Savaşsız bir yok oluş: Doğu Türkistan - Şule Demirtaş,,Dünya bugün büyük bir gürültünün içinden geçiyor. Savaşlar konuşuluyor, cephe hatları analiz ediliyor, devletler güç dengelerini tartışıyor. Gazze’de aylardır süren yıkım, Ukrayna’da uzayan savaş ve şimdi Ortadoğu’nun ortasında giderek genişleyen İran–İsrail çatışması insanlığın gündemini kaplamış durumda….,,Tüm bu yoğun küresel gündemin ortasında KARAR’da yayımlanan haber sessiz bir trajediyi görünür kıldı. Çin Komünist Partisi içinde 24 yıl görev yapmış, devlet mekanizmasının en kapalı katmanlarında çalışmış Hui kökenli Müslüman yönetici Ma Ruilin konuştu. Amerika’ya iltica ettikten sonra verdiği röportajda anlattıkları sıradan bir muhalif eleştirisi değil, sistemin içinden gelen ağır bir vicdan muhasebesi niteliği taşıyor. Camilerin yıkıldığını, haçların söküldüğünü ve çocukların ibadethanelere girmesinin ya

0 views
Skip to first unread message

İsmail Yalçın

unread,
Mar 12, 2026, 8:35:32 PM (yesterday) Mar 12
to anadolu...@googlegroups.com
Savaşsız bir yok oluş: Doğu Türkistan - Şule Demirtaş

Dünya bugün büyük bir gürültünün içinden geçiyor. Savaşlar konuşuluyor,
cephe hatları analiz ediliyor, devletler güç dengelerini tartışıyor.
Gazze’de aylardır süren yıkım, Ukrayna’da uzayan savaş ve şimdi
Ortadoğu’nun ortasında giderek genişleyen İran–İsrail çatışması
insanlığın gündemini kaplamış durumda….

Tüm bu yoğun küresel gündemin ortasında KARAR’da yayımlanan haber sessiz
bir trajediyi görünür kıldı. Çin Komünist Partisi içinde 24 yıl görev
yapmış, devlet mekanizmasının en kapalı katmanlarında çalışmış Hui
kökenli Müslüman yönetici Ma Ruilin konuştu. Amerika’ya iltica ettikten
sonra verdiği röportajda anlattıkları sıradan bir muhalif eleştirisi
değil, sistemin içinden gelen ağır bir vicdan muhasebesi niteliği
taşıyor. Camilerin yıkıldığını, haçların söküldüğünü ve çocukların
ibadethanelere girmesinin yasaklandığını söylüyor. Böylece inancın
kuşaktan kuşağa aktarılması kesilmeye çalışılıyor. Anlatılanlar bununla
da sınırlı değil. Her caminin girişinde yüz tanıma kameraları
bulunduğunu, dini toplulukların içine muhbirlerin yerleştirildiğini,
Hacca giden kafilelerin dahi devlet gözetimi altında hareket ettiğini
söylüyor. Orwell’in karanlık gözetim düzeni artık edebiyatın metaforu
sayılmaz. Dijital çağın imkânlarıyla kurumsallaşmış bir siyasal mimari
haline gelmiş durumda.


Röportajın en sarsıcı bölümü Doğu Türkistan’daki kamplara dair
anlattıkları. Çin yönetiminin uzun süre “mesleki eğitim merkezleri” ya
da “yeniden eğitim merkezleri” olarak tanımladığı tesislerde insanların
aylarca hatta yıllarca tutulduğunu söylüyor. Bu merkezlere götürülen
kişiler Mandarin öğrenmeye zorlanıyor, Çin Komünist Partisi ideolojisini
içeren siyasi eğitim programlarına katılmaya mecbur bırakılıyor ve dini
kimliklerinden uzaklaşmaları için baskı görüyor. Tanıklıklara göre namaz
kılmak ve Kur’an okumak cezalandırılıyor. Tutulan insanlar sürekli
gözetim altında ve siyasi sadakat testlerinden geçiriliyor. Ma Ruilin’in
sözleri bu nedenle daha da çarpıcı. Uluslararası kamuoyuna uzun süredir
anlatılan “kamplar kapatıldı” söylemine rağmen devasa tesislerin hâlâ
aktif olduğunu ve tutuklamaların sürdüğünü ifade ediyor.

Birleşmiş Milletler insan hakları uzmanlarının raporları tabloyu daha da
netleştiriyor. Çin’de Uygur, Kazak ve Kırgız topluluklarının zorla
çalıştırma programlarına dahil edildiği belirtiliyor. “Yoksulluğu
azaltma” adı verilen iş gücü transfer projeleri kapsamında yüz binlerce
insan yaşadıkları bölgelerden başka şehirlere gönderiliyor ve bu sürece
itiraz edebilme imkânı fiilen ortadan kalkmış durumda. Eğitim
politikaları da aynı yönü gösteriyor. Çin parlamentosunun kabul ettiği
“etnik birlik yasası” Mandarin dilini eğitim sisteminin merkezine
yerleştiriyor ve anadilde eğitim giderek ortadan kaldırılıyor. Böylece
yalnızca ekonomik hayat değil, dil, kültür ve toplumsal hafıza da
dönüştürülmeye çalışılıyor. Ortaya çıkan tablo güvenlik politikalarının
ötesine uzanan geniş çaplı bir toplumsal mühendislik sürecine işaret ediyor.


Nitekim Çin yönetiminin kullandığı siyasi dil de bunu ispatlar
nitelikte. Geçen sene Sincan Uygur Özerk Bölgesi’nin kuruluşunun 70.
yılı kutlamalarında konuşan Çin lideri Xi Jinping bölgede “Çin ulusunun
tek bir topluluk olarak inşa edilmesi gerektiğini” vurgulamıştı.

Çin üzerine çalışan akademisyen Timothy A. Grose bu söylemin uzun vadeli
bir asimilasyon projesinin ideolojik çerçevesi olduğunu, kamplar, yatılı
okullar ve zorunlu iş gücü transfer programlarının yalnızca güvenlik
tedbiri olarak düşünülmemesi gerektiğini söylüyor. Bu araçlar bölgenin
kültürel dokusunu dönüştürmeye yönelik daha geniş bir stratejinin
parçası. “Ulus inşası” söylemi burada yeni bir toplum yaratma iddiasını
taşıması demek. Bu da halkın hafızasını, dilini ve inancını aşındırarak
ilerletmekle meydana geliyor.

Bu noktada kaçınılmaz soruyu sormalıyız. Doğu Türkistan’da yaşayan
Uygurlar kimdir? Uzak bir coğrafyada yaşayan ve dünya siyasetinin sert
dengeleri içinde unutulmuş bir azınlık mı? Yoksa tarih, dil ve kültür
bağlarıyla bizim dünyamızın parçası olan insanlar mı? Türkiye’de
yıllardır kullanılan “soydaşlarımız” ifadesi bu soruya verilmiş cevabı
içinde taşıyor. Soydaş kelimesi duygusal bir hitap olmanın ötesinde
ahlaki bir sorumluluğu ifade eder.

Doğu Türkistan meselesi tam da böyle bir vicdan sınavı haline geliyor.
Mesele yalnızca Çin’in politikaları değil aynı zamanda dünyanın geri
kalanının sessizliği. Küresel ekonomi Çin etrafında dönüyor. Devletler
insan haklarını savunmayı sevse de ekonomik çıkarlar devreye girdiğinde
diplomatik dil hızla değişiyor ve bunu en sağlam şekilde tecrübe etmiş
ülkelerden birisiyiz.

Bugün Ma Ruilin’in tanıklığı ve Birleşmiş Milletler raporları aynı
soruyu yeniden gündeme getiriyor. Dil, inanç ve kültür yavaş yavaş
silinirken dünya ne yapıyor, biz ne yapıyoruz?

Savaşın yalnızca bomba ve tankla yapılmadığını hatırlatan bir tabloyla
karşı karşıyayız. Bazen bir halkı yok etmek için ordulara gerek olmaz.
Yeterince güçlü bir devlet aygıtı, yeterince sıkı bir gözetim düzeni ve
yeterince uzun bir sessizlik bu işi sessizce yapabilir.

Gazze’de, İran’da ve Ukrayna’da olanlar dünyanın gözü önünde yaşanıyor.
Doğu Türkistan’da olanlar ise çoğu zaman dünyanın gözleri başka yere
çevrilmişken gerçekleşiyor.

Bu yüzden asıl soru şudur:

Dünya savaşların gürültüsünü konuşurken, bir halkın sessizce silinmesine
kim bakacak?

Reply all
Reply to author
Forward
0 new messages