Ülkücülerden evliya olur mu? | Ramazan Akgün,,Milli birlik ve beraberliğimize en çok ihtiyaç duyduğumuz bu günlerde aklıma ilk tutuklandığım günler geldi.,,19 Kasım 1980 yılında sıkıyönetim mahkemesi tarafından tutuklanıp Buca Cezaevi’nin eski bölümündeki dördüncü koğuşa konulduk.,,Aslında Buca Cezaevi’nin içi bana yabancıydı ama dışarısı yabancı değildi. Çünkü cezaevinin yaklaşık bir kilometre yukarısı benim mahallemdi.,,Tutuklandığımda henüz 16 yaşındaydım.,,Bugün Buca Cezaevi yıkıldı; bulunduğu yer şu anda boş bir arsa olarak muhafaza ediliyor.,,Bugün Buca Cezaevi artık yok. Yıkıldı. Yerinde şimdi boş bir arsa duruyor. Ama o günlerin hatırası hâlâ orada, toprağın altında bir yerlerde yaşıyor gibi…,,Çocukluğumda cezaevinin etrafı bomboş arazilerdi. İncir ağaçlarıyla doluydu. İncir zamanı incir toplar, dut zamanı dut yemeye giderdik. Arka taraftaki açık cezaevinin futbol sahasında top o

0 views
Skip to first unread message

İsmail Yalçın

unread,
Mar 6, 2026, 10:27:01 PM (7 days ago) Mar 6
to anadolu...@googlegroups.com
Ülkücülerden evliya olur mu? | Ramazan Akgün

Milli birlik ve beraberliğimize en çok ihtiyaç duyduğumuz bu günlerde
aklıma ilk tutuklandığım günler geldi.

19 Kasım 1980 yılında sıkıyönetim mahkemesi tarafından tutuklanıp Buca
Cezaevi’nin eski bölümündeki dördüncü koğuşa konulduk.

Aslında Buca Cezaevi’nin içi bana yabancıydı ama dışarısı yabancı
değildi. Çünkü cezaevinin yaklaşık bir kilometre yukarısı benim mahallemdi.

Tutuklandığımda henüz 16 yaşındaydım.

Bugün Buca Cezaevi yıkıldı; bulunduğu yer şu anda boş bir arsa olarak
muhafaza ediliyor.

Bugün Buca Cezaevi artık yok. Yıkıldı. Yerinde şimdi boş bir arsa
duruyor. Ama o günlerin hatırası hâlâ orada, toprağın altında bir
yerlerde yaşıyor gibi…

Çocukluğumda cezaevinin etrafı bomboş arazilerdi. İncir ağaçlarıyla
doluydu. İncir zamanı incir toplar, dut zamanı dut yemeye giderdik. Arka
taraftaki açık cezaevinin futbol sahasında top oynardık.

Cezaevi bizim için korkulan bir yer değil, çocukluğumuzun oyun
alanlarından biriydi.

Yıllar geçmeden o oyun yerinin içine gireceğimi ise hiç düşünmemiştim.

Şimdi ise o duvarların içindeydim.

Sanki görünmez bir tuzak kurulmuştu ve ben fark etmeden içine düşmüştüm.

***
Çocukluğumda, okul çıkışlarında ailem beni yıkık Kemer Camii’ndeki
Kur’an kursuna gönderirdi. Caminin imamı sosyal yönü güçlü, Türk
milliyetçisi bir hocaydı. Bize çok yakın davranır, adeta bir abi gibi
ilgilenirdi. Bu yüzden hocayı çok sever, vaktimizin çoğunu camide
geçirirdik. Özellikle vakit namazlarını genelde camide kılmaya çalışırdık.

Tutuklandığım döneme kadar kaçırdığım namaz sayısı çok azdı. Namaz
kılmayı da seviyordum.

Sadece emniyette kaldığım ve Gaffar Okan tarafından sorgulandığımız 36
gün hariç, pek kaza namazım da yoktu.

Tutuklanıp koğuşa konulduktan sonra da namaz kılmaya devam ettim.

***
Eski bölümün dördüncü koğuşu, eskiden müşahede olarak kullanılan
odalardan oluşuyordu. Odalarda üç katlı ranzalar vardı. Ben ikinci
kattaki bir odanın en üst yatağında kalıyordum.

Ranzama oturduğumda tel örgülerin ötesinde mahallemi görebiliyordum. Ama
mesafe uzaktı ve bizim ev biraz çukurda kaldığı için annemle babamın
yaşadığı evi görmem mümkün değildi.

Bir gün yine ikindi namazını kıldıktan sonra yatağıma oturdum. Mahalleye
doğru bakarak düşünmeye başladım.

Fakat o da ne… Bir anda annemi merdivenlere çıkarken görmeye başladım!
Babam bahçedeki çeşmede kovaya su dolduruyor, bahçeyi suluyordu.

Çok şaşırdım.

O anda fark ettim ki demir parmaklıklar da yok olmuştu!

Şaşkınlıkla kafamı tavana doğru çevirdim; bulutları gördüm… Tavan da yok
olmuştu.

Bir anda tasavvufi bir hâle mi geçtim diye düşündüm. Evliya mı olmuştum!

“Acaba?” diyerek yataktan vücudumu yukarı kaldırmaya çalıştım. Yatakla
temasım kesildi ve havada kaldım!

Bir taraftan ne olduğunu düşünüyor, diğer taraftan şaşkınlıkla okuduğum
menkıbeleri hatırlıyordum. Bu hâllerin çoğu, menkıbelerde evliyaların
yaşadığı hâllerdi.

Yani maddi dünyadan mana dünyasına mı geçiyordum?

Duvara yaslanmaya çalıştım; ellerim duvara gömüldü!

Sonra uçup uçamayacağımı düşündüm. Düşünmemle beraber mahallemizin
üzerinde uçtuğumu hissettim.

Bir taraftan gökyüzünden Alsancak’ı, İzmir körfezi, Karşıyaka’yı,
Göztepe’yi, Buca’yı, Karabağlar’ı gezerken; diğer taraftan da kısa
zamanda (henüz 16 yaşın ortalarındayım) evliya oluşun getirdiği hazzı
yaşıyordum.

Kendimi bildim bileli hiçbir harama bulaşmamıştım. Vatan için savaşmış,
bu savaş sırasında beş kurşunla vurulmuş, vatanımdan ölüm pahasına
vazgeçmemiştim.

O günün şartlarında bizim gibi yaşayan bütün arkadaşlar öldürülme
ihtimaliyle yaşıyordu. Bu yüzden çoğumuz abdestsiz yere basmamaya dikkat
ederdik. Namazlarımızı aksatmamaya çalışırdık. Kimsenin canına, malına,
namusuna göz dikmemiştik.

Zaten tutuklanana kadar benim kız arkadaşım bile olmamıştı. Alkol, kumar
gibi kötü alışkanlıklar ve başka kötülüklerden uzak yaşıyorduk…

Yani “vatan, millet, Sakarya” laf değildi; bizim yaşam biçimimizdi.

Tarihte din büyüklerinin hayatlarına baktığımızda, böyle bir hayat
yaşayanların evliya olması zaten normal bir sonuç gibi geliyordu bana.
Böyle yaşayıp evliya olamıyorsak, “evliya” nasıl olunuyordu ki?

İlk anlardan sonra yaşadıklarımın olağanüstü değil, normal olduğunu
düşünmeye başladım.

Yani yaptıklarımızın sonucunda evliya olmamız gerekiyordu zaten!

Peki evliya olmuşsak şimdi ne yapacaktık?

İlk aklıma gelen şey, bize 36 gün işkenceyle sorgu yapan polis müdürü
Gaffar Okan ve komiser Altay Akkan oldu. Hani “evliya çarpsın” derler
ya… Ama onları çarpmayı hiç düşünmedim!

Onların yaptıklarının yanlış olduğunu anlatacak, hem geçmişleriyle
hesaplaşmalarını sağlayacak, hem de; bir daha vatan evlatlarına
böylesine aşağılık işkenceler yapmamalarını sağlayacaktım.

Ben evliya olduğum için onları ikna edecektim. Onlar da hatalarından
vazgeçecek, pişman olacak ve vatana millete hayırlı hizmetlerde
bulunacaklardı. Ve sonra arkadaşlarımın bu günleri sabırla
tamamlamalarına yardımcı olacaktım.

Bir medeniyet inşa etmek istiyorsak, o medeniyetin yapı taşlarına
dönüşmememiz gereğini bilecektik…

Sonra aklıma bir anda şu geldi “acaba evliyalar toplanıyor muydu?”

Berzah âleminde evliyaların toplandığına dair menkıbeler okuduğumu
hatırlıyordum.

Ama berzah âlemi nedir, nasıl bir toplantı usulü vardır bilmiyordum.
Daha yeni evliya olmuştum!

Belki de usul ve erkân burada eğitimle değil, bir anda kalbe doğarak
öğreniliyordu.

Tabii ki üçler, yediler, kırklar meclisi vardı.

Ve belki de Başbuğ Alparslan Türkeş ile o evliyalar meclisinde
karşılaşma ihtimalim olabilirdi.

Bu düşünce beni çok heyecanlandırdı.

Başbuğ’la evliyalar meclisinde karşılaşacaktım. O benimle selamlaşacak
ve benden gurur duyacaktı.

Gerçi evliyalar meclisinde gurur olmazdı(!) ama 16 yaşında bir ülkücünün
erken evliyalığı da önemli olmalıydı(!)

Ve benim liderim Başbuğ Alparslan Türkeş’ti.

Tam o sırada bir ses geldi; “Ramazan! Yemek hazır, hadi gel!”

Koğuş arkadaşım Ramazan Çimen abi sesleniyordu.

Bir anda, tıpkı çizgi filmlerdeki gibi, kendimi yine ranzada oturur
hâlde buldum. Demir parmaklıklar, duvarlar ve çatı bir anda tekrar
etrafımı sardı.

Berzah âleminden tekrar dünyaya dönmüştüm!

Ranzadan aşağı indim. Tam odadan çıkarken ranzanın alt katını çarşafla
çadır gibi kapatan iki arkadaşın ellerinde kalın bir sigara olduğunu
gördüm. İçerisi bulut gibi duman doluydu.

Ellerindeki sigara dikkatimi çekti. İri bir puroya benziyordu ama elle
sarılmış gibiydi. Ucundaki ateş büyük bir közü andırıyordu.

Yürürken Ramazan Çimen’e sordum; “bu nasıl sigara?”

Gördüğüm şeyin sigara olmadığını, sigaraların içini açıp tütünlerin
içine “kaynar” koyduklarını söyledi.

“Kaynar ne?” dedim. Gülümsedi; “Esrar…” dedi.

Kafam iyice karıştı!

Ben evliya olduğumu zannederken duman altı mı olmuştum?

Çok üzüldüm.

O günden sonra çok çabaladık ama bir daha nasip olmadı…

***
Yine de ne olup olmadığına bakmaksızın ülkücülerin kaderidir; doğru
olmak, doğrularla olmak ve doğrudan yana olmak…

Reply all
Reply to author
Forward
0 new messages