir.



iPhone'umdan gönderildi

Nafiz Şahin

unread,
Dec 30, 2016, 12:49:18 AM12/30/16
to
SORU 38 -Cin denilen yaratık nedir? Bunların varlıklarına inanmak gerekir mi, inanmayan kimse Müslüman sayılır mı?

CEVAP: Allah'ın halifesi ve çeşitli ahkam ve ibadetle mükellef olan insanın aslı toprak olduğu ve topraktan neş'et eden gıdalarla beslendiği gibi, Cin de çeşitli ahkam ve ibadetle mükellef olup ateşten yaratılmış bir çeşit yaratıktır. Varlığında şüphe yoktur. Kur' an-ı Kerim, Sünnet-i Seniyye ve icma-ı ümmetle sabit olduğundan varlıklarını inkar etmek küfürdür, Kur'an-ı Kerim, cinler hakkında birçok ayet serdetmiştir. Hatta Kur'an-ı Kerim'de yer alan ve onların ismini anıp, durumlarını açıklayan cin süresi de vardır. İnsanların bir kısmı mü'min, bir kısmı kafir olduğu gibi cinlerin de bir kısmı mü'min, bir kısmı kafirdir.

"De ki cinlerden bir topluluğun dinleyip de şöyle söyledikleri bana vahiy olunmuştur. Gerçekten bizi doğru yola ileten hayret verici güzel bir Kur'an-ı dinledik. Biz de ona iman ettik, kimseyi Rabbimize asla ortak koşmayacağız".

"De ki cinlerden bir topluluğun dinleyip de şöyle söyledikleri bana vahiy olunmuştur. Gerçekten bizi doğru yola ileten hayret verici güzel bir Kur'an-ı dinledik. Biz de ona timan ettik, kimseyi Rabbimize asla ortak koşmayacağız".

"İçimizden Müslüman olduğu gibi hak yoldan sapanlar da vardır. Müslüman olmuş olan kimseler hak yolu arayanlardır. Hak yoldan sapanlar ise onlar Cehenneme odun oldular".

Bakteri ve mikrop gibi canlı mahluklar bize görünmediği halde, var olduklarından, hele bu zamanda şüphe olmadığı gibi, cinlerin de bize görünmemeleri yok olmalarına delil teşkil etmez. Varlıkları kesindir. Birçok kimse cinlerle görüşüp onlardan söz ettiği gibi İbn'i Mes'üd'dan gelen rivayete göre Peygamber (sav) de cinlerle görüşmüştür. Yalnız İbn'i Abbas: Peygamber (sav)'in cinlerle görüşmediğini, belki onlardan bir cemaatin Peygamber'e gelip sabah namazında okuduğu zammı sureleri dinlediklerini beyan ediyor.

Eskiden Müslüman olmayan bazı tabib ve felsefeciler cinlerin varlığını inkar ediyorlardı. Şimdi de onların devamından ibaret olan bazı sapıklar da, onları inkar etmektedir. Aslında bunların varlıklarını inkar eden kimse, şeytan ve melekleri ve dolayısıyla meleklerden olan Cebrail vasıtasıyla gelen vahyi de inkar eder. Bunların varlıklarını inkar etmek, aslında İslam'ın temelini inkar etmekten kaynaklanmaktadır.




iPhone'umdan gönderildi

Nafiz Şahin

unread,
Dec 31, 2016, 12:51:45 AM12/31/16
to
Fetvalar

SORU 39 -İslam dini ilahi bir nizam olup dünya ve ahirete ait olan her şeyi kapsar. Bu sözün manası nedir?

Halk:

"Kur'an-ı Kerim bütün sanat ve icatlardan söz ediyor. Ancak Müslümanlar onu kavrayamıyorlar" diyor. Böyle olursa Peygamber (sav)'in "Siz dünyanıza ait olan şeyleri daha iyi bilirsiniz" sözünün manası nedir?

CEVAP: (İslam dini ilahi bir nizam olup dünya ve ahirete ait olan her şeyi kapsar). Yani ister dünya ister ahirete ait olsun her şeyin hükmü mutlaka İslam dininde mevcuttur. Ve yüce İslam dini o hükmü

açıklamıştır.

Yani faydalı olduğu için "farz, vacip veya sünnettir, zararlı olduğu için de mekruh veya haram" demiştir. Ne faydası ne de zararı olmayanlar da mubahtır. Demek oluyor ki din ile dünya arasında tekabül yoktur. Her şey ister dünyevi, ister uhrevi olsun mutlaka dinin şemsiyesi altındadır. Din ile ahiret arasında çatışma olmadığı gibi, din ile dünya arasında da çatışma yoktur. Ancak dünya ile ahiret birbiriyle tekabül eder. İslam'ın kaynağı olan Kur'an-ı Kerim bir hidayet ve nizam kitabı olduğundan dolayı, coğrafya, astronomi ve teknoloji dersini vermez. Mesela uçak, tank ve karayolları vasıtalarından söz etmediği gibi onların icadından da söz etmemiştir. Peygamber (sav) bir insandı.Her şeyi bilmezdi. Ancak Cenab-ı Hak kendisine ne öğretmiş ise onu bilirdi,başka bir şeyi bilmezdi. İşte Peygamber (sav) buna işaret ederek: "Siz dünyanıza ait olan şeyleri daha iyi bilirsiniz" buyuruyor.

Nafiz Şahin

unread,
Dec 31, 2016, 11:24:32 PM12/31/16
to
SORU 40 -İslam sadece ahiret dini midir?

Bazı kimseler "İslam Dini" Hıristiyanlık gibi sadece ahiret dinidir. Dünya işleriyle ilgilenmez. Çünkü Peygamber (sav) Müslim'in rivayet ettiği bir hadiste şöyle buyurur:

"Siz dünya işini benden daha iyi bilirsiniz."

Peygamber (sav) dünya işini ve idare usulünü bilseydi böyle demezdi diyorlar. İslam sadece ahiret dini midir?

CEVAP: İslam Dini ahirete baktığı gibi dünyaya da bakan bir dindir. Bunu daha iyi anlayabilmek için şu ön bilgilere ihtiyaç vardır.

Kur'an-ı Kerim'de ve Sünnet-i Seniyyede yer almış olan hükümler üçe ayrılır.

1- Itikat ile ilgili hükümler: Yani Allah, Melekler, Kitaplar, Peygamberler, Ahiret Günü, Kaza ve Kader gibi inanılması gereken şeylere İman etmek.

2- Ahlak ile ilgili hükümler: Yani ihlas, doğruluk, emin olmak, verilen söze bağlı kalmak, yumuşak olmak, cömertlik göstermek vb. herkeste bulunması gereken güzel ahlakla süslenmekle ilgili hükümler. Yine riyakarlık, yalan söylemek, hiyanet etmek, ahde bağlı kalmamak, katı davranmak, cimri olmak vs... gibi herkesin kaçınması gereken çirkin huylarla ilgili ahlaki hükümler.

3- Ameli hükümler: Bu da iki kısımdır: a) Namaz, oruç, zekat, hac ve nezir gibi insanı Allah'a bağlayan ibadet bağları ile ilgili hükümler.

b) Alışveriş, riba, rehin, icare, gasp, vekalet, sulh, vakıf, kefalet, borç vermek, ortaklık kurmak, nikah, talak vb.. insanların birbirleriyle olan muamelat hükümleri. Fıkıh ıstılahında Muamelat hükümleri dediğimiz bu hükümler, ameli hükümlerin ibadetlerle ilgili hükümlerinin dışında kalan bölümüdür.

Zamanımızda muamelat hükümlerini şu bölümlere ayırmışlardır:

1) Ahval-i Şahsiye: Aileyi, zevc ve zevce ilişkilerini, diğer akrabalarla olan ilişkileri konu alır. Hakkında varit olan Kur'an-ı Kerim ayetlerinin sayısı 70'dir.

2) Hukuk: Yani alış-veriş, icare, rehn, kefalet, ortaklık, borç vermek vb.. mali işleri tanzim eden hükümler. Haklarında varit olan ayet sayısı 70'i bulmaktadır.

3) Ceza ile ilgili hükümler: Yani mükellefin işlediği suçlar ile müstehak olduğu cezayı beyan eden hükümlerdir. Haklarında varit olan ayet sayısı 30'dur.

4) Muhakemat hükümleri: Yani hüküm verme, şahitlik yapma ve yemin etme konularını içine alan hükümlerdir. Haklarında varit olan ayet sayısı 13'dür.

5) Fert ve devlet ilişkileri ile ilgili hükümler: İktidar ile vatandaş arasındaki bağı belirtip, fert ve toplumun haklarını genel kaidelere bağlayan hükümlerdir. Bu konuda Kur'an-ı Kerim'de varit olan ayet sayısı 10'dur.

6) Devlet Hukuku: Yani İslam Devleti ile Müslüman olmayan devletler arasındaki ilişkileri beyan eden hükümlerdir. İlgili ayet sayısı 25'dir.

7) Ekonomi hükümleri: İlgili ayet sayısı 10' dur. Bu saydıklarımızın yanında her konuyla ilgili Peygamber Efendimiz (sav)'in birçok hadisleri vardır. Herbirini ayrı ayrı zikredecek olursak söz çok uzayacaktır.

Bu durumda, İslam Dini sadece ahiret ve ibadet dinidir dersek, Kur'an-ı Kerim'in ve hadis-i şeriflerin dünya hükümleri ile ilgili ayetlerini ne yapacağız. Onları inkar etmek mümkün olmadığı gibi te'vil etmek de mümkün değildir. Bundan dolayı diyoruz ki, İslam dini ahiret ve ibadet dini olduğu gibi, aynı zamanda dünya ve hukuk dinidir. Bunu inkar etmek, ayet ve hadisleri inkar etmek demektir. Peygamber (sav)'in "Siz dünya işini daha iyi bilirsiniz" hadis-i şerifine gelince;

1- Kavli Sünnet: Peygamber (sav)'in söylediği şeyler.

2- Fiili Sünnet: Namaz, Hac vb. yaptığı fiiller.

3- Takriri Sünnet: Ashabın söylediği veya yaptığı şeylere Peygamber (sav)'in ses çıkarmaması, onları kabul edip muvafakat göstermesidir.

Bu üç sünnet de ayrıca üç gruba ayrılır:

A) Mütevatir Sünnet: Yalan söyleyip söz uydurmak üzere anlaşma yapmaları mümkün olmayan bir cemaat tarafından Peygamber (sav)'den rivayet edilen hadislerdir. Sonra yine bu vasıfa haiz olan bir topluluk da sözü edilen bu cemaatten onu rivayet eder. Namaz, oruç ve Hac gibi ibadetleri eda etmek hakkında Peygamber (sav)'den rivayet edilen sünnetler bu kabildendir. Kavli sünnetlerin mütevatiri yok denecek kadar azdır veya yoktur. Yani mütevatirdir denilen kavli sünnetlerde ittifak vaki olmamıştır.

B) Meşhur Sünnet: Bu bir iki sahabe veya tevatür derecesine varmamış bir cemaatin Peygamber (sav)'den rivayet ettikleri sünnettir. Sonra bunlardan tevatür derecesine varmış bir topluluk o hadisi rivayet eder. Ve bu tevatür silsilesi devam eder.

Mütevatir Sünnetle aralarındaki fark: Mütevatir Sünnette her tabakanın ravileri tevatür derecesine varmıştır. Meşhur sünnette ise ilk tabaka mütevatir olmazsa da, diğer tabakalar bize gelinceye kadar mütevatirdir.

C) Ahad Sünnet: Bu grup sünnetde birinci tabakadaki raviler tevatür derecesine ulaşmadıkları gibi onu takip eden diğer tabakalardaki raviler de mütevatir değildir. Kütüb-ü Sitte'deki hadislerin çoğu bu kabildendir.

Mütevatir Sünnetin vürudu katidir. Onu inkar etmek küfürdür. Meşhur ve Ahad Sünnetleri ise, vürudları kat'i olmadığından senetsiz olarak inkar etmek küfür olmazsa da fıskı gerektirir. Mütevatir hüviyetine ulaşmayan hadislerin ravilerinin yalan söylemeleri mümkündür. Ancak bu ravilerin adalet ve güvenilirlikleri cerh ve tadil ehlince sabit olduğundan rivayetleri zanni galip ile sabittir. Amel için zanni galip de kafi gelir. Yalnız burada şuna da dikkat etmek gerekir. Eğer bir meşhur veya ahad hadis, Kur'an-ı Kerim 'in bir rivayetine tetabuk ediyorsa, bu hadisin hükmünü inkar etmek küfürdür.

Sünnet konusunda bilmemiz gereken bir diğer husus da şudur: Peygamber (sav)'den sadır olan bazı söz ve fiiller emir mahiyetinde değildir. Onları mutlak yapmak gerekmez. Bunlar da üç kısımdır:

1- İnsan olarak kendisinden sadır olan tabii şeyler. Ayağa kalkmak. oturmak. yatmak, uyumak, yemek ve su içmek gibi. Bunlar normal ihtiyaçlar olup yasama veya emir değillerdir.

2- Ziraat, ticaret, savaş ve tedavi gibi işlerde denemeye veya zanna istinaden söylediği sözler veya yaptığı işlerdir. Bu neviden hadisler de emir veya yasama değildir. Denemeye veya şahsına ait bir şeydir. Bedir savaşında Peygamber (sav)'in orduyu uygun gördüğü bir yere yerleştirmek istediğinde bir sahabinin kalkarak:

'Ya Resulüllah! Allah mı burada yerleşmemizi emretti, yoksa bu savaşın gereği ve sizin görüşünüz müdür?" deyince Peygamber (sav)'in: "Bu benim görüşüm ve savaşın gereğidir" demesi ve aynı sahabenin kalkarak "Öyle ise burası uygun değildir, şurası daha uygundur" diyerek fikrini beyan etmesi hadisesinde olduğu gibi.

Yine Peygamber (sav)'in Medine'ye hicret ettiklerinde ashabın hurma ağaçlarını aşılamalarını görmesi üzerine aşılanmazsa da olacağını söylemesi bunun üzerine ashabın aşılamayı terk etmeleri neticesinde o senenin hurma mahsulünün bozuk çıkması. Peygamber (sav)'in de "Siz dünya işlerini benden daha iyi bilirsiniz" buyurmaları bu neviden olan hadislere birer örnektir.

3- Peygamber (sav)'e has olan şeyler. Mesela; Cenab-ı Hak dört kadından fazla evlenmeyi yasaklamış ve dörtten fazla evli olanlara, fazla kadınlarından boşanmalarını emretmiştir. Peygamberimiz (sav)'in dokuz zevcesini de muhafaza etmesi kendisine has bir durumdu.Yukarıdan beri yapılan açıklamalardan da anlaşılacağı üzere, ilahi emirlere değil de Peygamber (sav)'in şahsi görüşlerine veya elde edilen tecrübelere dayanan sözleri veya fiilleri ittiba edilmesi gereken şeyler değillerdir. Söz konusu olan;

"Siz dünya işini daha iyi bilirsiniz" hadisi bu kabildendir. Sözün özü; İslam Dini itikat, ibadet ve ahiret dini olduğu kadar dünya dinidir de.. Ve her konu ile ilgili nice Kur'an-i Kerim ayetleri ve vahye dayanan Peygamber'in hadisleri vardır. Yalnız ibadet ve ahval-ı şahsiyye ile ilgili hükümler müstesna hukuk, ceza ve Devletler Hukuku gibi sahalarda İslam'ın genel hükümleri zikredilmekle yetinilmiştir. Açıklanması zamana ve ihtisas sahiplerine bırakılmıştır. Demek Peygamber (sav)'in iki yönü vardı. Birincisi nübüvvet yönüdür. Bu açıdan ne söyler ve yaparsa doğrudur. Söyledikleri vahye dayalıdır. Onda şüphe yoktur. "Allah günde beş vakit namazı farz kılmıştır" ve her namazın kaç rekat olduğunu beyan eden fiilleri bu kabildendir. İkincisi Beşeri yönüdür. Bu yön resmi değildir. Peygamber (sav)'in bu açıdan işlediği fiil ve sözleri üzerinde durulabilir. Tashiha kabildir. Bedir savaşında önce uygun olmayan bir yerde karargah kurup yerleşmesi, Bedir esirlerinden fidye alması, Medine halkına hurma ağacının aşılanmaması için tavsiyede bulunması ve bir hadise üzerine balı veya Mariye'yi kendine haram kılması bu kabildendir. Malum olduğu üzere Bedir savaşında Hübap b. Münzer"in müdahalesi üzerine Peygamber (sav) karargahın yerini değiştirerek Arapların harbin usulünü daha iyi bileceklerini söyledi. Yine Bedir savaşının esirlerinden fidye alması üzerine "Hiç bir peygambere esirler sahibi olmak yakışmaz". Ayet-i kerimesi nazil oldu. Ve Peygamber (sav) ağlamaya başladı. Müslim'in rivayetine göre de hurma aşılamasıyla ilgili olarak şu sözü söylemiştir: "Ben çiftçi değilim" başka bir rivayetle de: "Siz dünya işini daha iyi bilirsiniz" denilmektedir. Bal veya Mariye'yi kendine haram kılmasıyla ilgili olarak şu ayet nazil oldu: "Ey Nebi, neden Allah'ın sana helal kıldığı şeyi haram kılıyorsun" Bu tip misalleri çoğaltmak mümkündür.

Hayrunnas Men Yenfeunnas

insanların hayırlısı insanlara faideli olanıdır.

(Hadis'i Şerif)

iPhone'umdan gönderildi

Nafiz Şahin

unread,
Jan 2, 2017, 1:20:12 AM1/2/17
to

SORU 41 -Fıkıh ve usul kitaplarında geçen meşhur bir kaide vardır. "Zamanın değişmesiyle hükümler de değişir". Bu sözden ne anlaşılır? Zamanın değişmesiyle İslam'ın hükmünün değişmesi söz konusu mudur?

CEVAP: İslam'ın ana kaynakları dörttür. Kitap, Sünnet, icma ve Kıyas'dır. Kitap'dan maksat Kur'an-ı Kerim'dir. Kur'an-ı Kerim'de herhangi bir meselenin hükmü belirtilmişse, o hükümle amel edilmesi kesinlik arzeder. O hükümden başkasına itibar edilmez. Sünnet ise, Resülüllah'ın söz, fiil ve takriridir. Takririn manası huzurunda yapılmış veya söylenmiş herhangi bir şeye Resülüllah (sav)'in müdahalede bulunmamasıdır.

İcma ise, herhangi bir asırda müctehid ve fakihlerin herhangi bir husus üzerine ittifakları kastedilmektedir.

Kıyasa gelince hakkında ayet, hadis ve icma gibi hükümlerin olmadığı herhangi bir meseleyi belirtilmiş bir meseleyle aralarındaki illet dolayısıyla benzeterek hüküm vermektir.

İslami hükümlere kaynak olan hususlar ve esaslar işte yukarıda belirttiğimiz bu şeylerdir. Ancak İslam dini bunlara ilaveten örf ve adetlere de yer vermektedir. Yani Kur'an ve Sünnet'de hükmü belirtilmemiş herhangi bir meselenin hükme bağlanmamasında Kur'an ve Sünnet'e muhalif olmayan örf ve adetlere müracaat edilir. Dolayısıyla örf ve adetle hükme bağlanan herhangi bir husus zaman geçip de örf ve adet değişirse o hüküm de değişir.

Mesela bir zamanlar avret olmamasına rağmen örfe binaen baş açık gezmek çok çirkin ve kerih sayılmakta, hatta Şafii mezhebine göre fıska sebeb olarak gösterilmekteydi. Ancak bugün değişen örfe göre baş açık gezmekte herhangi bir sakınca yoktur ve fıska sebeb teşkil etmez. Yine fulus ve kağıt paralar zekata tabi tutulmaz iken bugün bunlar da aynen altın ve gümüşde olduğu gibi zekata tabi tutulmaktadır. Zamanın değişmesiyle hükümler değişir, sözünün manası yukarıda belirttiğimiz manalara hamledilebilir, yoksa maazallah, zamanın değişmesiyle Kur'an ve Sünnet'in hükmü değişiyor, demek mümkün değildir.

Nafiz Şahin

unread,
Jan 3, 2017, 12:35:41 AM1/3/17
to

SORU 42 -Şeriatın mahiyeti hakkında ileri geri konuşuyorlar , ilmi bir şekilde tarif edip manasını açıklar mısınız?

CEVAP: Şeriatın lügat manası izhar etme ve açıklamadır. 'Şerea' kelimesinden alınmadır. Istılahta ise; Cenabı Allah tarafından va'z edilip indirilen ilahi kanunlardır. Bu da Kur'an-ı Kerim ve vahye dayanan Peygamber (sav)'in Sünnet-i Seniyyesidir. Rağib el-İsfahani MÜFREDAT adlı eserinde bu kelimeyi şöyle tarif ediyor: Şeriat, yol anlamındadır. Bilahere ilahi yol için istiare edilmiştir. Ömer Nasuhi Bilmen, İstilahat-ı Fıkhiye Kamusunda ise şöyle demektedir: Şeriat, lisan-ı dinde Cenab-ı Hakkın kulları için va'z etmiş olduğu dini, dünyevi ahkamın heyeti mecmuasıdır. Bu itibarla din ile şeriat müteradiftirler. Müctehid ve fakihlerin ictihadleriyle ortaya attıkları mesele ve getirdikleri açıklamalar şeriate girmez. Bu onların görüşüdür, doğru olabildiği gibi yanlış da olabilir. Peygamber (sav) "Müctehid ictihadında isabet ederse iki, yanılırsa bir ecri vardır" buyurmuştur. Yalnız halk arasında meşhur olan şey şeriat, fıkıh kitaplarının muhtevasından ibarettir. bunun için Hanbeli alimlerinin bir kısmı şeriatı üç kısma ayırmışlardır:

1- Münezzel: Allah tarafından nazil olandır ki, Kur'an ve vahye dayanan Peygamber'in sünnetidir.

2- Müevvel: Bu da fakih ve müctehidlerin ictihad ve görüşleridir.

3- Muharref: Bu da hurafe ve uydurma hadislere dayanan batıl hükümlerdir. Ama doğrusu yukarıda belirttiğimiz gibi ictihad ile sabit olan hükümler de şeriate dahil olmadığı gibi muharref olan hükümler de dahil değildir ve batıldır, ictihad ile sabit olan hükümlere "Ahkam-ı Fıkhiye" denilir. Fıkhi hüküm ile, müctehidin görüşünde vaki olan hatanın İslam'a mal edilmemesi lazım gelir. Çünkü o görüş İslam'ın değil" kendisinin görüşüdür. Kişi ayrı, İslam ayrıdır. Bu yönden İslam'ı tenkit etmek bilgisizlikten kaynaklanır. İçtihada dayanan fıkhi hükümleri tenkit etmek normal ve mümkündür. Ama Kur'an'a ve sabit olan sünnete dayanan ve tevil götürmeyen hükümleri tenkid etmek küfür ve dalalettir. İçki neden haram olsun? Tesettür neden vacib olsun? Namaz farz değildir gibi sözleri söylemek ve Allah'dan gelen şer'i hükümleri inkar etmek küfürdür.

Nafiz Şahin

unread,
Jan 3, 2017, 3:31:16 AM1/3/17
to

Günün sorusu


Anne-baba sağlıklarında mallarını çocuklarına bağışlayabilirler mi?


Kişi, mülkiyetinde bulunan mal üzerinde dilediği gibi tasarruf hakkına sahip olduğundan, çocuklarından birine bağışta bulunurken diğerlerinin muvafakatını almak zorunda değildir. Bununla birlikte, anne babanın çocuklarına karşı başlıca görevlerinden biri de aralarında herhangi bir ayırım yapmaksızın onlara karşı eşit muamelede bulunmaktır. Böyle bir davranış, onların görevi olduğu kadar çocuğun da tabii hakkıdır. Çocukların kız-erkek, büyük-küçük olması sonucu değiştirmez. Hz. Peygamber (s.a.s.), “Allah’a karşı sorumluluk bilinci içinde olun ve çocuklarınız arasında adaletli davranın.” (Buhari, Hibe, 12-13; Müslim, Hibat, 13) buyurmuştur. Ayrıca bir başka rivayette belirtildiğine göre, sahabeden Beşir b. Sa’d, oğlu Nu’man’a bir hibede bulunmak ve Hz. Peygamber’i (s.a.s.) de buna şahit tutmak istemişti. Ancak Hz. Peygamber (s.a.s.); “Öteki çocuklarına da bir şey bağışladın mı? “ diye sormuş, hayır, cevabını alınca da, “Allah’tan korkun ve çocuklarınız arasında adaletli davranın.” (Buhari, Hibe, 12-13; Müslim, Hibat, 9-19) buyurmuştur.


 Buna göre anne-baba, çocuklarına bağışta bulunurken eşitliğe riayet etmelidir. Çocuklardan biri veya bir kısmının, tedavisi imkansız bir hastalığa yakalanması, engelli olması, büyük bir borç yükü altında bulunması, ailesi kalabalık olup geçim sıkıntısı çekmesi, ilmi faaliyetlerde bulunup da ihtiyaç içinde olması gibi sebeplerle bazılarının ötekilerden daha muhtaç durumda olmaları halinde, kendilerine ihtiyaçları oranında fazla verilebilir. Şu kadar var ki, mümkün olduğu takdirde bu konuda diğer çocukların da rızalarının alınması daha uygun olur. Bütün bunlara rağmen, doğru olmamakla birlikte kişi çocuklarından sadece birisine veya bazılarına mal vermiş ise bu tasarruf hukuken geçerlidir (Maverdi, el-Havi, VII, 544-545; Kasani, Bedai, VI, 127; İbn Kudame, el-Muğni, VI, 298-300; Şirbini, Muğni’l-Muhtac, II, 401).


iPhone'umdan gönderildi

Nafiz Şahin

unread,
Jan 4, 2017, 12:25:05 AM1/4/17
to
SORU 43 -Müftî olmayan bir kimse dinen fetva verebilir mi?

CEVAP: Fetva demek dinin hükmünü belirtip söylemektir. Dini hükümleri belirtmek devlet tarafından "IFTA" makamına tayin edilmiş olan kimseye has değildir. Bu hususta resmi makamı işgal eden kimse ile resmi makamı olmayan kimse arasında fark yoktur. Resmen Müftî olanın verdiği fetva İslam'a uygun ve doğru ise makbuldür. İslam'a uygun değilse hiç bir değeri yoktur. Resmen Müftî olmayan bir kimsenin de durumu böyledir. Mesela: Resmen vazife almış olan imam-ı Ebu Yusufun fetvası muteber olduğu gibi vazife almamış olan imam-ı Azam'ın da fetvası muteberdir. Ancak nizamın bozulmaması için resmi işlerle ilgili resmi Müftî'nin verdiği fetvaya batıl olmadıktan sonra müdahale edip kışkırtmak doğru değildir. Resmen görev alan kimsenin de haddini bilmeden böbürlenmesi ve kendine imtiyaz vermesi bilgisizliğine dayanır. İmtiyaza vesile olan ancak ilim ihlas ve tevazudur.

SORU 44 -Dinde zorlama var mıdır?

CEVAP: İman fiili değil, kalbi bir iştir. Yani kalb ile Allah'a ve ondan gelene inanıp tasdik etmektir. Binaenaleyh bir kimse kalbiyle tasdik etmeden hayatı boyunca inananlar gibi kelime-i şehadeti getirip Allah'a kulluk ederse mü'min sayılmaz.

Bu itibarla Müslüman olmayanları zorla İslam'a getirmek için çalışmak fayda vermeyeceği gibi nifakın ve iki yüzlülüğün çoğalmasına sebeb olacağından fayda yerine zarar verecektir.

Ensar'dan, Huseyn'in hıristiyan iki oğlu vardı. Bir türlü Müslüman olmadılar. Bunun üzerine Huseyn nasıl benim bir parçam cehennem de yansın deyip onları zorla Müslümanlaştırmak istedi, bu vesile ile "dinde zorlama yoktur" mealindeki ayet-i celile nazil oldu.

Tarih boyunca Müslümanlar, zimmilerin (İslam hakimiyeti altında yaşayan gayr-i müslimler) namus, can ve mallarını muhafaza etmişler ve onlara dokunmamışlardır. Onları inanç ve ibadetlerinde serbest bırakmışlardır. Tabii ki kanun dışı münferit olaylar müstesnadır. Yalnız İslam dinini kabul eden kimse dinin icabını yerine getirmeğe mecburdur ve bunun için dinen zor kullanılır. Mesela namaz kılmayan kimsenin -Şafi'i mezhebine göre tevbe etmezse- cezası idamdır. Hanefi mezhebine göre hapistir. Oruç tutmayan kimse her iki mezhebe göre hapsedilir. İçki içen kimseye ceza olarak seksen değnek vurulur. Görüldüğü gibi İslam'a göre İslamiyet dairesine girmeden evvel zora baş vurulmaz. Fakat İslamiyeti kabul ettikten sonra İslam'ın icabını yerine getirmek için zor kullanılır.

Nafiz Şahin

unread,
Jan 4, 2017, 3:22:18 AM1/4/17
to

Günün sorusu


Aynı kadından bir defa süt emmiş bir kadınla bir erkek evlenebilir mi?


Kur’an-ı Kerim’de, sütanneler ve sütkardeşlerle evlenmek yasaklanmıştır:


 “Size şunlarla evlenmek haram kılındı: Analarınız, kızlarınız, kız kardeşleriniz, halalarınız, teyzeleriniz, erkek kardeş kızları, kız kardeş kızları, sizi emziren sütanneleriniz, süt kız kardeşleriniz, karılarınızın anneleri, kendileriyle zifafa girdiğiniz karılarınızdan olup evlerinizde bulunan üvey kızlarınız, -eğer anneleri ile zifafa girmemişseniz onlarla evlenmenizde size bir günah yoktur- öz oğullarınızın karıları, iki kız kardeşi (nikah altında) bir araya getirmeniz. Ancak daha önce geçenler (önceden yapılan bu tür evlilikler) başka. Şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.” (Nisa, 4/23)


 Bu ayette yalnız iki tane süt hısımından söz edilmiştir. Bu konudaki genel prensip ise şu hadisle konulmuştur: “Nesepçe haram olanlar süt yoluyla da haram olurlar.” (Buhari, Şehadat, 7; Müslim, Rada’, I).


 Fıkıh bilginlerinin çoğunluğuna göre çocuğun ilk iki yaş içerisinde emdiği süt, az olsun çok olsun süt hısımlığının meydana gelmesi için yeterlidir. Buna göre; iki yaş içerisinde aynı kadından bir defa da olsa süt emen kız ve erkeğin birbirleriyle evlenmeleri caiz değildir (Serahsi, el-Mebsut, V, 137; Kasani, Bedaiü’s-sanai, IV, 8; Merğinani, el-Hidaye, I, 223–224).


 Şafii ve Hanbeliler ise süt hısımlığının oluşabilmesi için ilk iki yaş içinde ayrı ayrı beş kez ve doyurucu emişin şart olduğunu söylemektedir (İbn Kudame, el-Muğni, VIII, 137; Şirbini, Muğni’l-Muhtac III, Beyrut, 1997, 546).

 


iPhone'umdan gönderildi

Nafiz Şahin

unread,
Jan 5, 2017, 12:04:25 AM1/5/17
to
SORU 45 -İslam'a göre şu işi yaratacağız veya biz bu işi yarattık demek caiz midir?

CEVAP: Halketmek ve yaratmak gibi kelimeleri kula isnad etmenin caiz olup olmadığı hususunda ihtilaf vardır. Ehli sünnet ve'l Cemaat'a göre kula "halik ve yaratıcı" kelimelerini isnad etmek caiz değildir. Çünkü her şeyin haliki Allah Teala'dır. Halk da Cenabı Allah'ın sıfatıdır. Başkasına isnad etmek caiz değildir. Fakat Mütezile'ye göre Allah Teala halik ise kul da haliktir. "O, kendi fiilini halk ve icad eder. Bunun için halk ve yaratma fiili kula isnad edilebilir" diyorlar.

Binaenaleyh Ehli Sünnet ve'l Cemaat'e mensup olan kimse, halk ve yaratma kelimelerini kula isnad etmekden sakınmalıdır. Çünkü Cenabı Allah şöyle buyuruyor:

Binaenaleyh Ehli Sünnet ve'l Cemaat'e mensup olan kimse, halk ve yaratma kelimelerini kula isnad etmekden sakınmalıdır. Çünkü Cenabı Allah şöyle buyuruyor:

" Allah, sizi ve yaptıklarınızı yaratmıştır" (es-Saffat: 96).

Nafiz Şahin

unread,
Jan 6, 2017, 1:17:24 AM1/6/17
to
SORU 46 -Hazreti Hızır kimdir, halkın dediği gibi hala yaşıyor mu?

CEVAP: Hazret-i Hızır (sav) Allah'ın salih bir kulu olup, Peygamber değildir diyen olmuşsa da, Cumhur-u ulemaya göre Peygamber'dir.

Hazret-i Musa (sav) zamanında yaşamış ve kendisiyle görüşmüştür. Kehf süresinin Musa kıssasında Allah'ın büyük kullarından bir kul olduğu ifade edilmiştir. Hazret-i Hızır (sav) ne kadar yaşamıştır, hala yaşıyor mu? Bu hususta kesin bir söz söylemek mümkün değildir. İmam Nevevi "Tehzib ül-Esma ve'l-Lugat" isimli kitabında bazı hadislere dayanarak Hazret-i Hızır'ın ölmediğini ve kıyamete kadar yaşıyacağını beyan ediyor. İbnü's-Salah da şöyle diyor: Ulemanın çoğuna göre

Hazret-i Hızır hala yaşıyor. Buhari, Müslim ve birçok muhakkiklere göre ise Hz. Hızır, Peygamberimizin zamanında hayatta olsaydı mutlaka Peygamber (sav) ile görüşüp İslam'a hizmet edecek ve cihada katılacaktı. Halbuki bu hususta hiç bir şey varid olmamıştır. Denildiği gibi Hz. Hızır hayatta olup dünyayı gezseydi mutlaka Peygamber (sav)'in cenazesinde bulunacaktı. Hz. Hızır'ın hayatıyla ilgili hadisler ya zayıf veya mevzu'dur. Hayattadır demek tahminin ötesinden başka bir şey değildir.

Öte yandan asrımızın büyük alimlerinden Bediüzzaman Said Nursi, (Allah rahmet etsin) "Mektubat" adlı eserinde, hayatı beşe ayırarak Hz. Hızır ve ilyas'ın hayatın ikinci tabakasında olduğunu belirtmektedir.

Nafiz Şahin

unread,
Jan 6, 2017, 11:20:48 PM1/6/17
to

SORU 47 - Cahiliye dönemine ait her hangi bir bayramı, bayram edinmek caiz midir?

CEVAP: Cahiliye döneminde veya şimdiki zamanda Müslüman olmayan kimselerin bayram olarak edindikleri bir günü bayram edinmek veya o günde gayr-i müslimlere uyarak şenlik yapmak caiz değildir; küfürdür.

Mesela, Avrupa'da yaşayan bir Müslümanın, Hıristiyan veya Yahudilerin bayram veya merasimlerine katılması ve o günlerde yapılan yemekleri yapması küfürdür. Ebu Hafsel-Kebir diyor ki: "Bir kimse bir yumurtayı nevruz gününe saygı duyarak bir gayr-i müslime hediye ederse kafir olur." El-Kadı Huseyn de şöyle diyor: "O güne hürmet etmek için, çocuk ve aile efradına bol bol harcayan veya başkasına bir şey ikram eden kimse kafir olur. Çünkü kendini onlara benzetmiş olur".

Enes'ten rivayet edilmiştir. Peygamber (sav) Medine'ye geldiğinde, Medinelilerin oynayıp şenlik yaptıkları iki günleri vardı. Bu sebeple buyurdu ki, "Bunlar nedir? Onlar da dediler ki "Cahiliyette oynayıp şenlik yaptığımız günlerdir" bunun üzerine Peygamberimiz şöyle buyurdular:

"Allah Teala, bunların yerine sizlere daha iyisini verdi; Kurban Bayramı ve Ramazan Bayramıdır."

Esefle kaydedelim ki, bugün İslam aleminde nice kimse bilerek veya bilmeyerek Müslüman olmayan kimselere ayak uydurarak bayramlarında yaptıklarını yapıyor ve dini merasimlerine katılarak adetlerine uyuyorlar.

Nafiz Şahin

unread,
Jan 8, 2017, 1:02:45 AM1/8/17
to
SORU 48- Geçimimizi sağlamak için Avrupa'da bulunuyoruz. Komşu ve çevremiz Hıristiyan'dır. Bayram günlerinde ve "Noel Baba" gecesi için Hıristiyanlar şenlik tertip eder, çocuklarına elbise alır, özel yemekler yaparlar. Biz de onlar gibi yapsak caiz midir?

CEVAP: İslam dini müstakil bir dindir. Hiç bir hususta başkasına tabi ve onlara uşak olmamızı istemez. Peygamber (sav) Medine-i Münevvere'ye teşrif ettiğinde Medine halkının iki mukaddes günü vardı. İlkbaharda Nevruz günü ile sonbaharda Mihrican günü. Bu zamanda gece ile gündüz müsavi olurlar. Peygamber (sav) Medine halkına: "Bunlar nelerdir?" diye sordu. "Cahiliyette bu günlerde oynar, şenlik ederdik" dediler. Bunun üzerine Peygamber (sav) buyurdu ki: "Allah bunların yerine size daha iyi günler verdi. O günler Kurban Bayramı ve Ramazan Bayramı'dır."

Ebu Ali el-Farisi diyor ki; "Bundan anlaşılıyor ki Nevruz ile Mihrican gibi, Müslüman olmayan kimselerin kutsal günlerine tazim etmek caiz değildir."

İmam-ı Rabbani Ahmed el-Faruki de şöyle diyor: "Hinduların kutsal saydıkları ve kırmızı pilav pişirip hediye verdikleri günlere tazim etmek, Yahudilerce kutsal sayılan günlerde adet olan hediyelerle hediyeleşmek küfrü gerektiren şeylerdendir".

Binaenaleyh, Noel Baba gününde ve Hıristiyanların diğer bayram günlerinde onlara ayak uydurmak gayesiyle, onların yaptıklarını yapmak, o günlerde bayram niyetiyle çocuklara elbise almak ve pişirdikleri yemekleri pişirmek caiz değildir. Bu hareketler küfrü gerektirir. Ondan sakınmak icab eder.

Nafiz Şahin

unread,
Jan 8, 2017, 10:55:37 PM1/8/17
to
SORU 49 -Hz. İsa (as)'ın Yahudiler tarafından çarmaha gerilip öldürüldüğünü söyleyen olduğu gibi hala yaşayıp göklerde olduğunu söyleyenler de vardır, bu sözlerin gerçekle ilgisi nedir?

CEVAP: Hz. İsa (as) Cenabı Allah tarafından gönderilmiş peygamberlerden biridir. Kur'an-ı Kerim ve Hadis-i Şeriflerde adı çokça zikredilmiş ve ondan söz edilmiştir. Yüce Allah Adem (as)'ı anasız ve babasız yarattığı gibi Hz. İsa'yı da babasız olarak yaratmış sonra da haddi aşan İsrailoğullarına doğru yolu göstermesi için Peygamber olarak göndermiştir. Ancak İsrailoğulları her seferinde olduğu gibi bu davete de icabet etmemiş ve Hz. İsa 'yı yalanlayarak çağrısına karşı gelmişlerdir. Bununla da yetinmeyerek onu öldürmeye, böylece davetini ortadan kaldırmaya azmettiler, ancak Yüce Allah onu düşmanlarının şerrinden korudu; ve benzerini öldürdüler. Kur'an-ı Kerim tevil götürmez bu gerçeği şu apaçık ifadeyle ortaya koyarak şöyle demektedir: "Oysa onu öldürmediler ve asmadılar; fakat (öldürdükleri) kendilerine, (İsa'ya) benzer gösterildi."
Hz. İsa Yahudiler tarafından öldürtüldü demek kesinlikle küfürdür. Bu Müslümanların değil Hıristiyanların görüşüdür.

Hıristiyanların Hz. İsa ile ilgili görüşleri şöyledir: Hz. İsa "Bey tellehim" adındaki yerde dünyaya gelmiş ve otuz yaşına gelinceye kadar Nasıra şehrinde ikametini sürdürmüştür. Daha sonra Allah melekutunu müjdeledi, böylece bir çok mucize gösterdi. Ancak Hz. İsa Romalı vali Platus zamanında çarmaha gerildi ve üçüncü günde tekrar dirildi.

Hz. İsa hala hayattadır ve gökte yaşıyor sözüne gelince bu hususta şöyle denmektedir. Hz. İsa hala yaşıyor ve Yahudiler onu öldürmek istediklerinde Allah onu göklere aldı ve o zamandan beridir meleklerin yaşayışına benzer bir hayat sürmektedir. Ahir zamanda da tekrar dünyaya dönecek ve İslam'a göre ikinci dünya hayatı yaşayacaktır. Bu tür şeyleri insan garip karşılasa bile Allah'ın kudretine isnadı halinde bunlar da zail olur. Melekleri binlerce yıl yaşatan, güneş, ay, yıldız ve daha bir sürü gezegeni yaratıldıklarından bugüne kadar gezdirip dolaştıran Yüce Allah onu da böyle uzun bir süre yaşatabilir. Onu göklerde yaşatır, sonra da yere dünyaya iade edebilir, bu onun kudretinin sonsuzluğu açısından çok kolay bir iştir.

Hz. İsa'nın hayatta olduğunu ifade eden hadislerden bir kaçını aşağıya aktaralım:

Ebu Hureyre'den rivayet edilmiştir: Peygamber (sav) şöyle buyuruyor: "Nefsim yedi kudretinde olan Allah'a yemin ederim ki, Meryem oğlunun hakem ve adil olarak aranıza inmesi yakındır. Haç'ı kıracak, domuzu öldürecek ve cizyeyi kaldıracak. O zaman mal çoğalacağından kimse onu alıp kabul etmez. Ve bir tek secde dünya ile içindekilerden daha iyidir" (Buhari-Müslim).

Bazı alimlere göre de Hz. İsa (as) öldürülmemiştir. Çünkü Kur'an-ı Kerim açıkça öldürülmediğini beyan etmektedir, ancak vefat etmiştir. Kur'an-ı Kerim şöyle buyuruyor: "Allah demişti ki: "Ey İsa, ben senin ruhunu kabz edip yanıma alacağım, seni inkar edenlerden temizleyeceğim ve sana uyanları ta kıyamet gününe kadar inkar edenlerin üstünde tutacağım. Sonra dönüşünüz bana olacaktır. Ayrılığa düştüğünüz şeyler hakkında aranızda ben hükmedeceğim".

Bu konuda daha geniş bilgi almak isteyenler ünlü bilgin ve büyük müfessir Fahreddin er-Razi'nin "Tefsir el-Kebir"ine bakabilirler.

Nafiz Şahin

unread,
Jan 10, 2017, 1:17:54 AM1/10/17
to

SORU 50 -Mehdi diye bir kimse var mıdır? Varsa gelmiş midir, yoksa gelecek midir? Mehdi'yi inkar eden kimse kafir olur mu?

CEVAP: Mehdi meselesi, Deccal meselesi gibi halkın dilinde çok dolaşan ve münakaşa götüren bir meseledir. Kimi Mehdi gelmiştir, kimi gelmemiştir, fakat gelecektir, kimi de Mehdi diye bir şey yoktur, kimiyse Mehdi'yi inkar eden kafirdir demektedir. Bunun için meseleyi ele alıp, Peygamber (sav)'in hadislerine ve Ehli sünnet ve'l Cemaat'ın cumhurunun görüşlerine dayanarak gerçeği açıklamaya gayret edelim istedim.Şöyle ki:

Tarih boyunca Müslümanlar arasında Mehdi inancı pek yaygın bir şekilde süre gelmiştir. Bu inanca göre ahir zamanda ehli beytten bir zat ortaya çıkacak, Müslümanlar kendisine biat edip, etrafında toplanacak ve bütün İslam memleketlerini birleştirip hakimiyetini macaktır.

Bu inanç gerçekten doğrudur. Çünkü; her ne kadar Buharı ile Müslim Mehdi hakındaki hadislere yer vermemiş iseler de, Ebu Davud, Tirmizi, İbn-i Mace, el-Bezzar, Hakim ve Taberani gibi büyük muhaddisler onları tesbit etmişlerdir. Bu hadislerin bir kısmı zayıf ise de, bir kısmı sahih ve diğer bir kısmı da hasendir. Şevkanı gibi bazı alimlerin dediklerine göre Mehdi hakkında varit olan hadisler mütevatirdir. Yani Mehdi hakkındaki Peygamber (sav)'in sözü kesindir ve sabittir. İbn-i Haldun gibi bazı kimseler Mehdi hakkında varit olan hadislerin tümünü zayıf olarak görmüşlerse de bu doğru değildir.

Mehdi hakkında varit olan hadislerin bir kısmı şunlardır:

1) Peygamber (sav) şöyle buyuruyor: "Dünyada yalnızca bir gün kalsa bile, yeryüzünü zulmün kapladığı gibi adaletle dolduracak, ismi benim ismime, babasının ismi benim babamın ismine uyan benden veya ehli beytimden birisini göndermek için Allah (c, c.) o günü uzatacaktır" (Ebu Davud).

2) Ali (ra) Peygamber (sav)'in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:

"Zamandan sadece bir gün kalsa bile Allah (c.c.) mutlaka ehli beytimden bir adamı gönderecek ve o zulmün yeryüzünü kapladığı gibi adaletle dolduracaktır" (Ebu Davud).

3) Ümmü Seleme, Peygamber (sav)'in şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Mehdi ehli beytimden Fatıma'nın evladındandır" (Ebu Davud).

3) Ümmü Seleme, Peygamber (sav)'in şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Mehdi ehli beytimden Fatıma'nın evladındandır" (Ebu Davud).

4) Ebu Saıdi'l Hudrı'den: "Mehdi bendendir. Açık alınlı, kalkık burunludur. Yeryüzünü zulmün kapladığı gibi adaletle dolduracaktır. O yedi sene hükmedecektir."


5) Ebu İshak, Ali (kv)'nin oğlu Hasan'a bakarak şöyle dediğini rivayet ediyor: "Oğlum Peygamber (sav)'in dediği gibi bir büyüktür. Onun sulbünden Peygamberin ismiyle isimlendirilen, ahlak bakımından O'na benzeyen fakat her yönden yaratılışta benzemeyen bir adam çıkacaktır."

6) Abdullah (ra), Peygamber (say)'in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: "Ehli beytimden ismi benim ismime benzer bir adam araplara hakim olmadıkça dünya gitmez (Kıyamet kopmaz)" (Tirmizı).

7) Ebu Said el-Hudrl" den rivayet edilmiştir: "Peygamber (sav)'in vefatından sonra büyük bir olayın olacağından endişe ettik. Bu sebeple Peygamber (sav)'e durumu sorduk. Cevaben buyurdu ki:

-"Benim ümmetimde Mehdi vardır. Çıkıp beş, yedi veya dokuz yaşayacaktır." Ravı:

-"Bu nedir?" (Yani beş, yedi veya dokuz nedir? Gün mü, ay mı, sene mi?) diye sordu. Peygamberimiz (sav):

-"Senedir", dedikten sonra, "Adamın biri gelip ey Mehdi bana ver, bana ver diyecek o da kaldırabileceği kadar eteğini dolduracaktır" (Tirmizı).

8) Ali (kv), Resülüllah (sav)"in şöyle dediğini rivayet etmiştir:

"Mehdi ehli beyttendir, Allah onu bir gecede ıslah eder" (İbn'i Mace).

9) Said b. Müseyyeb diyor ki: Biz Ümmü Seleme'nin yanında Mehdi konusunu ele aldık, bunun üzerine Ümmü Seleme:

-"Peygamber (sav)'in Mehdi Fatıma 'nın evladındandır, dediğini işittim" dedi. (İbn-i Mace)

lO) Enes b. Malik"ten: Peygamber (sav)'in şöyle dediğini işittim: "Biz Abdülmuttalip oğulları ehli cennetin büyükleriyiz.

Ben, Hamza, Ali, Cafer, Hasan, Hüseyin ve Mehdi." (İbn"i Mace)

11)Sevban, Peygamber (sav)'ın şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Siyah sancakların Horasan tarafından geldiğini görürseniz ona katılınız. Çünkü içinde Allah'ın halifesi Mehdi vardır" (Ahmed ve Beyhaki).

Mehdi hakkında varit olan hadislerin bir kısmını numune olarak zikrettik. Umum Müslümanların inancı, fakihlerin görüşü ve ahad da olsalar bu kadar hadis Mehdi'nin sübutu için kafidir. Ancak -yukardan da anlaşıldığı gibi- Mehdi hakkında varit olan hadislerin bazıları zahiren birbiriyle çatışmaktadır. Çoğu Mehdi'nin Fatıma'nın zürriyetinden olacağını belirtiyor. Bazısı Mekke ve Medine'den söz ederken, bazılarıysa Horasan'dan bahsediyor. Bunun için Mehdi ile ilgili hadisleri okuyan tereddüde düşüyor.

Muhterem okuyucu!... Deccal hakkında varit olan hadisler arasındaki zahiri çelişki, Deccal'ın bir değil bir kaç kişi olduğu biçiminde yorumlanarak hadislerin yol açtığı tereddütler ifade edilmiştir. Mehdi hakkındaki hadisler arasındaki çelişkinin de, Mehdi'nin bir değil, bir kaç kişi olduğu biçiminde yorumlanarak ortadan kaldırılmasına bir mani yoktur. Yani Mehdi bir değil, bir kaç kişidir. Bütün hadislerin bir tek Mehdi'ye hamledilmemesi gerekir.

Hülasa: İbn-i Hacer gibi zevatın ifade ettiklerine göre bir çok Mehdi vardır. Her zamanda bir iki Mehdi bulunabilir. Yalnız ahir zamanda gelecek olan büyük Mehdi birdir. Henüz gelmemiştir. Ne zaman geleceğini Allah (c.c.)'dan başka kimse bilemez. Hatta Ahmed b. Zeyn-i Dehlan bu hususta Mehdi'nin bile kendisinin Mehdi olduğunu bilemeyeceğinden bahisle şöyle diyor:

"Mehdi'nin gelişini belli bir seneyle sınırlamak doğru değildir. Çünkü bu gaybi bir husustur, gaybı da Allah'dan başka kimse bilemez. Ne zaman geleceği hususunda Şari'den bir nas varit olmamıştır. Geçmiş alimlerden bir çoğunun tahminlere istinaden Mehdi'nin çıkışı için vakit tayin etmeleri hatadan beri değildir. Bu görüşler Peygamber (sav)'in Mehdi hakkındaki onun bir gecede çıkıp alemi ıslah edeceği hadisine dayanır. Mehdi'nin bizzat kendisi bile Allah (c.c.) beyan etmedikçe beklenen Mehdi'nin kendisi olduğunu bilemez".

Binaenaleyh şu veya bu adam Mehdi'dir. Veya Mehdi şu tarihte zuhur edecektir dememek gerekir. Böyle demenin bize hiç bir faydası yoktur. Yalnız Ömer b. Abdülaziz veya şu, veyahut da bu zat -büyük Mehdi'yi kastetmemek şartıyla- Mehdi'dir demekte de bir sakınca yoktur.

Hadislerin beyan ettikleri gibi, "Muhammed b. Abdullah" ismini alan bir zatın ahir zamanda çıkıp beşeriyeti ıslah etmesi, yeryüzünü adaletle doldurması ve bütün İslam alemini birleştirip Allah'ın hakimiyetini yayması mümkün olduğuna göre onu uzak görmek ve Peygamber (sav)'in hadislerini -Ahad da olsalar - red etmek anlamsızdır.

Ahad hadislerin Peygamber (sav)'in sözü olup olmadığı şüphelidir. Bir veya birkaç kişi tarafından Peygamber (sav)'den nakledilmiştir. Yüzde yüz Peygamber (sav)'in sözüdür denilemez. Ama bu şuna benzer: Nasıl ki Kur'an ayetleri Allah (c.c.)'ın sözü olduğu gibi Buhari ve Müslim'in ittifak ettikleri hadisler de o derecede kesin olarak Peygamber'in sözüdür denilemezse, hadis-i ahad ile sabit olan bir hüküm de mütevatir veya meşhur hadislerle aynı seviyededir, yüzde yüz Peygamber (sav)'in sözüdür, inkar eden kafir olur denilemez. Ancak onu, ayete ters düşmediği ve ferdin düşünce ve hissine göre değil de akla ve nakle muhalif olmadığı takdirde reddetmek de anlamsızdır. Hatta Ahad hadisin Peygamber (sav)in sözü olması kuvvetle muhtemel olduğundan delilsiz olarak onu inkar eden kimse fasık olur.

Yalnız, tahmini olarak hergün bir Mehdi namzeti gösterip yaygara yapmak ve Allah'ın Mehdi olarak kabul etmediği bir kimsenin Mehdiliğini ilan etmek Allah'ın hukukuna tecavüz ve ölçüsüzlükten doğan bir cüretkarlıktır. 

Yukarıda her ne kadar Şevkani ve benzerlerinin "Mehdi ile ilgili hadisler mütevatirdir, onları inkar etmek küfürdür" gibi sözlerini zikrettiysek de ahad hadislerle ilgili buraya kadar anlattıklarımızın ışığında şunu diyebiliriz: Mehdi hakkında varit olan hadisler ahad hadislerdir. Mütevatir değildirler. Bu sebeple onları inkar etmek de küfür değildir. Ancak demin dediğimiz gibi delilsiz olarak inkar etmek

Mehdi, dünyadan haberi olmayan ve meczup birkaç kişiyi etrafında toplayan bir kişi olmadığı gibi, sarhoş, ayyaş ve şehvet peşinde koşan bir kimse de değildir. O, ciddi olarak İslam'ın bütün hükümlerine sarılan ve zamanın ahval ve şeraitine göre yetişip gelişen cesur ve mü'min bir liderdir.

Nafiz Şahin

unread,
Jan 10, 2017, 11:15:28 PM1/10/17
to
SORU 51 -Deccal denilen kimse bir mi, birkaç kişi mi?

Deccal hakkında görünüşte çelişkili ve kapalı hadisler okuyucuyu ister istemez tereddüte sevketmektedir. Mesela Buhari, İbn'i Ömer yolu ile şu hadisi rivayet ediyor:

"Deccal'in sağ gözü kör ve üzüm tanesi gibi görünmektedir."

Müslim de Huzeyfe yolu ile şu hadisi rivaye ediyor: "Deccal'in sol gözü kördür."

Yine Müslim, Enes bin Malik yolu ile şöyle diyor: "Deccal'in gözü düzdür, iki gözü arasında Kafir ibaresi yazılıdır. "

Görüldüğü gibi bir hadise göre Deccal'in sağ gözü, diğerine göre ise sol gözü kördür. Hadisin biri gözü düzdür derken, diğeri üzüm tanesi gibi görünmektedir, diyor.

"Deccal doğuda Horasan denilen bir yerden çıkacaktır." Müslim de Enes yolu ile şu hadisi rivayet ediyor:

"Isfahan yahudilerinden 70.000 kişi Deccal'a tabi olacaklar." Ayrıca Müslim, Fatıma bintü Kays yolu ile gelen hadis de Deccal'in denİz ortasında bir adada zincire vurulduğunu ve oradan çıkacağını ifade ediyor.

Yukarıda da görüldüğü gibi bir hadis Horasan'dan diğeri İsfahan'dan söz ediyor. Ötekisi de deniz ortasında bir adadan çıkacağını söylüyor.

Yine Tirmizi, Muaz b. Cebel yolu ile şu hadisi rivayet ediyor: "Büyük savaş, İstanbul'un fethi ve Deccal'in çıkışı hepsi yedi ay içerisinde olacaktır."

Yine Tirmizi, Muaz b. Cebel yolu ile şu hadisi rivayet ediyor: "Büyük savaş, İstanbul'un fethi ve Deccal'in çıkışı hepsi yedi ay içerisinde olacaktır."

Bu sözlerin hepsi Peygamber sözü olduğuna göre onları nasıl bağdaştıracağız? Deccal denilen kimse bir mi, birkaç kişi mi?

CEVAP: Deccal kelimesi lügatta kapatma ve örtme manasına gelen decel'den gelmektedir. Hakkı batıl ile örttüğü için yalancıya Deccal denilmiştir. Istılahta ise: Deccal; uluhiyyet veya peygamberlik iddiasında bulunup beşeriyeti ifsad ederek onu zulüm ve ilhada sevk eden kimsedir.
Cumhur-u ulema'ya göre deccal ile ilgili hadislerin herbiri mütevatir olmasa da manen mütevatir hadislerle sabit olmuştur. Onu inkar etmek küfürdür. Yalnız Deccal bir değil, birkaç kişidir. Çıkış zamanları belli değildir. Bir zamanda birkaç deccal bulunabileceği gibi ayrı ayrı zamanlarda da olabilirler, ilhad ve zulmün durumuna göre deccal küçük veya büyük olur. En büyük deccal Kıyametin büyük öncülerinden biridir. Birçok hadislerden anlaşıldığına göre:

Büyük Deccal, İstanbul 'un birinci fethi değil ikinci fethi ve en büyük savaş peşpeşe olup hepsi yedi ay zarfında meydana geleceklerdir. Firavn veya Kisra veyahut Kayser denildiğinde belirli bir şahıs murat edilmediği gibi -Çünkü Firavn Kıptilerin, Kisra İslam'dan önceki İranlıların ve Kayser de Rumların meliklerine denilir- Deccal denildiği zaman da büyük çapta insanları ilhad ve sapıklığa sürükleyen bir kimse murat edilir. Deccal'in küçüğü olduğu gibi büyüğü de vardır. Deccal'in mahiyetini anlayabilmek için şu hususları bilmek lazımdır:

1- Ayetlerin bir kısmı Muhkem (manası açık), bir kısmı müteşabih (manası kapalı) olduğu gibi hadislerin de bir kısmı muhkem, bir kısmı müteşabihtir.

2- Hadislerin bir kısmı vahye dayanarak gelmektedir. Bir kısmı ise içtihada dayanmaktadır. Yani meselenin mahiyeti Allah (c. c.) tarafından bildirilmeden önce Peygamber (sav)'in o mesele hakkında içtihada binaen bilgi vermesidir. Mesela Peygamber (sav)'in İbn'i Sayyad'ın deccaliyetini ifade eden hadisleri bu kabildendir. Yani Peygamber (sav), deccal'ın bazı vasıflarını İbn'i Sayyad'da görünce onun deccal olduğunu sandı. Ama daha sonra vahy-i gayri metlüv ile deccalin daha sonra geleceği, Hz. İsa (as) tarafından öldürüleceği, Medine'ye giremeyeceği ve çocuğu olmayacağı kendisine bildirildi. Peygamber (sav)'in İbn'i Sayyad'da gördüğü bazı vasıflara istinaden onun deccal olduğuna dair söylediği hadisleri ictihaddan kaynaklanmaktaydı. İşin mahiyeti kendisine bildirilince İbn'i Sayyad'ın deccal olmadığı anlaşıldı. Çünkü o hem Medine'ye girdi, hem çocuğu oldu, hem de Hz. İsa (as) tarafından öldürülmedi

3- Deccal bir değil birkaç kişi olduğundan hakkında varit olan hadisler görünüşte çelişkili iseler de gerçekte böyle değildir. Çünkü yukarıda beyan ettiğimiz gibi hadislerin bir kısmı içtihada mebnidir. Ayrıca Deccal ile ilgili hadislerin bir tek şahıs için olmaması gerekir. Çünkü bazıları büyük deccal bazıları küçük deccala ilişkindir. Peygamber (sav) şöyle buyuruyor:

"Herbiri Allah'ın Resulü olduğunu iddia eden otuza yakın yalancı deccal çıkmayınca kıyamet kopmaz." Bundan anlaşılıyor ki bir değil bir çok deccal vardır.

4- Deccal hakkında varit olan hadislerin bir kısmı her ne kadar Kütüb-ü Sitte-i Sahiha'da yer almış ise de zaif olup hüccet değildir. Mesela Ebu Davud'da Cessase hakkında varid olan hadisin senedinde Osman b. Abdurrahman el-Kureşi bulunuyor. Halbuki bu zatın yalancı olduğu söylenir. Bu gibi zayıf hadisleri ayırıp yalnız sahih hadisleri nazar-ı itibara almak gerekir. Sahih hadis denilince senedi muttasıl olup sıhhat şartlarına haiz olan hadisler anlaşılır. Ancak sahih hadisler için de mutlak surette kesindir denilemez. Çünkü raviler ne kadar doğru ve güvenilir olsalar bile yanılmaları muhtemeldir. Müslim sıhhat derecesinde ikinci mertebede olduğu halde birçok zayıf hadis nakletmiştir. Bir kaç misal:

a) Cabir ile İbn'i Ömer'den rivayet edildiğine göre: Peygamber (sav) Haccetü'l Veda'da Kurban Bayramında Mekke'ye gidip Tavafü'l-ifada yaptı, öğle namazını kıldı sonra da Mina'ya döndü. Bir diğer rivayette ise Tavafü'l-ifada yapıp Mina'ya döndü ve öğle namazını orada kıldı.

Şüphesiz ki bu rivayetlerden biri mutlaka gerçek dışıdır.

b) "Allah toprağı Cumartesi günü yarattı." Müslim bu hadisi rivayet ediyor. Oysa yaratma işine pazar günü başladığına dair ittifak vardır.

c) Müslim Ebu Süfyan'dan rivayet ediyor:

"Ebu Süfyan Müslüman olduğunda Peygamber (sav)'e:

-Ya Resülüllah! Bana üç şey ver. Kızım Ümmü Habibe ile evlen. Oğlum Muaviye'yi vahy katipliğine tayin et. Müslümanlarla savaştığım için kafirlerle de savaşabilmem için beni emir tayin et" dedi. Peygamber (sav) de dilediğini kendisine verdi."
Bu hadislerden de anlaşıldığı gibi sahih hadis kitaplarında birbirine zıt düşen hadisler bulunabilir. Ama onlardan hangisi sahihtir; hangisi sahih değildir, araştırmak gerekir. Bu işi de erbabına bırakmak lazımdır.

Bütün bu zikredilen hususlar iyice kavrandıktan sonra deccal hakkında mevcut olan hadisleri okuyup anlamak icap eder.

Netice olarak; Deccal ulühiyyet veya nübüvvet iddiasında bulunup daha önceki vahyi yürürlükten kaldıran, yerine yeni ve batıl bir düzen getirerek yerleştiren, insanlığı dalalet ve ilhade sürükleyen kimsedir. Bunu yapan -yukarıda da belirtildiği gibi- bir değil, birden çoktur. Her zamanda bir deccal bulunabileceği gibi birkaç deccalde bulunabilir. İslam alemi birçok deccal görmüştür. Kıyamet kopmadan evvel en büyük Deccal'ın çıkması muhakkaktır. Yalnız zamanını teşhis etmek mümkün değildir. Geçmiş peygamberler deccalın çıkış zamanını bilmemekle beraber onun fitnesinden korktukları ve kavimlerini inzar ettikleri gibi, Peygamberimiz (sav) de onun fitnelerİni bize bildirmiştir, ama ne zaman geleceğini bildirmemiştir. Bildiğine dair elimizde bir vesika da yoktur.

Birbirine zıt gibi görünen hadislere gelince:

a) Ya her birisi ayrı bir deccala matufdur. Mesela bir hadis Deccal'ın çıkacağı yer olarak Horasan'ı gösterirken, diğeri bir adadan çıkacaktır, diyor. Yine bir hadis sağ gözü ama, diğeri sol gözü amadır diyor. Buna göre adadan çıkacak deccal ayrı, Horasan'dan çıkacak deccal ayrıdır. Sağ gözü ama olan deccal ayrı, sol gözü ama olan deccal ayrıdır.

b) Veyahut birbirine zıt olan rivayetlerden biri doğru diğeri doğru değildir. Yani ravi doğru güvenilir bir kimse olsa da yanılabilir ve yanılarak bazı hadisleri nakletmiş olabilir.

Peygamber (sav) vahye dayanarak ne söylemişse doğrudur. İçtihada dayanarak söylediği şeylerde ise beşer olarak zellesi olabilir. Ancak bu durumda vahiy onu tashih etmiştir. Başka bir şekilde kendisine isnat edilen hadiste bir hata sabit olursa bu hata kendisinin değil ravinindir.

Nafiz Şahin

unread,
Jan 12, 2017, 12:45:44 AM1/12/17
to
SORU 52 -İbn'i Hacer el-Fetava'i-Hadisiyye isimli eserinde Harut ve Marut hakkında bir hadis nakledip diyor ki; Melekler insanların Allah'a karşı gelip isyan ettiklerine hayret ettiler ve Allah'a dediler ki, "Biz onların yerlerinde olsaydık sana asi olmazdık." Bunun üzerine Allahü Teala buyurdu ki, "sizden iki melek seçin ve bu işi deneyelim". Onlar da Harut ile Maruf ismindeki melekleri seçtiler ve insanların kıyafetine büründükten sonra yeryüzüne indiler ve o zamanda en güzel kadın olan Zührenin sevgisiyle mübtela oldular ve neticede kendisiyle zina ettikleri gibi içki içtiler ve bu sebeble katil de oldular. Kadın da göklere çıkmak için ismi azamı öğrendi ve göğe çıktı ve orada zühre denilen yıldıza dönüştürülüp meshedildi. İbn'i Hacer hadis olarak nakledip sıhhatına inandığı gibi, İmam Suyuti de hadis olduğunu kabul edip inanıyor. Bunun mahiyeti nedir, doğru mudur?

CEVAP: Kur'an-ı Kerim 'in ifade ettiği gibi Cenabı Allah insanları imtihan etmek için sihri öğretmekle görevli olarak Harut ve Marut adlı iki meleği yeryüzüne gönderdi. Bir kimse sihri onlardan öğrenir ve onunla amel ederse kafir olur, ama öğrenir fakat onunla amel etmezse salim kalır. Bu melekler "biz imtihan için görevliyiz" demeden kimseye öğretmezler. Öyle ise küfre vesile olacak olan şeyi yapmazlar. Yani Cenabı Allah, insanları Şeytan ile imtihan ettiği gibi, bir yönden de Harut ve Marut ile de imtihan ediyor. Bunlar melek oldukları için
Allah'a asi olmazlar ve kendilerine isnad edilen zina, içki ve katil olayı, esası olmayan bir hikayedir. Yahudilerin uydurmasıdır. Hele Zühre'nin kadın olup zina ettikten sonra göğe çıktığı ve orada bugün mevcut olan malum yıldıza meshedilmiştir demek, akla girmesi mümkün olmayan bir hurafedir. Bir kere, yer küremizin gezegen arkadaşı olan Zühre yıldızı, Hz. Adem yaratılmadan çok zaman önce yaratılmıştır. Kadi Beydavi, Harut ile Marut hakkında söylenen bu meşhur hikaye Yahudilerin uydurmasıdır, diyor. Fahrettin er-Razi de, bu hikaye yalandır diyor. Şehabeddin Iraki de şöyle diyor: Buna inanan kimse kafirdir. Çünkü Melekler Allah'a asi olmazlar. Kur'an-ı Kerim açıkça bunu ifade ediyor. Bu hususta ne İmam Suyuti'nin ne İbn'i Hacer'in sözüne bakılmaz.

Demek oluyor ki, insan ne kadar bilgin de olsa zaman zaman hataya düşebilir. Peygamber olmadıktan sonra her insan hataya düşmeğe mahkumdur. Hataları tespit etmek için elimizde üç terazi vardır. Birincisi Kur'an-ı Kerim, ikincisi sahih hadisler, üçüncüsü de selim akıldır.

Nafiz Şahin

unread,
Jan 12, 2017, 9:25:51 PM1/12/17
to

SORU 53 -Rakib ve Atid, Cebrail ve Mikail gibi muayyen iki meleğin isimleri midir, yoksa genel manada meleklerden bir sınıfın adı mıdır?

CEVAP: Rakib ve Atid, isimleri Kur'an-ı Kerim'de yer almıştır. Rakib'in manası, gözetici: Atid'inki de, hazır olandır. Her insan için iki melek tayin edilir. Birisi hasenatını, diğeri seyyiatını yazar. Hasenatını yazan Rakib seyyiatı yazan da Atid'dir. Bu isim özel değil, geneldir. Nasıl nüfus müdürü veya tapu müdürü belirli kimseler için özel isim değilse bunlar da öyledir.

SORU 54 -Salih ve takva sahibi kimselerin ilhami ilim sayılabilir mi, bir başka ifadeyle ilham ilim için bir kaynak sayılabilir mi?

CEVAP: Ehli sünnet ve'l-Cemaat'in inancına göre ilmin vasıta ve kaynakları üçtür. Bunların dışında ilme vasıta olacak başka bir şey yoktur. Bu üç yolun dışında elde edilen herhangi bir şey zanni ifade eder. Yukarda sözünü ettiğimiz üç vasıtayı sıralayabiliriz.

1- Sağlam olan beş duyu. Yani görme, işitme, koklama, tatma ve dokunma duyuları.

Allah Teala bu beş duyudan herbirini kendine has şeyleri idrak etmesi için yaratmıştır. Kısacası görülebilen şeyler görme duyusu ile, işitilebilen şeyler işitme duyusu ile, koklanabilir şeyler koklama

duyusu ve tadılabilen şeyler tatma duyusu ve nihayet dokunulabilen şeyler de dokunma duyusu ile idrak edilebilir. Biz şartlarına riayet etmemiz halinde ve bu duyuları yerinde kullandığımız taktirde bunlar aracılığıyla ilim sahibi oluruz.

2- Doğru haber. Doğru haber de ikiye ayrılır: Birincisi, mütevatir haberdir. Yani yalan söylemek için anlaşma yapıp ittifak etmeleri mümkün olmayan bir cemaat yolu ile gelen haberdir. Şayet bu haber el değiştirirse mütevatir olabilmesi için her tabakada böyle bir cemaatin bulunması gerekir.

Tevatür için habercilerin İman veya salahı şart değildir. İkincisi, Peygamber (sav)'in sözüdür. Çünkü Peygamber (sav) yalandan masum olduğuna göre sözü kesinlik arzeder. Bunun için saadet asrında yaşayıp Peygamber'in sözünü duyan kimsenin işittiği şeyin doğruluğuna İman etmesi gerekir. Kısacası Resülüllah'ın sözü, işiten kimse için kesin bir bilgi kaynağıdır. Aynı doğrultuda Resülullah' dan (sav) tevatüren rivayet edilen bir şey de bilgi ifade eder. Ancak tevatür derecesinde olmayan ve Peygamber'e isnad edilen bir hadis bilgi değil zanni ifade eder. Yalnız bazen Peygamber'in sözünde değil, rivayet sabit olmadığından ravinin rivayeti açısından zanni ifade etmektedir.

3- Akıl'dır. Akıl insana has bir kuvvettir. İnsan bu kuvvet sayesinde idrak etme imkanına kavuşabilmektedir. Ancak akılla idrak edilen şeyler de iki kısma ayrılmaktadır.

1- Bedihi.

2- Kesbi.

Bedihi, yani açıkça sabit olan şeyler. "Ateş sıcaktır", "Yer altımızdadır", gibi. Kesbi ise "Ateş olan yerde duman görülür" gibi.

Yukarda yapılan açıklamadan da anlaşıldığına göre ilham ve keşif gibi şeyler ilim sayılamazlar ve hüccet teşkil etmezler. Dolayısıyla salih ve takva sahibi kimselerin ilham ve keşfe dayanarak bir şey söylemeleri bilgi ifade etmez, ancak işaret ve zan olabilir.

Nafiz Şahin

unread,
Jan 13, 2017, 11:10:06 PM1/13/17
to

SORU 55 -Birçok kimse kötülemek maksadıyla "Falan adam mütaassıbdır" diyor. Taassub ne demektir? Gerçekten mutaassıp olan kimse kötü müdür?

CEVAP: "Mutaassıp" kelimesi "Akrabaya meyl edip yardım eden" manasına geldiği gibi "Dini, gayret gösterip onu müdafaa eden ve ona sımsıkı bağlanan kimse" manasına da gelir.

"Falan adam mutaassıptır" sözünü kullanan kimsenin gayesi birinci mana olursa -ki Türkçede bu manada pek kullanılmaz- yani haklı haksız akrabaya yardım edip onu savunuyor şeklinde kasdederse elbette bu hareket doğru bir hareket değildir. Ve cahiliyet adetlerinden biridir. Çünkü İslam' a göre hak nerede ise onun yanında yer almak icab eder. Şayet haklı olursa yardım edilecek, değilse yardım edilmeyecektir. Peygamber (sav) şöyle buyuruyor:

"Zalim de olsa mazlum da olsa mü'min kardeşine yardım et. Adamın biri: Ey Allah'ın Resulü! Mazlum olsa yardım ederim. Zalim olsa nasıl kendisine yardım ederim, dedi. Bunun üzerine Peygamber (sav) buyurdu ki: Zulmüne engel olursan, o da kendisine bir yardımdır."

Ama "falan adam mutaassıptır" demekten maksat, dini, gayret gösterip onu müdafaa eden ve sımsıkı ona bağlanan, manası olursa elbette bu hareket kötülemeye değil, takdire şayan bir harekettir. Bu manada en büyük mutaassıp, Peygamber (sav) ve etrafındaki cemaattır .Bu manayı kasdederek başkasını kötülemek küfürdür. Onu kullanan kimse kafir ve mürted olur.

Nafiz Şahin

unread,
Jan 14, 2017, 10:46:34 PM1/14/17
to

Fetvalar


KUR'AN

 

SORU 56 -Kur'an-ı Kerim'i ücret mukabilinde okumak caiz midir? Peygamber'in (sav) zamanında ölü için Kur'an-ı Kerim okunur muydu?

 

CEVAP: Kur'an-ı Kerim'i tilavet etmek büyük ibadetlerden biridir. Cenab-ı Hak muhtelif ayetlerde Kur'an-ı Kerim'i tilavet eden kimseleri medh ve sena ederek büyük mükafatlarla mükafatlandıracağını vadediyor. Peygamber (sav) de Kur'an-ı Kerim'in her harfi için on hasene olduğunu müjdeliyor. Yalnız başkası için Kur'an-ı Kerim'i tilavet etmek hususunda ihtilaf vardır. İmam Şafi'i ile birçok ashab; namaz, oruç ve zekat gibi ibadetler başkası için caiz olmadığı gibi tilavet de başkası için caiz olmaz diyorlar.

 

Hanefi uleması ile Şafi'i ulemasının bir kısmı duaya kıyas etmek suretiyle başkası için Kur'an-ı Kerim'i okumak caizdir diyorlar. Ancak Şafii mezhebine göre kabristanda ve meyyitin yanında Kur'an-ı Kerim'i okumak rahmetin inmesine vesile olduğu gibi birisini kalbden hatırlayıp okunan Kur'an-ı Kerim'in sevabı kadar filan adama ver" diyerek dua etmek de hatırlanan adamın (kimsenin) rahmete mazhar olmasına vesile olur. Ve bu takdirde tilavet ücreti alınabilir. Ama Hanefi mezhebinde ise ta'at ve ibadet karşılığında ücret almak haram olduğundan Kur'an-ı Kerim'i menfaat karşılığı okumak caiz değildir. Ücret alan da mesul veren de mesuldür. Peygamber (sav) şöyle buyuruyor: "Kur'an-ı Kerim'i tilavet ediniz" Fakat karşılığında ücret alıp menfaat sağlamayınız"

 

Ancak Hanefi mezhebinin son alimleri ezan, imamet, va'z ve Kur'an-ı Kerim öğretmek mukabilinde ücret almaya cevaz vermişlerdir. Çünkü ücret mukabilinde muayyen kimselere bu vazife yaptırılmazsa vazife aksaklığı olacak ve şeair-i İslamiyyenin ortadan kalkmasına sebep olacaktır.

 

Peygamber (sav)'in zamanında ölü için Kur'an-ı Kerim okunduğuna dair sahih bir hadis varid olmamıştır. Ancak yukarda belirttiğim gibi Hanefi uleması, duaya kıyasla, ölmüş olan kimse için okunur diye hüküm etmişlerdir. Hülasa: Hanefi mezhebinde imamet, ezan ve tedris dahil her ibadet mukabilinde ne ücret alınır, ne de verilir. Übey bin Ka'b diyor ki: Birisine Kur'an-ı Kerim'i öğrettim. O da bana bir yay hediye etti, durumu Peygamber'e (sav) naklettim. Bu münasebetle Peygamber (sav) buyurdu ki: "Almışsan, ateşten bir yay almış olursun." Bunun üzerine yayı geri çevirdim. Peygamber (sav) bir hadisinde de şöyle buyurmuştur: "Kur'an-ı Kerim'i okuyunuz ve dileklerinizi Allah'a götürünüz. Sizden sonra öyle kimseler gelecek ki Kur'an-ı Kerim'i okuyacak ve halka el açacaklar"

 

Fakat ulemayı müte'ahhirin, (Hicretten üçyüz yıl sonra gelen ulema) beytü'l-malın (devlet hazinesinin) yardımı kesilip dine bağlılık gevşedikten sonra, imamet, ezan ve tedris gibi İslam'ın şi'arı sayılan ibadetler mukabilinde ücret verildiği takdirde bunların ihmale uğrayıp ortadan kalkması endişesi ile ücret almaya ve vermeye cevaz vermişlerdir.

 

Ama İslam'ın şi'arı değil, şahsi ibadet sayılan Kur'an-ı Kerim tilavet etmek gibi bir ibadet mukabilinde asla ücret almak ve vermek caiz değildir. Maalesef zamanımızda para ve çıkar için öyle şebekeler kurulmuş ki, ses sanatkarlarına rahmet okutuyorlar, halkı soyup soğana çeviriyorlar.

Nafiz Şahin

unread,
Jan 15, 2017, 10:27:51 PM1/15/17
to
Fetvalar
SORU 57 -Kur'an-ı Kerim'in tercemesi hususunda zaman zaman çelişkili sözler söylenmektedir. "Caizdir" diyen olduğu gibi "caiz değildir" diyen de vardır. Bu hususu açıklar mısınız?

CEVAP: İki çeşit terceme vardır:

ı -Harfi terceme; Yani ilave ve açıklama yapmadan tertip ve manalarına tam riayet ederek bir müradif -eş anlamlı- getirmek suretiyle bir sözü bir dilden başka bir dile nakletmek.

2- Manevi terceme: Yani bir sözü tertip ve murad olan tüm manalarına riayet etmeden başka bir dil ile izah ve şerh etmektir. Kur'an-ı Kerim'i harfiyyen tercüme etmek yani Kur'an-ı Kerim'in nazmı, üslubu ve kelimeleri yerine başka bir nazm, üslup ve kelime koyup yüklendiği bütün mana ve maksatları ona yüklemek mümkün değildir.

Kur'an-ı Kerim'in manevi tercümesi ise caizdir. Bunda hiç bir sakınca yoktur. Osmanlılar zamanında böyle tercümeler yapıldığı gibi bu zamanda da yapılmaktadır. Bütün İslam uleması bunu caiz görmektedirler. Ayrıca her vaiz vaaz ettiği zaman Kur'an-ı Kerim'in bir ayetini okuyup, Türkçe olarak mealini vermektedir. Bu normaldir. Her zaman bu olmuştur ve olacaktır. Vaiz tarafından verilen meal manevi tercüme kabilindendir. Tercüme-i maneviyede dikkat edilmesi gereken bir husus şudur: Kur'an-ı Kerim tercüme edilirken istikametini değiştirip Kur'an-ı Kerim'in murad etmediği şeyleri eklememek lazım

Nafiz Şahin

unread,
Jan 17, 2017, 12:52:49 AM1/17/17
to

Fetvalar


SORU 58 -Kur'an-ı Kerim'i öğrenebilmek için çocukların her gün birkaç saat Kur'an dersine devam etmeleri gerekir Her zaman abdestli kalmaları zordur, ne yapmak icab eder?

 

CEVAP: Ekseriya Kur'an-ı Kerim'in öğrenimi küçük yaşta olduğundan çocukların daimi surette abdestli kalmaları zor ve meşakkatlidir. Çocukları her zaman abdest almağa zorlamak nefret etmelerine vesile olabilir. Bunun için mümeyyiz olan çocukların abdestsiz olarak Kur'an-ı Kerim'i taşımaları caizdir. Öğrenim meselesi olmazsa çocuk da olsa onu taşımak haramdır. Baliğ olan kimse ne öğrenim ne de başka bir şey için abdestsiz olarak Kur'an-ı Kerim'i ne taşıyabilir ne de ona dokunabilir. Ancak emti'a ilk birlikte Kur'an-ı Kerim'i taşımakta beis yoktur. Mesela Kur'an-ı Kerim'i çantaya koyup taşımak caizdir.

 

SORU 59 -Kur'an-ı Kerim'i Müslüman olmayan ülkelere götürmek caiz midir?

 

CEVAP: Kur'an-ı Kerim'i Müslüman olmayan memleketlere "ehli küfrün eline düşme korkusu olmazsa" götürmekte beis yoktur. Ehli küfrün eline düşmesi muhtemel ise onu götürmek caiz değildir, İbn'i Ömer'den şöyle rivayet edilmiştir: "Peygamber (sav) Kur'an'ın düşman memleketlerine götürülmesini nehyetti" (Buhari ve Müslim).

 

SORU 60 -Kur'an-ı Kerim ve dini kitaplarla alış-veriş edip ticaret yapmak caiz midir? Bunları ticarete alet etmek doğru bir hareket mi?

 

CEVAP: Kur'an-ı Kerim ile dini kitapları bastırıp onlarla alış-veriş yapmak caizdir. Kutsal kitabımızı ve dini eserlerimizi dünyaya ve ticarete alet edilmesin diye onların basılmasını ve ticaretini yasaklamak, okunmalarına ve yayılmalarına sed çekmek anlamına gelir. Bu da İslam'a ve Kur'an'a düşmanlık yapan kimsenin işine yarar. Kur'an-ı Kerim'in satışı meselesi İbn'i Abbas'a soruldu, İbn'i Abbas (ra) şöyle cevap verdi: Bunda beis yoktur. Çünkü hattatlar el emeğini alıyorlar.

 

SORU 61 -Kur'an-ı Kerim okuyan veya yemek yiyen kimselere selam verilir mi?

 

CEVAP: Selam vermek İslam dininde, İmanın şi'arı ve mü'minin diğer bir mü'min için değerli bir duasıdır. Fakat selamın, zaman ve yeri vardır. Yani her zaman ve her yerde selam verilmez. Zikir, fikir, okumak ve namaz gibi ibadetle meşgulolan kimseye de selam vermek caiz değildir.

Nafiz Şahin

unread,
Jan 18, 2017, 12:24:41 AM1/18/17
to

Nafiz Şahin

unread,
Jan 19, 2017, 12:38:39 AM1/19/17
to
SORU 62 -Para ve elbise üzerine Kur'an-ı Kerim ayetleri yazılsa onlara dokunmak veya onları taşımak caiz midir?

CEVAP: Hanefi mezhebine göre altın, gümüş veya kağıt para üzerine bir süre veya bir ayet yazılırsa ona dokunmak caiz değildir. Fakat Şafii'ye göre ona dokunmak veya onu taşımakta beis yoktur. Çünkü Allah'ın Resulü Herakl'e gönderdiği mektupta bir ayet-i Kerime yazdırmıştı. Bununla beraber onu götüren zata abdestli kalacaksın diye emir vermemişti. Demek abdestsiz olarak onu ve benzerini taşımak caizdir.

SORU 63 -Birisinin çantasında veya valizinde Kur'an-ı Kerim ve dini kitaplar bulunduğu halde başı altına koyup yatması caiz midir?

CEVAP: İçinde Kur'an-ı Kerim ve dini kitap bulunan çanta veya valiz üzerine başını koyup yatanın gayesi onu hırsızlardan korumak ise üzerine başını koymakta beis yoktur. Yoksa günahkar olur.

SORU 64 -Bir kimsenin cebinde, üzerinde ayet-i Kerime yazılı bulunan para veya parmağında Allah'ın veya Peygamber'in ismi yazılı bulunan bir yüzük bulunsa helaya gidebilir mi?

CEVAP: Cebinde üzerinde ayet-i Kerime veya Allah'ın ismi yazılı bulunan para veya parmağında Allah ve Peygamber ismi bulunan bir yüzük bulunursa helaya gitmek istediği zaman onu çıkarması icab eder. Enes bin Malik'ten rivayet edilmiştir: Peygamber (sav) helaya gittiği zaman elindeki yüzüğü çıkarırdı. Çünkü üzerinde "Muhammed Resulüllah" ibaresi yazılı idi.

Nafiz Şahin

unread,
Jan 19, 2017, 11:15:57 PM1/19/17
to

Fetvalar


SORU 65 -Bir sergi veya bir namazlık üzerinde bir ayet-i kerime veya Allah'ın ismi yazılı bulunsa üzerine oturmak veya namaz kılmak caiz midir?

 

CEVAP: Bir sergi veya namazlık üzerine ayet-i kerime veya Allah'ın isim yazılı olursa üzerine oturmak veya namaz kılmak caiz değildir. Ayet-i Kerime'ye ve Allah'ın ismine karşı sü'i edebdir.

 

SORU 66 -İnce ve küçük harflerle yazılmış tam Kur'an-ı Kerim levhası piyasada satılmaktadır. Onu asmakta beis var mıdır?

 

CEVAP: Kur'an-ı Kerim'i ince harflerle yazmak, İmam-ı Azam ile Ebu Yusuf'a göre doğru değildir. Ama yazıldıktan sonra onu satın alıp evde asmakda beis yoktur. Yalnız ona karşı ayak uzatmaktan sakınmak lazımdır.

@@

SORU 67 -Kur'an-ı Kerim yıpranarak kendisinden istifade edilmez bir hale gelirse onu yakmak caiz midir?

 

CEVAP: Kur'an-ı Kerim yıpranır. kendisinden istifade edilmez bir hale gelirse onu yakmak caiz değildir. Belki temiz bir torbaya koyup bir mağarada saklamak veya bir çukur kazıp onu defnetmek lazımdır. Muhammed bin Hasan el-Şeybanı "Siyer-i Kebir" kitabında onu ateş ile yakmanın caiz olmadığını ifade ediyor.

Hayrunnas Men Yenfeunnas

 

insanların hayırlısı insanlara faideli olanıdır.

 

(Hadis'i Şerif)


Cumamız Mübarek Olsun Nafiz  


iPhone'umdan gönderildi

Nafiz Şahin

unread,
Jan 21, 2017, 1:02:30 AM1/21/17
to

Fetvalar


SORU 68 -Yatakta Kur'an-ı Kerim okumak caiz midir?

 

CEVAP: Kur'an-ı Kerim'i okumak isteyen kimsenin abdest alıp kıbleye doğru oturması, huşu ve manasını düşünerek okuması sünnettir. Bununla beraber ayakta ve yatarken de Kur'an-ı Kerim'i tilavet etmekte beis yoktur.

 

SORU 69 -Nesh nedir. İslam dininde vaki midir?

 

CEVAP: Nesh sonradan gelen bir şer'i hüküm ile önceki hükmü yürürlükten kaldırmaktır. Ebu Müslim el-isfahani "Ne önünden, ne arkasından kendisine batıl gelmez" (Fussilet 42) mealindeki ayet-i kerime'ye dayanarak İslam dininde nesh yoktur, diyor. Cumhur-u ulemaya göre neshin vukuu mümkündür ve vaki olmuştur. Nesh'in vukuuna delalet eden çok ayet bulunduğu gibi çok hadis de vardır. Birkaç misal verelim:

 

1- Peygamber (sav) Medine-i Münevvere'ye hicret ettikten sonra Allah'ın emriyle bir buçuk yıla yakın Müslümanlar Beytü'l-Makdis'e doğru namaz kıldılar. Fakat Peygamber (sav) dünyada ilk mabed olarak inşa edilen ve İbrahim el-Halil (sav) tarafından yeniden bina edilen Kabe'yi çok sevdiğinden kıble olması için başını göğe kaldırarak Allah'a yalvarıp durdu. Cenab-ı Hakk da Peygamber (sav)'in bu içten gelen duasını kabul buyurup şu ayet-i Kerimeyi inzal buyurdu: "Göğe doğru yüzünün dönüşünü görüyoruz. Bunun için hoşuna gidecek bir kıbleye doğru yüzünü çevirteceğiz. Mescidü'l-Haram'a doğru yüzünü çevir".(Bakara 144)

 

Ve böylece Beytü'l-Makdis kıble olmaktan çıktı.

 

2- İslam' ın ilk günlerinde bir kadın, kocası vefat ettiğinde bir yıla kadar iddet beklerdi. "Eşlerini bırakıp ölenler bir yıla kadar evlerde kalıp iddet beklemeleri ve faydalanmaları için vasiyet etsinler".(Bakara 240)

 

Sonra "bir sene kadar" hükmünü kaldırıp dört ay on güne indiren ve önceki ayet-i Kerimeyi nesh eden şu ayet-i celile nazil oldu: "Eşlerini bırakıp ölenlerin eşleri dört ay on gün bekleyeceklerdir".(Bakara 234)  

 

3- Müslümanlar çok az oldukları zamanlarda bir Müslümanın on kafire karşı savaş sahasında sebat etmesi için Allah'ın emri vardı. Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor: "Sizden sabreden yirmi kişi olursa ikiyüz kişiyi mağlup edebilir". (Enfal 65)

 

Müslümanlar çoğaldıktan sonra bir Müslümanın iki kafire karşı sebat etmesini emredip önceki ayet-i Kerimeyi nesh eden şu ayet-i Kerime nazil oldu:

 

"Allah sizdeki güçsüzlüğü bildi. Bunun için sizden sabreden yüz kişi olursa ikiyüz kişiyi mağlup edebilir". (Enfal 66)

 

Ayet, ayeti ve hadisi neshedebildiği gibi, hadis, ayet ve hadisi neshedebilir. Çünkü din ve ahkam ile ilgili bulunan Peygamber'in hadisleri yine vahye dayanır. Mesela Kur'an-ı Kerim namaz kılınmasını emrediyor. Ama bu namaz kaç vakittir. Ve her birisi kaçar rekattır. Her rekatta ne kadar rükü, ne kadar sücüd vardır, bütün bunları ayet-i Kerime değil, hadis beyan etmiştir. Ve bunu inkar etmek de küfürdür. Yine ayet-i kerimeler zekatın verilmesini emrediyor. Ama neyin zekatı, kaçta kaç verileceğini belirten ayet-i Kerime değil, hadis-i nebevidir.


Ayeti nesheden hadis için misal: "Zina eden erkek ile zina eden kadının her birisine yüzer değnek vurunuz"  mealindeki ayet-i kerime evli olsun, bekar olsun zina cinayetini işleyen kimsenin cezasının yüz değnek olduğunu ifade ediyor. Sonra Peygamber (sav) zina eden kimse evli olduğu takdirde recm edilmesini emrediyor. Ve böylelikle hadis ayetin umumi hükmünü kaldırıp nesh ediyor.

Hayrunnas Men Yenfeunnas

 

insanların hayırlısı insanlara faideli olanıdır.

 

(Hadis'i Şerif)


iPhone'umdan gönderildi

Nafiz Şahin

unread,
Jan 21, 2017, 10:19:04 PM1/21/17
to

Fetvalar


SORU 70 -Kur'an-ı Kerim'in hatmi münasebetiyle cemaat halinde dua etmek hususunda bir şey varid olmuş mudur?

 

CEVAP: Kur'an-ı Kerim'in hatmi münasebetiyle cemaat halinde dua etmek müstehabdır. Ahmed bin Hanbel'in rivayetine göre Enes bin Malik

 

Kur'an-ı Kerim'i hatm ettiği zaman zevcesi ile çocuklarını toplayıp dua ediyordu .

 

Fakat Hanefi ulemasından bazılarına göre Kur'an-ı Kerim hatm edildiği zaman cemaat halinde dua etmek mekruhtur. Çünkü Peygamber (sav)'den böyle bir şey varid olmamıştır.

 

SORU 71 -Kur'an-ı Kerim'in küçük sureleri okunduğu zaman tekbir getiriliyor, bunun aslı var mıdır?


CEVAP: Kur'an-ı Kerim'in küçük sureleri okunduğu zaman tekbir getirmek sünnettir. Übey bin Ka'b (ra) Kur'an-ı Kerim'in küçük sürelerini Peygamber'in (sav) huzurunda okudu. Peygamber (sav) de her surenin sonunda tekbir getirmesini emretti. Ebu Bekir (ra) Duha suresinden itibaren her surenin sonunda tekbir getirilmesini hoş gördü.

Nafiz Şahin

unread,
Jan 23, 2017, 12:50:23 AM1/23/17
to

SORU 72 -Yürürken veya yatarken Kur'an-ı Kerim'i tilavet etmek caiz midir?

CEVAP: Kur'an-ı Kerim'i okumak isteyen kimsenin abdest alıp kıbleye doğru oturması sünnettir. Ancak yürürken veya yatarken onu okumakta beis yoktur. İshak bin İbrahim diyor ki: Ebu Abdullah ile birlikte camiye giderken Kehf süresini okuduğunu işittim. Aişe (ra) de şöyle diyor: Ben sedirimin üzerine uzanmış iken Kur'an-ı Kerim'i okurdum.

SORU 73 -Esma-i ilahiyenin bir hizaya gelmesini ve tevafukunu sağlayacak tarzda Kur'an-ı Kerim'i yazdırıp güzelliğini göstermek için renkli olarak bastırmakta dini bir sakıncanın bulunup bulunmadığını açıklar mısınız?

CEVAP: Bu sorunuzu kısa bir mukaddime serd ettikten sonra cevaplandıracağım. Şöyle ki:

Hazret-i Peygamber Aleyhissalatu Vesselam'ın yazdırdığı Kur'an-ı Kerim ile Hazret-i Osman'ın (ra) yazdırdığı ve İslam ülkelerine numune olarak gönderdiği Kur'an-ı Kerim'ler sade olup nokta, hareke, şedde, cezim ve med gibi işaretlerden hali idiler. O zamanda Müslümanların doğru olarak Kur'an-ı Kerim'i okuyuşları iki şeye dayanırdı:

1- Selika ve fıtratları,

2- Peygamber Aleyhissalatu Vesselam ve sahabelerin ağızlarından doğru olarak telakki etmeleri ile idi. O zamanda yazılan yazının kendisine has bir imla ve usulü vardı. Ona uygun olarak Kur'an-ı Kerim'ler yazılmıştı. Okunması gereken bazı harfler yazılmadığı gibi, okunmayan bazı harfler de yazılıyordu. Nokta hareke ve işaretlerden hali olan bu tip yazının yanlış okunmasına yol açtığından Müslümanları epey düşündürüyordu. Nihayet bir gün Hazret-i Ali'nin (ra) tilmizi Ebu'l Esved-i Düveli birisinin "innellahe beriun minel müşrikiyne ve Resulühü" ayetindeki "Resul" kelimesini yanlış olarak kesre ile okuduğu nu işitti. Ve bundan çok üzüldü, bunun üzerine mahir bir hattat çağırıp kendisine: "Sana okuyacağım şekilde Kur'an-ı Kerim'i yaz, ağzımı açtığım zaman harfin üstüne, ağzımı kapadığım zaman da harfin önüne, ağzımı aşağıya doğru çektiğim zaman da harfin altına birer nokta koy" dedi. Ve böylelikle ilk harekeleme usulü ortaya çıkmış oldu. Bu mesele hicretin 59. tarihine rastlar.

Ama bu işaretler kafi gelmediği, noktalı ile noktasız harfler birbirinden ayrılmadığı için yine hatalar ve yanlışlar devam ediyordu. Bunun üzerine Haccac-ı Zalim bu yanlışlara son vermek için hattat ve katiblerden buna bir çare aranmasını istedi. Ebu'l-Esved-i Düveli'nin talebelerinden olan Nasır bin Asım hurufu mühmele ile mücemi birbirinden ayıran noktalama usulünü buldu. Böylelikle Kur'an-ı Kerim'e büyük hizmet yapıldı. Ama şüphesiz ki noktalama ve harekeleme meselesini en güzel hale sokan hicretin 175. tarihinde vefat eden Sibeveyhi'nin üstadı El-Halil bin Ahmed'tir. Bu hususta ilk eseri yazan da o oldu. Demek oluyor ki, noktalama ve hareke işleri Peygamber Aleyhissalatu Vesselam zamanında yoktu ve bunların sayesinde Kur'an-ı Kerim'in güzelce okunmasına vesile olunduğundan, bu usul bütün Müslümanların takdirini kazandı. Ayrıca Kur'an-ı Kerim'in sureleri arasında ve surelerin başında surenin ismini çerçeveleyen tezhib, tezyin, nakışlar ve Fatiha ile Bakara süresinin baş tarafını içine alan tezhibler de sonradan icad edilmişti, ama Kur'an-ı Kerim'e bir ilave sayılmadığı için bütün ümmet bunu benimsemişti.

Netice: Yukarıda kısa olarak beyan edilen bu tarihi vakalardan anlaşılıyor ki, Esma-i ilahiyenin bir zorlama olmaksızın bir hizaya gelmesini sağlayacak tarzda Kur'an-ı Kerim'i yazdırmak ve bu güzel tevafukun göze çarpması için renkli olarak o yüce Esma-i ilahiyeyi bastırmakta dini bir sakınca yoktur. Eskiden de müzelerde bazı Esma-i ilahiyenin renkli olarak yazıldığına rastlanmaktadır. Ve zamanın meşihat-ı İslamiyesi bu çeşit yazılara müdahale etmemiştir.

Nafiz Şahin

unread,
Jan 24, 2017, 12:40:23 AM1/24/17
to
SORU 74 -Bir kimse kitap yazmak gibi herhangi bir şeyle meşgul iken birisi gelip Kur'an-ı Kerim'i yüksek bir sesle okusa onu dinlememekte bir sakınca var mıdır?

CEVAP: Bir kimse kitap yazmakla meşgul iken birisi gelip yüksek sesle Kur'an-ı Kerim tilavet eder ve onu dinlemek mümkün olmazsa yüksek sesle Kur'an-ı Kerim'i tilavet eden kimse vebale girer. Çünkü Kur'an-ı Kerim'i dinlemek Hanefi mezhebinde vaciptir. Meşgale sebebiyle dinlemek mümkün olmadığı halde yüksek sesle okumak caiz değildir. Bunun için Kur'an-ı Kerim'i okuyanın yanındakileri dinlemesi mümkün değilse sessizce okuması gerekir. Şafii mezhebine göre ise Kur'an-ı Kerim'i dinlemek vacip değil, sünnettir.
ORU 75 -Kur'an-ı Kerim'i öpmek, bir meclise getirildiği zaman onun için ayağa kalkmak caiz midir?

CEVAP: Şüphesiz Kur'an-ı Kerim, İslam'ın mukaddes kitabı olup kendisine tazim edip saygı göstermek gerekir. Yalnız ona karşı yapılan tazim ve saygı onu anlayarak okuyup, ahkamını tatbik etmek, ruh ve kalblerde onu işlemektir. Sadece zevahiri kurtarmak kafi gelmez. Peygamber (sav) ile nurani cemaati, daha fazla buna ehemmiyet vermişlerdir. Kur'an-ı Kerim ile amel etmeyip hududunu aşmak, sonra onu öpüp bir meclise geldiği zaman onun için ayağa kalkmak ve baş üstüne koymak anlamsızdır. Hatta manen onu alaya almaktır. Kur'an-ı Kerim'i en fazla seven ve onu tatbik eden Peygamber (sav) ile ashabı Kur'an-ı Kerim'i öpmedikleri gibi onun için ayağa da kalkmamışlardır. Bununla beraber Kur'an-ı Kerim için ayağa kalkmanın ve onu öpmenin iyi bir şey olduğunu söyleyen fakihler de olmuştur.

Nafiz Şahin

unread,
Jan 24, 2017, 10:32:02 PM1/24/17
to

TASAVVUF

SORU 76 -Tasavvuf nedir?

CEVAP: İslam şeriatı dört bölümden ibarettir.

1-Fıkıh.

2- Kelam.

3- Ahlak.
<<
4- Tasavvuf.

"Fıkıh, helal ile haramı, sahih ile batılı açıklayan ilimdir. Konusu, namaz, zekat, oruç, hac, alış-veriş, icare, vakıf, vasiyyet, feraiz, nikah, talak, hudud, hilafet gibi mükelleflerin fiil ve sözleridir.

Kelam, dini inançları ispatlamak için belgeleri serdederek varid olan şüpheleri izale eden ilimdir. Konusu, Allah'ın zat ile sıfatları ve ahiret ahvalidir.

Ahlak, iyi meziyetler edinmek, kötülerden korunmak için iyi ve çirkin davranış ve hususiyetleri inceleyen ilimdir. Konusu, cömertlik, cimrilik, müsamaha, intikam, isar -başkasını kendinden üstün tutma- ve hodgamlık, güler yüzlülük ve suratın asık olması...

Tasavvuf, kemale ermek için ruhu, ibadet, zikir ve fikir gibi şeylerle terbiye ettirip nefsi kalb hastalıklarından tezkiye etme yolunu

gösteren ilimdir. Konusu, zikir, fikir, ahlak, riya, muhabbet, buğz, tevazu ve kibir, hırs, murakabe, mücahede ve tevekkül gibi şeylerdir. Yukarda yapılan açıklamadan anlaşıldığına göre şeriat dört dallı bir ağaç gibidir.

Şeriat'a -İslam'a- inanan herkesin mutlaka onun muhtevası olan bu dört dala da inanması gerekir. Çünkü ilmi kelama ait olan Allah ve sıfatlarına ve fıkha ait olan namaz ve oruca iman etmek gerektiği gibi tasavvufa ait olan zikir, fikir ve ihlas gibi şeylere iman etmek de gerektir. Demek kelam ve fıkıh ilahi olduğu kadar tasavvuf da ilahidir. Zira Kur'an-ı Kerim, kelam ve fıkıh meselelerinden söz ettiği gibi zikir, fikir ve ihlas gibi tasavvuf meselelerinden de söz etmiştir. Tasavvufu Hz. Ebubekir veya Hz. Ali'ye isnad etmek doğru değildir. Ayrıca "Herkesin mutlaka bir şeyhe intisab etmesi gerekir" diye bir şart yoktur. Böyle olsaydı mutlaka Kur'an veya sünnet bunu kesin olarak açıklayacak ve islam'ın farzlarından biri kabul edecekti. Mesela kelam ve fıkıh için bir kelamcıya veya bir fakihe intisab etmek ıcab eder mi? Etmez. Etmediğine göre tasavvuf için de bir mutasavvıfa intisab etmek de ıcab etmez. Ve bunun için delil yoktur, islam'ın kaynakları meydandadır. Ancak herkes için bilinmesi gereken kelam ve fıkhı meseleleri öğrenmek zorunlu olduğu kadar tasavvufi meseleleri öğrenmek de zorunludur. Yani kelamdan Allah'ı ve sıfatlarını bilip O'na iman etmek, fıkıhtan namaz, zekat, oruç ve hac gibi meseleleri öğrenmek ve uygulamak vacib olduğu kadar zikri, fikri, ihlası, muhabbeti öğrenmek ve onu uygulamak, riyakarlığı ve Müslümanlara karşı buğzun haram olduğunu bilmek ve ondan uzaklaşmak da vacibtir. Ancak bir kimse kelamcı veya fakih olmak isterse bir kelamcıdan veya fakihten mutlaka ders almak ve derse devam etmek mecburiyetindedir. Yoksa ne kelamcı, ne fakih olur. Kezalik bir kimse mutasavvıf olmak istiyorsa mutlaka bir tasavvuf mürşidine devam etmesi lazımdır.

Yalnız bugün mutasavvıf denilen kimselerin yüzde doksan sekizi mutasavvıf olmaktan ziyade birer tüccar, birer siyasidir. Gaye servet, şan, şeref ve makamdır. Bir mevlidhan veya bir duahan veya sanatkarın gayesi ne ise piyasada mevcut ehli tasavvufun çoğu da aynı gayeyi taşıyor. Dikkat edilsin hepsini kasd etmiyorum. Çoğu diyorum. Bakınız Cüneyd-i Bağdadı ne diyor: Tasavvuf Hakkın sendeki seni öldürmesi ve kendisiyle yaşatmasıdır, Yani insanın nefsini yok etmesi ve yalnız Hakk'ın irade ve ihtiyarıyla hareket etmesidir. Ma'ruf Kerhi de şöyle diyor: Tasavvuf, hakikatları almak ve yaratılmışların elinde her ne varsa hepsinden ümidi kesmektir. Tasavvuf iddiasında bulunan kimse bunların sözleriyle kendini ölçsün. Böyle olursa zaten ona sözümüz yoktur. Yoksa onun da söz söylemeye hakkı olamaz. Tasavvuf ilmi, fıkıh ve kelam ilminden sonra ortaya çıkmıştır. Çünkü Peygamberin (sav) irtihalinden sonra ilk önce Kur'an-ı Kerim bir araya getirildi. Bilahare uydurmacı ve yalancılardan korunmak gayesiyle hadislerin derlenmesine başlandı. Sonra gün geçtikçe genişleyen İslam aleminde vaki olan hadis ve olaylara cevap vermek için ehli İlim, fıkıh ve kelamla meşgul olup bu sahada çok eser verdiler. Ve uzun zaman ulema sadece bununla iktifa ettiler. Fakat Gazali'nin dediği gibi sadece alış-veriş, icare, selam, nikah ve talak gibi meselelerle uğraşmak kalbe kasavet veriyor. Bunun için ulema ve mutasavvıflar İslam'ın bir bütünü olan zikir, fikir, mücahede, riyazet, ihlas, muhabbet ve Allah korkusu gibi mefhumların üzerine durup zıtlarıyla birlikte açıklayıp hakkında eser yazdılar. Ve böylece tasavvuf ilmi de metodlu bir şekilde ortaya çıkmış oldu.

Tasavvuf sahasında yazılmış eserlerin en güzeli Gazali'nin kitaplarıyla Ebu Talib el-Mekki'nin Kutü'l-Kulüb ismindeki kitabıdır. Bu hususta ihyaül-ulüm kafi ve vafidir. Hülasa her Müslüman -yani İslam'ı bilen ve onunla amel eden- hem kelamcı, hem fakih, hem ahlakçı, hem mütesavvıfdır. Çünkü İslam bunlardan ibarettir. Başka bir şekilde tasavvufu izah etmek doğru değildir. Avamın hurafe ve hikayelerine ehemmiyet verilmemesi lazımdır.

Nafiz Şahin

unread,
Jan 26, 2017, 1:34:09 AM1/26/17
to
SORU 77 -Tarikat ne demektir?

CEVAP: Tarikat, mezheb gibi yol manasını ifade eder. Fıkhın çeşitli mezhepleri varsa tasavvufun da çeşitli tarikatları vardır. Fıkıh, şeriatın bir dalı ve bu fıkıh dalının mezhepleri olduğu gibi tasavvuf da şeriat'ın bir dalıdır ve tasavvuf dalının tarikatları vardır. Yani mezheb, fıkha nisbetle ne ise tarikat da tasavvufa nisbetle odur.

Binaenaleyh "Şeriat ayrı tarikat ayrıdır" demek doğru değildir. Çünkü şeriat, İslam demektir. Tarikat, şeriattan ayrı bir şey olursa dalalet olur. Ancak fıkıh ayrı tasavvuf ayrıdır denilebilir. Zira tasavvuf, şeriatın bir bölümünün adı ise fıkıh, şeriatın başka bir bölümünün adıdır.

SORU 78 -Süluk ne demektir?

CEVAP: Gerçek bir mürşide biat ederek tasavvuf ilminin konusu olan zikir, fikir, ihlas, muhabbet ve benzeri şeyleri yaşayıp tatbik etmek ve o mürşidin eğitimine tabi olmaktır.

SORU 79 -Süluk etmek isteyen kimse mürşide el verip tevbe etmek suretiyle biat eder. Dinde bunun yeri var mıdır?

CEVAP: Süluk etmek isteyen kimsenin mürşidine el vermek ve huzurunda tevbe etmek suretiyle kendisiyle biat etmenin İslam'da yeri vardır. Zira erkekli, kadınlı sahabeler de Peygamber'e (sav) birkaç kere biat etmişlerdir. Salik de mürşidin huzurunda o güne kadar işlemiş olduğu günahlardan tevbe ederek nedamet ettiğine ve ondan sonra kötülük yapmayacağına, yalan söylemeyeceğine, kimsenin malına tecavüz etmeyeceğine dair söz veriyor ve bunun için Allah'ı ve Resulüllah'ı ve kendi mürşidini şahid tutuyor. Dinen bunun sakıncası yoktur. Ancak yukarda da işaret ettiğim gibi bugün tarikat ekseriyet itibariyle ehil olmayan ve çıkarcıların elinde olduğundan bir tuzak haline gelmiştir.

Nafiz Şahin

unread,
Jan 27, 2017, 12:52:51 AM1/27/17
to

Fetvalar


SORU 80 -Ehli tarikatın bir kısmı diyor ki: Kur'an ve sünnet tarikattan söz etmiyor. Çünkü o gizlice Hazret-i Ebubekir, Ali ve Selman-ı Farisi'ye tevdi edilmiştir. Bu sözün esası var mıdır?


CEVAP: Tarikat, şeriatın bir dalı olduğuna göre gizli tutulamaz. Adı geçen sahabelere gizli bir şeyin tevdi edildiğine dair hiç bir belgeye rastlanmamıştır. Ayrıca tasavvuf hayatı bütun sahabelerde mevcut idi. Yani Tasavvuf konusu olan zikir, fikir, ihlas, muhabbet, tevazu, zühd, isar, mürakebe ve müşahede ruhu onlarda en yüksek seviyede idi. Kur'an ve sünnet, tasavvuf ve tarikat ismini zikretmemiştir. Şeriatı, fıkıh, kelam, tasavvuf ve ahlak bölümlerine ayırıp her bir bölüme ayrı birer isim vermek sonradan olmuştur. Ancak bu, tasavvuf veya fıkhın mevzuları Kur'an'da yoktur, manasına gelmez. Büyük mutasavvıf Sehl el-Tüsteri tasavvuf hakkında şöyle diyor:


Bizim altı esasımız vardır: 1- Kur'an'a yapışmak, 2- Peygamber sünnet-i seniyyesine ayak uydurmak, 3- Helalı yemek, 4- Kimseye eziyet vermemek, 5- Günahlardan sakınmak, 6- Hukuku eda etmektir.


SORU 81 -İntisap etmek farz veya vacip mi? İntisabı olmayan kimsenin İmanı nasıldır?


Her tarikat, kurucusuyla şöhret bulmuştur. Rüfa'ı tarikatı, Ahmed er Rüfai'ye, Kadiri tarikatı Abdul-Kadir Geylani'ye, Nakşibendi tarikadı da Muhammed Beha'uddın en-Nakşibendi'ye mensuptur ve onun lakabıyla şöhret bulmuştur. İmam-ı Azam, İmam-ı Şafi'ı gibi zevat İslam hukukunda müctehid oldukları gibi Abdülkadir Geylani, Ahmed Rufai ve Muhammed


en-Nakşibendi gibi zevat da ahlak ve tasavvuf sahasında müctehiddirler. Tarihe göz atıldığında ehli tarikatın İslam ve beşeriyete büyük hizmetler verdiklerini görmüş olacağız. Henüz İslam'ın nuruyla nurlanmadan evvel Tatarlar İslam alemini yakıp yıktıkları ve Hilafet-i İslamiye'yi ortadan kaldırdıkları zaman İslam inancını ayakta tutan ehli tarikat olduğu gibi Osmanlılar da fethettikleri ülkeleri İslam'a ısındırmak ve orada yerleştirilen Müslümanları İslami bilgilerle donatmak hususunda da ehli tarikatın büyük rolü olmuştur. Yalnız bu zamanda Allah için İslam davasını yürütüp seyr-ü sülük eden mürşidler çok azalmışlardır. Hatta birçokları salih aba ve ecdadının selahını istismar ederek avam tabakayı arkasından sürüklüyorlar. Bu zamanda hakiki mürşid bulmak çok zordur. İntisab etmek İmanın şartlarından veya İslam'ın farz kıldığı bir şey olmadığına göre intisap etmeyen kimsenin imanı yoktur veya zayıftır denilemez.


Hayrunnas Men Yenfeunnas

 

insanların hayırlısı insanlara faideli olanıdır.

 

(Hadis'i Şerif)


Nafiz Şahin

unread,
Jan 28, 2017, 12:38:09 AM1/28/17
to
SORU 82 -Bazı kimseler salih bir zata intisab ederek dersine devam ediyorlar ve o zatın içinde bulunduğu makamdan daha yüksek bir makamda olduğuna inanıyorlar. "Hocamız ne yapsak halimize vakıf olup bilir" diyorlar. Böyle bir inanç doğru mudur?

CEVAP: Salih bir zatın dersini dinleyip terbiyesini almak güzel bir şeydir. Ancak kişilerin derece ve makamlarını bilen Allah Teala olduğu için mensup olduğu zatın makamını tayin etmek ve tahmini olarak "Falan zat kutb-ı zamandır veya gavsdir" demek doğru değildir. Bir şey hakkında ayet, hadis varid olmamış ve icma-ı ümmet de yoksa onun hakkında hüküm yürütmek hele "Falan zat halimizi ve kalbimizden geçeni biliyor" demek asla caiz değildir. Bunun küfür olduğunu söyleyenler de vardır. Mülteka'nın şerhi şöyle diyor: "Bir kimse şeyhlerin ruhu hazırdır, bilir" demekle kafir olur.

Peygamber (sav) fahr-i kainat olmakla beraber gaybı bilmezdi. Birçok zaman bir mesele sorulduğunda hakkında vahy gelmemiş ise cevap vermezdi. Bizzat Kur'an-ı Kerim, onun gaybı bilmediğini ifade ediyor.

"Görünmeyeni bileydim, daha çok iyilik yapardım" .
Tahmini olarak herhangi salih bir kimse için makam tayin etmek caiz değildir."Hakkında bilgin olmayan şeylerin peşinde gitme" .

SORU 83 -Canlı ve cansız bir mahluktan istiğase edip meded ummak veya onu vesile kılmak, caiz mi, değil mi? Caiz değilse şirk sayılır mı?

CEVAP: İstiğase ayrı, vesile ayrı bir şeydir. İstiğase yardım istemek anlamını ifade eder. Vesile ise gayeye vasıta olan şeydir.

Güneş ve ay gibi hizmeti çok da olsa, Kabe ve Hacerü'l-Esved gibi mukaddes de olsa cansız veya zevilukul olmayan bir mahluktan istiğase etmek caiz değildir.

Zevilukul olan kimselerden istiğase etmek meselesine gelince, bakılır kendisinden istiğase edilen kimse salih ve mü'min değilse, ister hazır olsun, ister gaib olsun kendisinden istiğase etmek caiz değildir. Fakat salih bir kul olursa, huzurunda veya kabri başında olursa, şefaat dilemek maksadıyla ondan istiğase etmek caizdir.

Çünkü ölü olan kimse her ne kadar berzah alemine intikal etmiş ise de kendisine has bir hayatı vardır. Peygamberimiz (sav) şöyle buyurmuştur: "Peygamberler kabirlerinde hayattadırlar." Yine Bedir savaşında ölmüş müşrikler hakkında da şöyle buyurdular: "Siz bunlardan fazla işitmezsiniz; ancak cevap veremezler."

Cumhur-u Ulemaya göre hazır olmayan bir kuldan, salih de olsa istiğase etmenin caiz olduğuna dair ayet ve hadis varid olmadığı gibi seleften de bir şey sabit olmamıştır. Hazır olmayan kimse salih de olsa gaybı bilmediğine göre, istiğase edenin durumunu nasıl bilip şefaat edecektir? Avam tabaka bu hususu bilmediği için, hüsn-ü zandan dolayı ifrata kaçıyor. Salahın ölçüsünü bilmediğinden salih olmayanı salih olarak telakki ettiği gibi, dünyanın en uzak köşesinde de olsa inandığı kimseden istiğase edip yardımını istiyor.

Bugünkü tarikatcilere göre makam sahibi olan bir veli ister ölü ister uzakta olsun ondan istiğase edilir.O yardım etme yetkisine sahiptir. Özellikle ehli tasarrufun yardımı dünyada olduğu gibi dünyadan göç ettikten sonra da vardır, devam eder.

Vesile ise, demin dediğimiz gibi, gayeye yetişmek için vasıta olarak kullanılan şeydir. Bunların çeşitleri vardır:

1- Cenabı Allah'ın isimlerini vesile kılıp tevessül etmek: İbn'i Mace, Hz. Aişe'den şunu rivayet etmiştir: Hz. Peygamber bir duasında şöyle buyurdular, "Allah'ım, temiz, hoş ve mübarek ismin hakkı için senden istiyorum."

2- Kendisiyle tevessül edilen zatın duasını vesile kılıp istemek.

3- Büyük ve salih kimsenin zatını vesile kılmak suretiyle tevessül etmek: Mesela, Allah'ım şu dileğimi yerine gelmesi için Peygamber'i veya Ebubekir'i vesile kılıyorum demek gibi. Hz. Ömer (ra) yağmur duasında Hz. Abbas'ı (Peygamberimiz'in amcası) vesile kılarak şöyle dua etti: "Allah'ım, biz Peygamber'in ,amcasını sana vesile kılıyoruz,bunun için bize yağmur yağdır" (Buhari).

4- İşlenen salih amelleri vesile kılarak tevessül etme: Mesela, Allah'ım, senin için eda ettiğim şu hac veya şu ibadeti sana vesile kılıyorum: şu musibetten veya şu beladan beni kurtar demek gibi.

Yukarıda saydığımız vesile çeşitleri İslam'da mevcuttur. Bunu inkar etmek mümkün değildir. Vesile edinilen kimsenin vesile edenden üstün olması gerekmez. Hz. Peygamber (sav) Umre'ye gitmek için izin isteyen Hz. Ömer'e, "kardeşim bizi duadan unutma" dedi. Hem de Veysel Karani'nin kendisine dua etmesi için Hz. Ömer'e emir verdi. Yalnız Peygamber'i veya herhangi bir zatı bağımsız olarak tasavvur edip istiğase etmek, küfre kadar götürebilir. Buna dikkat etmek lazımdır.
Hayrunnas Men Yenfeunnas

insanların hayırlısı insanlara faideli olanıdır.

(Hadis'i Şerif)

iPhone'umdan gönderildi

Nafiz Şahin

unread,
Jan 28, 2017, 9:05:49 PM1/28/17
to

SORU 84 -Şeyh Abdülkadir Geylani'ye ait olan "(Gunyetü't Talibin" isimli kitap nasıldır? Türkçe'ye tercüme edilmiştir, okunmasını tavsiye ediyor musunuz?

CEVAP: Şeyh Abdülkadir Geylani bir mürşittir, salih ve alim bir kimse idi, bunda şüphe yoktur.

Ancak bu kitabın okunmasını tavsiye etmem. Çünkü Abdülkadir Geylani'nin söylemediği bir çok şey ona ilave edilmiştir ve tahrife uğramıştır. Mesela, Ehli Sünnet Ve'l-Cemaat ittifakla, Cenabı Allah cihet ve mekandan münezzehtir dedikleri halde, adı geçen kitab Allah'ın cihetini söz konusu ediyor. Bunun için İbn'i Hacer diyor ki, Gunye kitabında yazılı olan şeye aldanma; Allah'ın kendisinden intikam alacağı bazı kimseler ona ilave etmişlerdir .

SORU 85 -Muhyiddin Arabi'nin kitabını okumak caiz midir? Muhyiddin Arabi, bazı kitaplarında kaydedildiği gibi, gerçekten 36 defa uruc etmiş midir?

CEVAP: Muhyiddin Arabi hakkında çok söz söylenmiş, ileri geri konuşulmuştur. Kimi çok büyük veli ve mütefekkir bir insan, kimi de aksini söylüyor. Ancak alimlerin çoğu, büyük bir veli olduğuna kanaat ediyor. Kitaplarında İslam'a ters düşmüş olan meseleler çoktur. Onlar ya düşmanlar tarafından ilave edilmiş veya müevveldir diyorlar. Bunun için, kitaplarını okumak hiç de doğru değildir. Her zamanda, topluma yabancı sayılan terimler ve ilaveler, teşvişe ve delalete düşmeğe vesile oluyor .

Özellikle, "Füsusu'l-Hikem" isimli kitabı yaymak haramdır. Çünkü küfrü gerektiren bir çok şey ihtiva etmektedir. Ve İslam'ın nurunu söndürmek için çalışan Yahudiler tarafından ona ilaveler yapılmıştır. Bunun için bazı Osmanlı sultanları okunmasını yasaklamışlardır (İbn'i Abidin c.3, sh: 294)

Miraç meselesi ise, o bir safsatadır. Çünkü uruc Peygamber'e has bir mucizedir. Peygamberimiz müstesna hiç bir peygambere kısmet olmadığı gibi hiç bir veliye de nasib olmamıştır ve olmayacaktır. Kitaplarında kayd edilen miraç meselesi ise, ya yapılan ilavelerden biridir veya müevveldir. Yani uructan maksadı, bildiğimiz uruc değil de, başka bir şey kast etmiştir. Bir cihetten her Müslüman beş vakit namaz kıldığından, günde beş defa uruc ediyor. Zira namaz mü'minin miraçıdır. Ayrıca, her söylenen söze inanmak doğru değildir. Nice büyük alimlere bir takım şeyler isnad ediliyor. Fakat alimlerimiz, elindeki Kur'an ve sünnet terazisinde tarttıktan sonra red etmişlerdir. İmam'ı Şafii, (rh), "Sözüm hadise ters düştüğünde, duvara çarpınız" buyurmuştur.

Nafiz Şahin

unread,
Jan 29, 2017, 11:50:46 PM1/29/17
to

SORU 86 -Bilindiği gibi bugün Türkiye'de "Ramuzu'l- Ehadis" isimli hadis kitabı bazı Müslümanlar tarafından büyük bir itina ve şevk ile okunmakta ve yayınlanmaktadır. Bu kitabın hadis kitapları arasındaki yeri nedir, sadece onunla yetinilir mi?

CEVAP: "Ramuzu'l-Ehadis" isimli kitap muteber sünnet kitaplarının veciz ve çok hikmetli hadislerini alfabetik sırasına göre derlemiştir. Daha önce İmam Suyuti gibi zevat bu üslup üzerinde yürümüşlerdir. Ama bu hadisleri tasnif eden zat öncekilerden de istifade etmek suretiyle daha güzel bir hale getirdi. Allah hepsinden razı olsun. İnanç, ibadet, terbiye, zikir ve fikir gibi İslam'ın önemli konularını güzel bir tarz üzere Peygamber (sav)'in veciz ve hikmetli sözleriyle açıklamakla İslam'a büyük bir hizmet vermiştir. Sünnet kitaplarından seçilmiş olan bu hadislere bir şey demek mümkün değildir. Çünkü söz Peygamber (sav)'in sözüdür. Musannifin payı sadece derleyip bir araya getirmektir. Bu kitabın içinde sahih, hasen ve kuvvetli hadisler bulunduğu gibi, zayıf hadisler de vardır. Musannif bizzat bunu mukaddimede beyan ediyor. Zayıf hadis her ne kadar ahkamı isbat etmek için bir hüccet teşkil etmiyor ise de ibadet ve fezaili amal alanında onunla amel edilir. Bu tip hadislerin bulunması ise ona leke getirmez. Buhari müstesna Kütüb-i Sitte' de de zayıf hadis vardır. Yalnız Peygamber (sav)'in dünya ve ahirete taalluk eden hükümleri beyan ettiği ve cümlesi bir hadis kitabında mevcut olmadığı için bir tek hadis kitabıyla yetinmek doğru değildir. İmkan varsa diğer kitapları da okumak ve dinlemek lazımdır.

SORU 87 -Ehli fetret kimdir, bunlar herhangi bir şeyle mükellef midirler?

CEVAP: Bilindiği gibi Peygamberimiz'den önceki peygamberlerin risaleti umumı değildi. Bunun için, kendilerine peygamber gönderilmemiş olan bir kavim ehli fetret olduğu gibi: risaleti umumı olan peygamberin gönderilmesinden sonra da, tebellüğ etmemiş olan bir kavim veya bir kimse de ehli fetrettir. Ehli fetret'in ibadet ve itaatla mükellef olmadığında ittifak vardır. Çünkü ibadetten haberi olmayan ve nasıl ifa edileceğini bilmeyen bir kimse, nasıl onunla mükellef kılınacaktır. Ama Allah'a iman etmek ile mükellef olup olmayacağı hususunda ihtilaf vardır. Matüridilere göre, kainatta olan her şey Allah'ın varlığına ve birliğine delalet ettiği ve aklen bunu idrak etmek mümkün olduğu için, herkes her yerde ve her zamanda Allah'a iman etmekle mükelleftir. Cenabı Allah şöyle buyurur:

Göklerin ve yerin yaratılışında; gecenin ve gündüzün gidip gelişinde elbette aklı selim sahipleri için ibret verici deliller vardır" (Al-i imran, 189).

Buna göre, cahiliyye devrinde yaşamış (peygamberin annesi ile babası dahil) ve ölmüş veya peygamberin bi'setine yetişmiş fakat iman etmemiş olan kimseler, ehli necat sayılmazlar.

Eş'arilere göre ise bunlar, ibadet ve itaatla mükellef olmadıkları gibi, Allah'a İman etmekle de mükellef değillerdir. Çünkü Kur'an-ı Kerim şöyle buyurur:

"Biz Peygamber göndermedikçe azab verecek değiliz".(İsra suresi 15)

Buna göre, ister müşrik olsun ister muattıl yani hiç bir ilaha inanmayan olsun, bir peygamberin risaletini tebellüğ etmemiş veya kendilerine peygamber gönderilmemiş olan bir kavim, Allah'a İman etmekle mükellef değiller ve ehli necatdırlar. Tabii olarak peygamberin anne ve babası da ehli saadetdirler.

Nafiz Şahin

unread,
Jan 30, 2017, 10:24:09 PM1/30/17
to
İBADAT

İCTİHAD VE MEZHEPLER

SORU 88 -Kur'an-ı Kerim ile Peygamber (sav)'in hadisleri varken neden ictihada ihtiyaç duyuldu?

CEVAP: Cenabı Allah; büyüklük ve cemalini göstermek ve dünyayı imar etmek için insanı halife olarak yarattı. Hilafet görevini gereği gibi yapabilmesi için, onu arzu ve istekleriyle başbaşa bırakmadı. İnanç, ibadet, alış-veriş ve hayatın her dalında ferd ve toplumun menfaatine yönelik olarak hükmünü beyan edip, indirdiği sahife ve kitaplarıyla yolunu aydınlattı, en son olarak da en mükemmel ve kıyamete kadar hüküm sürecek Kur'an-ı Kerim'i insanlığa ithaf etti. Ancak dünya hadiseleri sonsuz olmakla beraber Kur'an-ı Kerim'in ve Peygamber'in hadisleri kelimeleri mahduttur. Açıkça her hadisenin hükmünü beyan etmez. Bunun için ortaya çıkan bir hadisenin hükmünü anlamak için önce Kur'an-ı Kerim'e, sonra Peygamber (sav)'in hadisine baş vurulur. Bunlardan birisinde kesin olarak hükmü beyan edilmiş ise mesele tamamdır, hiç bir kanaat yürütülmez. Hadisenin hükmü Kur'an ve Sünnette açıkça belirtilmemişse ictihada gidilir. Yani, Kur'an ve Sünnet'in ışığı altında hükmünü ortaya çıkarmak için cehd ve gayret gösterilir. İctihad yüce dinimizin en büyük meziyetlerinden biridir. İctihad sebebiyle hayat sahnesinde ortaya çıkan bütün hadiselerin hükmü beyan edilebilir. Dinimizin, her asrın bütün ihtiyaçlarını karşılayabilecek bir kabiliyete sahip olmasının sebeplerinden biri de budur.

Nafiz Şahin

unread,
Jan 31, 2017, 11:38:53 PM1/31/17
to
SORU 89 -İctihad'ın şartları nelerdir?

CEVAP: İctihad'ın belli başlı dokuz şartı vardır:

1- Arapça dilini ve üslübunu bilmek. Çünkü dinin kaynağı Kur'an-ı Kerim ile Sünnet-i Seniyedir. Bunlar da Arapçadır.

2- Kur'an-ı Kerim'in amm ve hassım, mutlak ve mukayyedini, nasih ve mensuhünu bilmek.

3- Peygamber'in -kavli, fiili ve takriri- sünnetlerini bilmek.

4- Hakkında ictihad edilecek mesele ile ilgili icma veya ihtilafı bilmek, icma'ın vuku'unda hiç şüphe yoktur. Sahabenin birçok meselelerde vaki olan icma'ın hiç bir kimse inkar edemez. Ancak Ahmed bin Hanbel sahabeden sonra icma'ın vaki olmadığını söylüyordu. Şafi'i de sahabelerden sonraki icma'i inkar etmemiş ise de, bir meselede kendisine icma'dan söz edildiği zaman onu kabul etmiyordu.

5- Kıyas ve kaidelerini bilmek.

6- Şer'i ahkamın maksat ve gayesini bilmek.

7- Hak ile batılı birbirinden ayırabilecek kadar ölçülü olmak.

8- İctihad'a ve islam'a karşı samimi olmak.

9- İnancı sağlam olup bid'attan uzak olmaktır.

Bundan anlaşılıyor ki ictihad, kolay bir mesele değildir. Herkes ictihad davasında bulunamaz. Akıl ve çevreye veya doğu ve batıdan ithal edilen düşünce ve görüşlere istinaden hiç bir kimse İslami konularda ictihad edemez.

İctihad'ın kapısı her zaman açıktır. İctihad kapısı, birinci asırda açık olduğu gibi her asırda da açıktır. Yeter ki ictihadın şartlarına haiz bir kimse bulunsun. Şu tarihten şu tarihe kadar açık idi sonra kapandı veya kapatıldı demek yanlıştır. Kapanış ve açılışı elimizde değildir. Bu husus için hiç bir kimseye yetki verilmemiştir. Hangi ayet veya hadis ictihad kapısı şu tarihe kadar açık, bu tarihten şu tarihe kadar kapalıdır diyor? Hatta bütün fukaha her asırda ictihadın yapılması gerekir, diyorlar. Mesela el-Envar'de şöyle deniliyor: "Kadının hür, erkek, mükellef, adil ve müctehid olması şarttır. Çünkü her asırda daha önceki asırlarda vaki olan hadiseler tekerrür etseydi, eski müctehidlerin fetvasıyla amel edilebilirdi. Amma her asırda ayrı hadiseler ortaya çıktığı için yeni ictihadlar gerekir" . Bu, her asırda yeni fıkhi mezheplerin kurulması gereklidir manasına hamledilmemelidir.

Birinci asırda Müslümanlar, bilgilerini Kur'an ve Sünnet'ten alıp onlarla amel ediyorlardı. Kur'an ve Sünnet'te yer almamış meseleler hakkında ictihad ediyor veya ehline soruyorlardı. O zamanda belli bir mezheb yoktu. İkinci asırda, çoğalıp dağılan Müslümanlar yeni hadiseler, yeni adet ve an'anelerle karşılaştılar. Bunun üzerine ulema, bunları halletmek için büyük itina gösterip ictihadda bulundular. Ve bunun neticesinde çeşitli mezhepler, ekoller ortaya çıktı. Herkes kendi mezhebini müdafaa etmeğe başladı. Ancak hıristiyanlar gibi birbirini tekfir etmezlerdi. Bu ihtilaf normaldir. Çünkü herhangi kapalı bİr mes'ele etrafında görüş te'atisi olursa mutlaka birbirine ters düşen fikirler doğacaktır. Mesela "ve'l mutallakatu yeterabbasna bi enfusihinne selasete kuruin" ayet-i celilesinde yer alan "kuru" kelimesi "kur" kelimesinin çoğuludur. Bu kelime arapçada kadının aybaşı hali manasına geldiği gibi temizlik manasına da geliyor. Sahabelerin bazısı, 'kur' kelimesi aybaşı manasında olup, boşanan kadının iddeti üç ay başıdır... Bazısı da temizlik manasında olup, boşanan kadının iddeti üç temizlik müddetidir demişlerdir.

Nafiz Şahin

unread,
Feb 1, 2017, 11:44:09 PM2/1/17
to
SORU 90 -Mezhepler arasındaki ihtilafın sebebi nedir?

CEVAP: Mezhepler arasındaki ihtilafın geniş olmasının başlıca üç sebebi vardır:

1- Peygamber (sav), vefat ettiğinde Kur'an ve Sünnet'ten başka bir şey bırakmamıştı. Bununla beraber kısa zaman içerisinde İslam ülkesi çok genişledi. Sahabe de İslam alemine dağıldılar. Kimi Irak'ta, kimi Mısır'da, kimi Şam'da yerleşti. Herkes Peygamber'den ne duydu veya gördü ise onu rivayet edip anlattı. Tabiı olarak bu sahabenin her birisi Peygamber (sav)'in söylediği veya yaptığı her şeyi duymamış ve görmemiştir. Bu değişik rivayetler ihtilaf'a sebebiyet vermiştir.

2- Bazı hadislerde ittifak vaki olduğu halde telakki ve anlayış hususunda ittifak vaki olmamıştır. Mesela Peygamber (sav) buyuruyor ki: "Köpek ağzını sizden birisinin kabına koysa biri toprakla olmak üzere yedi defa onu yıkasın." İmam Şafi'i bu hadisi olduğu gibi kabul ediyor. Hanefi uleması ise biri toprakla olmak üzere yedi defa kabı yıkamayı emreden hadis mensühdur ve bu hadis islam'ın ilk günlerinde varid olmuştur demişlerdir.

3- Çeşitli milletler İslam dinine girdiği için her milletin adeti ayrı, kanun ve nizamı ayrı idi. İmam-ı Azam ve arkadaşları Irak'ta, Evza'i ve arkadaşları Şam'da, Şafi'i ve arkadaşları Mısır'da bulunuyorlardı. Bu gibi zevat her memleketin adet ve kanunlarını ele alıp İslam'ın süzgecinden geçirdiler ve o alanda çeşitli ictihatlarda bulundular ve bu sebeple ihtilaf meydana geldi.

Dört Mezheb'den başka bir mezhebi taklid etmek caiz değildir. Aslında Kur'an ve sünnetin terbiyesi altında; bildiğimiz dört müctehid'den başka; Sa'id bin el-Museyeb, Ata, Sufyan el-Sevri, Sufyan bin Uyayne, Evza'i ve Davlıd gibi birçok müctehid yetişmiştir. Ama bunların mezhebleri zamanında tedvin edilmediği için yayılma isti'dadı göstermediler. Ancak Zeyd bin Ali ile Cafer el-Sadık'ın mezhebleri, zamanında tedvin edilmediği halde onların mezhebinde bulunduklarını iddia eden Zeydiye ve Caferiye fırkaları vardır. İbn'i el-Salah dört mezhebden başka mezhepleri taklid etmenin caiz olmadığına dair icma nakletmiştir.

Bu hak mezheblerden birisini taklid eden kimse hayatı boyunca o mezhebde kalması gerekmez, istediği zaman tamamen veya kısmen başka bir hak mezhebi taklid edebilir .

İbn'i Hacer şöyle diyor: Bir kimse bir meselede tabi olduğu mezhebden başka bir mezhebi taklid ederse o meseleye bağlı olan şeylerde de taklid etmesi gerekir. Mesela namazda Hanefi mezhebini taklid ederse abdest ve gusulde de taklid etmesi lazımdır.

İbn'i Ziyad ise diyor ki: Namaz ayrı, abdest ayrıdır. Namazda Hanefi mezhebini taklid eden kimse abdestte de onu taklid etmesi gerekmez. Yani abdesti Şafii'ye göre alır, namazı Hanefi'ye göre kılarsa beis yoktur.

Ulemanın çoğu bu dört mezhebden birisini taklid etmenin lazım olduğunu söylüyor.

Bazıları da muayyen bir mezhebe bağlı olmak gerekmez diyor. Herhangi bir mezhebi nazar-ı itibara almadan bilen kimseye, bilinmeyen mesele sorulabilir. El'izz bin' Abdüsselam ve el-Şeref elBarizi böyle fetva vermişler. Gazali de bu kanaattedir. Binaenaleyh bir kimse bir mezhebe bağlı kalmadan Allah'a kulluk ederse dinsiz değildir. Ancak muayyen bir mezhebe bağlı kalarak Allah'a kulluk ve ibadet etmek daha iyidir. Gerektiği zaman başka mezhebi taklid etmek de caizdir.

Nafiz Şahin

unread,
Feb 3, 2017, 3:35:29 AM2/3/17
to
SORU 91 -Taklid ne demektir?

CEVAP: Taklid, bir veya birkaç mesele hakkında bir müctehidin -delilini bilmeden- ictihadına göre amel etmektir. Taklid için dil ile bir şey söylemek icab etmez. Kalben niyet etmek kafidir. Taklid, müctehid için haram, müctehid olmayan kimse için bir müctehidi taklid etmek vaciptir. Akıl ve baliğ olan kimsenin amel ve taat hayatına başladığı zaman bugün mevcut olan dört hak mezhepten birisini taklid etmek hususunda serbesttir. Sonra istediği zaman da muvakkat veya sürekli olarak başka bir mezhebe geçebilir.

Taklidin altı şartı vardır:

1- Bir meselede bir mezhebi taklid etmek için o meselede o mezhebin şart ve vaciplerini bilmek. Mesela: bir Şafi'ı, abdest hususunda Hanefi mezhebini taklid edecekse abdestin şart ve vaciplerini Hanefi mezhebine göre bilmesi ve onlara riayet etmesi gerekir.

2- Vuku'dan sonra olmaması,

3- Keyfi ve kolayını yaşamak için değil meşru bir sebebe binaen taklid etmek,

4- Şafi'i ve Hanefi gibi müctehid-i mutlak veya Ebu Yusuf ve Muhammed ve Müzeni gibi müctehid fil' mezheb veya Kerhı ve Nevevi gibi müctehid fil' mesa'il gibi bir müctehidi taklid etmek.

5- Telfik etmemek. Mesela bir kimse Şafi'i mezhebini taklid ederek başının dörtte birini değil, onda birini mesh eder. Sonra Hanefi mezhebini takliden de eli yabancı bir hanıma dokunur ve böylece namazını kılarsa namazı sahih değildir. Çünkü abdesti ne Şafi'ı'ye göre ne de Hanefi'ye göre vardır.

6- Bir mezhebi taklid eden kimsenin kadının hükmüne muhalefet etmemesi.

Eş-Şeref el-Barizi vel İzz bin Abdusselam gibi ulema, muayyen bir mezhebi taklid etmek gerekmez, demişler ise de ulemanın çoğu belli bir mezhebi taklid etmenin lüzumlu olduğunu söylüyorlar. Ancak avam tabaka fıkıh meselelerinde mümeyyiz olmadıkları için müftünün fetvasına göre hareket edeceklerdir.

Hayrunnas Men Yenfeunnas

insanların hayırlısı insanlara faideli olanıdır.

(Hadis'i Şerif)

Nafiz Şahin

unread,
Feb 3, 2017, 10:50:17 PM2/3/17
to
SORU 92 -İki mezhebin birbirine zıt olan hükümleriyle bir meselede am el edip telfik yapmak caiz midir?

CEVAP: İki mezhebin birbirine zıt olan hükümleriyle bir meselede amel edip telfik yapmak iki çeşittir:

1- İcmaya muhalif olan telfik.

2- İcmaya muhalif olmayan telfik.

Yapılan bir telfik: icmaya muhalif ise, kesinlikle caiz değildir. , Mesela Hanefi mezhebinde; baliğa ve akile olan kadının nikahı için

velinin izni ve rızası şart değildir. Kendi kendini evlendirebilir. Diğer Mezheplerde ise; velinin izni şarttır. Maliki Mezhebinde de akit esnasında şahitlerin bulunması şart değildir. Akitten sonra da ilan edilse kafidir. Mesela: Bir kimse, şahitsiz kızını biriyle evlendirse, daha sonra da nikahı ilan etseler caizdir. Ama diğer Mezheplerde şahitlerin bulunması şarttır. Şafii mezhebinde mehri dile getirmek şart değilken, Maliki mezhebinde şarttır. Bir kimse nikah hususunda bu üç mezhebi birleştirip telfik ederse caiz değildir. Yani:

Hanefi mezhebine göre velisiz, Maliki mezhebine göre şahitsiz, Şafii mezhebine göre de mehirsiz nikahı aktederse sahih değildir. Çünkü böyle bir nikah; ne Şafii'ye, ne Hanefi'ye, ne de Maliki'ye göre akd edilmiş sayılmaz.

Fakat icmaya muhalif olmayan telfik ise caizdir diyebiliriz. Mesela: Maliki mezhebinde abdest ve gusülde vücut ve organları oğmak şarttır. Aynı mesele Şafii'de şart değildir. Şafii mezhebinde bir erkeğin vücudu bir kadının vücuduna dokunduğunda abdesti bozulmasına rağmen Maliki mezhebinde bozulmaz.

Bir kimse bu iki mezhebi taklit ederek; abdest organlarını oğmadan abdest alır. Vücudu bir kadının vücuduna dokunduğu halde namaz kılarsa her iki mezhebe göre de sahih olmamış olur. Yalnız bu telfik icmaya muhalif değildir. Çünkü Hanefi Mezhebine göre oğmak şart olmadığı gibi, erkeğin vücudu kadının vücuduna dokunması halinde de abdest bozulmaz. Bunun için de böyle bir namaz Hanefi Mezhebine göre sahihtir.

El-izz b. Abdüsselam ile İbn'i Dakiku'l-id gibi alimler bu tip
teltikte bir sakınca yoktur diyorlar.

Hayrunnas Men Yenfeunnas

insanların hayırlısı insanlara faideli olanıdır.

(Hadis'i Şerif)

iPhone'umdan gönderildi

Nafiz Şahin

unread,
Feb 4, 2017, 11:30:10 PM2/4/17
to
SORU 93 -Tabakat-ı Fukaha ne demektir? Kaça ayrılır?

CEVAP: Tabakat-ı Fukaha: Fakihlerin mertebeleri demektir.

Hanefi alimleri yedi mertebeye ayrılırlar.

1- MUCTEHID FIŞ-ŞER'I: Mutlak müctehıd demektır. Bu tip müctehid Kur'an-ı Kerim ile Sünnet'in ışığı altında bir takım usul ve kaideler tesis ederek bir yol çizmiş ve şer'ı meseleleri ona irca etmiştir. Bu durumda onların sayıları çoktur. Kesin bir rakam vermek mümkün değildir. İmam-ı Azam, İmam-ı Malik, İmam-ı Şafii, Ahmed b. Hanbel, Süfyan-ı Sevri, Süfyan b. Uyeyne, Said b. Müseyyeb bunlardandır. Ancak bunların bir kısmının mezhebi yayılmadı, bir kısmı yayılıp bir müddet devam etti, bilahare silinip gitti. Bir kısmı ise devam etmektedir. Bunlar da İslam alanında meşhur olan dört mezheptir.

2- MÜCTEHİD FİL-MEZHEB: Bu kimse şer'ı delillere baş vurduğundan, ictihad edebilecek bir yeteneğe sahip kişidir. Ancak bir müctehidi mutlakın tesis ettiği kaide ve usulüne göre ictihadda bulunurlar. Ebu Yusuf, İmam-ı Muhammed ve İmam-ı Müzeni gibi şahıslar bu mertebedendir.

3- MÜCTEHİD FİL-MESELE: Mesailde ictihad gücüne sahip kişidir. Ne usulde ne de füruda müctehidi mutlaka muhalefet edemez. Yalnız müctehidin görüşü bulunmayan meselelerde müctehidin kaide ve usulüne uygun bir şekilde ictihad edebilir. Tahtavı, Serahsi ve Kerhı gibi kimseler bu tabakaya dahildirler.

4- MUHARRİC: Bu tabakaya dahil olan kimse ictihada kadir değildir, fakat müctehidden gelen ve birkaç ihtimali bulunan kavlin ibhamını izale edip açıklayan kimsedir. Razi ve Cürcani gibi kimseler bu tabakaya dahildirler.

5- MURACCİH: Bu tabakaya dahil olanlar ictihada kadir olmamakla beraber, müctehidden gelen iki görüşten birisini delillere dayanarak tercih edebilen kimselerdir. Kuduri ve Hidaye sahibi Merginani gibi kimseler bu tabakaya dahildirler.

6- MÜMEYYİZ: Bu tabakadaki fakihlerde yukarıdaki rütbelerden birisinde olmadığı halde, zahir el-Mezheb, zahir el-Rivaye ve rivayeti nadireyi birbirinden fark eden ve bilen kimselerdir. Başka bir tabirle kavi ve zayıfı birbirinden ayıran kimselerdir. Muhtar ve Kenz sahibi kimseler bu tabakadan sayılırlar.

7- SADE MUKALLİD: Bu sınıftaki fakihler yukarıda zikredilen mertebelerden hiç birisine yetişememiştir. Ancak; Mezhebin mesailini ezberleyip eserlerinde derleyen kimselerdir. Haskefi ve İbn'i Abidin gibi kimseler bu tabakaya dahildirler, diyorlar. Şafii mezhebine göre ise fakihlerin durumu üç mertebeye ayrılır:

1- Müctehidi Mutlak,

2- Müctehid fil-Mezhep,

3- Müctehid fil-Mesail veya Müraccih'tir.

Nafiz Şahin

unread,
Feb 5, 2017, 10:44:16 PM2/5/17
to
SORU 94 -Tabakat-ı Mesail ne demektir, kaça ayrılır?

CEVAP: Tabakat-ı Mesail: Fıkhi meseleler mertebesi demektir. Fıkhi meseleler üç mertebeye ayrılır:

1- Zahir el-rivaye veya Zahir el-mezhebtir:

Bu imam Muhammed'in yazdığı meşhur altı eserinde yer alan meselelerdir, bu eserler de şunlardır:

1- el-Mebsut

2- el-Camius-Sağir

3- el-Camiul,-Kebir

4- ez-Ziyadat

5- es-Siyer es-Sağir

6- es-Siyer el-Kebir.

İmam Muhammed kendi sözlerini bu kitaplarda tesbit ettiği gibi İmam-ı Azam ile İmam-ı Ebu Yusuf'un sözlerini de yazıp tesbit etmiştir.

2- Nevadır veya gayri zahir el-Mezhep: Yukarıda adı geçen kitaplardan başka İmam-ı Muhammed'in yazdığı eserlerde yer alan mesaildir. Bu kitaplar da şunlardır:

Keysaniyat, Haruniyat, Curcaniyat, Rakkıyat'tır. Ayrıca İmam-ı Ebu Yusuf'un Emali isimli kitabında bulunan meseleler de bu kabildendir. Emali kelimesi imlanın çoğuludur, imla ise not etmek demektir. Rakkiyat kitabı İmam-ı Muhammed'in RAKKA isimli şehirde kadı iken derlediği meselelerdir. Keysaniyat da İmam-ı Muhammed'in Süleyman b. Şuayb

el-Keysani'ye not ettirdiği meselelerdir. Haruniyat ise; İmam-ı Muhammed'in, Harun er-Reşid zamanında derlediği meselelerdir. Curcaniyat ise; İmam-ı Muhammed'in Cürcan' da iken derlediği meselelerdir.

3-Vakıat: Bunlar mezhepte hükümleri beyan edilmemiş, belki Hanefi fakihleri tarafından hükümleri belirtilmiş meselelerdir. Buna Nevazil de denir. Bu hususta ilk yazılmış eser Ebu Leys es-Semarkandi'nin "Nevazil" adlı kitabıdır . Zahir el-Mezhep kavli var ise başka kavil ile fetva vermek caiz değildir.

Nafiz Şahin

unread,
Feb 6, 2017, 10:46:10 PM2/6/17
to
SORU 95 -İmamların, dört mezhebe göre abdest alıp namaz kıldırmaları şart mıdır?

CEVAP: İmamların dört mezhebe göre abdest alıp namaz kıldırmaları şart değildir. Belki imam olan kimse hangi mezhebin saliki ise onun ictihadına riayet etmekle mükelleftir. Ancak mümkün olursa namaz kılan herkes, imam olsun, imama uyan olsun diğer mezheblere de riayet ederse daha efdaldir. Mesela abdest ve gusulde Hanefi mezhebinde niyet getirmek lazım olmamakla beraber, onu gerekli gören diğer üç mezhebe muhalefet etmemek için gusülde yıkanmaya, abdestte de yüzü yıkamaya başlarken niyet etmek daha efdaldir ve yahut başı mesh etmek hususunda Şafi'ı mezhebinde bir kıl kadar, Hanefi mezhebinde dörtte birini mesh etmek kafi geldiği halde Malikı ile Hanbeli mezhebinde mutemede göre hepsini mesh etmek gerekir. Hanefi ile Şafi'i olan kimselerin, Maliki ile Hanbeli mezheblerine muhalefet etmemek için hepsini mesh etmeleri daha iyidir. Aksi takdirde birinci meselede abdeste niyet etmeyen bir Hanefi diğer mezheb saliklerine imam olamaz. İkinci meselede başından az bir şey mesh eden bir Şafi'ı diğer mezheb saliklerine imam olamadığı gibi, yalnız başın dörtte birini mesh eden bir Hanefi de, Maliki ve Hanbelı mezheblerinin saliklerine imam olamaz.

Aynı şekilde Şafi'ı mezhebine göre Cuma namazından önce iki hutbenin okunması farzdır. Bu iki hutbenin beş rüknü vardır:

1- Her iki hutbede Allah'a hamd etmek, 2- Peygamber'e salavat getirmek, 3- Takvayı tavsiye etmek, 4- Her iki hutbenin birisinde bir ayet-i Kerime okumak, 5- Son hutbede mü'minlere açıkça dua etmektir. Diğer mezheblere göre bu beş rükne riayet etmek gerekmez. Bu beş rükne riayet etmeyen imama Şafiı'lerin uymaları caiz değildir. Maalesef bugün birçok illerimizde Şafiı ile Hanefi cemaat karışık olduğu halde bu rükünlere riayet edilmiyor, çünkü takva tavsiye edilmediği gibi son hutbede mü'minlere açıkça dua edilmiyor. Gizlice yapılan dua Şafi'ı mezhebinde muteber değildir. Buna dikkat etmek lazımdır.

Nafiz Şahin

unread,
Feb 7, 2017, 11:37:00 PM2/7/17
to
SORU 96 -Müslüman bir hükümdar vatandaşlarla taklid ettikleri mezhebe uygun olarak değil de başka hak bir mezhebe göre emir verirse onun emrini yerine getirmek icab eder mi?

CEVAP: Müslüman bir hükümdar vatandaşların taklid ettikleri mezhebden başka hak bir mezhebe uygun bir emir verirse Müslümanlar onun emrini yerine getirmek mecburiyetindedirler. Mesela Hanefi mezhebine göre dünyanın herhangi bir yerinde rü'yet-i hilal kesin olarak sabit olursa; Ramazan-ı şerif hilali ise halkın oruç tutmaları, Şevval hilali ise bayram yapmaları gereklidir, fakat Müslümanların başında bulunan Müslüman yönetici veya dini işleri tedvir etmekle görevli yetkili, Şafi'ı mezhebinde olduğu gibi ihtilaf-ı metali'i nazar-ı itibara alarak emir verirse Müslümanlar onun emrini uygulamakla mükellefdirler. Ramazan ve bayramlarını onun emrine göre yaparlar.

Nafiz Şahin

unread,
Feb 8, 2017, 2:43:46 AM2/8/17
to

Temettü haccı yapmak üzere vekil olan kimse, umreyi kendisi için yaparsa ne gerekir?


Vekil olarak gönderilen kişi, önce müvekkilin verdiği görevi yapmalı, gönderenin şartlarına muhalefet etmemelidir. Muhalefet etmesi halinde haccına devam eder ve dönüşte, aldığı parayı iade eder; haccı da kendi adına yapmış olur (Kasani, Bedaiü’s-Sanai, Beyrut 1406/1986, II, 212-215).


 Ancak vekil olan kişi hac menasikini tamamladıktan sonra ilave masrafları kendisi karşılaması şartıyla dilerse kendi adına umre yapabilir.



iPhone'umdan gönderildi

Nafiz Şahin

unread,
Feb 8, 2017, 11:28:36 PM2/8/17
to
NAMAZ

TAHARET

SORU 97 -Bir kimsenin eli kesilir ve kendisine altın veya benzeri bir madenden takma el takılırsa, gusul ve abdest alırken, nasıl yapmalıdır?

CEVAP: Taktığı eli çıkarmak zor değilse onu çıkarıp yerini yıkamak zorundadır. Şayet et ve deri içine yerleştirilmiş ise, onu çıkarmak caiz olmadığı gibi ne altını ve ne de takma elini yıkaması gerekir.

SORU 98 -Misvak'ın fazileti hakkında çok hadis varid olmuştur. Şer'an misvak nedir, fırça misvak sayılır mı?

CEVAP: Misvak, diş ve ağzı temizlemek için ağaçtan veya temizleyici başka bir şeyden yapılmış temizlik aletidir. Hicaz'da bulunan "Erak" isimli bir ağaçtan olması şart değildir. Ancak "Erak" ağacının faydalı maddeleri ihtiva ettiği ve Allah'ın Resulü (sav) onu kullandığı için daha faziletlidir. Dinen fırça da misvak sayılır. Peygamber'in sünnetine riayet etmek gayesi ile ağzını fırçalayan kimse ağzını temizlediği gibi sevaba da nail olmuş olur.

Nafiz Şahin

unread,
Feb 9, 2017, 11:49:54 PM2/9/17
to
SORU 99 -Çorap üzerine mesh etmek caiz midir?

CEVAP: Ayakta sadece çorap bulunup çorabın alt kısmında deri gibi meshe elverişli bir şey olmazsa, üzerine mesh etmek dört mezhebe göre caiz değildir. Fakat sahabeden Hz. Ali, İbn'i Mes'ud, İbn'i Ömer, Enes, Ammar, Bilal, Bera, Ümame ve Sehi (ra) çorap üzerine mesh etmenin caiz olduğunu söylüyorlar. Ama çorap sık ve alt tarafı deri olup kendisiyle yürümek mümkün olduğu takdirde üzerine mesh etmek hususunda ihtilaf vardır. Şafii mezhebinde sahih kavle göre üzerine mesh etmek caizdir. Hanefi mezhebinde de böyle bir çorap üzerine mesh edilebileceği hususunda ittifak vardır.

Nafiz Şahin

unread,
Feb 10, 2017, 10:56:02 PM2/10/17
to

SORU 100 -Bir kimse taksi ve otobüs gibi bir vasıtaya biner ve uykuya dalarsa abdesti bozulur mu?

CEVAP: Hanefi mezhebinde bazılarına göre bir şeye dayanıp uyuyan kimsenin abdesti bozulur. Şafi'i mezhebinde ise: makadı yere dayandıktan sonra bozulmaz. Ancak yol bozuk olduğundan araba sarsılıp makadı oturduğu yerden ayrılırsa o zaman bozulur. 
SORU 101 -İdrardan sonra bazen beyaz su çıkar, bu guslü gerektirir mi?

 

CEVAP: Buluğ çağına ermiş kimsenin dört çeşit suyu vardır. 

 

1- İdrar, 2- Meni, 3- Mezi, 4- Vedi. 

 

Bunlardan guslü gerektiren yalnız menidir. Meninin üç özelliği vardır: 

1- Sıçrayarak çıkması, 

 

2- Hazzın hasıl olması. 

 

3- Yaş iken hamur kokusunu, kuru iken yumurtanın beyaz kısmının kokusunu vermesidir. 

 

Vedi, idrardan sonra çıkan katı ve beyaz bir sudur. Mezi de beyaz ve ince bir su olup şehvet hissi galebe çaldığı anlarda meydana gelen bir sudur. Binaenaleyh söz konusu olan yani idrardan sonra çıkan beyaz su guslü gerektirmez. 

SORU 102 -Erzurum ve benzeri iklimi soğuk bir muhitte misafir bulunan kişi, ihtilam halinde soğuk sudan başka gusledecek başka bir su bulamıyorsa ve bu durumda büyük bir ihtimalle hasta olacaksa ne yapmalıdır?

 

CEVAP: Ortalık çok soğuk olur, sıcak su ve yıkanmak için uygun bir yer bulunmazsa, hastalık kuvvetle muhtemel olduğundan müsaid bir zaman ve zemin oluncaya kadar teyemmüm edip namaz kılabilir. 

 

Amr bin As, bir yolculukta ihtilam oldu. Ortalık çok soğuk olduğundan, yıkanmadı. Teyemmüm ile namaz kıldı. Resulüllah da buna müdahale etmeyip sükut etti. 

Nafiz Şahin

unread,
Feb 11, 2017, 10:34:11 PM2/11/17
to
SORU 103 -Tuvalet kağıdı ile temizlenmek caiz midir?

CEVAP: Def-i hacet için tuvalete giden herkes su veya taş gibi pisliği giderici bir şeyle temizlenmek mecburiyetindedir. Taş ve onun hükmünde olan şeyleri temizlenebilmek için de bir kaç şart vardır. Bu şartlardan biri, bu temizlik vasıtalarının muhterem olmamasıdır, binaenaleyh ekmek ve üzerinde dini ibare yazılı olan kağıt ile temizlenmek caiz değildir. Fakat üzerine müstehcen ve ahlak bozucu ibare yazılmış kağıt ile tuvalet kağıdını istincada kullanmakta beis yoktur.

Ancak Hanefi ulemasına göre, yazı yazmaya elverişli olan beyaz kağıt ve üzerinde yazı -müstehcen de olsa- bulunan yaprak ile temizlenmek caiz değildir. Amma yazıya elverişli olmayan kağıdı -tuvalet kağıdı gibi- kullanmakta beis yoktur.

Nafiz Şahin

unread,
Feb 12, 2017, 11:31:57 PM2/12/17
to
SORU 104 -Cünüp olan kimseye yasak olan şeyler nelerdir?

CEVAP: Cünüp olan kimseye yasak olan şeyler aşağıya alınmıştır:

1 -Namaz kılmak,

2- Kabe'yi tavaf etmek,

3- Kur'an-ı Kerim'e dokunmak ve onu taşımak. Binaenaleyh üzerine ayet-i kerime yazılı olan madeni veya kağıt paraya abdestsiz veya cünüp olarak dokunmak veya taşımak caiz değildir. Mesela şimdiki beş yüz lira üzerinde sure-i feth'ın başı yazılıdır. Bunu taşıyabilmek için ya abdestli olmak veya üzerine ayet yazılı bulunan paranın taşınmasını caiz gören Şafi'i mezhebini taklid etmek lazımdır.

4- Kur'an-ı Kerim'i okumak.

5- Camide kalmak.

Nafiz Şahin

unread,
Feb 14, 2017, 12:52:31 AM2/14/17
to
SORU 105 -Cünüp olan kimsenin tıraş olması veya tırnak kesmesi caiz midir?

CEVAP: Cünüp olan kimsenin yıkanmadan tıraş olması ve tırnak kesmesi haram olmasa da iyi değildir. İmam-ı Gazali, İhyaü Ulumed-Din kitabında şöyle diyor: Cünüp olan kimsenin tırnak kesmesi, tıraş olması, etek ve koltuk altını temizlemesi, kan aldırması veya vücuttan herhangi bir parça kopartması uygun değildir. Çünkü ahirette bütün vücud geri döneceğinden yıkanmadan kesilen veya tıraş olunan şey cünüp olarak dönecektir.

Nafiz Şahin

unread,
Feb 14, 2017, 11:26:08 PM2/14/17
to


iPhone'umdan gönderildiSORU 106 -Biz köylüyüz çalışıyoruz, zaman zaman tırnaklarımızın altında kir toplanıyor, abdest aldığımız veya yıkandığımız halde yine kir yerinde kalıyor. Bu durumda abdest ve gusülümüz sahih midir?

CEVAP: Tırnakları kesmek sünnettir diyen olduğu gibi vaciptir diyen de olmuştur. Hanefi alimlerinin kaydettiklerine göre tırnak ve bıyık gibi bedende kesilmesi matlup olan şeyleri kırk günden fazla bırakmak caiz değildir. Böyle bir müddet ihmal eden kimse cezaya müstehak olur.

Şafii alimlerinin görüşlerine göre de tırnak ve benzeri şeyleri kesmek Sünnettir, vacip değildir.

Şafii alimlerinin görüşlerine göre de tırnak ve benzeri şeyleri kesmek Sünnettir, vacip değildir.

Kesilmesi ister vacip ister sünnet olsun, altında kir ve toprağın bulunması abdestin sıhhatine mani değildir. Yalnız hamur, mum ve benzeri bir şey olursa manidir. Peygamber (sav) tırnakların kesilmesini emreder, ama namazın iadesini emretmezdi. Tırnakların altındaki kir abdestin sıhhatine mani olsaydı mutlaka o halde kılınan namazın iadesini emredecekti.

Kurret el-Ayn kitabının ifade ettiğine göre ter veya bedenden doğan bir şey kıllar üzerine veya vücudun herhangi bir yerine yapışıp kalırsa, abdest ve gusül de zail olmazsa bedenden bir cüz gibi sayılır. Gusle mani değildir. Ama vücuttan doğan değil, toz ve toprak gibi bir şey birikirse mani olur.

Nafiz Şahin

unread,
Feb 16, 2017, 1:00:55 AM2/16/17
to
SORU 107 -Tırnaklarını oje ile boyayan bir kadının durumu nasıldır? Yani abdesti veya guslü sahih midir, günahkar olur mu?

CEVAP: Tırnakları oje ile boyamak haddi zatında haram değildir. Ancak oje tırnak üzerine bir tabaka meydana getirdiğinden abdest ve guslün sıhhatine manidir. Bunun için abdest almak, cünüp veya hayızdan yıkanmak isteyen ojeli kadın mutlaka ojesini kazımak zorundadır. Aksi takdirde abdesti veya guslü sahih olmadığından namazı batıldır. Yalnız hayız halinde bulunan bir kadın hayızın sonuna kadar tırnaklarını ojeli bulundurabilir. Aynı zamanda bir kadın abdest aldıktan sonra yine tırnaklarını oje ile boyayıp ikinci defa abdest almaya muhtaç oluncaya kadar ojesini bırakabilir. Abdest almak istediğinde kazımak zorundadır.
Hayrunnas Men Yenfeunnas

insanların hayırlısı insanlara faideli olanıdır.

(Hadis'i Şerif)

iPhone'umdan gönderildi

Nafiz Şahin

unread,
Feb 16, 2017, 11:21:21 PM2/16/17
to
Fetvalar

SORU 108 -Erkek ihtilam olduğu gibi kadın da ihtilam olabilir mi?

CEVAP: Erkek olsun kadın olsun ihtilam olur. Meni dışarıya çıkarsa gusül icab eder. Erkek için bu hal tabii olduğu gibi kadın için de tabiidir. Ancak bu hal kadınlarda az görülür. İmam-ı Muhammed'e göre kadın İhtilam olur. Fakat meninin dışarıya çıktığını görmezse ihtiyaten yıkanması daha iyidir. Çünkü kadından çıkan meninin geri dönmesi muhtemeldir.

SORU 109 -Güneş enerjisiyle ısıtılan suyla, açıkta kalan veya bir kapta güneşle ısınan su arasında fark var mıdır? Güneş enerjisiyle ısıtılan su ile abdest almanın ve gusletmenin hükmü nedir? Varsa mahzur ve zararı nedir?

CEVAP: Demir, tunç ve bakır gibi madeni kaplarda ve sıcak memleketlerde güneş enerjisiyle ısıtılan suyla abdest almak ve gusletmek mekruhtur. Çünkü Hz. Aişe bir gün Hz. Peygamber (sav) için güneşte su ısıttı. Bunun üzerine Peygamber (sav): "Ey Humeyra (Hz. Aişe'nin lakabıdır) öyle yapma. Çünkü o alaca hastalığına sebebiyet verir" buyurdu.

Fıkıh alimleri bu hususta şöyle diyorlar. Madeni bir kapta sıcak bir memlekette güneş enerjisiyle su ısıtılırsa güneşin etkisiyle o kaptan küçükçe parçalar kopup suya karışır, kullanıldığı zaman vücutta mesameleri kapatır ve vücut hava alamaz bir hale gelir. Böylece vücudun her tarafında dolaşan kan kirlenip bozulur ve hastalık meydana gelir. Fakat su altın, gümüş, ağaç, cam ve topraktan yapılmış çanak gibi kaplarda veya gölet ve havuzda veyahut sıcak olmayan bir memlekette güneş enerjisiyle ısıtılırsa onu abdest ve gusülde kullanmakta bir sakınca olmadığı gibi madeni kaplarda ve sıcak memleketlerde güneşte ısıtılan suyun abdest ve gusülde değil, çamaşır yıkamak gibi şeylerde kullanılmasında da beis yoktur. Güneş enerjisiyle ısıtılan suyun, içinde bulunduğu kabın kapalı veya açık olması arasında fark yoktur. Her ikisi de mekruhtur. Yalnız kabın ağzı açık olursa keraheti daha şiddetlidir.

Nafiz Şahin

unread,
Feb 18, 2017, 12:03:00 AM2/18/17
to
SORU 110 -Gözlükten kurtulmak için gözlere takılan küçük lenslerin (merceklerin) hükmü nedir? Abdest ve gusle mani midir?

CEVAP: Gözlükden kurtulmak için gözlere takılan küçük lensler, gusül veya abdeste mani değildir. Çünkü gusülde Hanefi mezhebine göre burun ve ağzın içini yıkamak gerekiyorsa da ne abdestte ne de gusülde gözün içini hiç bir mezhepde yıkamak icab etmez ve göze zarar verir. İbn'i Ömer ile İbn'i Abbas, gözlerinin içini yıkamağa devam ettikleri için gözlerini kaybettiler.

SORU 111 -Elinin içi tenasül aletine dokunmuş olan bir Haneri, Şafi'i cemaatına imam veya hatib olabilir mi?

CEVAP: Elinin içi tenasül aletine dokunmuş olan bir Hanefi'nin -Hanefi mezhebine göre abdesti bozulmadığından- namaz kılar veya kıldırırsa namazı sahihtir. Ancak Şafi'ı cemaatına namaz kıldırması doğru değildir. Şafi'ı cemaat durumu bildiği halde kendisine uyarsa namazları fasittir. Zira imam ile cemaat arasında irtibat vardır; Yalnız böyle bir kimse sadece hutbe okumakla iktira eder ve namazı Şafi'ı mezhebine göre abdesti yerinde olan bir kimse kıldırırsa sahihtir. Çünkü cemaatle hatıb arasında böyle bir bağlantı yoktur.

Nafiz Şahin

unread,
Feb 18, 2017, 11:22:39 PM2/18/17
to
SORU 112 -Müslüman olmayan ülkelerden Müslüman ülkelere ithal edilip piyasaya sürülen giyilmiş elbise, aslında Avrupa ve Amerika'dan gelmektedir. Şer'i temizlik nedir bilmeyen, şarap ve necasete bulaşan gayr-i müslimler tarafından giyilmiştir. Bunları giyip namaz kılmak caiz midir?

CEVAP: Eşya aslında tahirdir. Necaseti tahakkuk etmedikçe onun necasetine hüküm edilmez. Binaenaleyh gayr-i müslimin giydiği elbisenin müteneccis olduğunu gözümüzle görmedikten sonra onu giyip namaz kılmamızda beis yoktur.

Keza necasetten sakınmayan içkici, deli, kasap ve çocuk gibi kimselerin elbiseleriyle namaz kılmak caizdir. İbn'i Hacer diyor ki:

Avrupalılar her ne kadar temizliğe riayet etmiyorlar veya hayvanları boğuyor, kesmiyor diye söyleniyorsa da, oradan gelen nesnenin müteneccis olduğunu veya ithal edilen etin boğulmuş hayvan eti olduğunu gözümüzle görmedikten sonra temiz sayılır. Binaenaleyh oradan gelen yağ yenir ve et tahir olarak kabul edilir .
İbn-i el-Salah'a: "Gayri müslimlerin kumaş imalinde domuz yağını kullandıkları şayi'ası vardır. Bu husus için ne yapmak icab eder?" diye sorulduğunda, dedi ki: "Elde olan kumaşta necaset tahakkuk etmedikçe müteneccis sayılmaz".

Nafiz Şahin

unread,
Feb 20, 2017, 10:27:36 PM2/20/17
to
SORU 115 -Uzun gömlek gibi bir şey sünnet ve İslami bir kıyafet sayılır mı?

CEVAP: Uzun gömlek İslami bir kıyafet sayılmaz. Yani İslam bunların giyilmesini veya giyilmemesini emretmemiştir. Kıyafet meselesi adete bağlı bir şeydir. Bir memlekette uzun gömlek giymek adet ise giyilir, adet değil ve dikkati çekiyorsa dışarda onu giyip gezmek doğru değildir. Hatta Şafi'ı mezhebine göre bir memlekette bir kıyafet adet ise o memleketin ahalisinden onu giyen kimse mürüvveti ihlal ettiğinden şehadetinin reddine vesile olur. Hülasa her memlekette mer'ı olan kıyafete riayet etmek lazımdır.

Avreti örtmeyecek kadar kısa veya vücudun hattını gösterecek kadar dar olmaması da şarttır.

Nafiz Şahin

unread,
Feb 21, 2017, 11:26:19 PM2/21/17
to
SORU 116 -İpekli elbise giymek caiz midir?

CEVAP: Kadın fıtratan süse düşkündür. Geçmişte böyle idi ve böyle devam etmektedir. Özellikle kadın altın ve ipeğe çok önem verir. Erkek de fıtratan süsten ziyade kişiliğine ve olgunluğuna bakar. İslam dini fıtratı bozan ve fıtrata aykırı olan şeyleri yasaklamıştır. Bunun için ipek kadın için mubah, erkek için haramdır.Peygamber (sav) buyuruyor: "İpekli elbise giymeyiniz. Çünkü dünyada onu giyen kimse ahirette giymeyecektir". Bir gün Hz. Ömer (ra) satılık bir ipekli elbise görür. Ve onu alıp Hz. Peygamber'e götürür. "Ey Allah'ın Resulü, bayramlarda ve gelen heyetlerle görüşmek için bunu satın al" der. Bunun üzerine Peygamber (sav): "Bu, ahirette payı olmayanların elbisesidir" buyurdu . Peygamber (sav) sağ eline bir parça ipek, sol eline de bir külçe altın aldı ve buyurdu ki: "Bunlar ümmetimin erkeklerine haram, kadınlarına mubahtır".

Nafiz Şahin

unread,
Feb 23, 2017, 12:33:35 AM2/23/17
to
SORU 117 -Altın ve gümüş kablar kullanmak caiz midir?

CEVAP: Altın ve gümüş kablar kullanmak caiz değildir. Peygamber (sav): "Altın ve gümüş kabda yemek yiyen veya su içen kimse karnına Cehennem ateşi dökmüş olur" buyurmuştur.

Cumhur-u ulemaya göre kadının altın ve gümüş ile süslenmesi caiz ise de altın ve gümüş kablar kullanması caiz değildir. Kaşık, kalem, bıçak, makas ve benzeri şeyler de kab hükmündedir. Hem erkek, hem kadın için haramdır.

SORU 118 -Altın ve gümüş yüzük takmak caiz midir?

CEVAP: Gümüş yüzük takmak, erkek ve kadın için mubah ise de, altın yüzük takmak erkek için haram, kadın için helaldir. Peygamber (sav) buyuruyor: "Altın ve ipek ümmetimin kadınlarına helal, erkeklerine haram kılınmıştır" .Sahabelerden Sa'd bin Ebi Vakkas, Talha bin Abdullah, Süheyb, Huzeyfe ve Cabir bin Semtife, altın yüzük takmanın tahrimen değil, tenzihen mekruh olduğuna kanaat getirdikleri için takmışlar ise de sahabe ve ulemanın cumhüruna göre haramdır.

Abdullah bin Abbas'tan rivayet edilmiştir: "Peygamber (sav) birisinin elinde (parmağında) altın yüzük gördü. Hemen elinden çıkarıp attı. Ve dedi ki nasıl olur da sizden biriniz bir ateş parçasını alıp eline sokar? Peygamber (sav) gittikten sonra adama:

Yüzüğünü al ondan faydalan, denildiğinde "Hayır Allah'a yemin ederim madem ki Peygamber (sav) atmıştır asla almam" dedi. Hülasa dört mezheb ile sahabenin cumhuruna göre erkek için altın yüzük takmak haramdır. Cevazı için fetva vermek doğru değildir.

Nafiz Şahin

unread,
Feb 23, 2017, 10:30:24 PM2/23/17
to

SORU 119 -Yüzük takmanın dinimizdeki yeri var mıdır?

CEVAP: Yüzük takmak hususunda ihtilaf vardır. Hanefi mezhebine göre yüzük gümüş olursa erkek ve kadın için mubahtır. Tunç, demir gibi şeylerden olursa erkek için haramdır.
Şafi'i mezhebine göre ise gümüş yüzük, takmak sünnettir. Çünkü Peygamber (sav) gümüş yüzük takardı. Enes'den rivayet edilmiştir: Peygamber (sav) Kisra, Kayser ve Necaşi'ye birer mektup yazmak istedi. Peygamber'e (sav) "Bunlar mühürsüz mektup kabul etmezler" denildi. Bunun üzerine Peygamber (sav) gümüş bir yüzük yaptırdı. Ve üzerindeki nakış "Allah'ın Resulü Muhammed" cümlesinden ibaretti.

Şafi'i mezhebine göre ise gümüş yüzük, takmak sünnettir. Çünkü Peygamber (sav) gümüş yüzük takardı. Enes'den rivayet edilmiştir: Peygamber (sav) Kisra, Kayser ve Necaşi'ye birer mektup yazmak istedi. Peygamber'e (sav) "Bunlar mühürsüz mektup kabul etmezler" denildi. Bunun üzerine Peygamber (sav) gümüş bir yüzük yaptırdı. Ve üzerindeki nakış "Allah'ın Resulü Muhammed" cümlesinden ibaretti.

Hulefayı Raşidin'in de birer gümüş yüzüğü vardı. Hz. Ebu Bekir'in yüzüğündeki nakşı (Ni'mel Kadiru Allahu) Hz. Ömer'inki ise (Kefabil mevti vaizen), Hz. Osman'ınki de ("Le ta'tebirunne ev letendemunne), Hz. Ali'ninki de (El-Mülkü lillah) idi. Demir, tunç ve kurşun yüzük takmak, sünnet değilse de mubahtır.

Nafiz Şahin

unread,
Feb 24, 2017, 2:28:39 AM2/24/17
to

Fetvalar


Kadın kadına imamlık yapabilir mi?


Şafii ve Hanbeli mezheplerine göre bir kadının, kadınlara imamlık yapmasında hiçbir sakınca yoktur. Hanefi mezhebine göre kadının, kadınlara imamlık yapması caiz olmakla birlikte, mekruhtur; Malikilere göre ise caiz değildir. Kadının kadınlara imam olarak namaz kıldırması halinde, cemaatten öne geçmeyip, diğer kadınların hizasında/arasında durması gerekir (İbn-i Abidin, Reddü’l-muhtar, I, 380, 388; Abdurrahman el-Ceziri, Kitabu’l-Fıkh ale’l- mezahibi’l-erbea, I, 409).


iPhone'umdan gönderildi

Nafiz Şahin

unread,
Feb 25, 2017, 12:35:26 AM2/25/17
to
SORU 120 -Dişi altın ve gümüş ile kaplamak caiz midir?

CEVAP: Diş, hayati önem taşıyan bir organdır. İslam dini onu korumak için tedbir almamızı emretmiştir. Her yemekten sonra ağız ve dişlerimizi yıkamamızı emrettiği gibi misvak kullanmamızı da emretmiştir. Peygamber (sav) "Yemeğin bereketi, ondan evvel ve sonra abdest almaktır" buyurur. Başka bir hadiste de şöyle buyuruyor:

"Ümmetim için endişe etmeseydim, her namaz için misvak kullanmayı emir ederdim." Ağız ile dişleri temiz tutup misvaklamanın insan sağlığı için büyük faydaları vardır.

Daha önce de beyan ettiğimiz gibi fırça da misvak sayılır. Diş bozulursa onu doldurtmak veya kaplamak elbetteki vücut ve sağlığın bir gereğidir. Gusle de mani değildir. Mani olsaydı ne altın, ne gümüş ile bağlamaya ve kaplatmaya müsaade edilmemesi gerekirdi. Halbuki gümüş ile bağlatmak veya kaplatmak hususunda muhalefet eden de olmamıştır. Bilittifak caizdir. Ancak Hanefi mezhebinde altın ile kaplatmak hususunda ihtilaf vardır, İmam-ı Muhammed'e göre hem altın, hem gümüş ile bağlatmak ve kaplatmakta beis yoktur, İmam-ı Azam'a göre gümüş ile bağlatmak veya kaplatmak caizdir. Fakat altın ile caiz değildir. Ebu Yusuf ise bir kavle göre İmam-ı Muhammed ile, diğer bir kavle göre İmam-ı Azam ile beraberdir. Mülteka'da kayd edildiğine göre, İmam-ı Azam da dişin altın ile bağlatılmasında (veya kaplatılmasında) bır sakınca olmadığı görüşündedir. En kuvvetli görüş İmam-ı Muhammed'in görüşüdür. Çünkü gümüş ile kaplatılırsa dişin etini bozar ve koku yapar. Böyle bir fetva bulunduğuna ve her yerde bununla amel edildiğine göre aksini söyleyip halkı şaşırtmanın manası yoktur. Ba husus Şafi'i mezhebinde özellikle zaruret olduktan sonra hiç beis yoktur. Amma diş bozulmamış ise yani zaruret olmazsa erkek için altın kullanmak haram olduğundan dişi onunla kaplatmak asla caiz değildir. Kulab vakasında Said bin Arfece'nin burnu kesildi. Önce gümüşten bir burun edindi. Bozulunca Peygamber (sav) altından burun edinmesini emretti.

Nafiz Şahin

unread,
Feb 26, 2017, 12:49:44 AM2/26/17
to
NECASET

NECASETLE TEDAVİ

SORU 121 -Haram ve temiz olmayan bir ilacı tedavide kullanmak caiz midir?

CEVAP: İslam dini sağlığa büyük ihtimam gösterip hasta olmamak için tedbir almamızı emrettiği gibi, hastalık olduktan sonra tedaviyi de emretmiştir. Ancak varsa tahir bir ilaç kullanmak gerekir. Necis veya müteneccisi kullanmak caiz değildir. Remli ve Şirazi: Temiz bir ilaç bulunmadığı takdirde Müslüman bir doktorun tavsiyesine binaen necis veya müteneccis bir ilacı tedavide kullanmakta beis yoktur, diyorlar. Bir hastalık için, "içkiden başka ilaç bulunmazsa içilmesi caizdir" diyen olduğu gibi "caiz değildir" diyen de olmuştur. Yalnız Şafi'ı mezhebine göre ilaca maslahata binaen müteneccis bir şey katmakta beis yoktur. Binaenaleyh çeşitli hastalıklara yarayan ve içinde alkol bulunan şurubu (başka bir ilacın bulunmaması şartıyla) içmek caizdir.

Nafiz Şahin

unread,
Feb 27, 2017, 10:13:38 PM2/27/17
to

SORU 123 -Bazı kimseler Peygamber (sav)'in kanı ve benzeri şeyleri necis değildir diyor, bu hususta herhangi bir şey sabit olmuş mu?

CEVAP: Peygamber (sav) bir insan idi. İnsanların durumu ne ise Peygamber'in durumu da aynıdır. İnsanların kan ve benzeri şeyleri tahir olmadığına göre Peygamberinki de tahir değildir.. Başka bir şey demek doğru değildir.

SORU 124 -Bir kimsenin ağzı müteneccis olursa onu yıkamadan herhangi bir şey yiyebilir veya içebilir mi?

CEVAP: Herhangi bir kimsenin ağzı mütecennis olursa yıkamadan bir şey yemesi veya içmesi haramdır. Yalnız Şafii mezhebine göre müteneccis olan ağzın ancak su ile yıkanması suretiyle temizlenmesi mümkündür. Hanefi mezhebinde su ile temizlenebileceği gibi ağızdaki tükrük ile de temizlenebilir.

Nafiz Şahin

unread,
Feb 28, 2017, 11:42:34 PM2/28/17
to
SORU 125 -Memleketimizde zeytin ağacı bolca bulunur ve birçok evde klasik zeytin yağı imalathanesi vardır. Ve hala zeytin yağı imal eder ve satarız. Bazen fare gibi necis şeyler içine düşüyor ve biz de onu sabun fabrikasına satıyoruz. Ondan yapılan sabun necis sayılır mı?

CEVAP: Hanefi mezhebinde zeytin yağı müteneccis olur ve ondan sabun yapılırsa sabun temiz sayılır. Çünkü istihale neticesinde zeytin yağının ismi değişip başka bir maddeye dönüşüyor. Ve onu kullanmakta beis yoktur. Aynı zamanda köpek gibi bir şey tuzluğa düşüp tuz haline gelirse o tuzu yemekte bir sakınca yoktur. Şafii mezhebinde ise müteneccis olan zeytin yağı sabun haline getirilir veya tezek gibi bir şey yanıp kül olsa bile tahir olmaz. Binaenaleyh müteneccis zeytin yağından imal edilen sabunu kullanmak haramdır. Sabunun durumu belli olmadığı için sorup incelemek icab etmez.

Nafiz Şahin

unread,
Mar 2, 2017, 1:56:24 AM3/2/17
to
SORU 126 -Kolonya her yerde, evde, ticarethanede, otobüste halkın çoğu tarafından kullanılmaktadır. Bazı kimseler necis olduğunu söylüyorlar. Bu hususta fıkhın hükmü nedir?

CEVAP: Kolonya içinde alkol maddesi bulunduğundan necisdir. Üzümden imal edilmiş olan şarap ile diğer maddelerden imal edilmiş sekr veren her türlü rakı ve alkollü şeyler arasında fark yoktur, hepsi necistir. Biryere isabet ederse onu yıkamak icab eder. Şafii mezhebinde asla buna cevaz veren olmamıştır. Onu kullanan kimse günahkar olduğu gibi vücut ve elbisesinde değdiği yeri yıkamadan namaz kılarsa namazı batıldır.

Hanefi mezhebinde üzümden imal edilmiş olan şarap kesinlikle necistir. Başka maddelerden imal edilmiş olan alkollü madde hakkında üç görüş vardır.

1- Şarap gibi necaset-i muğallazadır.

2- Necaset-i muhaffefedir.

3-Tahirdir.

En kuvvetli görüş şarap gibi olması görüşüdür.

Binaenaleyh Şafii olan kimsenin kolonyayı asla kullanmaması gerekir. Hanefi mezhebinde fetva var ise de Hanefi'nin de ondan sakınması daha evladır.

Nafiz Şahin

unread,
Mar 2, 2017, 11:34:25 PM3/2/17
to

ADET GÖREN KADINLA İLGİLİ MESELELER

SORU 127 -Kur'an kursu öğretmenliğini yapan bir kadın, kendisine adet gelirse nasıl görevini sürdürecektir? Adet halinde Kur'an-ı Kerim'i okuması ve okutması yasak olursa görevi aksar, yılda bir defa olsaydı buna katlanabilirdi ama, bu iş her ayda tekerrür ettiği ve her defada beş altı gün devam ettiği için öğretim ve öğrenim işi aksamaktadır, bunun çaresi yok mudur?

CEVAP: Şafiı ile Hanefi mezhebinin kuvvetli görüşüne göre bunun hiç çaresi yoktur. Yalnız Hanefi alimlerinden ve müctehid filmesai olan zevatlardan Tahavi'ye göre adet halinde bulunan muallime kadının yarımşar ayet okumak suretiyle öğretim yapmasında bir sakınca yoktur . Maliki mezhebine göre de adet halinde olan muallime ile müteallime için zarurete binaen caizdir.

Bunun için içtihadın üçüncü tabakasını işgal eden bu zatı taklit etmekte bir sakınca olmadığı gibi zarurete binaen Maliki mezhebini de taklit etmekte bir sakınca yoktur. Buna göre adet halinde bulunan muallime ve müteallimenin Kur'an-ı Kerim'i okumalarında bir beis yoktur.

Nafiz Şahin

unread,
Mar 3, 2017, 7:00:06 AM3/3/17
to

Hac ve umre görevlerini yaparken belli duaları okumanın hükmü nedir?


Kur’an-ı Kerimde geçen veya Hz. Peygamber (s.a.s.) ile ashaptan rivayet edile gelen duaları okumak yerinde ve daha uygun olsa da bu duaları aynen okumak zorunlu değildir. Arzu edenler bu dualardan yararlanabileceği gibi, önceden bildiği ve devam etmekte olduğu duaları da okuyabilir. Arapça okumayı bilmediği için kitaplarda yer alan duaları telaffuz edemeyen veya telaffuzda güçlük çekenler, okumak istedikleri duanın Türkçesini de okuyabilirler. Esasen kişinin Yüce Yaratıcıya gönlünü açıp yakarmasında en güzel yol, kişinin içinden geldiği gibi dua etmesidir.



iPhone'umdan gönderildi

Nafiz Şahin

unread,
Mar 3, 2017, 11:05:58 PM3/3/17
to

Fetvalar


 

SORU 128 -Kur'an kursu öğretmenliğini yapan bir kadın adet geldiğinde nasıl davranacaktır?

 

CEVAP: Kur'an kursu öğretmenliği yapan bir kadın adet halinde şayet kendisine yardım edecek kimse varsa düzeni muhafaza etmek için kursa devam edecek ve öğretim işini yardımcıya bırakacaktır. Yardımcı yoksa Hanefi ulemasından Kerhi ile Tahavı'nin fetvasına göre öğretimini devam ettirecektir. Kerhı: Öğretmen olan kadın adet halinde, kelime kelime; Tahavı ise, yarımşar ayet söylemekle öğretim yapmasında beis yoktur,

diyor.

 

SORU 129 -Emzikli bir kadın cünüb iken çocuğunu emzirebilir mi?

 

CEVAP: Emzikli bir kadın adet halinde çocuğunu emzirebildiği gibi cünüb iken de emzirebilir. Bu hususta ihtilaf yoktur.

Nafiz Şahin

unread,
Mar 5, 2017, 1:30:37 AM3/5/17
to
SORU 130 -Müstehaze ve mütehayyire ne demektir?

CEVAP: Müstehaze ve mütehayyirenin manasını anlamak için kısaca hayz(adet)- ile nifasın -(lohusalık)- manasını anlamak ,icab eder. Şöyle ki:

Hayz: Erginlik çağına erniş bir kadının hamile ve hasta olmadığı bir zamanda rahminden çıkan kandır. Hayz'ın azı üç gün, çoğu on gündür.

Nifas: Doğum yaptıktan sonra kadının rahminden çıkan kandır. Nifasın azı için hadd yoktur, çoğu da kırk gündür.

İstihaze ise hayzda üç günden az ve on günden sonra gelen kan ile nifasta kırk günden sonra gelen kandır. Bu kan ile diğer azalardan gelen kan arasında fark yoktur. Yani namaz ve oruç gibi ibadetlere mani değildir. Hastalıktan neş'et eder.

Müstehaze de; istihaze kanını gören kadındır. Hastalık neticesinde müstehazenin kanı devam eder ve kesilmezse iki durum vardır:

1- Mübtedi'e'dir. Yani ilk defa adet kanını görmüş, ondan sonra kesilmeyip devam etmiştir. Bu takdire göre, başladığı tarihten on gün kadar hayz, sonraki yirmi gün temizlik sayılır. Ve her ayda o günler böyle hesap edilecektir.

2- Mu'tade'dir. Bu da iki kısımdır.

a- Adeti hatırlayan, yani daha önce adet görendir. Böyle bir kadın adet ve temizliğini eski adetine göre ayarlayacaktır. Mesela eskiden ay başında kendisine hayz gelip altı gün sürüyor, ayın kalan yirmi dört gününde de temiz kalıyor idi. Şimdi kan devam ettiği için aynı şekilde hesaplanacaktır. Yani her ayın ilk altı günü hayz, kalanı da temizlik sayılacaktır.

b- Eski adetlerini hatırlamayandır bunun üç haleti vardır:

b- Eski adetlerini hatırlamayandır bunun üç haleti vardır:

1- Daha önce gördüğü adetin kaç gün olduğunu unutmuş, amma her ayda bir defa kendisine adet geldiğini biliyor. Bu takdire göre kanın başladığı ilk üç gün adet olarak kabul edilir ve sonra onu takip eden yedi günde her namaz için yıkanıp namaz kılacaktır. Çünkü bu yedi gün hem adete, hem temizliğe, hem her an adetten yeni kurtulmasına muhtemeldir. Sonraki yirmi günde yıkanmadan namaz kılacak ve her namaz için sadece abdest alacaktır ve bu yirmi günde cinsi münasebet de caizdir.

Adet2- Adetinin kaç gün olduğunu hatırlıyor, amma ayın başında mı, ortasında mı, sonunda mı, onu hatırlayamıyor. Bu takdirde her ayın ilk üç günü sadece abdest ile namaz kılacaktır. Çünkü hem adet, hem temiz olması muhtemeldir. Sonraki yirmi yedi günde, her namaz için yıkanacak -tam boy abdesti- alacaktır. Çünkü her anda adetten çıkması muhtemeldir. inin kaç gün olduğunu hatırlıyor, amma ayın başında mı, ortasında mı, sonunda mı, onu hatırlayamıyor. Bu takdirde her ayın ilk üç günü sadece abdest ile namaz kılacaktır. Çünkü hem adet, hem temiz olması muhtemeldir. Sonraki yirmi yedi günde, her namaz için yıkanacak -tam boy abdesti- alacaktır. Çünkü her anda adetten çıkması muhtemeldir.

3- Hem adet günlerinin sayısını, hem zamanını, yani ay başında mı, sonunda mı, ortasında mı, olduğunu unutmuş ise, bu meselede kaide şudur: Kesin olarak temizlik günlerinde bulunduğunu -mesela ayın yirmi üçüncü günü gibi- biliyorsa yıkanmadan sadece abdest almak suretiyle namaz kılacak. Ve oruç tutacaktır, münasebette de bulunabilecektir.

Adet halinde bulunduğu günleri hatırlıyorsa, namaz ve oruç gibi ibadetleri terk edecektir. Hiç bir şeyi hatırlamıyorsa, her vakit namaz için boy abdesti alacak ve namaz kılacak, camiye gitmeyecek, münasebette de bulunmayacaktır.

Şafii' ye göre dunun şöyledir: Hayzın azı bir gün bir gecedir, çoğu onbeş gündür. Nifasın azı için had yoktur, çoğu altmış gündür. Hayızda onbeş günden, nifasta altmış günden fazla kan devam ederse istihazedir, yani hastalıktan gelen kandır. Bu da yedi halden hali değildir.

1- Mübtedi'e ve mümeyyizedir. Yani adet görmeye yeni başlayıp kuvvetli ve zayıf kan görür. Kuvvetli kan bir gün bir geceden az ve onbeş günden fazla değildir.

Zayıfkan da onbeş günden aşağı değildir. Bu takdire göre kuvvetli kan hayz, zayıf kan da istihaze kanıdır. Ve tuhr olarak kabul edilir. Buna mübtedi'e mümeyyize denir. Siyah kan kuvetli, kırmızı kan zayıftır.

2- Mübtedi'e ve gayr-i mümeyyizedir. Yani ya daima kuvvetli veya zayıf kan görür veya gördüğü kuvvetli kan bir gün bir geceden az veya onbeş günden fazla ve gördüğü zayıf kan da onbeş günden aşağıdır. Racih kavle göre adeti bir gün bir gecedir, temizliği yirmi dokuz gündür.

3- Adet görüp kuvvetli ve zayıf kanı gören kadındır. Böyle bir kadın adetini değil, temyizi esas olarak kabul edecektir. Mesela bir kadın her ayın başında beş gün hayz, kalanı temiz olarak adet etmiş idi. Sonra kan devam etmeğe başladı ve her ayda on gün kuvvetli kan, yirmi gün zayıf kan görürse eski adetini nazari itibara almadan on gün hayz, yirmi gün temiz olarak kabul edilir.

4- Adet görüp adetini hatırlayan fakat mümeyyize olmayandır. Yani daima ya kuvvetli veya zayıf görür veyahut da kuvvetli bir gün bir geceden az veya onbeş günden fazladır veya zayıf onbeş günden aşağıdır. Bu takdire göre hayz ve tuhrünü eski adetine göre ayarlayacaktır.

5-Adet görüp adetini unutandır, ki buna mütehayyire denir. Mütehayyire davranmak mecburiyetindedir. Yani namaz ve oruç gibi ibadetlerde temiz kadın gibi olacaktır. Münasebette ise hayızlı kadın gibi davranacaktır.

6- Adet görüp adetinin kaç gün olduğunu hatırlıyor. Fakat ayın kaçında başladığını ve kaçında bittiğini bilemiyor. Buna göre her vakit hem temiz hem de adet halinde olabilir, kesilmişte
olabilir. Bunun için her vakit boy abdestini alıp namaz kılacaktır. Fakat ne Kur'an-ı Kerim okuyabilir, ne camiye gidebilir.

Nafiz Şahin

unread,
Mar 5, 2017, 11:57:54 PM3/5/17
to

SORU 131- Avret ne demektir? Erkek ile kadın vücutlarından ne kadarının örtünmesi gerekir?

CEVAP: Avret, görülmeyecek şekilde örtünmesi gereken vücudun belli yerleridir. Avret ne kadardır? Bu hususta ihtilaf vardır. Şöyle ki: Erkeğin erkeğe nisbetle avreti, diz ile göbek arasıdır. Cerhed el-Eslemi diyor ki:

"Peygamber (sav) yanımızda oturdu bacağım açıktı, bunun üzerine Peygamber (sav) buyurdu ki: "Bacağın avret olduğunu biliyor musun?". Yine Peygamber (sav) Hazret-i Ali'ye buyurdu ki: "Bacağını gösterme". Maliki mezhebinin bazı alimlerine göre erkeğin erkeğe nisbetle bacağı avret değildir. Sadece ön ve arka tarafı avrettir. Kadının kadına nisbetle avreti, erkeğin erkeğe nisbetle olan avreti gibidir. Yani diz ile göbek arasıdır. Buralara bakmak caiz değildir. Geri kısımlarına bakmakta beis yoktur.

Erkeğin kadına nisbetle avreti ise: Şayet baba ve kardeşi gibi mahremi olursa yine diz ile göbek arasıdır. Bu hususta ittifak vardır. Mahremi değil yabancı olursa yani nikah hususunda birbirine düşerlerse "avret diz ile göbek arasıdır" diyen olduğu gibi, bütün vücudu avrettir diyen de olmuştur. Yani erkeğin kadına bakması haram olduğu gibi kadının da erkeğe bakması haramdır. Şafi'i mezhebi böyledir.

Şafii mezhebiyle Hanbeli mezhebi böyledir. Hanefi ile Maliki mezheblerine göre; yüz ve el müstesna bütün vücud avrettir.

Aynı zamanda kadının mahkemede ifade vermesi için erkek hakim veya alış-veriş için müşteri veya satıcı erkeklere görünmesinde beis yoktur.
It is loading more messages.
0 new messages