İSLAM'A GÖRE HERKES EŞİT Mİ
SORU 949 -Bugün yeni kanunlara göre herkes eşittir. İslam dinine göre insanlar arasında herhangi bir ayırım var mıdır?
CEVAP: İslam hukukuna göre müslim, gayrimüslim, zengin, fakir herkes eşittir. Herhangi bir sınıfın veya zümrenin imtiyazı yoktur. Hiçbir kimsenin dokunulmazlığı söz konusu değildir.
Peygamber (as)'in zamanında belli bir aileye mensup bir kadın hırsızlık suçunu işledi, bunun üzerine kadının akrabaları gerekli cezanın uygulanmaması için harekete geçerek Peygamber (as)'in çok sevdiği Üsame'yi vasıta yaptılar. Bu sebeple Peygamber (as) buyurdu ki: "Sizden öncekileri helak eden şey, şerefli bir kimse hırsızllk yaptığında onu bırakıp hakkında ceza uygulamazlardı, zayıf olan kimse ise hırsızlık yaptığında had cezasını tatbik ederlerdi. Muhammed'in ruhu elinde bulunan Allah'a yemin ederim, Muhammed'in kızı Fatıma hırsızlık yapsa elini keserim".
Başka bir hadiste de şöyle buyuruyor: Kendisiyle müşahede yapılmış bir harbiye zulüm eden veya hakkını eksilten veya gücünün yetmeyeceği bir yükü kendisine yükleyen veya rızası olmadan kendisinden bir şey alan kimsenin hasmıyım.
Daha başka bir hadiste de şöyle buyuruyor:
Bir zimmiye -islam hakimiyeti altında yaşayan gayrımüslim- eziyet eden kimsenin hasmıyım. Bir kimsenin hasmı olursam da kıyamet günü onu yenerim. Hz. Ebubekir de şöyle buyuruyor:
İçinizde zayıf olan kimse, hakkını alıncaya kadar bence güçlüdür. İçinizde güçlü olan kimse de zimmetindeki hakkı Allah'ın izniyle alıncaya kadar bence zayıftır.
SORU 950 -Mevlid hakkında çok şey söyleniyor. Okumak ve okutmak caizdir diyen olduğu gibi, caiz değildir diyenler de vardır. Bu hususta fakihlerin görüşü nedir?
CEVAP: Başka yazılarımda beyan ettiğim gibi Mevlid bir Bid'addır. Peygamberlerden birkaç asır sonra icat edilmiştir. İmam Suyutı, el Havi isimli kitabında bunu açıklamaktadır. Ama Bidatı hasene midir, seyyie mi olduğu hususunda ihtilaf vardır. Maliki alimlerinden
Tacüddin el-Lahmi ile Ehli tasavvufun pirlerinden İmam Rabbani Bid'at-i seyyiedir; Hz. Peygamber (sav)'in rüyada görülüp, okutulan mevlidden memnun olmuştur, demek bir delil teşkil etmez, demektir. Mektubat isimli eserinin 273. mektubunda bunu ifade etmektedir. Bunun yanında bir çok alim mevlid okumak ve okutmak Bid'atı hasenedir diyor. Biz mevlid okumak ve okutmak Bid'atı Hasenedir, zikrin bir çeşididir desek daha iyi olur. Buna Bid'at denilse, Ehli tarikin muayyen zaman ve muayyen nisbetle yaptıkları zikrin de Bid'at olması gerekir. Halbuki, böyle değildir.
Hanefi alimleri para için okunan Kur'anı Kerim'in sevabı yoktur. Okuyan da okutan da günahkar olur diyorlar. Herhangi bir kimsenin yaptığı amelden gayesi, zikri ve fikri para ve menfaat olursa, Allah onu ibadet olarak kabul eder mi? Okutan kimse zannediyor ki bir mevlid okunsa her şey halledilmiş olur. Halbuki durum böyle değildir. Mevlid, nihayet bir bid'atı hasene sayılır. Onu okutan kimse namaz kılmaz, içki içer, zevcesi ve kızı açık gezer ve İslamı yaşamazsa, mevlid kendisine nasıl bir fayda sağlar? Yalnız mevlid okumayı sanat haline getiren birkaç kuruş kazanır, kar eder. Bundan başka bir şey yoktur. Özet olarak şunu söylemek istiyorum: Bir kimse Allah için mevlid okutmak istiyorsa, Allah için peygamberin natini ve ilahileri okutmalıdır. Başkasını okutmamalıdır.
SORU 972 -İslam dini; ilim ve özellikle İslam ilimlere önem vermektedir. Tıp ilmine karşı tutumu nasıldır?
CEVAP: Kur'anı Kerim'in muhkem kurallarıyla hayat ve sağlık için gösterdiği koruyucu tedbirlere göre insanoğlu yaşayabilirse, bu sağlam ve sıhhatli bir yaşantı olacaktır.
Bu kuralları ifade eden ayetlerin bir kısmı şunlardır:
1- "Yiyiniz, içiniz, israf etmeyiniz..!" (Araf -31)
Herkesin bildiği gibi yemekte ve içmekte israf edip, aşırı gitmenin çok hastalıklara vesile olduğu gibi, az yiyip perhiz etmenin de birçok hastalıktan şifaya sebeb olduğu da bir vakıadır. Israr ve aşırı gitmek sadece yemekte ve içmekte değil, her şeyde hatta ibadette dahi doğru değildir.
2- "Allah pis ve zararlı şeyleri onlar için yasaklamıştır." (Araf-157)
Bu ayet ile benzeri ayetler insan hayatı için zararlı olan her şeyi yasaklamaktadır. Yani İslam dini, tıbben zararı kesin olarak sabit olan herşeyi yasak olarak kabul eder. Helal ve haram olan her şeyin altında menfaat veya zarar yatar. Yani bir şey faideli ise helal, zararlı ise haramdır.
2- "Allah pis ve zararlı şeyleri onlar için yasaklamıştır." (Araf-157)
Bu ayet ile benzeri ayetler insan hayatı için zararlı olan her şeyi yasaklamaktadır. Yani İslam dini, tıbben zararı kesin olarak sabit olan herşeyi yasak olarak kabul eder. Helal ve haram olan her şeyin altında menfaat veya zarar yatar. Yani bir şey faideli ise helal, zararlı ise haramdır.
3- "Ey iman edenler şüphesiz içki, kumar, dikili putlar ve fal okları şeytanın işinden birer pisliktir." (Maide -90)
Görüldüğü gibi bu ayet-i kerime saadet ve mutluluğa erişebilmek için sekr verip bedeni uyuşturan, tahrip eden, şarap ve afyon gibi şeylerden uzaklaşmanın gerekli olduğunu beyan ediyor.
Son zamanlarda dünyanın birçok yerinde müskirat ve uyuşturucu maddelere karşı mücadele vermek için Yeşilay ve benzeri cemiyetler kurulmuş ise de yeterli olmuyor. Çünkü bunlar ruhsuzdur. Ama ruha hitap eden yüce İslam dini ondört asırdır bunların zararını görüyor ve buna karşı amansız mücadele veriyor. Bu sayede yüzmilyonlarca Müslüman bu afetlerden uzak kalabilmiştir.
4- "Şüphesiz Allah, tevbe edenleri ve temizlenenleri sever." (Bakara -222)
Temizlikten maksat hem elbise, hem ev, hem beden, hem çevre temizliğidir. Temizliğin sıhhate, sağlığa ne kadar yardımcı olduğu malumdur. Özellikle beden temizliği, Bunun için İslam dini günde beş defa, ayrı ayrı vakitlerde eda edilen namaz için abdest alınmasını, toz toprağa daha ziyade maruz kalan el, yüz ve ayakların yıkanmasını, ağza ve burna üç defa su vererek, ağzın misvaklanmasını emrediyor. Ağzı temizleyen herşey, misvak sayılır. Bu günkü fırçada bir nevi misvaktır.
Ayrıca en az haftada bir defa bedenin yıkanmasını emrediyor. Kur'anı Kerim'in hakiki müfessiri Peygamberimiz (A.S.M) Tıb ile ilgili birçok hadisi vardır. Hatta, Buhari gibi sahih hadis kitapları, bu konu için bölümler oluşturarak onunla ilgili Peygamber'in hadislerini cem etmiştir. Bir çok İslam alimi de Tıbbı Nebevi, yani Peygamber'in tıbla ilgili sözleri hakkında kitap yazmışlardır. Bunlardan biri, İmamı Suyutı'nin yazdığı (Ettıbbün -Nebevi) isimli kitabıdır.
İslamın yetiştirdiği büyük alim ve müctehidlerden biri olan İmamı Şafiı şöyle diyor: "İlmin çeşitleri çoktur. Ama gerçek ilim din ilmi ile beden ilmidir, yani tıp ilmidir."
Şüphesiz din ilmi, tıp ilminden üstündür. Zira din ilmi, insanı Allah'a bağlar. Allah ile kul arasında irtibatı sağlar. Sahibini ebedi saadetlere götürür. Ama tıp ilminin de kıymeti az değildir. Zira onun konusu insandır. İlmin şerefi, konusunun şerefine göredir. Tıb ilmi yeryüzüne halife olarak yaratılmış insan hayatının devamına ve sağlığına ve böylelikle Allah'ın kullarına hizmet ettiği için mümtaz bir mevkiye sahiptir. İslamı ilimlerden sonra beşeriyete en büyük hizmet veren, şüphesiz tıp ilmidir. Bir insanın kurtuluşuna vesile olmak, dünya kadar büyük bir hizmettir. Kur'an-ı Kerim. bütün insanları bir tek insan, bir tek vücut olarak kabul ediyor. Bu sebeple bir insanın hayatını kurtarmak, bütün insanların hayatını kurtarmak gibidir.
Tıp nice kederli, sıkıntılı, muzdarip insanları sıkıntıdan kurtarıp, tedavi ederek şifaya, huzura kavuşturuyor. Bu ne büyük bir hizmet, ne büyük ibadettir. Peygamber Efendimiz (A.S.M) şöyle buyuruyor.
"Bir kimse, Müslüman kardeşinin sıkıntısını giderirse, Allah da ona mukabil kıyamet gününün kederlerinden birini giderir." Bir sadaka verip, muhtaç olan kimseye yardım elini uzatmak, Mevla'nın rızasına vesile olduğu gibi, ızdırap içerisinde kıvranan rahatsız bir insanı tedavi edip, ızdırabını dindirmek de elbette Mevla'nın rızasına vesiledir.
Demek oluyor ki: dini ilimlerden sonra en kıymetli, en değerli ilim tıp olduğu gibi, en şerefli insan da alim, salih kimselerden sonra tabib ve hekimlerdir. Tabii bunun için iman ve samimiyet şarttır.
Türkiyede uygulanan tıp eğitiminde İslam'a yer verilmediği
için, İslam' a ters düşen çok hareket ve davranışlar mevcuttur. Ve bunlar adet haline geldiği için göze de çarpmıyor. Bunun için Müslüman tabiblerin tababet ve tedavi işini İslam'a uygun olarak yürütmeleri gerekiyor. Şöyle ki;
1. Muayene ve ameliyat için avret yerlerinden açılması gereken yerler varsa elbette açılacaktır. Ama ihtiyaç nispetine göre açılması
gerekir. Avretin her tarafını açmak haramdır. Caiz değildir. Peygamber Efendimiz (A.S.M) şöyle buyurdu:
"Gerek olmadan avret mahalline bakanın ve bakdıranın üzerine Allah laneti vardır."
İslam'a göre erkeğin avreti göbek ile diz arasıdır. Kadının avreti ise el ve yüzü müstesna bütün vücududur.
Bazen hasta olan kimse ameliyathaneye alınıyor. Uyuşturulduğunda gelen gidenin gözü önünde çırılçıplak soyulup, açıkta bırakılıyor. Kesinlikle bu iş caiz değildir, haramdır. İslami olmayan bu adet bize dışardan gelmiştir.
2. Çoğu zaman muayeneye gelen rahatsız kadın, yalnız olarak muayeneye alınıyor, gereği olmadan kocası veya mahremi dışarıda bırakılıyor. Bu hareket de doğru değildir, haramdır.
3. İmkan varsa hasta olan kimseyi bayan ise bayan doktora, erkek ise erkek doktora muayene ve tedavi ettirmek lazımdır. Ama imkan yoksa veya mevcut olan ehil değilse tersini yapmak caizdir. Yani bayanı erkek doktora, erkeği bayan doktora muayene ettirmekte sakınca yoktur.
4. Tabibin gayesi para kazanmaktan ziyade, hastanın şifaya kavuşması olmamalıdır. Bunun için bu hususta samimiyet çok önemlidir.
5. Hastaya şefkat ve merhamet edip, teselli etmek lazımdır. Çünkü hastaya şefkat edip, teselli vermek, onun moralini yükseltmek bir nevi tedavi sayılır. Hasta olan kimse teselliye çok muhtaçtır. Bunun için yüce dinimiz teselli verip, moralini takviye etmek için hastanın ziyaretine gitmeyi sünnet hatta, vacip kılmıştır.
6. Hastalığı teşhis edebilmek, tedavi veya ameliyat yapmak için çok dikkatli olmak icap eder. Çünkü ortada bir insan hayatı vardır. Bu hususta tabibin meslektaşlarının görüşünden, teşhise yardımcı olan röntgen ve tahlillerden istifade etmeyi ihmal etmemesi gerekir. Zira yanlış teşhis ve tedavi insanın hayatına mal olmaktadır. İslam Hukukuna göre mahir olmayan bir tabib, ameliyat etmeye kalkışıp hastanın ölümüne sebebiyet verse, Allah'ın indinde mesuldür. Aynı zamanda ölenin diyetini vermekle mükelleftir.
7. Müslüman tabibin Allah namına, Bismillah diyerek hastayı tedavi edip, şifayı Allah'tan dilemesi icap eder. Çünkü şifayı veren ne tabib ne de ilaçtır. Ancak Allah-u Tealadır. Kur'anı Kerim Hz. İbrahim'e atfen şöyle buyuruyor: "Hastalandığımda o bana şifa veriyor."
8. Hasta vefat ederse ki, vefat herkes için haktır, hayatta olduğu gibi vefatından sonra da kendisine hürmet etmek icap eder. Bedeni üzerinde herhangi bir inceleme icap ederse ölüye saygılı davranmak gerekir.
Tıp ile ilgili şu hususu da dile getirmek istiyorum: İslam'da hasta olan kimseyi tedavi etmek makbul ve matlup olduğu gibi, hasta için dua etmek, üzerine şifa ayetlerini okumak da sui istimal etmemek şartıyla makbuldür. Peygamber Efendimiz (A.S.M) yatarken Felak ve Nas sürelerini okurdu.
Boş gelmiş bu meail.
--
Web Sitemiz : www.anadoluenbirder.org
Facebook : https://www.facebook.com/groups/anadoluengellilerbirligi/
---
Bu iletiyi Google Grupları'ndaki "Anadolu Engelliler Birliği" grubuna abone olduğunuz için aldınız.
Bu grubun aboneliğinden çıkmak ve bu gruptan artık e-posta almamak için anadoluenbird...@googlegroups.com adresine e-posta gönderin.
Bu gruba yayın göndermek için, anadolu...@googlegroups.com adresine e-posta gönderin.
Bu tartışmayı web'de görüntülemek için https://groups.google.com/d/msgid/anadoluenbirder/F277B887-0E07-4CAE-94B1-91C396DCAF94%40gmail.com adresini ziyaret edin.
Daha fazla seçenek için https://groups.google.com/d/optout adresini ziyaret edin.
SORU 1008 -Çok düşük yapan, anomalik doğum yapma ihtimali olan veya sadece tarama amaçlı hastaların isteğine bağlı, tıbben bilinen metod ile tetkik edilmesinde bir sakınca var mıdır?
CEVAP: Çok düşük yapan veya anomalik doğum yapan kadın için tıbhen bilinen test tahlil metodu ile durumu tespit etmekte fayda mülahaza edilirse bunda bir sakınca yoktur.
SORU 1009 -Muayenehane şartlarında aşılama yapılmaktadır. Babadan mastürbasyonla alınan spermler ya direk veya belirli kimsayal yıkamalardan geçtikten sonra yumurtalama döneminde annenin rahmi için, konmaktadır. Aşılama metodu ile gebelik meydana getirme hakkında ne düşünüyorsunuz?
CEVAP: Aşılama ile meydana gelen gebelikte, usulüne göre yapılırsa dini bir sakınca yoktur. (Zarurete binaen olursa). Ancak erkekten alınan spermlerin başka kimselerin spermlerine karışmaması çok önemlidir, aksi halde doğacak çocuk gayri meşru olur.
SORU 1010 -Mastürbasyonla sperm alınır mı?
CEVAP: Mastürbasyonla sperm, ana olacak zevcenin yardımıyla olursa caizdir.
SORU 1011 -Aşılama yaptıktan sonra gusül gerekir mi?
CEVAP: Aşılama yapıldıktan sonra kadına gusül gerekmez. Çünkü cinsi temas olmadığı gibi kadının menisi de inmemiştir.
SORU 1012 -Tüp bebek için ne düşünüyorsunuz?
CEVAP: Sperm kocadan, yumurta karısından alındığına göre, yani döllenmesi karı koca arasında olursa dini bir sakınca yoktur.
SORU 1013 -Sperm bankaları hakkında ne düşünüyorsunuz?
CEVAP: Sperm bankalarının çalışma tarzı kesinlikle İslam inancına terstir ve gayri meşru bir işleme vesiledir. Çünkü bankadan alınan spermler kocadan alınıp zevcesine verilmediği için gayri meşrudur.
SORU 1014 -Kiralık anne hakkında ne düşünüyorsunuz?
CEVAP: Sperm babadan alınıp zevcesinin yumurtalığına yerleştirildiği için çocuk meşru sayılır. Ancak yabancı bir kadının rahmine konulduğunda, kesin olarak haramdır ve büyük bir vebaldir.
SORU 1015 -Saklanan yumurta hücreleri hakkında ne düşünüyorsunuz?
CEVAP: Saklanan yumurta hücreler, başka bir kadının rahmine yerleştirilirse kesinlikle haramdır. Ama işlem karı koca arasında munhasır kalırsa meşrudur.
SORU 1016 -Tüp bebek seçiminde cinsiyet seçimi uygun mudur?
CEVAP: Tüp bebek olayında cinsiyet seçiminin yapılmasında bir sakınca yoktur.
SORU 1017 -Tüp bebek olayında en iyi sperm veya yumurta hücresi seçilmesi uygun mudur?
CEVAP: İşlem karı koca arasında münhasır kalırsa seçiminde bir beis yoktur.
SORU 1018 -Ana rahmine yerleştirilmiş döllenmiş yumurtaların 10 haftalık cenin haline geldikten sonra bir kısmını öldürmek uygun mudur?
CEVAP: Daha önce belirlendiği gibi organ şekillenmiş ise kesinlikle haramdır. Şekillenmemiş ise ihtilaflı bir konudur. Bir çok İslam hukukçularına göre caiz değildir.
SORU 1019 -Tüp bebek operasyonundan sonra gusül abdesti gerekir mi?
CEVAP: Tüp bebek operasyonundan sonra gusül abdesti gerekmez.
SORU 1020 -Hastanelerde zaman zaman görüyoruz. Göğüsleri aşırı dolu, çeşitli nedenlerle bebeğini emziremeyen anne, sütünü başka bebeğe emziriyor. Bu durum hakkında düşünceleriniz nedir?
CEVAP: Emziren hanımın AIDS gibi hastalığı olmazsa, süt emen çocuğun da ihtiyacı varsa ona süt emzirmekte dini bir sakınca yoktur.
SORU 1021 -Bazen yanlışlıkla başka bebeği emzirebiliyor. Bu konuda nasıl bir tedbir alınabilir?
CEVAP: Yanlışlıkla başka bir bebeğe süt emzirilirse bir kasıt olmadıktan sonra sorumluluğu yoktur. Yalnız çocuğun kim olduğu bilinirse süt veren anne o çocuğun annesi olduğu için onun çocuğu ile evlenmesi mümkün olmadığını bilmesi gerekir.
SORU 1022 - Organ nakli hakkında ne düşünüyorsunuz?
CEVAP: Organ nakli meselesi yeni değil, çok eskilere dayanıyor. Ancak İslam'a göre bir kimse organ nakline muhtaç olursa, önce eti yenen hayvan organından istifade edilmesi mümkün değilse, eti yenmeyen hayvan organından istifade edilebilir. O da mümkün değilse, ölmüş bir insanın veyahut hayatta olan bir insanın organından istifade edilebilir. (Böbrek nakli gibi). Bunda bir sakınca yoktur. Yeter ki canlı insanın organından istifade söz konusu olursa, onun hayatı tehlikeye düşmemesi gerekir. Ancak para karşılığında insan organı satılamaz.
SORU 1023 -Anensefal (Beyinsiz çocuk) gibi kesinlikle yaşamıyacak bebekler organ nakli için kullanılabilir mi?
CEVAP: İslam Hukuku'na göre canlı bebek, ileride yaşaması mümkün olmasa da onu öldürüp organlarından istifade etmek kesinlikle haramdır.
SORU 1024 -Düşük doğum veya değişik nedenle hayatına son verilen bebeklerin pilaserterlerinden kozmetik sanayide faydalanılıyor (krem vs.,) bu konuda düşünceleriniz nedir?
CEVAP: Cenin veya bebek, insanın temeli ve esasını teşkil ettiği için bebek de insan veya onun temeli olduğu için kesinlikle onu kozmetik sanayide kullanmak haramdır. Ve büyük bir vebaldir.
SORU 1025 -Beylerinde veya kendilerinde ruhsal saplantı olan, ikna edilemeyen hanımlarda göğüs, karın veya genital organlarda düzeltme ameliyatları yapılabilir mi?
CEVAP: Bir organda normal olmayan bir durum varsa ve ayıp veya çirkin sayılacak bir biçimde ise, ameliyat veya lazer ile düzeltilmesi mümkün olursa onu düzeltmekte bir sakınca yoktur. Ama organ normal olup, çirkin göstermiyor ise ameliyat edilmesi caiz değildir.
Zaruret sayılmadığı için haramdır. Mesela: birinin burnu eğri ve çirkin bir durumda olursa ameliyat olmasında bir sakınca yoktur. Normal ise daha güzel olması için ameliyat edilmesi caiz değildir.
SORU 1026 - Bu tip ameliyatlar keyfi yapılabilir mi?
CEVAP: Keyfi olarak ameliyat yapılamaz.
SORU 1027 -Tecavüze uğrayan veya çeşitli nedenlerle (düşme v.s.) kızlık zarı bozulan hanımlarda kızlık zarı tamir yapılabilir mi?
CEVAP: Tecavüze uğrayan veya düşme gibi bir sebeple masum ve günahsız olduğuna göre ayıbını örtmek ve ifşa etmemek amacıyla onun tamirinde bir sakınca yoktur. Ama keyfi olarak bunu tamir etmek zaruret olmadığı için caiz değildir. Ve avretinin açılması haramdır.
SORU 1028 -Adet süreleri hakkında düşünceleriniz?
CEVAP: Hanefi Mezhebi'ne göre adet süresinin azı 3 gündür. Şayet kanama bir veya 2 gün gelir, kesilirse adet değildir. O günlerde terk edilen namaz kaza edilecektir. Adetin çoğu da 10 gündür. Kanama 10 günden fazla devam ederse, 10 günden sonra gelen kanama adet sayılmıyor. Ve bunun için 10 gün biter bitmez yıkanıp namazını ve ibadetini yapacaktır. Şafii Mezhebi'ne göre ise azı 1 gündür. Çoğu 15 gündür. Yani Şafii Mezhebi'ne göre adet 15 gün devam edebilir. Ve bu süre içerisinde kanama devam ederse namaz ve oruç ibadeti yapamaz.
SORU 1029 -Ara kanamalara bakış açısı ne olmalı?
CEVAP: Bu mesele karışık ve açıklanması çok uzun sürer. Ancak kısaca şunu ifade edebilirim. Adet kanı kesildikten sonra kanama olursa ve 15 gün geçmemiş ise temiz sayılır. Çünkü temizlik günü sayısı en az 15 gündür. 15 gün dolmadan kan gelirse adet değildir. Ama 15 gün dolmuş ise adet sayılır.
SORU 1030 -Evlenmemiş veya evlenmiş hanımlarda adet kanaması farklı mıdır?
CEVAP: Evli olsun veya evli olmasın adet arasında fark yoktur.
SORU 1031 -Rahim ağzındaki yarayı yaktıktan sonra bazı hanımlarda kanama oluyor. Bazı düzensiz adet gören hanımlar bu kanamayı adet kanı ile karıştırıyor?
CEVAP: Daha evvel açıklandığı gibi kanama 3 gün devam etmez veya adet kanı kesildikten sonra üzerine 15 gün geçmeden gelen kan adet kanı değildir. Ayrıca yara yakıldığı için yakılan yara akıyor ise adet kanı sayılmaz.
SORU 1032 -Adet görmeyen yakın zamanda (3-4) gün evvel yapılan tetkik için rahimden parça alınıyor. (P-C) kanama hafif devam ediyor, sonradan kanama oluyor. Bu hastalık ibadet açısından nasıl değerlendirilmeli?
CEVAP: Şayet hafif hafif gelen kanama parça alınmasıyla başlarsa o adet değildir. Eski adet günü geldiğinde ve kanama devam ederse o gün adet başlıyor. Yani eski adet kendisi için ölçüdür.
SORU 1033 -Akıntılarda abdesti muhafaza için perde kullanılıyor, kullanılıp kullanılmaması için bilgi ricasıyla?
CEVAP: Perde denilen şey özüvrün içinde yerleştirilirse ıslansa da abdest bozulmaz. Fakat dış tarafında yerleştirilirse ıslandığı zaman abdest bozulur. Ve perdenin kullanılmasında bir sakınca yoktur.
SORU l034 -Genç kızlara veya erkeklere cinsel eğitim kaç yaşında verilmeli?
CEVAP: Genç kızlar dokuz yaşına bastığı zaman, erkekler de oniki yaşına girince cinsel eğitimin verilmesi gerekir. Çünkü bu yaş olgunlaşma süresinin başlangıcı olabilir. Yani bu yaşta kıza, erkeğe de ihtilam meselesi gelebilir.
SPERM VE YUMURTA TİCARETİ
Cenabı Hak, Kur'an-ı Kerim'de açıkladığı gibi insan, en kıymetli varlık olduğundan hilafet makamına seçilmiştir. Bunun için kainatta ne varsa onun hizmetindedir. Bir ağaç dal ve kökleriyle, yapraklarıyla, meyvesine hizmet verdiği gibi bu kainat ağacı da, güneş, ay, yıldız, deniz, dağ ve her çeşit canlı yaratıklarıyla da insan meyvesine hizmet vermektedir.
Kur'an-ı Kerim şöyle buyuruyor: "Görmüyormusun Allah gök ve yerde ne varsa size musahhar kılmış, görülen ve görülmeyen nimetlerini tam olarak size vermiştir." Lokman suresi/20. Fakat insanın değeri marifet, şefkat, merhamet, adalet iffet ve haya gibi insani meziyet ve duygulara bağlıdır.
Bir insan bu meziyet ve duyguları yitirirse insanlıktan soyunur ve hayvandan daha aşağı bir mahluk haline gelir. Bu duygu ve meziyetlerde ancak, yüce İslam dininin emrettiği yolda birbirine bağlanan ve birbirini tamamlayan karı ve kocanın kurdukları müşterek hayatın gölgesinde gelişebilir. Başka bir yol ile olamaz.
Bunun için İslam dini nesillerin birbirine karışmaması ve sıcak bir yuvada yetişmesi için evlilik hayatına çok önem vermektedir. Bu nedenle zina ile halvet, kötü niyetle bir kadına bakmak ve avret yerini açmak gibi meşru olmayan yola sürükleyen zinanın öncülüğünü yapan şeyleri de yasaklamıştır. Yani insanların şerefi, ancak meşru evlilik neticesinde çocuk yapmalarına bağlıdır. Bu da iki çeşittir:
Birincisi, tıbba müdahalesi olmadan tabii müdahaledir. İkincisi, tıbbın müdahalesi neticesinde olan üremedir. Tıbbın müdahalesi ile meydana gelen üremenin çeşitleri vardır:
a) Kocanın spermi ile eşinin yumurtası alınıp usulüne göre aşılandırıldıktan sonra eşinin rahmine bırakılır. Ancak bu durum rahmin normal olarak aşılanmaya müsait olmaması halinde yapılır.
b) Kocanın spermi ile eşinin yumurtası alınıp usulüne göre aşılandıktan sonra bir başka eşinin rahmine bırakılır.
Bu her iki çeşit döllenmede zarurete binaen yapıldığından dini bir sakınca görülmemektedir.
c) Kocanın spermi ile eşinin yumurtası alınıp usulüne göre aşılandıktan sonra bir başka hanımın rahmine bırakılır.
d) Bir erkeğin spermi ile yabancı bir kadının yumurtası alınır ve usulüne göre aşılandıktan sonra bu aynı erkeğin hanımının rahmine yerleştirilir.
e) Yabancı bir erkeğin spermi ile yabancı bir kadının yumurtası alınır ve usulüne göre aşılandıktan sonra yine bir başka yabancı hanımın rahmine yerleştirilir.
f) Bir erkeğin spermi alınır ve usulüne göre dondurulur. Bu sperm sahibi öldükten sonra akabinde eşinin rahmine yerleştirilir. Bu usul Amerika'da henüz çocuğu olmamış ve Vietnam savaşında ölmüş askerlerin eşlerine uygulanmıştır.
Bu yukarıda açıklanan döllenme usüllerinden (a) ve (b)'nin dışında kalan döllenme usulleri kesinlikle dinen yasaktır ve meydana gelen çocuk da meşru değildir.
Bugün dünyanın bazı kesiminde, Amerika gibi ülkelerde sperm ve yumurta için bankalar kurulmuş ve bunların ticareti yapılmaktadır. Bu gayri ahlaki bir davranıştır ve fıtrata terstir. Ancak insanlıktan ve
insani meziyetten yoksun insanlar bu işlere tevessül ederler.
SORU 1035 -Organ naklinin İslama göre hükmü nedir?
CEVAP: Organ nakli meselesi içtihadi bir mesele olup onunla ilgili bir nas bulunmamaktadır. Yani hakkında ne Kur'an-ı Kerim'in ne de hadis-i şerifin açık bir ifadesi yoktur. Ayrıca İmamı Azam ve İmamı Şafii büyük İslam hukukçuları da -zamanlarında vaki hatta mutasavvar olmadığından -açıkça onu dile getirmemişlerdir. Ancak onun hükmünü ihsas eden ayet ve hadisler olduğu gibi birçok müctehidlerin ictihadı da ona işaret etmektedir. Kur'an-ı Kerim şöyle buyuruyor: Sizlere ancak leş, kan, domuz eti ve Allah 'tan başkası için boğazlanmış olanı haram kıldım, Bir kimse bunları yemeye mecbur kalırsa, zulmetmeden ve haddi aşmadan onları yiyebilir. Allah bağışlaycı ve merhametlidir. (Nahl suresi 15. ayet) Peygamber (S.A.S) de şöyle buyuruyor; Kolaylaştırınız zorlaştırmayınız. (Buhari ve Müslim). El İzz bin Abdisselam, İmamı Nevevi, Hatibi Şirbini, İbnul Arabi ve İbnul Kudame gibi birçok büyük İslam hukukçuları: "Başka yiyecek bulamayan ve açlık ölümü ile başbaşa kalan kimse hayatını kurtaracak kadar İnsan ölüsünden yiyebilir." diye beyan etmişlerdir. Bütün bunlardan anlaşılıyor ki, başka çare olmadığı takdirde ölmüş bir kimsenin organını, kurtuluşuna vesile olacak bir hastaya nakil etmekte dini bir sakınca yoktur. Zira leş, kan ve domuz eti gibi haram olan bir şeyi zaruret halinde helal olduğuna ve buna binaen de hayatı kurtaracak kadar, ölmüş bir kimsenin etini yemekte caiz olduğuna göre, elbette ölmüş bir kimsenin organını muhtaç bir kimseye nakil etmekte caiz olacaktır. Kuran-ı Kerim şöyle buyuruyor: iyilik ve takva yolunda yardımlaşınız. (Maide: 2) Bir kimse organlarını bağışlayıp öldükten sonra muhtaç kimselere verilmesini vasiyet ederse, ölümünden sonra varislere engel olmazlarsa vasiyeti göz önünde bulundurabilir. Bir kimse hayatta olduğu halde böbrek gibi çift organlarından birisinin her iki böbreği çalışamaz halde bulunan bir kimseye nakledilmesinde yine dini bir sakınca yoktur.
SORU 1036 -Son günlerde sıkça ötanazı, yani insanın kendi hayatına son vermesi, İslam dinine göre nasıl yorum luyorsunuz? diye soruluyor.
CEVAP: İnsan denilen varlık evrenin biricik meyvesi ve Allah'ın en değerli yapısıdır. Bu değerli yapıyı yok edip yıkmak, şirkten sonra en büyük cinayet ve en büyük cezaya vesiledir. Kur'an-ı Kerim şöyle buyuruyor: Teammüden bir mümini öldüren bir kimsenin, cezası sonsuz (denilecek kadar) cehennem azabıdır. (Nisa: 93). Peygamber (S.A.V)'de şöyle buyuruyor: Öldürücü yedi günahtan sakının. Bunlar nelerdir diye sorulduğunda, (Cenabı Peygamber (S.A.V) buyurdu ki; Allah'a şirk koşmak, büyü yapmak, Cenabı Allah'ın öldürülmesini yasakladığı bir kimseyi katl etmek, faiz yemek, yetim malını yemek, savaşa sırt çevirip kaçmak ve iffetli bir şeyden haberi olmayan imanlı kadınlara iftira etmektir. (Buhari-Müslim.)
Başkasının hayatına son vermek böyle ağır cezayı gerektirdiği gibi, insanın kendi kendini öldürüp yok etmesi veya ettirmesi aynı cezayı gerektiriyor. Zira insan Allah'ın yapısı olduğundan kendi kendine malik değildir, istediği gibi kendinde tasarruf etmeye hakkı yoktur. İnsan çeşitli afet ve eziyetlere maruz kalıp zor şartlar altında bulunabilir, buna karşı görevi, sabr edip, tahammül etmek ve Mevla'nın şefkat ve merhametini dilemektir. Mal sahibi ve mülk sahibi O'dur, istediği gibi tasarruf edebilir, dilediği gibi eviripçevirebilir. Bunun için insan çok sıkıntılı bir hayatta da olsa, en ağır şartlar altında da bulunsa sabırsızlık etmemelidir. Hele intihara teşebbüs edip hayatına son vermesi en büyük isyandır. Kuran-ı Kerim bu hususta şöyle buyuruyor: "Kendi kendinizi öldürmeyiniz. Allah size karşı merhametlidir." (Nisa: 29) Peygamber (S.A.V) de şöyle buyuruyor: "Bir kimse kendini bir dağın zirvesinden atıp öldürürse ebediyen cehennemde yuvarlanıp duracaktır. Bir kimse de bir zehir alıp kendini öldürürse, ebediyyen cehennem de zehir alıp yudumlayacaktır. Bir kimse de bir demir ile kendini öldürürse, ebediyyen cehennemde demir ile kendi kendini dövecektir.
SORU 1037 -Kendi hayatına son vermenin geçerli bir sebebi olabilir mi?
CEVAP: Buhari ve Müslim'in rivayetlerine göre, Müslümanlar müşriklerle savaş ettiler, bilahare İslam ordusu ile müşrik ordusu geri çekildiler. Peygamber (S.A.V)'in sahabilerinden birisi düşman ordusundan herhangi bir kimseye rast geldiğinde, takip edip kılıcıyla vurdu. Ashab, bugün bu adamın yaptığı şeyi bizden hiç kimse yapmadı dediler. Bunun üzerine Peygamber (S.A. V) buyurdu ki; "Ama bu adam cehennemliktir." dedi. Bunun üzerine birisi, ben asla ondan ayrılmayacağım dedi ve onu takip etti, durduğu zaman bu adam da durdu, yürüdüğü zaman yürüdü ve nedicede takip ettiği adam ağır bir yara aldı ve bunun neticesine dayanamayarak ölmek istedi ve kılıcını yere koyarak, kılıcın ucunu da göğsüne dayayarak kendini öldürdü. Bunun üzerine onu takip eden adam Peygambere (S.A.V) gitti ve dedi ki; "Gerçekten senin Allah'ın Resulü olduğuna şahitlik ederim." Peygamber (S.A. V) "nasıl?" dedi. Adam dedi ki, "Hani filan adam cehennemliktir dediğinde, halkın tuhafına gitti, ben de bunun üzerine, ağır yara alıncaya kadar adamı takip ettim ve dayanamayarak o yarasından dolayı, ölmek istedi ve kılıcını yere koydu, ucunu göğsüne dayandırarak kendini öldürdü." Bunun üzerine Peygamber (S.A. V) buyurdu ki: "Bazı kimseler var ki, ehli cennetin amelini yapar, halbuki kendisi cehennemliktir."
Bütün bu ayet ve hadisler açıkça gösteriyor ki, şartlar ne olursa
olsun, bir insan, Allah'ın öldürülmesini mübah kıldığı kimse hariç, hiçbir insanın hayatına son vermeye yetkili olmadığı gibi kendi kendini de yok etmeye ve ettirmeye yetkili değildir.
SORU 1038 -İslam dini Tenasuhu (Reankarnasyon) kabul eder mi, bu hususta ne diyorsunuz?
CEVAP: Bazı kimseler meşhur olmak için avamın kafasını karıştırarak gereksiz şeyleri ortaya atıp onları uğraştırıyor ve gerçekleri perdelemek amacıyla afaki şeyleri tartışmaya açıyor. Sanki vatandaşın başka derdi veya problemi veya öğrenilmesi gereken başka, bir şey yokmuş gibi.
Mesela; bir süredir bazıları, tenasüh (reankarnasyon) meselesini ele alıyor ve televizyon ekranına aksettirip defterini açıyor. Ve İslamdan haberi olmayanlara bu sapık düşünceyi enjekte etmeye çalışıyor.
Tenasühün anlamı; bir ruhun bedenden ayrılıp başka bir bedene geçmesi ve yeni bir hayata başlamasıdır.
Bu inanç yeni değil, çok eskilere dayanır. Eski Hint, Yunan ve Mısırlıların bir inancıdır. Özellikle Mısır firavunlarında bu inanç ciddi bir yer işgal etmekteydi. Tekrar hayata kavuşmak ümidiyle ölüleri mumyalattırıp meşhur piramit ve muhkem yerlerde muhafaza etmeye çalışıyorlardı. Ve bu nedenle onların birçoklarının bedenleri çürümeden bugüne kadar gelebilmiştir.
SORU 1036 -Son günlerde sıkça ötanazı, yani insanın kendi hayatına son vermesi, İslam dinine göre nasıl yorum luyorsunuz? diye soruluyor.
CEVAP: İnsan denilen varlık evrenin biricik meyvesi ve Allah'ın en değerli yapısıdır. Bu değerli yapıyı yok edip yıkmak, şirkten sonra en büyük cinayet ve en büyük cezaya vesiledir. Kur'an-ı Kerim şöyle buyuruyor: Teammüden bir mümini öldüren bir kimsenin, cezası sonsuz (denilecek kadar) cehennem azabıdır. (Nisa: 93). Peygamber (S.A.V)'de şöyle buyuruyor: Öldürücü yedi günahtan sakının. Bunlar nelerdir diye sorulduğunda, (Cenabı Peygamber (S.A.V) buyurdu ki; Allah'a şirk koşmak, büyü yapmak, Cenabı Allah'ın öldürülmesini yasakladığı bir kimseyi katl etmek, faiz yemek, yetim malını yemek, savaşa sırt çevirip kaçmak ve iffetli bir şeyden haberi olmayan imanlı kadınlara iftira etmektir. (Buhari-Müslim.)
Başkasının hayatına son vermek böyle ağır cezayı gerektirdiği gibi, insanın kendi kendini öldürüp yok etmesi veya ettirmesi aynı cezayı gerektiriyor. Zira insan Allah'ın yapısı olduğundan kendi kendine malik değildir, istediği gibi kendinde tasarruf etmeye hakkı yoktur. İnsan çeşitli afet ve eziyetlere maruz kalıp zor şartlar altında bulunabilir, buna karşı görevi, sabr edip, tahammül etmek ve Mevla'nın şefkat ve merhametini dilemektir. Mal sahibi ve mülk sahibi O'dur, istediği gibi tasarruf edebilir, dilediği gibi eviripçevirebilir. Bunun için insan çok sıkıntılı bir hayatta da olsa, en ağır şartlar altında da bulunsa sabırsızlık etmemelidir. Hele intihara teşebbüs edip hayatına son vermesi en büyük isyandır. Kuran-ı Kerim bu hususta şöyle buyuruyor: "Kendi kendinizi öldürmeyiniz. Allah size karşı merhametlidir." (Nisa: 29) Peygamber (S.A.V) de şöyle buyuruyor: "Bir kimse kendini bir dağın zirvesinden atıp öldürürse ebediyen cehennemde yuvarlanıp duracaktır. Bir kimse de bir zehir alıp kendini öldürürse, ebediyyen cehennem de zehir alıp yudumlayacaktır. Bir kimse de bir demir ile kendini öldürürse, ebediyyen cehennemde demir ile kendi kendini dövecektir.
Ama bu inancın gerçekle hiçbir ilgisi yoktur. Bunu dile getirmek de anlamsızdır. Zira ne dini, ne aklı, ne de ilmi bir dayanağı yoktur. Buna inanan firavunun etrafındaki insanlara "Ben en yüce rabbinizim." demesi hurafe olduğu gibi bu tenasüh inancı da bir hurafedir. Aklen, ilmen ve dinen bir dayanağı yoktur. Çünkü bu inanç, deney ve duyuların alanına girmediği gibi biyoloji ve jeoloji gibi bilimler de buna ihtimal vermiyorlar. Hem de mantık biliminin kıyas yoluyla da, hakkında müspet bir neticeye varmak mümkün değildir. Dinen de dayanağı yoktur. Çünkü hiçbir ayet ve hadiste böyle bir şeyin olacağına dair hiçbir emare yoktur. Bilakis ayet ve hadisler bunun aksini ispat ediyorlar.
Birçok ayet ve hadis açıkça ifade ediyor ki, insanı yoktan var eden Allah-u Teala, öldükten sonra tekrar onu diriltecek ve ruhunu aynı bedenine yerleştirecektir. Zaten, "Elba'sü badel mevtü Hakkun yani öldükten sonra canlanmak haktır sözü, İslam inancının en büyük esaslarından biridir.
Yüce İslam dinine göre öldükten sonra kıyamet kopmadan evvel kabir aleminde kişinin ameline göre ceza ve mükafat meselesi olacağı gibi kıyamet koptuktan sonra da hesap verme, cennet veya cehennemde yerleştirilmesi meselesi de kesindir.
Müslümanım diyen herkesin bu inanca talip olması gerekir. Bineanaleyh bir insanın; "Kişi elbisesini değiştirdiği gibi ruh da bedenini değiştiriyor." demesi cehaletin ifadesidir. Bu konuda birkaç ayet serdetmek isterim.
1-" Azabın en kötüsü firavun ailesini kuşattı. Sabah ve akşam ateşe verilirler ve kıyamet koptuğu günde de firavunun ailesini en şiddetli azaba sokarız." (Gafır suresi: 46. Ayet)
Bu ayeti kerime, açıkça ifade ediyor ki suçlu ve günahkar firavun ailesi "her suçlu gibi" kıyamet kopmadan önce sabah ve akşam azaba maruz kalacakları gibi, kıyamet koptuktan sonra da en şiddetli azaba maruz kalacaklardır.
2- "Herkes ne yapmışsa ona bağlı olup onun rehinidir." (El Müdessir Suresi 38. Ayet)
Bu ayeti kerime de ifade ediyor ki, her insan öldükten sonra yaptığı ameline rehindir. Yaptığı her işin hesabını verecektir, iyilik etmiş ise iyilik, kötülük etmiş ise kötülük görecektir. Yani öldükten sonra onun ruhu serbest olup hiçbir şey yapmamış gibi beden değiştirmesi söz konusu değildir.
3- "İnsan, kendisini bir nutfeden yarattığımızı görmüyor mu? Durum böyle olduğu halde açıkça cedelleşiyor ve kendi yaradılışını unutarak bize bir misal verip diyor ki: Bu kemikleri çürüdüğü halde kim canlandırabilecektir? Sen de ki; İlk defa onu yaratan kim ise O onu canlandıracaktır. O yarattığı her şeyi iyi bilendir." ( Yasin Suresi 77-78-79. Ayetleri)
Numune olarak bu konuda iki Hadisi Şerif vermekle yetineceğim. "Sizden biriniz, vefat ettiğinde sabah akşam kıyamet günündeki yeri kendisine gösterilir. Cennetlik ise cennet ehlinin, cehennemlik ise cehennem ehlinin durumu gözleri önüne getirilir. Burası kıyamet gününde Allah'ın seni dirilteceği güne kadar kalacağın yerdir." denir.
2- İbn-i Abbas'tan rivayet edilmiştir: "Peygamber (S.A.V) iki kabrin yanından geçerken şöyle buyurdu: Bu ikisi azap görmektedirler. Fakat onlar büyük günahlardan azap çekmiyorlar. Sonra buyurdu ki: Onlardan biri koğuculuk yapardı, diğeri ise idrardan kendisini muhafaza etmezdi."
Numune olarak getirdiğimiz bu iki Hadisi Şerif de ifade ediyorlar ki: insan öldükten sonra yaptığı ile başbaşa kalacak ve onun hesabını verecektir. Ruhun bir başka bedene geçmesi söz konusu değildir.
Durum böyle açık olduğu halde gerçeği yansıtmadan, ilmi ve dini bir dayanaktan mahrum bu teoriyi dile getirmek ve kamu oyunu onunla meşgul etmek büyük bir gaf1ettir.
7- Nezaket kurallarına riayet edip, söz ve hareketleriyle kimseyi incitmemeli. Cenabı Hak, Hz. Musa ve Harun (A.S)'a hitaben şöyle buyuruyor:
"Fir'avuna gidiniz! O, haddini aşmıştır.Kendisine yumuşak söz söyleyip irşad ediniz!" Taha/24.
Kısaca bunları serdettikten sonra doğu ve güneydoğuda yaşayan Müslüman kardeşlerimiz ile ilgili birkaç söz söylemek istiyorum:
Bildiğiniz gibi bu ülkede yaşayan Müslümanları birbirine bağlayan iki güçlü bağ vardır.
1. İnsanlık bağıdır. Yani burada yaşayan insanlar bir kökten filizlendiği gibi kardeştirler. Babaları da bir anaları da birdir. Babaları Hz. Adem anaları da Hz. Havva'dır. Kur'anı Kerim şöyle buyuruyor:
"Sizleri bir erkek ve dişiden yarattım." Hucurat/13
2. Müslümanlık bağıdır. Aramızda mevcut olan bu İslam kardeşliği en güçlü ve en kuvvetli bağdır. Hatta ebeveynden gelen kardeşlikten daha üstündür. Cenabı Allah, Hz. Nuh Peygambere hitaben şöyle buyuruyor:
"0 -oğlun- senin ailenden değildir, Çünkü onun ameli ve yaptığı şey çirkindir." Hud/47
Peygamber (S.A.V)'de şöyle buyuruyor: "Ey Allah'ın kulları kardeş olunuz."
Bunun için dil, renk ve ırk ne olursa olsun bütün Müslümanlar eşit ve kardeştirler. Aralarında fark gözetilmez. Üstünlük ancak ve ancak iman ve takva iledir. Arap, Türk ve Kürt gibi çeşitli kavimlere mensup olan Müslümanlar tarih boyunca beraber yaşamışlar, yanyana hayat sürdürmüşlerdir. Hiçbir zaman kavmiyet meselesi söz konusu olmamıştır. Ama maalesef 19. asırda İslam düşmanları Müslümanları güçsüz bir hale getirmek için aralarına nifak ve tefrika tohumlarını sokdular. Sen Arapsın, sen Türksün, sen Kürtsün, sen Arnavutsun diyerek Müslümanları ve İslamı savunan Osmanlı imparatorluğunu parçalayıp ortadan kaldırdılar. Bununla beraber, Türkiye'de yaşayan Müslümanlar birlik ve kardeşliklerini muhafaza edebildiler. Hatta cumhuriyet geldikten sonra da 35 sene öncesine kadar doğu ile güneydoğuda mevcut olan İslami medreseler sayesinde bu kardeşlik devam etti. Ancak İmam-Hatip okulları ve ilahiyat fakültelerinin ortaya çıkmasıyla bu medrese mezunlarına yer verilmediğinden fazla zaman geçmeden kapandılar. Yetersiz olduğu için kapanabilirdi, ama alternatifin getirilmesi gerekirdi. Bu yapılmadığından İslami hizmet ve eğitim tamamıyla durdu. Öyle ki, bugün hiçbir köyde, hiçbir nahiyede Kur'an kursu olmadığı gibi ilçelerde de ya yoktur veya vardır ama talebsizdir. Çünkü bunlara bir hak tanınmıyor. Bir vazifeye giremiyorlar. Aynı zamanda imam-Hatip okullarının açılmasına da müsaade edilmiyor. Ve böylece İslamı bilmeyen ve islam kardeşliğinin ne demek olduğunu idrak etmeyen, yeni bir nesil ortaya çıktı ve anarşi hakim oldu. Yani anarşiyi meydana getiren, esasen bu yanlış uygulamalar ve tutarsız siyasetdir.
Malum olduğu üzere ticaretin helali var, haramı vardır. Nesi helal, nesi haramdır? Faiz nedir? Hangi muamele faizlidir? Hangisi değildir? Hangi alış veriş sahihtir? Hangisi sahih değildir? Nikah nasıl kıyılır? Şartları ve rükünleri nelerdir?. Bütün bunları bilmemiz lazımdır.
Bugünkü kanunlara göre süt kardeşi ile evlenmek mümkündür. Fakat İslam'a göre kesinlikle haramdır. Yine kanuna göre bir gayri- müslim nikah şahidi olabilir. Ama dinen olamaz.
Hülasa, İslam'ın her yönünü bilmemiz ve bildirmemiz lazımdır. Devlet uygulamasa da Müslüman vatandaş kendi öz hayatlarında bu esasları uygulayacaklardır.
İki şey üzerinde durmak istiyorum:
A- İslamın özellikleri.
B- İslamın ana hatları.
İslam diyoruz. Bu kelimenin manası nedir? Bu kelime, sözlükte barış manasını ifade eden silem kökünden geliyor.
İstılahi manası ise: dünya ve ahiret işlerini tanzim edip, insanlığın mutluluğunu gerçekleştirmek için indirilmiş ilahi bir nizamdır.
Bu ilahi nizam, barış nizamı olduğundan onun ismi bu kelimeden alınmıştır. Hz. Muhammed (S.A.V) en son ve en üstün peygamber olduğu gibi kendisine inen bu din de en son ve en üstün dindir. Bunun için Hz. Peygamber (S.A. V) hatemül enbiya ve İslam dini de hatemül edyan lakaplarıyla vasıflanmıştır.
A) İslamın Özellikleri: İslamın bir çok özelliklerinden iki tanesini dile getirmek istiyorum.
1- İslam dini, yalnız ruh ve ahirete yönelik bir din değildir. Başka bir ifade ile İslam dini sadece itikat, ibadet, ve ahlaktan ibaret değildir. Ve böyle bir inanç sakat ve tehlikelidir. Çünkü Kur'anı Kerim ve onun tefsirinden ibaret olan sünneti seniye itikat, ibadet ve ahlakla ilgili meseleleri beyan etmekle beraber borçlar hukuku, ceza hukuku ve medeni hukuk gibi önemli konuları da açıklamıştır. Bunları gizlemek mümkün değildir. O, hem maddi hem manevidir. Ahirete baktığı kadar dünyaya da bakar. Madde ile manadan terkip edilmiş olan insana geldiği için onun insaniyeti ile orantılı olarak nazil olmuştur. Yalnız ruha bakan Hıristiyanlık dinine benzemediği gibi, sırf maddeye dayanan materyalist felsefeye de benzemez. Hıristiyanlık dininin parolası şu sözdür:
Hükümdarın işini hükümdara, Allah'ın işini Allah'a bırak. Materyalist felsefe ise maddenin ötesini inkar ediyor. Ve Allah'a iman etmediği gibi ebediyet alemini de reddedip her şeyi kör tesadüfe havale ediyor. Bu ilahi nizam insanın manevi gıdası olan ibadet, zikir ve fikri emrettiği gibi, maddi hayatı için temel teşkil eden sanat, ticaret ve tarım gibi şeyleri de emretmektedir. Kur'anı Kerim şöyle buyuruyor:
"Ey müminler, cuma günü namaza nida edildiğinde Allah'ın zikrine koşunuz. Namaz bitince yeryüzüne dağılınız ve Allah'ın lütfundan isteyiniz." El-Cuma/lO
Başka bir Ayeti Kerime'de de şöyle buyuruyor;
"Allah alışverişi helal, faizi yasak kılmıştır." Bakara/275
Görüldüğü gibi birinci ayet cuma namazı ibadetini ifa ettikten sonra, helal rızkı elde etmek için çalışmayı emrediyor. Peygamber (S.A.V) de şöyle buyuruyor ;
Günahların öyleleri var ki, ne namaz, ne oruç ve ne de hac onların affına vesile olmaz. Ancak geçimi sağlamak için sarf edilen gayret onların afvına vesile olur. Demek ticaretle uğraşmak, tarlada fabrikada çalışmak ve kazanç sağlamak maksadı ile çaba harcamak büyük bir ibadettir. Ama maalesef yarım asrı aşan bir zamandan beri İslam'ın sadece itikat, ibadet ve ahlaktan ibaret olduğu Müslümanlara tanıtılıyor. Ve bu hususta hutbeler okutuluyor. Ve İslam'ın diğer bölümleri açıklanmıyor. Yalnız son senelerde memnuniyet verici bir durum vardır. O da şudur: Bizim ilahiyat fakültelerimizde İslam'ın birçok dalları üzerine durulup, İslamda alış-veriş, akit, ortaklık, haciz, kefalet, müsakat, müzaraa, evlilik, boşanma ve nafaka gibi konular işlenmekte ve doktora tezi olarak verilmektedir. Ve böylece uzun zamandan beri işlenen bir hata düzeltilmiş oluyor.
2- Özellik; İslamdan önceki dinler belli birer kavme, birer millete hitap ediyordu. Mesela; Musa A.S. Allah'ın peygamberi ve resulü idi. Ama onun risaleti sadece beni İsrail'e yönelik idi. Onları irşad etmek için gelmişti. Ve kezalik Hz. İsa, Nuh, Şuayb peygamberler böyle idiler. Hz. Muhammed'in (S.A. V) risaleti ise yalnız Kureyş kabilesine ve Arap milletine hitap etmiyor, bütün insanlara hitap ediyor. Kur'anı Kerim şöyle buyuruyor;
"Biz seni bütün insanlara ancak müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik." Sebe/28
Diğer bir ayette de şöyle buyuruyor ; "Deki ey insanlar ben hepinize Allah'ın resulüyüm." Araf/l58
Demek Peygamber'in risaleti umumidir. O geldikten sonra, önceki dinler yürürlükten kaldırılmıştır. İslamdan başka bir din ile amel etmek mümkün değildir. Ve kabul de olunmaz. Bunun için "Hıristiyan ve yahudiler Peygamberin risaletini inkar etmemek şartıyla kendi dinlerinde kalsalar da ehli necat sayılıyor." diyen kimselerin sözü geçersizdir. Kur'ana ve sünnete ters düştüğü gibi İslam alimlerinin bu husustaki menfi ittifaklarına da muhaliftir.
B- İslamın Ana Hatları: İslam dini üç ana bölüme ayrılır:
1- İtikat.
2- Ahlak.
3- Fıkıh'tır.
1- İtikat Bölümü; Cenabı Allah'ı, onun sıfatlarını, meleklerini, peygamberlerini, haşir, Cennet ve Cehennem gibi ahiret aleminin kapsadığı şeyleri konu ediyor. Onunla ilgili mekasit, mevakıf: Nesefi, Cevhere ve şerhleri gibi çok kitaplar yazılmıştır. İslamın ilk muhatapları müşrik (Allah'a şirk koşan) kimseler olduğu için Mekke devrinde nazil olan ayetlerin çoğu, itikadi akidesini yerleştirmek için izahlarda bulunmuştur.
2- Ahlak Bölümü; Ahlak bölümü, tevbe, ihlas, zikir, züht, iffet,tevazu, merhamet ve kanaat gibi şeyleri konu ediyor. Tevbenin manası şudur; Bilindiği gibi Cenabı Hak insana akıl, gadap, öfke ve şehvet gibi duygular vermiştir. Yani Allahu Teala iyiyi kötüden ayırmak ve gereğini yapmak için akıl; dinini, namusunu ve canını korumak için gadap ve beşeriyetin devamı için şehvet duygusunu insana vermiştir. Fakat insan, zaman zaman esas vazifesini unutuyor. Ve kendisine, verilmiş olan bu gibi nimet ve duyguları uygun olmayan yerlerde ve Cenabı Hakk'ın çizdiği hudut dışında kalıyor. Durum böyle olmakla beraber, Allah-ü Teala onu bütün rahmetinden dışarıya atmıyor ve kendisine tevbe kapısını açıyor. Ve rızasından uzaklara düşmüş olan kullarını, doğruyu bulmaya ve mucibince amel etmeye çağırıyor. "Ey iman edenler, samimi olarak Allah'a tevbe ediniz," Tahrim/18
Haddini aşan kimseyi dönüş yapıp tevbe ettiği takdirde affedip himayesine alıyor. Allah'a dönüş yapmak güzel bir meziyet ve ahlaktır. İhlasın manası kişinin söz, fiil ve davranışlarında samimi olması, gösteriş için bir söz söylememesi ve iş yapmamasıdır.
Fetvalar
Muamelat ve İslam hukuku ile ilgili çok kitap yazılmıştır. Bunların başında İmamı Şafii'nin El Ümm isimli kitabı, Muhammed İbni Hasanüş-Şeybani'nin Kütübü Sittesi, İmamı Malik'in Müdevvenesi, İbni Kudamenin Muğnisi, Mecmu, Kifayetül Müntehi ve Serahsi gibi kitaplar gelmektedir. Bu kitaplarla ne kadar övünsek azdır. Dünyada meşhur üç hukuk sistemi vardır. Bunlar İslam hukuku, Roma hukuku ve İngiliz hukukudur. Bunların arasında ciddi mukayese yapılırsa, İslam hukukunun ne kadar güzel, ne kadar nezih olduğu anlaşılacaktır.
Allah'ın nizamı ezelden geldiği gibi, ebede devam edecektir. Kural ve kaideleri daima canlıdır. Ve fıtrata uygundur. Ortaya çıkabilecek her mesele ve her olayın hükmü, mutlaka Kur'an ya da sünnete açıkça veya kapalı olarak mevcuttur. İslam'ın ilk asırlarında eimmei erbaa gibi büyük İslam hukukçuları, Kur'an ve sünnette açıkça hükmü belirtilmemiş olan meselelerin hükmünü içtihat ile beyan etmişlerdir. İçinde yaşadıkları zamanın ve sonraki asırların bir çok ihtiyacını karşılamışlardır. Fakat maalesef son asırlarda ciddi bir çalışma yapılmadı. Ve içtihat edebilecek kimse kalmadığı için, içtihat kapısı kapanacak hale geldi. Ama kapatılmadı. Ve hiç kimse onu kapatamaz. Çünkü onu açan Allahu Teala'dır. Ehil olan kimse olursa, yine o kapıdan girebilir. Son asırlarda, içtihat edip Müslümanların problemlerini çözecek kimse kalmadığı için, İslam aleminde sorunlar çoğalıp huzursuzluk arttı. Bunun için Müslümanlara İslami cemiyette iki önemli vazife düşüyor:
1- İslam hukukunu öğrenip, ferdi de olsa ona uygun bir hayat tarzını yaşamak.
2- İslam hukuku sahasında fıkıh melekesine sahip olacak kimseleri yetiştirmek için çaba göstermektir. Bildiğiniz gibi bugün ticaret sahasında çeşitli uygulamalar ve çeşitli usül ve kurallar çıkmıştır. Ve ekonomik alanda büyük bir bilgi birikimi oluşmuştur. Bunun için bunları analiz edip ve İslama ters düşen şeylerden ayıklayıp, Müslümanların hizmetine vermek en önemli vazifelerimizdendir. Hz. Ömer zamanında yapılan futuhat neticesinde çeşitli milletlere mensup büyük bir toplum meydana gelmişti. Ve bunu idare etmekte güçlük çekmişti. Bunun için Hz. Ömer, idari ve mali işlerde tecrübe sahibi olan ve İslam devletinin himayesine giren kimseleri, Pars devletinin kanun ve nizamını gözden geçirmekle vazifelendirerek Kur'an ve sünnete ters düşen şeylerden ayıklandıktan sonra ondan istifade etti.
ŞERİAT
SORU 1039 -Şeriat nedir, hakkında bilgi verir misiniz?
CEVAP: Bilerek veya bilmeyerek bir çok kimse şeriatın aleyhinde bulunuyor. Hakkında küçültücü sözler sarf ediyor. Bilerek aleyhinde bulunan kimseye diyecek sözümüz yoktur. Onu kabul etmedikten sonra, aleyhinde konuşması tabiidir. Böylelerine diyebileceğimiz şeyler de bahsimizden hariçtir.
Ama haberi olmadan, şeriatın ne olduğunu bilmediği halde aleyhinde bulunan kimseye yazık olur. Gaflet ve cehaletinden dolayı, sevdiği ve inandığı davayı farkında olmadan yar alıyor. Bunun için şeriatın ne olduğunu bilmemiz ve açıklamamız lazımdır.
Şeriatın tarifi şudur: Akıllı kimseleri mutluluğa sevk eden ilahi bir nizamdır.
İstanbul Üniversitesi tarafından ilk baskısı yapılan Ömer Nasuhi Bilmenin Istılahatı Fıkhıye Kamusu'nun 1. Cildinin 14. sahifesinde şeriat şöyle tarif ediliyor:
"Cenabı Hakk'ın kulları için vaz etmiş olduğu, dini ve dünyevi ahkamın heyeti mecmuasıdır. Bu itibarla şeriat, din ile müteradif olup, hem ahkamı asliye denilen itikat, hem de ahkamı feriyyei ameliye denilen ibadet, ahlak ve muamelatı ihtiva eder."
Yani şeriat, din ve İslam kelimeleri eş anlamlı sözlerdir. Bunun için bir kimsenin şeriatın aleyhindeki tutum, davranış ve sözleri küfre vesile olur. Şeriat demek, Kur'an demektir. Şeriat demek, ilahi vahiy demektir. Hatta İmamı Azam gibi müçtehitlerin içtihatları, şeriat olmadığı gibi, Hz. Peygamber (S.A. V)'in vahye dayanmayan söz ve fiilleri de şeriat değildir. Müçtehitlerin içtihadı isabet edebileceği gibi isabet etmeye de bilir. Peygamber (A.S.) şöyle buyuruyor:
Müçtehid içtihadında isabet ederse iki, yanılırsa bir mükafat vardır. Bunun için, her hangi bir müçtehidin sözünü red etmek ve kabul etmemek küfre vesile olmadığı gibi, vebal de değildir. Tabiatıyla, Şafii olan kimseler Hanefi'nin, Hanefiler de Şafii'nin içtihatlarını kabul etmiyor. Mesela; Hanefi mezhebinde cenabetten dolayı ağıza ve buruna su vermek farzdır, denildiği halde, Şafiiler farz değil, sünnettir diyorlar. Kezalık Şafii mezhebinde, imamın arkasında Fatiha okumak farzdır, denildiği halde, Hanefiler farz değildir diyorlar.
Peygamber (S.A.V)'in söz ve fiilleri iki türdür:
1- Vahye dayanmayan. İnsan olarak söylediği söz veya yaptığı fiildir. Bunlar din ve şeriat sayılmıyor. Mesela; "Ey Nebi! Allah'ın sana helal kıldığı şeyi niye haram kılıyorsun?" Tahrim/1
2- Vahye dayanan söz ve fiiler. Misal verelim; Kur'anı Kerim "Namaz kılınız, zekat veriniz diye namazı ve zekatı emrediyor. Ama, namaz kaç vakit, her vaktin kaç rekatı vardır. Her rekatta kaç rüku, kaç secde vardır, diye bunları beyan etmiyor. Bunları açıklayan Hz. Peygamber'dir. Ama bu açıklama şahsi fikir ve görüş değildir, vahye dayanmaktadır. Hatta miraç gecesinde dünyaya döndüğünde, henüz namazın nasıl kılınacağını bilmiyordu. Ve bunun için ilk günün sabah namazını kılamamıştı ve ilk kıldığı namaz öğle namazı olmuştur. Kezalik Kur'anı Kerim zekatın durumunu tafsil etmiyor. Kaç çeşit zekat vardır, yani nelerin zekatı var ve kaçta kaç zekat verilecektir, diye açıklama getirmedi. Ancak Peygamber (S.A.V) vahye dayanarak bunları beyan etti. Bunun için Peygamberin bu kabilden söz ve fiilleri şeriattır ve dindir. Demek ki, şeriat ilahi bir nizamdır. Bir insan işi değildir. Yani şunu demek istiyorum, bir kimse Müslüman ise ve İslamın dışına çıkmak istemiyor ise onunla amel etmezse de şeriatın aleyhinde bulunmasın.
Kur'anı Kerim ile Hadisi Nebevi elimizde iken, neden içtihada gidildi? Neden İmamı Azam ve İmamı Şafii gibi zevat içtihat etmişlerdir diye sorsanız, cevaben deriz ki: İslamın kaynağı olan Kur'an-ı Kerim'in ayetleri ile Peygamber'in hadisleri mahduttur. Yani sınırlıdır. Farz edelim, ikiyüz-üçyüzbin ayet ve hadis olsun, ama dünyanın hadise ve olayları ise namütenahidir, sınırsızdır. Bunun için ayet ve hadis, her hadisenin hükmünü açıkça ifade etmiyor. Yani ayet ve hadisler, bazı hükümleri açıkça ifade etmiştir. Bir kısmı da açıklamamış, ictihade bırakmıştır. Hz. Peygamber (S.A.V) Muaz Bin Cebel'i Yemene vali olarak gönderdiğinde kendisine buyurdu: Ya Muaz! Bir mesele sana intikal ederse nasıl hareket edeceksin? Muaz dedi ki; önce Kuran'a baş vururum, orada hüküm varsa mesele tamamdır. Yoksa hadise baş vururum, orada da yoksa içtihat ederim. Bunun üzerine Peygamber (S.A.V) şöyle dedi:
"Resulullah'ın elçisini muvaffak kılan Allah'a hamd olsun."
Hz. Peygamber'in, peygamberliğini isbat eden binlerce mucize vardır. Ama, numüne olarak dört mucize gösterelim:
1 -Kur' anı Kerim
2- Peygamber'in sünneti, yani hadisi
3- Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer. Hz. Osman ve Hz. Ali gibi efendilerimiz önceden tahsili olmayan insanlar oldukları halde, onun medresesinde yetişip en üstün fikirleri ortaya atmaları, İslam devletini en güzel ve adil bir şekilde idare etmeleridir. Hz. Ömer'in adaleti darbı mesel haline gelmiştir.
4- İmamı azam, İmamı Malik, İmamı Şafiı ve İmamı Ahmet Bin Hanbel gibi büyük müçtehit ve mütefekkirlerin Kur'an-ı Kerim ile sünneti seniyyenin ışığı altında, benzeri olmayan bir şekilde istinbat ettikleri İslam hukukudur. Bu gün dünyada İslam hukukunun büyük bir yeri vardır. Peygamber (S.A.V) olmasa idi, ne İmamı Azam, ne İmamı Şafiı, ne İmamı Gazali olurdu. Onları bu dereceye yükselten sünnettir. Demek bu müçtehitlerin içtihatları ve tedvin ettikleri hukuk, Peygamber'in nübüvvetini isbat ediyor. İçtihat derecesine varmış kimseler çoktur. Bunların bir kısmının mezhepleri yazılıp tedvin edilmiştir. Ve tabileri vardır. Bir kısmının mezhepleri yazılmamış ve kaybolmuştur. İmamı Azam'ın, mezhebi yazılıp tedvin edilmiş ve tabileri bulunan büyük bir müçtehittir. İmamı Azam'ın zamanında İmamı Ebu Yusuf, İmamı Muhammed ve İmamı Züfer gibi imamlar vardı. İmamı Azam, bunların en büyüğü olduğu için en büyük imam manasına gelen İmamı Azam lakabını almıştır. Künyesi Ebu Hanife'dir. Hanife divit manasına geliyor. Mürekkep ve yazı ile meşgul olduğu için Ebu Hanife denildi. Yani mürekkep sahibi demektir. Hz. Ömer veya Hz. Osman'ın zamanında Kabil fethedilince dedesi olan Zuta esir düşüp ve Irak'a götürülmüştü, bilahare serbest bırakıldı ve Müslüman oldu. Hem kendisi, hem oğlu Sabit, hem torunu Numan (Ebu Hanife) tabiinden idiler. İmamı Azam Ebu Hanife Küfe şehrinde dünyaya geldi, küçük yaşta Kur'anı Kerim'i hıfz etti. Kumaş ticaretini yapan babası ile birlikte ticaretle uğraştığı gibi, ilim medresesine de devam ediyordu. On altı yaşında iken babası ile birlikte hacca gitti. Abdullah Bin Haris ve Enes Bin Malik gibi bazı ashab-ı kiram ile görüşüp sohbetlerinde bulundu. Tabiinin büyüklerinden Hammad Bin Ebi Süleyman'ın ilim halkasına katılıp onsekiz sene devam etti. Çevresinin en büyük alimi olan Hammad'ın ilmini adeta devraldı. Her hangi bir engel olmadığı zaman her sen hacca giderdi. Mekke ve Medine'de birkaç sene mücavir olarak kaldı. Ve derslere devam etti. İmamı Azam, İslam'a karşı çok samimi olduğu için asla İslam'dan taviz vermedi. Tam İslam'ı uygulamada: hem Emeviler, hem Abbasiler zamanında kendisine kadılık makamı teklif edilip, ısrar edildiği halde kabul etmedi. Hatta bu makamı kabul etmediği için beni Ümeyyenin son halifesi Mervan Bin Muhammed'in valisi kendisine çok işkence yapmıştır. Ve Abbasi Halifesi Ebu Caferül Mansur da onu hapse attı ve hapiste vefat etti. İmamı Azam'ın fıkhı yedi esasa dayanıyor:
1- Kitap
2- Onu açıklayan sünnet
3- İslamı yayıp, Kur'anın nüzulünü müşahede eden sahabenin sözleri
4- Kıyas
5- İstihsan
6- İcma
7- Nassa ters düşmeyen örf.
Imamı Azam'ın zamanında uydurma ve çok kuvvetlı olmayan hadisler dillerde dolaştığı için hadis hususunda çok dikkat ederdi. Her hadisi kabul etmezdi. Ve çok titiz davranıyordu. Ancak, bir cemaatten bir cemaate aktarılan veya ilim merkezi sayılan şehir alimlerinin kabul edip uyguladıkları hadisleri kabul ederdi. Veyahut ashabtan birisi bir hadisi sahabe cemaatine rivayet eder ve muhalefet eden olmazsa, yine onu kabul ederdi ve bu hususta şöyle diyordu:
Peygamber (S.A.V)'den Kur'ana aykırı bir hadis rivayet eden bir kimseyi
reddetmem, ne Peygamberi ret ne deonu yalanlamak manasına gelmez.Benim bu rivayeti reddetmem: ancak batıl ile Peygamber'den rivayet eden kimseyi reddetmekten ibarettir. Meydana gelen itham daPeygamber'e karşı değildir. Peygamber ne söylerse baş ve göz üzerinedir. Biz ona inanıyor ve ona şahitlik ediyoruz.
Fakihlerin meşhur bir sözleri vardır, ne kadar güzel bir sözdür: o da şudur.
" Abdullah b. Mesud fıkıh ilmini ekti. Alkame suladı. İbrahim en Nehas biçti, Hammad onu dövdü. Ebu Hanife ise öğüttü. Ebu Yusuf yoğurdu, Muhammed ise pişirdi. Diğer insanlar da onun ekmeğinden yiyorlar."
"Meseleyi Allah'ın kitabında görürsem ondan alırım. Onda bulamazsam Allah Resulünün sünnetinden ve güvenilir kimselerin ellerinde bulunan sahih eserlerden alırım. Onda da bulamazsam, sahabelerinden istediğim kimsenin sözünü alır, istediğim kimsenin sözünü bırakırım. Sonra bunların sözü dışına çıkmam. İş, İbrahim, Şabi, Hasen, Said bin Museyyeb'e varınca, onların içtihad ettikleri gibi ben de içtihad ederim."
İmamı Azam, kıyas ve akla çok önem verdiği için Kur'an ve sünnette yer almayan meseleleri, sağlam kafasıyla İslam'a uygun olarak çözerdi. Birkaç misal vermek istiyorum.
1- Ameş ismindeki zat hanımına hitaben; "Unun bittiğini bana haber verir veya yazarsan veyahut birisini bunun için gönderirsen ya da herhangi bir kimsenin yanında bunu dile getirir veya işaret edersen, sen benden boşsun" diyerek talaka yemin etti. Bunun üzerine hanımı İmamı Azam'a durumunu sordu. İmam kendisine cevaben, "Un bittiğinde un torbasını kocan uykuda iken eteğine bağla, sabahlayınca durumu bilecektir" diye fetva verdi.
2- Birisi, Ramazanı Şerifde oruçlu iken gündüz vakti hanımı ile münasebette bulunacağına dair yemin ediyor. İmamı Azam bu meseleye de "Hanımıyla birlikte gündüz sefere çıkması ve o zaman kendisiyle münasebette bulunabileceği" şeklinde fetva veriyor.
3- Başka birisi de hanımı merdivende iken, kendisine "Yukarıya çıkarsan da, inersen de üç talakla boşsun." dediğini beyanla durumunu sordu. İmamı Azam bu durumdan kurtulması için şöyle fetva verdi: Kadın olduğu yerde kalacak sonra birkaç kişi merdiveni yere indirecekler ve onu yere koyacaklar.
ÇOCUKLARIN BAKIM VE TERBİYESİ
Cenabı Hak insan denilen bu şerefli yaratığın devam ve bekasını bir sebebe bağlamıştır, o da evliliktir. Evlilik, fitri bir ihtiyaçtır, erkek olsun, kadın olsun her insan evlenmeye muhtaç olup bir eş ile beraber yaşamak arzusundadır. Bu hususta Kur'anı Kerim şöyle buyurmaktadır; "O'nun (Allah'ın) birliğine delalet eden belgelerden biri şudur: huzur bulasınız diye sizin cinsinizden sizler için eş yaratmasıdır." Rum/21
Peygamber (S.A. V) de şöyle buyurmaktadır; Bir kimse evlenmeye gücü yettiği halde evlenmezse benden değildir. (Bayhaki Tabarani) Ancak evlilikten en büyük amaç, neslin bekası olduğuna göre rastgele bir kimse ile evlenmek doğru değildir. Erkek olsun kadın olsun evliliğe namzet olan bir kimse bilgili, kültürlü, iyi İslam terbiyesini almış birisi ile evlenmeye çaba göstermek zorundadır. Yoksa huzurun sağlanması mümkün olmayacağı gibi evliliğin semeresi olan neslinde iyi yetişmesi de zor olacaktır. Ve bu sebep ile ilahi ve kevni nizama ters düşecek bir duruma girecektir. Peygamber (S.A.V) buna işaret ederek şöyle buyuruyor:
Dört hasletten birisi için kadınla evlenilir ya serveti veya soyu ya güzelliği veya dindarlığı için, ama sen dindar olanı elde etmeye bak. (Buhari, Müslim). Başka bir hadiste de şöyle buyurulmaktadır; din ve ahlakından dolayı kendisinden memnun olduğunuz bir kimse gelip kızınıza talip olursa, onu evlendiriniz yoksa büyük bir fitne ve fesada vesile olur. (Tirmizi)
Hz. Ömer R.A da "evladın babasına olan hakkı nedir' diye sorulan suali şöyle cevapladı; Evladın babasına hakkı şudur. Kendisine iyi bir anne seçmesi, güzel bir isim vermesi ve Kur'an'ı Kerim öğretmesidir. İslamın tavsiye ettiği yönde iki eş bir araya gelip evlenirlerse kendilerine önemli bir görev düşüyor; müşterek evlilik hayatının semeresi olan evladın hem fiziki hem de ruhi yönden gelişmesi için gereken zeminin hazırlamak ve onu gelecekte gereği gibi Allah'a kulluk edip topluma iyi hizmet vermesi için İslami ve müsbet bilgilerle donatmak yönünde çaba göstermektir. Yani çocuğun yetişmesi için hem anne hem de baba sorumludur. Anneye düşen vazife çocuğa fitri gıdası olan sütünü vermesi, şefkat ve merhametin tezahürü olan hadanatı (bakımı) ihmal etmemesidir. Kur'anı Kerim, bu hususta şöyle buyurmaktadır; "Anneler tam iki yıl çocuklarına süt verecekler." (Bakara: 233)
Tıbben de sabit olduğuna göre çocuk için en uygun gıda Anne sütüdür. Bu fıtri gıdayı ihmal edip suni gıdalara yönelmek, çocuğun sağlığı için iyi bir yol değildir. Yani Allah'ın tavsiyesi, annenin bizzat çocuğuna bakıp kendi fitri gıdasını çocuğuna vermesi şefkat ve merhamet duygularıyla onu doyurmasıdır. Yalnız fıkıh kitaplarının kaydettiklerine göre çocuğa süt verip bakmak anne için zorunlu bir emir değil bir tavsiyedir, çocuğa bakacak başka bir kimse var ise anne, çocuğa süt verip bakmak istemediği takdirde, baba, çocuğu için bir süt anne bulmak zorundadır, masraf da kendisine aittir. Ama süt verip bakacak kimse bulunmazsa (bu zamanda olduğu gibi) anne çocuğuna süt verip bakmak zorundadır ve bu hususta ihtilaf da yoktur. Anne çocuğa süt verip bakmak zorunda değildir, şeklindeki fukahanın açıklaması, İslamın kadına verdiği hürriyetin en bariz bir ifadesidir. Hatta bu meyanda daha dikkat çekici bir husus vardır, hanımın, beyinin
annesine, babasına bakmaya mecbur olmadığı gibi beyinin elbisesini
yıkamaya ve yemeğini pişirmeye dahi mecbur değildir .Ancak Müslüman kadınlar, İslamdan aldıkları terbiye sayesinde dışarda çalışan eşine yardımını esirgemeyip evin ve beyinin bütün ihtiyacını karşılar ve yükünü hafiftetmeye çalışır. Bu da amel defterinde bir iyilik, bir ihsan yazılır.
Anne çocuğunu sütten kestikten ve temyiz çağına geldikten sonra artık anne ilk öğretim vazifesini yapar ve çocuğuna bir yönden İslam terbiyesini verir, bir yönden de yaşına uygun bilgi ve kültür telkin eder. Yani anne çocuğun ilk öğretmeni ve hayata hazırlayanıdır.
SORU 1040 -İslam'da sinema ve tiyatronun hükmü nedir?
CEVAP: Bilindiği gibi İslam dininin temel kaynakları vardır. Bunlar da Kur'an sünnet, İcma ve kıyası fakaha'dır. Yani içtihattır.
Kur'an ile sünnet saadet asrında kıyamete kadar olmuş ve olacak her şeyden açıkça söz etmez. Ancak bazen açıkça, bazen remzen işaret eder. Yani açıkça herşeyin hükmünü bildirmemiş, fer'i hükümlerin çıkarılmasını müctehidlere bırakmıştır. Zira Kur'anı Kerim ile sünnetin söz ve cümleleri mahdut ve sayılıdır. Dünyanın hadise ve olayları ile sayısız ve hudutsuzdur. Bunun için herşeyin hükmünü sarahaten Kur'an ve sünnette aramak, yani bunlarda herşeyin hükmünü açıkça görmek için çaba göstermek yanlıştır.
İcma ise müctehitlerin söz birliği yapmalarıdır. Kur'an ve sünnette yer almamış meseleler hakkında, İslam Hukuku alanında, o zaman da mevcut olan kimselerin yaptıkları içtihatlar, vaki olan ittifak icma olup, sayısı mahduddur. Bunun için, vücuda gelmiş ve gelecek mesele ve olayların hükmünü bildirmek için en geniş ve kapsamlı kaynak içtihattır ve İslamın getirdiği en büyük sıfatlardan biridir. İçtihat kıyamete kadar beşeriyetin ihtiyacını karşılayacak İslami bir araçtır. Ama içtihat da keyfi değildir. Yani herkes içtihat edemeyeceği gibi içtihat edebilen kimse de kendi kafasına göre mütalaa serd edip hüküm veremez.
İcma ise müctehitlerin söz birliği yapmalarıdır. Kur'an ve sünnette yer almamış meseleler hakkında, İslam Hukuku alanında, o zaman da mevcut olan kimselerin yaptıkları içtihatlar, vaki olan ittifak icma olup, sayısı mahduddur. Bunun için, vücuda gelmiş ve gelecek mesele ve olayların hükmünü bildirmek için en geniş ve kapsamlı kaynak içtihattır ve İslamın getirdiği en büyük sıfatlardan biridir. İçtihat kıyamete kadar beşeriyetin ihtiyacını karşılayacak İslami bir araçtır. Ama içtihat da keyfi değildir. Yani herkes içtihat edemeyeceği gibi içtihat edebilen kimse de kendi kafasına göre mütalaa serd edip hüküm veremez.
İçtihadın ölçüsü vardır, o da Kur'an ve sünnettir. Kur'an ve sünnetin ışığı altında içtihad yapılır. İçtihat kapısı açıktır. Kapanmamıştır ve kapanmayacaktır. Çünkü onu açan Allah'tır.
İçtihattan murat herkesin Ebu Hanife ve Şafii gibi geniş bir şekilde herşeyi yeniden ele alıp hakkında içtihat etmesi değildir. Zaten buna hacet de yoktur. Ancak Kur'an ve sünnette hükmü bildirilmemiş ve büyük müctehidler tarafından vuzüha kavuşturulmamış yeni çıkan hadiselerin hükmünü bildirmek için içtihat melekesine sahip olan kimselerin içtihatlarını kastediyoruz. Mesela söz konusu piyes, sinema ve çizgi film gibi meselelerin hükmü nedir? Caiz mi değil mi? Gerekli mi değil mi? İçtihat ile bunların hükmünü bildirmek gerekir. Piyes tarihi çok eskilere dayanır. Yapılan kazılarda ortaya çıkan piyes salon ve sahneleri bunu gösteriyor. Ancak İslam alimleri nedense ondan söz etmemişler. Menfi, müspet hakkında bir görüş bildirmemişler. Sinemanın ise mütevazi de olsa Osmanlı Devletinin ilk günlerinde mevcut olduğu anlaşılıyor.
Fetvalar
Hülasa bu milletin ve inanan insanların maslahatı için video, piyes, sinema, radyo ve televizyon gibi araçları ele almak zorundayız. Bunları İslami kurallara uygun olarak çalıştırıp ahlak, fazilet ve terbiye konularını vatandaşlara aktarmak lazımdır. Başkasının starı varsa neden Müslümanların olmasın? Evet bunların İslamın kabul ettiği bir çizgi içerisinde kullanılması gerekir. Aksi taktirde hizmet değil tahrip olacaktır. Mesela sapık bir kadının nasıl hidayete geldiğini göstermek için önce mazisini ve kirli hayatını, sonra da dönüş yaptığını gösteremezsiniz. Batılı böyle tasvir edemezsiniz. Aksi takdirde bu işin olması için başa İslam namına çok fahişe kadın, kumarbaz, sarhoş gibi kimseleri yetiştirmek icap edecektir. Batılı ve kötüyü canlı olarak tasvir etmek asla caiz olamaz. Bu alanda çalışan Müslüman sanatçılar maalesef İslam'dan fedakarlık bekliyor. Bunun için onlardan biri şöyle diyor: sanatçı, kötü kadınların hayatlarını sergileyerek onların yaşantılarından doğacak kötü sonuçları göstermek için zaman zaman kadınlarla tokalaşmadan da öte öpüşmek gibi şeyleri de yapmak zorundadır. Yani şunu demek istiyor: İslam dini her ne kadar birçok şeyleri yasaklamış ise de ama sanatın yürümesi için ve sanatın gereği olarak yasak olan şeylerin bazılarının mübah olması gerekir. Ve bu sebeple bazı arkadaşlar da tiyatro ve sinema için sanat icabı olarak sanatçı kadını öpmek onunla beraber yatmak gibi şeyleri mübah olarak göstermeye çalışıyor. Acaba hangi Müslüman eşinin, kızının ve kız kardeşinin veya Müslüman bir hanımın bu işe girmesini arzu eder? Böyle bir kimse varsa makbul bir Müslüman değildir. Bu iş ifettesizliğin ta kendisidir. İslam dini ilahidir. Onu Allahu Teala vaaz etmiştir. Onda tasarruf etmeye hakkımız yoktur ve bu hususta bize yetki tanınmamıştır. Bunun için Allahu Teala'nın haram olarak kabul ettiği şey için helaldir, demek mümkün değildir. İslamın helal olarak kabul ettiği şey için İslami çizgi içerisinde hizmet etmek mümkündür. Hakkıyla onu yapabilirsek muvaffak olmamaya sebep yoktur.
SORU 1041 -Peygamber ile Kur'anı Kerim hakkında bilgi verir misiniz?
CEVAP: Bilindiği gibi Peygamber, Allah ile kullar arasında elçilik yapan kimsedir. Allahu Teala'dan vahiy alabilecek bir istidada sahip olduğu gibi tebliğ görevini yapabilecek bir istidada sahiptir.
Bütün Peygamberlerin müşterek vasıfları vardır. Bu müşterek vasıflar şunlardır; doğruluk, emanet, ismet ve zekadır. Peygamber olan kimse mutlaka doğrudur. Yalan söylemez, emindir, kimseye hiyanet etmez, günahlardan masumdur. Allah'a isyan etmez, ne Allah'ın ne de başkasının hakkına tecavüz etmez, küfür ve büyük günahlardan masum olduğuna dair icmai ümmet vardır. Küçük günah hususunda ihtilaf bulunsa da, Ehli Sünnet vel Cemaat'in inancına göre hem bisetten önce, hem sonra küçük de olsa günah işlemez. Zekidir, yani ölçülü, mantıklı ve ileri görüşlüdür. Zaten öyle olmayan kimse Peygamberlik gibi yüce bir makama ehil olmaz. Ancak İsmet müstesna, bu sıfatlar Peygamber'e has değildir. Başka insanlar da doğru, emin ve zeki olabilirler. Bu sebeple Peygamber için has bir alamet lazımdır ki; sahte olarak Peygamberlik iddiasında bulunan kimseden farklı olsun. Bu has alamete "mucize" denir. Bunun manası Peygamberlik iddiasında bulunan kimsenin doğruluğunu ve Peygamberliğini ispat etmesi için gösterdiği harikulade şeydir.
Mucizeler çeşit çeşittir. Zaman ve zemine göre değişir. Mesela, Allah'u Teala Musa Aleyhisselam'a bir asa vermişti, ama bu asa başka asalara benzemez. Taşa vurulduğunda dört yandan su fışkırır, denize vurulduğunda onda geniş caddeler açılır, yere atıldığında da büyük bir yılana dönüşürdü. İsa Aleyhisselam'a da ihya mucizesini vermişti. Hz. İsa'nın zamanında tıp ve tedavi usulü büyük bir mesafe katetmiştir. Allah'u Teala İsa'nın nübüvvetini tastik etmek için bu ihya mucizesini vermiştir. Bu mucize tababet işine benzer, ama onun hududunu aşardı. Değil hasta kimseleri, gözü, kulağı rahatsız olanları tedavi ederek, Allah'ın izniyle ölmüşleri ihya edip canlandırırdı. Anadan doğma kör ve sağırları iyileştiriyordu. Bu mucizeden söz edilince, maddenin ötesini inanmayan kimse, onu uzak görür. Ama görmemesi lazımdır. Çünkü bu iş, insanı ve kainatı yoktan var eden Allah'u Teala'ya havale ediyor. Yani onu yapan Allah'u Teala'dır. Ancak İsa Peygamberin elinde görünüyor. Allah'da hergün nice insan ve canlı varlık yaratıp can veriyor, göz kulak ve diğer organlarını halk ediyor. Zaten mucizesinin manası, hiçbir insanın yapamayacağı şeyleri göstermek demektir. Allah'u Teala son Peygamber olan Hz. Muhammed (s.a. v.)'e de çeşit çeşit mucize vermiştir. Parmakların arasından suyun fışkırması, az yemeğin çoğalması gibi. Ama şüphe yok ki, Allah'u Teala'nın Hz. Peygamber'e verdiği en büyük mucize, Kur'anı Kerim'dir. Bütün mucizeler tarihe karıştığı halde, Kur'anı Kerim mucizesi bakidir ve kıyamete kadar da baki kalacaktır. Kur'anı Kerim'in fesahat ve Belağati, fesahat ve belağatin en son hududunu aşıp, hiçbir insanın varamayacağı bir zirvede bulunuyor. Onun ilk muhatabı Araplardır. Arapların o zaman kahir ekseriyeti ümmi olduğu için güzel meziyetlerini ya şiire dökmek veya fesih ve beliğ bir nesre aktarmak suretiyle birbirine devrediyorlardı. Ve bu sebeple fesahat ve belağat alanında çok ilerlemişlerdi ve daha ileriye gitmek için sık sık müsabaka tertip ediliyor, iyi puan alan kimseler ödüllendiriliyorlardı. Bunun için şair ve edip olan kimsenin büyük bir itibarı vardı. Bir şairin, bir sözü için savaş açılır veya savaşa son verilirdi. İşte böyle bir zamanda Allahu Teala Hz. Muhammed'i gönderiyor ve kendisine Kur'anı Kerim mucizesini veriyor. Kur'anı Kerim ise Arapça bir sözdür. Ama yazılmış ve söylenmiş sözlere benzemez ve kıyas da edilemez.
Fetvalar
Belağat ve fesahatiyle böbürlenip, O'nu kabul etmeyenlere def'atle benzerini getirmek için meydan okuduğu halde tarih boyunca benzerini getiren olmadı. Kur'anı Kerim hem lafzan, hem manen mucizedir. Dost onu çok sevdiği için taklidini yapmak ister, düşmanda onun davasını iptal etmek için benzerini getirmeye çalışıyor ama hiçbir dost veya düşman benzerini getiremedi. Arapça'da mevcut olan en güzel sözler, en cazip kelimeler, kulağa en fazla güzel gelen ibareler, onda toplanmıştır. Cahiliyette zaman zaman tertip edilen şiir ve nesir müsabakasında en yüksek puan alan Muallekatı Seba olmuştur. Onların lafız ve ibareleri çok güzel ve çok akıcı bir usluba sahiptir. Bunun için altın ile yazılarak arap aleminde cahiliyette de en mukaddes sayılan Kabe duvarına asılmıştır. Fakat hem lafzı güzel, hem manası güzel, hidayet ve nurla dolu olan Kur'anı Kerim nazil olunca bu muallakatın durumu değişiyor, yıldızları sönüyor. Sözlerin lafızları çok güzel, tantanalı da olsa içi boştur, gayesizdir. Kur'anı Kerim ise en güzel sözleri, en yüce manaları, en ulvi gayeleri ihtiva etmektedir. Bunun için Gafir Suresinin ilk ayetleri nazil olunca Hz. Peygamber Mescid el Haram'da onları okumaya başladı. İslamın en büyük düşmanlarından biri olan Velid B. Muğire oraya yakın yerde bulunduğundan kulak misafiri olup bu ayeti dinliyordu. Peygamber farkına varınca ayeti tekrar etti. Bilahare Velid mensup olduğu Beni Mahzum cemaatine dedi ki: "Allah'a yemin ederim. Muhammed'den öyle bir söz işittim ki. ne insanların sözü, ne de cinlerin sözüdür. Çok tatlı ve çok güzeldi. Tavanı meyveli, tabanı verimlidir. O galiptir, mağlup olmaz." Sonra evine döndü. Bu sebeple Kureyşin ileri gelenleri onun hakkında şüphelendiler, Velid sapıttı dediler. Ve bunun üzerine kendisine gidip münakaşa yaptılar. Münakaşada söyledikleri sözlerden biri şu oldu:
-Muhammed'in deli olduğunu söylüyorsunuz. Deliler gibi sıkışıp boğulacak bir hale düştüğünü gördünüz mü?
-Hayır,
-Kahindir diyorsun, kehanet işleri ile uğraştığını gördünüz mü?
-Hayır,
-Yalancıdır diyorsunuz, herhangi bir konuda yalanını gördünüz mü?
-Hayır, ama nedir?
Bu sefer Velid, derin düşünmeye başladı. İçindekini ölçüp biçti. Sonra düşündü, sonra yüzünü asıp ekşitti. Sonra kibirlendi ve dediki:
"Bu insan sözünden başka bir şey değildir." (Müdessir Suresi: 18-25)
Dost düşman herkes Kur'anı Kerim'in fesahat ve belağatını kabullenip bunun aksine söylemediler. Velid gibi inatçı bir kimse dahi bunu inkar edemiyor, çok tatlı, çok güzeldir diyor.
Fetvalar
Ama İslama girmemek için mazeret uydurup sihirdir deyip, onu lekelemeye çalışıyor. Malum olduğu üzere Muallakatı Seb'a'dan birisinin sahibi Lebib'dir. Bunun kızı Kur'anı Kerim'i dinleyince Kabe duvarında asılı duran babasının muallakasını bizzat indirip, "Artık senin modan geçmiştir." dedi.
Kur'anı Kerim'in Allah'ın kelamı olduğuna delalet eden çok delil vardır. Onlardan birisi şudur: Arapçanın bir tek kelimesini dahi bilmeyen yedi sekiz yaşındaki çocuk, kısa bir zaman içerisinde Kur'anı Kerim'i baştan sona kadar ezberler, bir Arap gibi telaffuz eder. Türkiye'de Türk çocukları için birçok Kur'an Kursu vardır. Onlardan onbinlerce hafız yetişiyor. Çocuklar Arapça konuşanlar gibi Kur'an-ı Kerim okuyor. Hatta birçokları açılan Kur'anı Kerim müsabakalarında birincilik kazanıyor. Bu mucize olmazsa ne olabilir? Acaba İngilizce bilmeyen bir kimse İngilizce olarak yazılmış bir kitabın kaç sahifesini ezberleyebilir? Hele İngilizlerin telaffuz ettiği gibi telaffuz etmesi mümkün müdür?
Kur'anı Kerim'in terkibi ve dirayeti o kadar mucizedir ki, beliğ ve fasih insanları dahi şaşkına çeviriliyor. İbare ve cümlelerinde yer almış olan kelimeler, maksudu ifade etmek hususunda tesanüt halinde
birbirinin yardımına koşar gibidirler. Böyle bir tesanüt ve yardımlaşmanın başka bir kelamda bulunması mümkün değildir. Buna bir misal verelim. Kur'anı Kerim şöyle buyuruyor: "Ve lein messethüm nefhatün min azabi rebbike".
Bu Ayeti Kerime asi olan kimseleri tehdit edip az bir azapla onlara dokunuşun dahi çok acıklı olduğunu beyan ediyor, ona dikkat ederseniz bu cümlede mevcut olan kelimelerin her birisinin bu azlığı ifade ettiğini göreceksiniz. Şöyle ki, "in" kelimesi şek ve azlığı ifade ediyor. "Mes" kelimesi de azıcık dokunmak manasındadır. "Nefhatun" kelimesi masdar li'l merre olduğu için sigasıyla azlığı ifade ettiği gibi, manası da azlığı ifade ediyor. Manası az kokudur. "min" tebiz içindir, yine azlı ğı ifade ediyor.
"Azap" kelimesi "İkap" kelimesine nispetle daha az ve hafiftir. "Rabbike" kelimesi de şefkat ve merhameti ifade ediyor. Sözler/286
Kur'anı Kerim manen de mucizedir. Bu manevi icaz üç nevidir. Fikir yönünden mucizedir. Şöyle ki, Hz. Muhammed (S.A. V) Arap yarımadasının Mekke Şehrinde dünyaya gelmiştir. Mekke ve çevresinde okur yazar nispeti çok düşüktür. İktisat, sosyal, ekonomi ve idari bilimleri bilen yoktu. Okul ve medrese gibi ilmi müesseseler söz konusu değildi. Bu muhitte bulunan insanlar genellikle bedevi bir hayat yaşıyordu. Bütün medeni imkanlardan mahrumdu.
Böyle bir ortamda dünyaya gelen Hz. Muhammed (S.A. V) onlardan biriydi. O da onlar gibi ümmi idi. Okur yazar değildi. Durum öyle olmakla beraber bu zat, ilahi risalet sayesinde o karanlık çevre ve zamanda ilim ve irfan kapısını açtı. Kısa bir zaman içerisinde o bedevi insanları ilim ve irfanla mücehhez kıldı. Ve onlar da beşeriyete hocalık yapmaya başladılar. İslam devletini en güzel şekilde idare eden Ebubekir, Ömer, Osman ve Ali gibi zevatı kiram onun açtığı medresede yetiştiler. Ebu Hanife, Şafiı, Malik ve Ahmet Bin Hanbel gibi müctehidler, Gazali, Farabi ve İbni Sina gibi mütefekkirler ve dünyaya ün salan sayılamayacak kadar alimler: getirdiği Kur'anı Kerim ve bıraktığı Hadisi Şerif olmasaydı asla tanınmayacaktı.
Fetvalar
oruç, zekat, hac gibi ibadet konularını beyan ettiği gibi, alış veriş rehin, icare, mudarebe ve şirket gibi muameletın bütün nevilerini de beyan etmiştir. Bir yazar yazdığı bir makalede şöyle diyor: Kur'anı Kerim ahvali şahsiye hakkında yetmiş, ceza hakkında otuz, muhakemat hakkında on üç, devletler hukuku hakkında yirmibeş, ekonomi hakkında on, fert ve devlet ilişkileri hakkında yüz ayet zikretmiştir.
Peygamber (S.A.V)'in hadisleri ise bu konularda çoktur. İsterseniz, başta Buhari ve Müslim olmak üzere Kütübi Sitte ve diğer hadis kitaplarına bakınız, durumu görünüz. Bunun için din ayrı, dünya ayrı demek doğru değildir. O hristiyanlık için geçerlidir. Ama İslam dini hem dünya, hem ahiret dinidir. Acaba Mekke'de o zaman dünyaya gelen Hz. Peygamber Allah'ın Peygamberi olmazsa, böyle bir şey getirebilirmiydi. Beşerin getirdiği nizam, beşer gibi çürümeye mahkumdur. Hz. Muhammed'in (S.A.V) getirdiği nizam ise ilahidir. Ebedi ve ezeli olan Allah'a dayanır. Daima dinç ve gençtir.
Gayb yönünden mucizedir. Kur'anı Kerim Hz. Adem, Hz. İdris, Hz. Nuh, Hz. İbrahim, Hz. İsmail, Hz. İshak, Hz. Yakup, Hz. Yusuf, Hz. Musa, Hz. Harun, Hz. İsa ve Hz. Yahya gibi Peygamberlerin davet ve nübüvvetle ilgili hayat ve siretlerini ve birçok tarihi olayları izah etmiştir. Halbuki ne Hz. Peygamber, ne de onun milleti bu gibi zevatların hayat ve yaşayışlarından haberdar değildir.
Kur'anı Kerim şöyle buyuruyor: "Ne sen, ne senin kavmin bundan evvel bunları bilmezdiniz." Öyle ise ilahi olmasında şüphe yoktur. Tevrat ve İncil bunlardan söz etmişler ise de muharref oldukları için verdikleri bilginin çoğu gerçek dışıdır. Bir kısmı nübüvvetle hiç bağdaşmaz. Lut Aleyhisselam'ın kızları ile ilgili olan menfur kıssası gibi: Bu hikayenin kutsal denilen kitaplarında tüyler ürpertici bir üslup ile açıklanması insandan kimsenin havsalasına sığmaz.
Ayrıca Tevrat ve İncil Arap aleminde pek bulunmadıkları gibi, lisanları İbranice olduğundan Hz. Muhammed'in (S.A. V) çevresinde bulunan Araplar muhtevasına vakıf değildirler. Bunun için Tevrat ve İncil'den Peygamberlerin hayatlarını anlamak da mümkün değildir. Kur'anı Kerim Peygamberlerin hayatı hakkında geçmişe ait gaibten haber verdiği gibi geleceğin gaybından da haber vermiştir. Mesela: Rum Suresinin başında Rum ile Fars arasında vaki olan savaşa, Rumların birkaç sene zarfında muzaffer olacaklarını ve ehli kitap oldukları için müminlerin de sevineceklerini beyan ediyor ve öyle oldu. Söz uzamasın diye bu misal ile yetiniyorum.
İlmi yönünden Kur'anı Kerim mucizedir. Şöyledir: Kur'anı Kerim kainatın sırrını ve mahiyetini bilen Allah'ın kelamı olduğundan ilerde ilim ve fen yolu ile çözülecek meselelere ezel gözü ile bakıp gördüğünden onlardan haber verir. İlim onu tasdik ediyor. Bunun için birkaç misal verelim. Cenab-ı Allah şöyle buyurur:
1-" Allah duman halinde bulunan göğe yöneldi."
İlim de bu hususta şöyle diyor: Kainat ilk önce uzayda bir gaz halinde idi. Sonra kalınlaştırılarak bulut haline dünüştürüldü.
2- "Kimi de saptırmak isterse göğe doğru çıkıyormuş gibi kalbini içiçe daraltır." Enam/125
Yani uzayda oksijen az olduğu veya bulunmadığı için oraya doğru giden kimsenin kalbi sıkışıp kalacaktır. Bu ayette atmosferin yüksek tabakasında oksijenin az olduğuna veya olmadığına latif biişaret.
İkinci husus; demin dediğimiz gibi İslam dini, beşeri değil semavidir. Hikmet ve hükümlerini belirtirken onu ortaya atılan şu veya bu teorinin tekeline bağlamak henüz o teorinin durumu vuzuha kavuşmadan "İslamda böyledir. İslam da onu emrediyor." diyerek Kur' anı Kerim'in veya Hadisi Şeririn nas ve ibarelerini zorlamak doğru değildir. Zamanla bu teori gerçeğe ters düşebilir. O zaman tevil ve zorlama sebebiyle İslamın lekelenmesine vesile olur. Buna iki misal vermek istiyorum: Milattan önce Yunan filozofları güneş sabit yer küresininde onun etrafında dönüp dolaştığını söylüyorlardı. Bu görüş uzun zaman hüküm sürdü. Ama birkaç asır sonra başka filozoflar ayrı bir teoriyi ortaya atarak; yerin sabit, güneşin onun etrafında dönüp dolaştığına hüküm verdiler ve bu teoriye asırlarca inanıldı. Hatta birçok tefsir ve fıkıh kitaplarında ona yer verildi. Hikmet ve felsefe kitaplarında okutuldu. Sanki dinimizin görüşü böyledir. Son zamanlarda ise ilim, bu teoriyi reddederek hem güneşin kendi yörüngesinde hem de yerin onun etrafında gezdiğini ispat etti. Halbuki Kur'anı Kerim açıkça güneşin kendi yörüngesinde dolaştığını ifade ediyor.
Margarina yağları Türkiye'de imal edilip yenmeğe başladığı zaman birçok tabib, "Hayvani yağları zararlı ve damar sertliği yapar. Margarina yağı ise hafif, zararsız va sıhhidir. Onu yemeklerde kullanmak lazımdır." diye açıklamalarda bulundular. Son zamanlarda ise tabiplerimiz, fikirlerini değiştirerek, "Margarin yağı zararlıdır, damar sertliği yapar ve sıhhi değildir." diyorlar. İşte bundan hareket ederek Kur'anı Kerim ile Sünneti Seniye'de hükmü belirtilmemiş meselelerin İslami hükmünü teorilere bağlamak doğru değildir. Yani şunu demek istiyorum: İslam dini bağımsız ve ilahi bir nizamdır. Onu beşeri nizama uydu yapmak doğru olmadığı gibi, tıbbın teorilerine de uydu yapmak doğru değildir.
Margarina yağları Türkiye'de imal edilip yenmeğe başladığı zaman birçok tabib, "Hayvani yağları zararlı ve damar sertliği yapar. Margarina yağı ise hafif, zararsız va sıhhidir. Onu yemeklerde kullanmak lazımdır." diye açıklamalarda bulundular. Son zamanlarda ise tabiplerimiz, fikirlerini değiştirerek, "Margarin yağı zararlıdır, damar sertliği yapar ve sıhhi değildir." diyorlar. İşte bundan hareket ederek Kur'anı Kerim ile Sünneti Seniye'de hükmü belirtilmemiş meselelerin İslami hükmünü teorilere bağlamak doğru değildir. Yani şunu demek istiyorum: İslam dini bağımsız ve ilahi bir nizamdır. Onu beşeri nizama uydu yapmak doğru olmadığı gibi, tıbbın teorilerine de uydu yapmak doğru değildir.
Şimdi sigaranın İslam'a göre hükmünün ne olduğunu kısaca belirtmeye çalışacağım: Sigara saadet asrında ve müçtehidler denilen büyük İslam hukukçularının zamanında yoktu. Müspet veya menfii olarak ondan söz etmemişlerdi. Sigaranın da ana memleketi Fransa' dır. 1070 Miladi tarihinde bir Fransız tarafından yetiştirilip kullanılmış, sonra Fransa dışına ihraç edilmiştir. Durum böyle olmakla beraber, cihan şumül olan İslam dininin kaynağı olan Kur'anı Kerim ile sünnetin ışığı altında hükmünün ne olduğunu anlamak mümkündür. Her zamanda bulunmaları gereken müçtehidler, onun hükmünü Kur'an ve sünnetten istinbat edebilirler. Saadet asrında ve ona yakın zamanda Afyon denilen uyuşturucu madde yoktu ve İslam aleminde bilinmezdi. Ancak Hülagü, İslam alemini istila ettiği zaman askerleri onu İslam diyarına sokmuşlardı. Çok zararlı ve yuva yıkıcı olduğundan zamanın müçtehid ve alimleri, hükmünü ortaya koymak için münakaşasını yaptılar ve neticede haram olduğuna dair karar verdiler. Zira insanı diğer hayvanlardan üstün kılan birkaç meziyet vardır. Bunların başında akıl meziyeti gelir. Şarap, akıl terazisini zedelediği için Allahü Teala onu yasakladığına göre elbette, Afyonu ve benzeri şeyleri de yasaklayacaktır. Şarap ile Afyon arasında müşterek bir illet vardır. O da sekir ve aklı izale etmektir. Aynı zamanda bu illet Afyonda daha kuvvetli ve asıldır. O, hem aklı, hem vücudu uyuşturur. Bünyeyi tahrip edip yıkar. Yalnız sigaranın haram olduğuna dair kesin bir delil yoktur. Bunun için İslam hukukçuları ihtilaf etmişlerdir. "Helaldir" diyenlerin başında Abdul Gani Ennablüsi, Ali El Echuri Hafni ve Halid Bağdadi gelir. Bu zat aynı zamanda İbnü Abidin'in hocasıdır. Bu zat sigara içiyordu. Irak'tan Şam'a gidip yerleşince Şam alimleri kendisini ziyarette bulundular. Alim ve amil olduğu için onların muhabbet ve takdirlerini kazanmıştı. Ancak sigara içtiği için tenkide maruz kalmıştı ve bu sebeple birgün onları sohbete davet etti. Bir araya geldiklerinde sigaranın durumunu ele aldılar ve yapılan
münakaşadan sonra, sigaranın helal olduğuna dair karar verdiler. Sonra da Halidi Bağdadi onların hatırı için sigarayı terketti. Hatta Hafni ve Halebi gibi zevatlar daha ileriye giderek, "Zevcenin sigara tiryakisi olduğu takdirde, onun kocası nafakasını vermekle mükellef olduğu gibi sigara parasını da vermekle mükelleftir" diyorlar.
Şafii alimlerinden imam Bacuri sigara hakkında üç hüküm vardır:
1- Fakir ve hasta olan kimse için haramdır.
2- Bir kimse onu terkettiği taktirde hastalanıp zarar görecekse kendisi için vaciptir.
3- Böyle olmadığı takdirde tenzihen mekruhtur, diyor. "Sigara içmek haramdır" diyenlerin başına ŞurunBulali, Şabravi ve Kalyubi gibi zevatlar gelir. Bunların delili: sigara vücuda büyük zarar verdiği gibi büyük israfa da vesiledir. Aynı zamanda nefret veren bir koku etrafa yayar. Peygamber (S.A. V) şöyle buyurmuştur: Soğan, sarımsak yiyen kimse camimize yaklaşmasın. Çünkü, insanlar ondan rahatsız oldukları gibi melekler de ondan rahatsız olurlar (Buhari). Peygamber (S.A.V)'in bu hadisine bakılırsa sigara içen kimsenin, hiçbir zaman camiye gitmemesi lazımdır. Çünkü; sigara kokusu adı geçen şeylerden daha kerih ve nahoştur.
Hülasa: Sigara hakkında eskiden de şimdi de çok şey söylenmiş ve söylenmektedir. "Haramdır" diyen olduğu gibi "Helal" dir diyende olmuştur. Kesin bir neticeye varılamamıştır. Ancak biz kati olarak şunu diyebiliriz: Sigaranın zararı kesin ve umumi olarak tıbben sabit ise dinen de haramdır, içilmesi caiz değildir. Aksi taktirde, "Haramdır" diyemeyiz. Çünkü; bu gibi şeylerde açık hüküm varid olmadığı takdirde menfaat varsa veya zararsız ise helaldir. Zararlı ise haramdır.
SORU 1043 -Cemaat ve grubu lügat ve istilah yönüyle tanımlayarak İslami cemaatin vasıflarını açıklayınız.
CEVAP: Cemaat kelimesi lügatta toplu bir halde olan insanlar anlamını ifade eder. Örfde ise İslamı yaşayan topluluktur. Peygamber (S.A.V) buna işareten şöyle buyuruyor:
"Hepiniz Allah'ın ipine sımsıkı sarılınız, tefrikaya düşmeyiniz.
"Al-i İmran/103
Peygamber (S.A.V) ise şöyle buyuruyor:
"Beş şeyi sizi tavsiye ederim; Cemaatleşmeyi, Müslüman amiri dinlemeyi, emre itaat etmeyi, gerekirse hicreti ve Allah'ın yolunda cihadı."
Cemaat halinde yaşamak çok önemli olduğu içindir ki, İslam dini,mahalli ve genel olmak üzere iki çeşit toplantı emrediyor. Mahalli toplantı, günde beş vakit namaz, haftada bir Cuma namazı, yılda iki defa bayram namazı için yapılan toplantıdır. Kabe etrafında ve Arafat dağında yapılan toplantı ise genel toplantıdır. Cemaatın hedefi; İla-yı Kelimetüllah ve Allah'ın nizamını yeryüzüne yerleştirmektir.
Fetvalar
SORU 1045 -Günümüzde cemaatların çekişmelerinin sebebi nedir, önlenmesi için neler yapılmalıdır?
CEVAP: Günümüzde tek cemaat olunamayışının sebepleri çoktur. Bir kısmını aşağıya alıyoruz.
1- Müslümanların samimiyet ve ihlaslarının zedelenmesidir. Günümüzde Müslümanlar gerçekten İslama karşı samimi olsaydılar, elbette İslami gücü güçlendirmek için tekvücut olarak hareket edecekler ve tefrikaya yer vermeyeceklerdi.
2- Liderlerin makam ve itibarlarını kaybetme korkusudur. Bildiğimiz gibi çeşitli İslami cemaatler mevcuttur ve her cemaatin başındaki liderler bir araya gelebilseler, Müslümanların bir tek cemaat haline gelmesi daha kolaydır.
Ama maalesef bazı liderler, makam ve itibarlarını geniş bir ittifakda kaybetme endişesi ile diğer cemaatlerle birleşmeye pek rıza göstermiyor. Buna misal isterseniz; Afganistan'daki cemaatlerin vaziyeti ortadadır. Çünkü cemaatler birleşecek olursa bazı liderlerin liderlikleri gidecektir.
3- Birçok Müslümanın İslamdan ziyade kendi meşreb ve mezheplerine sarılmalarıdır. Şuursuzluk ve gaflet hakim olduğunda İslamın güçlenmesinden ziyade, bir çok Müslüman, meşreb ve mezhebinin güçlenmesi için çalışıyor. Peygamberlerden ziyade, Hocasını ve mürşidini dile getiriyor ve onun için her türlü fedakarlığı yapıyor. Meşrebinin davasını kendi davası kabul ediyor. Yani İslamı görmüyor, mürşidi görüyor ve böylece İslam'dan uzak kalıyor.
4- Ülkede medreseler ve dini müesseselerin kapatılmasıyla büyük bir boşluk meydana geldi. Alimlerimizin çoğu ebediyat alemine intikal ettiği gibi yetişen de pek olmadı. Böylece İslami faaliyetler yeteneksiz ve cahil kimeselere bırakıldı. Bunun için bugün ciddi olarak, ihlasla İslamı düşünen kişilerin sayısı çok azdır. Evet, bugün Türkiye safhında yüzbine yakın din görevlisi vardır. Resmi olmayan kimseler de az değildir. Ama İslamı düşünen alimlerimiz pek yoktur. Yetişme tarzımız da İslami değildir. Çok büyük bir ekseriyet kendi geçimini sağlamak için çalışıyor ve makamını düşünüyor. Bunun için bu tip insanlar bir araya gelseler bile, birbirlerine ne diyecekler? Zaman zaman il ve ilçe müftülükleri bir araya getirilip seminerler tertip ediliyor, fakat seminerlerin konusu mevzuat ve idari meseleler oluyor. İslamın güçlenmesi için bir iş ve fikir ve güç birliği söz konusu değildir. İslama hizmet etmek için bir teklif de gündeme getirilmiyor. Bu gün dini hizmetler; mevlüt okutmak ve okumak ve manasını anlamadan sesi güzel hafızlardan Kur'an dinlemek ve güzel sesle okunan mevlitleri dinlemekten ibarettir. Ama ciddi, ihlaslı ve şuurlu insanlar yetiştirilmiyor. Hatta bugün selatin camilerine tayin edilen imamların, sadece sesine bakılıyor. İlmine önem verilmiyor.
Hülasa, Müslümanlar arasındaki çekişmenin sebebi cehalet, şuursuzluk, samimiyetsizlik, kıskançlık, makam ve menfaat sevgisidir.
SORU 1046 -"Ümmetimin ihtilafı rahmettir" hadisinden murad nedir?
CEVAP: İslami hükümler üç çeşittir.
1- Allah'a ve ahirete iman etmek gibi, bedihi ve tevatür yoluyla sabit olan hükümlerdir. Böyle hükümleri inkar edip, reddini ifade eden münakaşalar yapmak küfür ve dalalettir.
Fetvalar
2- Kur'an-ı Kerim ile Sünneti Seniyyenin sarahaten beyan etmedikleri, fakat cumhur ulemanın bu iki kaynağın ışığı altında ifade ettikleri hükümlerdir. Bu hükümleri kabul edip gereği ile amel etmek lazımdır. Bunlara inanmayıp aksine hareket etmek ve davranmak küfür değilse de bid'atdır. Mesela; Eş'arilerin yedi. Maturidilerin sekiz olarak kabul ettikleri, Allah'ın sıfatlarını inkar etmek gibi. Bu meselede mütezile, cumhura muhalefet ederek bunları inkar ettikleri için ehli Bid'at sayılmıştır.
3- Kur'an ve Sünnetin sarahaten ifade etmedikleri, iki veya daha fazla ihtimali bulunan hükümlerdir. Bunların hakikatının ortaya çıkması için alimler o hususta münazara edip kanaatlarını bildirirler. Gerçeği arama hususunda alimler arasında meydana gelen ihtilaf, rahmettir. Peygamberin hadisi buna işaret ediyor. Münazara, hakkın anlaşılması için yapılan bir tartışmadır. Bu ise bir ibadet olup, hatta farzı kifayedir. Bunun alameti, hakikat anlaşıldığı zaman münazara eden kimse haksız çıkıp mağlub da olsa, hoşuna gitmesidir. Çünkü gaye hakkın anlaşılması olmalıdır. Münakaşa edenin gayesi, hasmını mağlub etmek ise buna mücadele denir. Mücadele ise haramdır.
SORU 1047 -Cemaat ve cemaatleşme hizipleşme midir?
CEVAP: Cemaat ile hizip kelimeleri aslında Arapçadır. Sonradan Türkçe'ye geçmişlerdir. Manaları birbirine yakındır. Cemaatın manası fertlerden meydana gelen bir toplumdur. Hizip de fırka ve cemaat anlamındadır. Kur'anı Kerim şöyle buyuruyor:
"Şüphesiz Allah'ın cemaatı mutlaka galip olacaktır."
(Maide/56 )
Ancak hizipleşme kelimesi, Türkçe'de tefrika ve bölücülük yapmak manası na da gelmektedir ve bu anlamda cemaat ve hizipleşme ayrı manalar taşır. Cemaatleşmenin manası imana, Kur'an'a, vatan ve Müslümanlara hizmet etmek gayesiyle, birkaç kişinin bir araya gelip kenetlenmesidir. Böyle bir işi yapmak büyük bir ibadettir. Bugün Türkiye'de nice cemiyetler ve cemaatler var ki büyük hizmetler vermektedirler. Bu cemaatleri meydana getiren, cemaat ruhuna sahip fertlerdir. İslam tarihinde ilk cemiyetleşen fertler, Peygamber ve etrafındaki ashabıdır.
Bunların hareketlerine hizipleşme demek mümkün olmadığı gibi, mukaddes bir gaye için bir araya gelip hizmet veren ehli himmet başka cemaatlerin hareketlerine de hizipleşme demek mümkün değildir.
SORU 1048 -İhtilafa sebebiyet veren faktörler nelerdir?
CEVAP: İhtilafa sebebiyet veren faktörleri iki ana maddede toplayabiliriz:
1- İlmi hakikatlerin anlaşılması için meydana gelen fikirlerin çarpışmasıdır. Mezhepler arasındaki ihtilaf bu kabiledendir. Bu fikir çarpışması, daha önce de belirttiğimiz gibi büyük bir ibadettir ve rahmettir. Çünkü bu ihtilaf gerçeklerin anlaşılmasına vesiledir.
2- Makam ve menfaatdir. Hubbu cah, şan ve şereftir. İşte Müslümanları birbirlerine düşüren ve güçsüz bir hale getiren budur. Bunun toplumdaki tahribatı, bir davar sürüsüne musallat olan kurdun tahribatından daha büyüktür.
Çaresi: Gafletten uyanmaktır. Dünyanın fani, mefaat ve makamın da geçici olduğunu düşünüp Allah'ın gösterdiği yöne yönelmek ve sımsıkı Allah'ın ipine sarılmaktır. Tefrika halinde yaşayan bir milletin felahı ve kurtuluşu mümkün değildir.
Bediüzzaman (R.h.) ihlas ve uhuvvet risalelerindeki mesajı, ihlas her şeyin özellikle ibadetlerin başı ve ruhudur. İhlası olmayan bir ibadet cansızdır, ölüdür. Hiçbir anlamı yoktur. Bu yüzden her onbeş günde bir defa ihlas risalesinin okunmasını tavsiye ediyor.
Fetvalar
SORU 1049 -Günümüz şartlarından bir Müslümanın avukat, savcı veya hakim olmasının hükmü nedir?
CEVAP: İslamın kabul ettiği çerçevede bir kişinin hem kendi hukukunu, hem de başkasının hukukunu savunması, mağduriyetini önlemek için avukatlık yapması elbette çok önemlidir. Mesela: birisinin mülküne veya bir Müslüman İslami bir harkeketinden dolayı zatına haksız bir dava açılması halinde bu haksızlığı önlemek için elbette çalışmak icabeder. Bu da ancak güçlü ve imanlı bir avukatın muvaffakiyeti ile mümkün olabilir. Ama bu meslek, mutlaka hakkın gösterdiği yönde icra edilmelidir. Zalim ve haksız kimsenin avukatlığını yapıp, hakkı ortadan kaldırmak ve batıla hizmet vermek büyük bir cinayettir.
Bunun için avukatlık, bir yönden farzı kifayedir. Savcı ve hakim gibi, bir kimsenin bu mesleklerde bulunması meselesine gelince, durum değişiktir. Bugün nice kanun varki, fıtrata ve insan haklarına aykırıdır, antidemokratiktir. Devlet erkanı ve siyasiler dahi böyle kanun maddelerine itiraz etmektedir. Böylesi kanun maddelerini uygulamak dinen çok zordur. Mesela: ben hatırlıyorum. nice masum kimse vardır ki, sırf Ezanı Muhammedi okudukları için veya dini okullar kapalı olduğundan gizlice din dersi okuduğu veya okuttuğu için acımasızca mahkemelere sürüklenmiş, savcılar onları mahkeme etmek için dava açmış, hakimler de kanuni, suçlarını sabit görerek onları mahkum etmişlerdir. Yakın zamanlara kadar nice masum insan 163. Madde sebebiyle haksız yere senelerce cezaevlerinde ceza ve cefa çekmişlerdir. Hala da benzeri haksızlıklar süre gelmektedir.
Komünist Rusya çeşitli vesilelerle en az yirmi milyon insanı katletmiş, hakimiyeti altında yaşayan insanların tabii haklarını çiğnemiş, ayak altına almıştır. Böyle olmakla beraber onlar da hak ve adaletten söz ediyorlardı. Mazlum Filistin halkını hunharca katleden İsrail de hürriyet ve insanlıktan söz ediyor. İlim aşığı kızlarımız kimsenin hakkına tecavüz etmedikleri ve hadlerini aşmadıkları halde, sırf dinimizin icabı olduğu için başlarını örtünce kıyamet kopuyor. Birçok ilim adamı denilen kimse, dine karşı olan kinlerini saklamayarak, cübbelerini giyip sokaklara dökülüyor. Bunlar da insan haklarından ve
adaletten söz ediyorlar. Avrupa ile Amerika'da ilim adamları yeni keşif ve icadlarla uğraşırken bizimkiler başörtüsü ile uğraşıyor. Acaba başörtüsü insanı geriye götürür mü? Veya başın açık olması insanı ilerletir mi? Esasında bu işle uğraşmak, gereksizdir. İslam dini, hayatın bütün dallarını kapsamaktadır. Ondan hiçkimseye zarar gelmez. Kur'anı Kerim ile hadisi şerifleri ciddi olarak okuyup, tetkik ederseniz veya en azından işledikleri konuların fihristine göz atarsanız, gerçeği müşahede etmiş olursunuz. İslam dininin geniş olarak işlediği konulardan biri de İslam hukukudur. Her Müslümanın onu öğrenmesi ve en azından işinde, ticaretinde ve özel muamelelerinde yaşaması gerekir.
SORU 1050 -Günümüzde hadis denilince Peygamber Efendimizin sözleri, sünnet denilince de fiilleri anlaşılıyor, bu anlayış doğru mudur? izah eder misiniz?
CEVAP: Cumhur ulemaya göre hadis kelimesinden Peygamber Efendimizin sözleri, sünnet kelimesinden de söz, fiil ve takriri anlaşılır. Takririn manası; Peygamberin huzurunda yapılan fiil veya söylenen söze karşı, sükut etmesidir.
SORU 1051 -Bizler Kütübü Sitte dediğimiz altı sahih eserdeki hadislerden bazılarının tenkid edildiğini görüyoruz. Bu hususta ne dersiniz?
CEVAP: Hz. Peygamberin sünneti 4 kısma ayrılır.
A) Hem sübütu, hem delaleti kat'idir. Buna mütevatir, sünnet denir.
B) Sübütu kat'i, delaleti zanindir. Yani tevatür yoluyla sabit olmuş ise de manaya delaleti kat'i değildir.
C) Sübütu zanni, delaleti kat'idir.
D) Hem sübütu, hem delaleti zannidir.
Birincisi kat'i olduğundan onun inkarı, küfrü gerektirir. Mesela, sabah namazının farzı iki, öğle namazının dört, ikindinin dört, akşamın üç, yatsı namazınında dört rekat olduğu, her rekatta birer rükü; ikişer secde bulunduğu tevatür yoluyla sabit olmuştur. Bunu inkar etmek küfürdür. Kalan üç kısım ise zannidir. Bunları inkar etmek küfrü gerektirmez, bu dört kısım arasında tezat meydana gelirse, birincisi ikincisine, o da üçüncüsüne, üçüncüsü de dördüncüsüne tercih edilir. Zanni hadislerin tenkidi olabilir. Ama bu iş, herkesin işi değildir, bunun kıstası vardı. Bu kıstasa sahib olmayan kimsenin bu hususta söz söylemesi asla doğru değildir.
SORU 1052 -Efendimiz sahih hadisleri sadece bu altı kitapta mı toplamıştır? Varsa diğerleri hakkında bilgi verir misiniz?
CEVAP: Peygamberimizin (A.S.M) sahih hadisleri, sadece bu altı kitapta toplanmamıştır. Sahih hadisler, başka hadis kitaplarında da vardır. İmamı Malik'in, Muvatta'ı Ahmet b. Hanbel'in 'Müsnedi, Deylemi, Daremi, Müstedrek, Dar'a Kutni, Beyhaki, İbni Huzeym'nin sahihi gibi binlerce sahih hadisi ihtiva eden hadis kitapları vardır. Hatta bir çok alim İbni Huzeyme ve İbni Hibban ve müstedrek isimli hadis kitaplarını, İbni Mace'den aşağı görmüyor.
SORU 1053 -Son zamanlarda Müslüman geçinen bazı kimseler tarafından hadisler hususunda şüphe uyandırıldığına şahit oluyoruz. Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?
CEVAP: Sadece bu zamanda değil, her zamanda bu tip insanlar bulunmuştur. İslami yaralamak amacıyla birçok cebheden hücuma geçenler olmuştur. Ama sonunda hiçbir zaman muvaffak olamadılar. İftira ve bühtanlarıyla gittiler, İslam ise dimdik ayakta kaldı. Yalnız asrımızda düşman daha çok, daha bilgin, silahıda daha güçlüdür. Bunun için bugün İslam alemi büyük bir imtihan içindedir. Bu zamanda, kimi akılcılık perdesine bürünerek ahiret, cennet, cehennem, şeytan, cin, ruh, gibi gaybi şeyleri inkar ediyor, yani gözle görmediği, kulağıyla işitmediği dini hakikatleri reddediyor. Kimi de İslam, sadece inanç, ibadet ve ahlaktan ibarettir deyip, İslamın dünyaya yönelik cephesini inkar ediyor. Kimisi de İslam dini, diğer dinler gibi bir dindir. Önceki dinleri neshetmemiştir. Hıristiyanlık Yahudilik gibi dinler hala geçerliliğini muhafaza ediyor, diyor. Kur'anı Kerim'de, "Yahudiler ve Hıristiyanları dost edinmeyiniz. Onları dost edinen onlardandır." buyurduğu halde, onları örnek telakki ediyor. Kimisi de, Peygamberin hadislerini inkar etmeye kalkışıyor. Maalesef bu zihniyete sahib olanların bir kısmı İslami kurumlarda yer almış ve İslam namına konuşuyor. Ama inanın ki bu dinin sahibi Allah'tır. Yine o galip gelecektir ve bu zihniyet nereden gelmişse oraya dönecektir.
SORU 1054 -Müslüman sadece Kur'anı Kerim ile amel edebilir mi?Hadislerin sıhhatini bahane veya hadislerin, vukubulduğu zamana ait olduğunu iddia ederek yalnız kendi anladığı şekilde Kur'an'la amel edenler hakkında ne düşünüyorsunuz?
CEVAP: Şüphesiz hadis İslam'ın ikinci kaynağıdır. Bu kaynak olmazsa İslam da olamaz. Zira Kur'anı Kerim, cüziyat ve teferruattan ziyade genel kaideleri ihtiva etmektedir. Hadis ise o kaideleri açıklar, tafsir eder. Mesela; Kur'anı Kerim, namaz kılmayı emreder ama kılınacak namaz aylık mı, haftalık mı? Günlük müdür, günlük ise günde kaç vakit namaz vardır, her namaz kaç rekattır, her rekatta kaç rük'u, kaç secde vardır, kıyamda rük'uda secdede, ka'dede neler okunacaktır bunları beyan etmez. Yine Kur'anı Kerim, zekat vermemizi emreder. Ama zekata tabi olan mallar nelerdir, bunların her çeşidine kaç da kaçı zekattır. Bütün bunları Kur'anı Kerim açıklamaz, bu teferruatları Peygamberin hadislerinden öğreniyoruz.
Acaba hadisi reddedip onunla amel etmeyen Müslüman, Allah'a nasıl kulluk edecek, nasıl namaz, oruç, zekat, hac gibi ibadetleri eda edecektir? Yalnız bunu ifade etmek isterim; hadis ister kavli olsun, ister fiili olsun, mütevatir olmazsa, yani zanni olursa onu inkar etmek bidattır. Zanni oluşu Peygambere yönelik değildir. Yani mütevatir, değil, ahad yoluyla geldiği için zanni sayılmıştır. Zanni hadis, Kur'an'a veya mütevatir sünnete veya kesin olarak gerçeğe ters düşerse, hadis ölçüleriyle bu işin ehline bırakılmalıdır.
KAYNAKLAR
Alusi, Ruhul Meani, Ebu Fadi Şihabuddin Mahmud, Beyrut
Buhari, Ebu Abdullah Muhammed bin İsmail, Bulak, 1312
Buğyetu'l-Müsterşidin, Eş'Şerif-El-Hadremi, Mısır 1325
Buğyetu'l-Müsterşidin, Eş'Şerif-El-Hadremi, Mısır 1325
Buğyetu'l-Müsterşidin, Eş'Şerif-El-Hadremi, Mısır 1325
Cevhere, Ebu Bekir bin Ali El-Haddadi, İstanbul 1978
ed-Durru'l-Muhtar, Haskifi, Mısır, 1272
Ebu Davud" Süleyman bin el-Eşhas (Sünen) Muhammed Muhiddin bin Ahmed Tahkiki
el-Envar, Yusufel-Erdebil
el-Fetava'l-Kübra. Ahmed bin Hacer, Mısır 1357
Fetava'r-Remli, Şems'ud-Din Muhammed bin Şihabuddin (Mısır, 1357, H.)
Fethu'l-Kadir, Kemalüddin bin Humam, Mısır 1156
Fethu'l-Mübinli Şerhi'l-Erbain, İbnu Hacer el-Haytemi, Mısır
Fethu'r-Rahmani, Hamid Mirza el-Fergani; Kahire
Fıkhı's-Sünne, Seyyid Sabık, Beyrut
Gayetu'l-Me'mun Mansur Ali Nasıf, Mısır 1381
el-Havi: es-Suyuti; Beyrut 1975
el-Hidaye, Burhanu'd-Din Ebu'l-Hasen Ali el-Merğinani, Beyrut
el-Hindiyyetu'l-Alaiyye, Alau'd-Din Abidin, Dımaşk 1385
el-Huccetu'd-Damiğe, Muhammed Emin, Dımaşk
İbnu Mace (Sünen), Ebu Abdullah Muhammed b. Yezid, Mısır 1372
İanetu't- Talibin, Ebu Bekr el-Bekri ed-Diyati, Mısır 1356
İhyau Ulumi'd-Din. Muhammed el-Gazali, Mısır 1387 .
İrşadu's-Sari, Hüseyn b. Muhammed Said Abdu'l-Gani, Daru'l-fikr
Kitabu'l-Harac, Ebu Yusuf
Kurtubi, (El-Camiu li Ahkam el-Kur'an) Ebu Abdullah Muhammed bin Ahmed, Kahire 1967
Mebsut, Şemsüleimme Es-Serahsi, Beyrut 1333
Mecmau'l-Enhur. Abdurrahman bin Muhammed Şehzade, İstanbul 1309
Mecmu' Nevevi, Mısır
Mektubat, Ahmed Faruk Es-Serhadi, İstanbul
Medani, Abdülğani el-Meydani, İstanbul 1978
Minhacu'l- Talibin, Nevevi, Mısır 1372
el-Mühezzeb, Ebu İshak İbrahim el-Firazabadi, Mısır
Mukarenetu'l-Mezahib fi'l-Fıkh
Nesai, (Sünen) Ebu Abdurrahman bin Şuayb, Mısır 1964
Resailü İbni Abidin, Beyrut
Riyazu's-Salihin, Nevevi, Mısır
Şebramilmisi, Ebu'd-Diya Nureddin, Beyrut 1358
Şihab, Şihabüddin el-Hafaci, İstanbul 1267
Tac, Mansur Ali Nasır, Mısır 1961
Terbiyetu'l-Evlad, Abdullah Nasıh Ulvan, Haleb 1981
Tuhfetu'l-Muhtac, Ahmed bin Hacer el-Heytemi, Mısır
Yes'elfineke Ahmed eş-Şerebasi, Beyrut, 1980
ez-Zevacir, İbnu Hacer el-Heytemi, Mısır 1974
Bu güzel eseri eseri telefondaki programdan telefondaki programdan kopyalayarak worth haline getirmemde kolaylık ihsan eden Cenabı Hakk'a hamdusenalar olsun 16 Ocak 2010 0:00 Bursa büyükşehir belediyesi huzurevi üçüncügkk kat 309 numaralı oda
Fetvalar
güzel
Bu eseri eseri telefondaki programdan telefondaki programdan kopyalayarak worth haline getirmemde kolaylık ihsan eden Cenabı Hakk'a hamdusenalar olsun 16 Ocak 2010 0:00 Bursa büyükşehir belediyesi huzurevi üçüncügkk kat 309 numaralı oda
Not:-SELAM aleyküm değerli arkadaşlar bildiğiniz gibi uzun bir süreden beri halil gönenç hoca efendinin günümüz meselelerine fetvalar isimli kitabını bölüm bölüm paylaştık bugün son bölümü gönderiyorum dolayısıyla siz arkadaşlardan bu tür paylaşımların faydalı olup olmadığını soracağım devam etsin mi benzeri şeyler yoksa yazım kirliliği oluyor artık kes mi Diyiyorsunuz saygılarımla Nafiz Şahin