269-Allah vâsî olduğu içindir ki, kime dilerse ona hikmet verir, vermek için
hiçbir şarta ve kayda bağlı değildir. Kötülükleri engelleyecek ve önleyecek,
faydaları sağlayacak sebepleri ve hikmetleri, hükümranlıkları, gerçeğin
bilgisini, iradeye bağlı olan sevap kazandıracak işleri yapabilme gücünü ve
faydalı şeyler yapmayı yalnızca kendine ait kılmakla yetinmez de
akıl sahiplerinden dilediğine dahi verir. Ve her kime hikmet verilirse, yahut
Yakub kırâeti üzere "tâ"nın kesriyle, Allah kime hikmet verirse o muhakkak ki,
birçok hayra erdirilmiş olur. Çünkü hikmetsiz binde bir hayra erilirse, bir
hikmet ile binlerce hayra erilir. Hikmet dünya ve ahiretin hayrını içine alır.
Hikmetsiz hayır ise bir vardır, bir yoktur. Ve fakat aklı temiz, özü sağlam
olanlardan başkası bunu düşünemez. Hak ile doğrunun ne olduğunu, ne kendisi
düşünüp hatırlar, ne de uyarı kabul eder. Bizzat Allah Teâlâ
âyetiyle ihtar edip uyarır da o yine aklını başına almaz, aklını yormayınca da
ilâhî hikmetten faydalanamaz. Demek ki hikmete ermek için vermek yetmez, almak
da gereklidir. Veren Allah keremi geniş olduğundan, herhangi bir şarta da
bağlı ve
muhtaç değildir, ama alacak olan kul şarta bağlıdır. Hikmete ermenin başlangıcı
düşünmedir. Bu da temiz akıl ve temiz kalb ile olur. Allah'ın verdiği aklı
şehvetlere ve şeytanın vesveselerine kaptıranlar ne kendi iç dünyalarındaki
ilhamları, ne de dış dünyada olup biten ibretli sahneleri düşünüp anlayamazlar,
kavrayamazlar. Zihinlerinde güç bulamazlar. Ya hiç düşünmezler veya düşünseler
bile hatıralarına dönüp göz atarken, neyin gerçek, neyin hayır olduğunu
kestiremezler; çünkü hakkın ve hayrın alâmetlerini bilemezler,
onu seçip belirleyemezler. Bunu yapamayınca da hikmet yolunda ilerleyemezler. Bu
suretle büyük bir ilâhî lütuf olan hikmet, ancak temiz yürekli, temiz düşünceli
gerçek akıl sahiplerine nasip olabilir. Bundan dolayı akıl ve iyi seçim
hikmetin
şartı, düşünce de başlangıcıdır. Bunlar hep Allah vergisi ve ilâhî iradenin
eseri olan kabiliyetlerdir. Ancak şu kadar var ki, ilk şartlar ve ilk sebepler,
kayıtsız şartsız bir ön iradenin bağış eseri iken; hikmet düzeninde olayların
cereyan şekli, kulun istek ve iradesi yanında ilâhî iradenin de o yönde
tecellî etmesiyle meydana gelir. Bir bakımdan vehbî, (Allah vergisi) bir
bakımdan kesbî (kazanmakla ilgili) sayılır. Kulun iradesi adî sebep, ilâhî irade
gerçek ve geçerli sebeptir. Önünde ve sonunda ilâhî irade bulunmadan
hiçbir şey meydana gelmez. Kulun iradesi bağlantı kurmaya yarayan bir küçük
yoldur. İlahî iradenin çok değişik şekillerde tecellî etmesi, işte Allah'ın
vâsi' (geniş) adıyla anılmasının bir sonucudur. Bundan dolayı hikmetin aslı
ihsandır,
hikmet eseri olan şeyler hem ihsandır, hem de kesbdir.
Hikmet ne demektir? Bu kelime hüküm, hükûmet ve sağlamlaştırmak demek olan
ihkâm mânâlarıyla ilişkili olarak mastar ve isim olur. Bundan dolayı manevî ya
da lafzî alanda anlam ilişkileriyle birçok mânâlarda kullanıldığından yerine
göre tefsir edilmesi gerekir. Mastar olması bakımından, aslında kötülükleri
ortadan kaldırmak, iyilikleri elde etmek mânâsı vardır ki; hüküm ve
hükûmet, sağlamlık ve muhkemlik hep bu kökten alınmıştır. Her nerde kötülüğü
gidermek ve iyiliği elde etmek varsa, işte orada hikmet mânâsı vardır. Bundan
dolayı bir şeyin içinde gizlenen ve sonuç bakımından ortaya çıkacak olan fayda
ve iyiliğe o şeyin hükmü ve hikmeti denilir ki, hikmetin birçok anlamından biri
de budur. Bunda bütünüyle nihâî (son) hedef mânâsı olmasa bile, bunun
az çok bulunması gerektiği söylenebilir. Buna göre, anlam bakımından hikmet
sözü, fayda sözünden daha özel bir anlam ifade eder. Sebep kelimesinden daha
geniş anlamlıdır. Zira hikmet, sebepten önce
olabildiği gibi, nihâî hedeften sonra da
olabilir. Yani sebebin sebebi, amacın sonucu şeklinde ortaya çıkabilir. Bundan
dolayı hikmet denildiği zaman, mutlaka ya bir sebep sonuç ilişkisi veya daha
genel olarak bir sebebin nedeni ve buna benzer gerekçeli bir mânâ söz konusudur.
Yani hikmet, kesinlikle sonucun sebebe irca edilmesi, tutarlı ve sağlam bir
ilişki anlamı ifade eder. Nitekim bir işi, bir başka işe isnad etmeye hüküm
denildiği gibi, bilimsel veya amelî herhangi bir doğru karara da hikmet denilir.
Hasılı böyle
içerikli veya gerektirici çeşitli anlamlardan her biri dolayısıyla hikmet, çok
yönlü mânâlar için çok anlamlı bir isim olmuştur. En genel anlamda hikmet,
fayda, yarar ve ihkâm anlamlarından dolayı her güzel bilginin ve her faydalı
işin ismi olmuştur. Bununla beraber pratik ilimlerle ilişkisi, teorik
ilimlerden daha fazla olduğu gibi, doğrudan doğruya amele tahsisi de ilimden
daha fazladır. Güzel ameller içindeki yeri de ilme yöneliktir. Yani bir işi körü
körüne değil de, önünü sonunu düşünerek
ve ondan doğacak bütün tehlikeleri bertaraf
etmeyi gözeterek yapmak demektir. Bütün bunlardan anlaşılmaktadır ki; hem ilim,
hem iş yapma hikmetin en esaslı mânâsını teşkil eder. Bütün bunlardan dolayı
hikmet kelimesi, aşağıda görüldüğü çeşitli anlamlarla tefsir edilmiştir:
1- Sözde ve fiilde doğruyu tutturma (Mücahid'den İbnü Nüceyh). Söz, fikir ve
lafızdan daha geniş anlamlıdır. Fiil de, bu kalbin fiili, dilin fiili gibi diğer
amellerden daha geniş anlamlıdır. Herhangi bir hususta kalbinden geçirerek ve
dil ile söyleyerek, şu şöyledir demeli ve öyle yapmalı ve yaptığı işte isabet de
etmeli; işte bu bir hikmet olur. Şu halde yalnızca sözde doğru söylemek tek
başına hikmet olmadığı gibi, yalnızca işi doğru yapmak da hikmet değildir. Sözde
isabet etmek,o konu hakkında gerçek ve doğru olan hükmü vermek demektir;
o hükmün gerçekten o olayın hakikatına uygun düşmesi, yani gerçek bilgiye
dayanması, içinde bilgisizlik, hata ve yalan olmamasıdır. Harekette isabet de, o
işin hem özüne uygun olması, hem de gerçekte kendisinden beklenen
sonucun gereği gibi ortaya çıkması; yani kötülüğü gidermek, iyiliği elde
edebilmek şeklinde sonuçlanmasıdır ki, bunlara o işin hükmü, hikmeti, gayesi, garazı
veya illet-i gâiyyesi denilir. Hasılı sözde isabet hakka, fiilde isabet hayra
yöneliktir. Hikmetin hakikatı, başlangıcında ilmî anlamda, sonucunda ise amelî
anlamda her iki yönünün birlikte bulunması demektir. Bu mânâ daha başka
şekillerle de ifade edilmiştir. Şöyle ki:
2- Hikmet hem bilgi, hem de iştir: Bilmek ve bildiğiyle amel etmektir. Bu
ikisini birlikte yürütemeyene hakîm denilmez. Mukâtil ile İbnü Kuteybe hikmeti
böyle anlamışlardır. Burada ilim, gerçek mânâsıyla ilm-i yakîn (kesin bilgi)
demektir. Yani bir şeyin özünü kavramış olmak demektir. Buna açıklık
kazandırmak
için genel olarak "ilimde ve amelde ihkâm ve itkan" veya "tahkîk-i ilim ve
ihkâm-ı amel" tabirini kullanmışlardır. Zira ilmin muhkemliği yakîniyet
derecesiyle, amelin muhkemliği kendisinden bekleneni sağlamasıyla ilgilidir. Bu
önceki tarif bize gösteriyor ki hikmetli bilgi, tecrübe ile desteklenmiş ve
uygulanabilir özellikler taşıyan ilimdir. Hikmetli hareket de bilimsel temellere
dayalı olan ve bir ilmin ölçüsüne vurulduğu zaman doğru olduğu kesinleşen
ameldir. Hasılı hikmet, ilim ile iradenin karşılıklı işbirliği sonucu fiil
sahasına çıkması ve o fiilin de kendisinden bekleneni sağlamasıdır. Bir başka
deyişle hikmet, ilim ile sanatın birleşmesidir.
3- Hikmet; ilim ve fıkıh demektir (Mücahid). Bu tarif öncekilerden başka bir şeymiş gibi kabul edilebilirse de öyle değildir. Fıkıh kelimesi esas itibariyle hikmet kelimesinden çok farklı bir anlam taşımaz, aslında bu ikisi birbirinin benzeri gibidir. Mesela: "şunun hikmeti veya sırrı veya ruhu veya hakikatı şudur" demek yerine, "fıkhı şudur" denilir. Hikmet gibi fıkıh da birçok yönden ve ayrıntılı sebepler bakımından derin bilgi ve faydalı iş anlamına gelir. Lügat anlamıyla fıkıh, amaç ve maksadı kavramak demektir. O halde ilim katıksız bilgiyi, fıkıh o bilginin amacını anlamaktır ki, bu anlam, işi de içine alır. "Allah kime hayır murad ederse onu dinde fakih kılar." hadisi şerifi dahi, bu âyetteki hikmetten maksadın fıkıh olduğunu ortaya koyacak bir delil olarak gösterilebilir. Dinde fıkıh ise, dinin amaçlarını kavramak demek olur ki, bunun hakikatı da insanoğlunun kendi yararına veya zararına olan hükümleri, haklarını ve görevlerini bilme melekesidir. Bu da kendi kendini ve Allah katında kendisiyle ilgili olan hüküm ve kuralları tanıması ve ona göre görev bilerek yapması ve bu gücü kendinde bulmasıdır. Şu halde fıkhı olmayan ne kadar bilgili olursa olsun hakîm olamaz. Bu tarife göre, şu da muhakkaktır ki, fıkıhtan başka ilmi olmayanlara da hakîm denilemiyecektir. Gerçekten de fakih olabilmek için fıkhın dayandığı temellerin neler olduğunu da bilmek şarttır. Bu da bütün ilim dallarıyla ilişkilidir. Fıkıh hem nazarî (teorik), hem amelî (pratik) yanları olan bir ilim olduğu gibi, bir bakıma bildiğini yaşama işiyle de yakından ilgili bir ilimdir. Yani ilmi ile amel etmeyene gerçek anlamda fakih adı verilemez. Bundan dolayı ilim, tevhid ilmi ve akaid gibi usûle ait, fıkıh da fürû' ve amele ait kabul edilince bu tarif, hikmet-i nazariye (nazarî hikmet) ve hikmet-i ameliyenin (amelî hikmet) tamamına uygun düşmüş olur ki; hasılı hikmet usûl ve fürû'u, ilkeleri ve amaçları, özündeki bütün incelikleriyle bilip ne yapacağını tayin etmek ve bu bilgilerin gereğiyle amel etmek anlamına gelir. Ancak fıkıhta, yalnızca bilgi söz konusu edilirse o zaman bu tarif, hemen aşağıda gelecek olan dördüncü tarif gibi olur.
4-Hikmet varlıkların özündeki mânâları
anlamaktır (İbrahim Neha'î). Mânâlar, âyân (cevher) karşılığı olduktan başka,
erken devirlerdeki İslâm âlimlerinin dilinde "sebep ve illet" kelimesi yerine
kullanılmakla etkili özellikler, sebepler ve sonuçlar, daha doğrusu sebepler ve
amaçlar demek olacağından bunun özeti, varlıkların içyüzündeki gerçeği ve o
gerçeğin gerektirdiği özellikleri tanımak ve en etkili özelliği tanımak, o
özelliğin değişik amaçlara nasıl yönlendirdiğini anlamaktır. Yani varlıklar
arasındaki
sebep sonuç ilişkilerini ve etkileşim düzenini izleyip, varlıkların özünü ve
amaçlarını kavramak demek olur. Bu tarif, amel ve uygulamayı hesaba katmamış ve
hikmeti yalnızca bilgi yönüyle ele almış olduğundan öncekilerden daha geniş
kapsamlıdır. Çünkü iş ve hareket alanına uygulandığı takdirde de doğruluğu ortaya
çıkar. Fakat bilmeyi ve anlamayı, varlıkların taşıdığı mânâlar ile sınırlayıp
kavram ve kapsamını genişlettiğinden dolayı bir bakıma özel anlamlıdır. Bilmek
ve anlamak demek, mütkan ilim (kesin bilgi) anlamında olup
tümevarım metodunu da dile getirmiş olur. Bununla beraber "vav" tertip anlamını
gerektirmeyeceğinden, aksine bir anlama da ihtimali vardır. Buraya kadar
verdiğimiz bilgilerin hiçbiri Allah'ın hikmet sahibi ve hakîm olmasıyla ilgili
değildir.
Zira Allah'ın ilmine ve hikmetine "fıkıh" denilemiyeceği gibi, "ma'rifet ve
anlamak" da denilemez. Çünkü bu deyimler, öncesindeki bir bilgisizliği de îma
ederler. Demek oluyor ki, her marifet hikmet olmaz, işin özünü kavramak da
şarttır. Anlamak demek, bir şeyin akılla ilgili yanını kavramaktır. Eğer bu
tarife amel şartı ilave edilmiş olsaydı, o zaman böyle bir hikmetin sahibinin,
herşeyi yapabilmesi gerekirdi. O zaman da âyette geçen hikmet sözüne uygun
düşmezdi. Marifet ve anlamanın eklenmesiyle hikmet, Allah'ın sıfatının tarifinde sakınca
doğururdu. Bu tarif, bütün ilimlerin ve fenlerin bir temele irca edilmesiyle
hepsini aynı düzeyde ifade eden ve ilâhî hikmetin bilgisi denilen yüce bilgiye
uygun düşer. Meşhur olduğu üzere, hikmet bilgisinin "Varlıkların hakikatını
tanımak" diye tarif edilmesi de buna benzemekle birlikte bundan daha dar
anlamlıdır. Hakikatler, tabiatüstü olduğu gibi, amaçları da kapsamına almaz.
Lâkin insanoğlunda böyle bir hikmet bilgisi mümkün müdür? Herşeyden önce marifet
ve anlamak
bilfiil değil de meleke ve kabiliyet olarak ele alınırsa belki bu tarif gerçeği
ifadeye yarar. Ayrıca Allah dilerse mümkün olur. Bu anlamda bir hikmet bilgisi
peygamberlerde ve büyük velîlerde bulunabilir. Gerçekten de Kur'ân'ın birçok
yerinde "hikmet" peygamberlik kavramıyla birlikte bulunmaktadır ve çoğu
zaman da onun yerine kullanılmaktadır. Nitekim tefsir âlimlerinden Süddî bu
âyette de hikmeti böyle tefsir etmiştir. Zira peygamberlik hem ilmî, hem amelî
yönden ilâhî ihsan eseri olan hikmetin en yüksek mertebesini ifade
eder. Bunun içindir ki, İbnü Rüşd, "Tehâfüt" adlı eserinde, "Her peygamber
hakîmdir, fakat her hakîm peygamber değildir." diyerek bu hikmeti tarif
etmiştir.
5- Hikmet, Allah'ın emrini anlamaktır (Zeyd b. Eslem ve oğlu). Bu tarifte de
anlamak için kullanılan akıl, aslında nazarî akıldan da, amelî akıldan da daha
geniş bir anlam taşıyorsa da, insanın kendi işlerini kapsam dışı
bırakmaktadır.
6- Hikmet, anlamak demektir (Şüreyk). Bu bir lafzî tarif olmakla beraber
diğer tariflerin ortak yönünü almıştır. Demek ki, hikmetin en genel anlamı
anlamaktır. Mutezile bunu anlama gücü ve yeteneği şeklinde kabul etmişse de
doğrusu anlama yeteneği değil, anlamanın kendisidir. Aslında her ikisi de
Allah'ın ihsanıdır. Anlaması olmayan hakîm olamaz. Bu üç tarif (Yani 4. 5. ve 6.) hikmeti
yalnızca bilgi özelliğiyle ele almıştır. Bunlara karşılık, hikmeti yalnızca
amelî değeri ile ele alanlar da vardır. Şöyle ki:
7- Hikmet, icad demektir (Ta'rifat-ı Seyyid'den). Hikmet sebep ve illetlere
irca edilen ve onunla ilişkili olduğundan, illiyetin hakikatı da yaratmak ve
icad etmek olduğundan, asıl hikmet icad demektir. Fakat bu tarif, her şeyden
önce Allah'ın hikmetine uygun düşmektedir. Bir de mutlak anlamda yaratmak
yalnızca Allah'ın işi olduğundan, hikmet yalnızca eserleri, sebep ve illetleri yaratmak
değil, aynı zamanda o sebepleri birbirlerine karşı çok yönlü fayda ve
maslahatları da gözeterek, bir uyum içinde ilişkilere yöneltmektir. Böylece
birinci eser, ikinciye, ikincisi üçüncüye ve sonsuza kadar ilk sebep ve illetin etkisine doğru uzanan bir yol olur da eserlerin hepsi birbirlerine perçinlenmiş bir
halde aralarında sarsılmaz bir düzen kurulmuş olur ve buna "sünnetullah"
(Allah'ın sünneti) adı verilir. İşte hikmetin bütün sırrı bu kurulu düzenin
içindedir. Bundan dolayı hikmetin çeşitli isimlerinden biri de "Sünnet-i
muhkeme"dir. Hakk'ın nizamı, Hakk'ın şeriati, Hakk'ın dini ve bunlara uymak,
uymakla birlikte hakikatın ortaya çıkmasına vesile olan her güzel haslet hep
hikmettir. Ve yine bundan dolayı hikmetin bir mânâsı da sebeptir. İşte bu yüzdendir
ki, insanlarda dahi basit bir özellik kazandıran sebep ve illetler
bulunduğundan, bu hikmeti icad eden Cenab-ı Allah, dilediği insanlara da bundan
bir hisse bahşetmiş, yine kendi hikmetinin icabı olarak, insanlara da dış
görünüşte basit ve geçici bir düzen kurabilme gücü ve yeteneği ihsan eylemiştir.
Bu demektir ki, insanoğlu ortaya koyduğu düzende gerçek yaratıcı değilse de
ilâhî yaratışın ortaya çıkmasına bir araç olmak bakımından, aynı yolda
O'nun bir
vekili durumunda olduğundan yine bir değer ifade etmektedir.
Özetleyecek olursak, Fahruddin Razî'nin beyanına göre, bu mânâca Allah'ın
hikmeti, her zaman her yerde, kulların yararına olacak şeyler yaratması demek
olduğu gibi, kulların davranış ve eserlerinde de bu böyledir. İnsanların hikmeti
de başka kulların yararına olacak şeyler yapmak ve ortaya koymak, sünnetullah
denilen kâinat düzenini anlayıp ona göre keşif ve icadlarda bulunmak demektir.
Yani sadece kendisine yarayacak birşey değil, başkalarına da yarayacak eserler
ortaya koymasıdır. Ancak insanların haddi zatında yaratılmış ve birtakım
sebeplere bağlı olarak ortaya çıkmış oldukları bilinip dururken, birtakım keşif
ve icadlar ortaya koyan kimseler, kendilerini ilk sebep yerine koyup
öyle
sanırlarsa, ilim açısından sonuçtan sebebe yol bulup geçememiş ve bir yerde
takılıp kalmış olacaklarından, dışa bağımlı olan zahiriyeden sayılırlar ve
hikmet ehlinden olamazlar.
8- Hikmet, varlık düzeninde herşeyi yerli yerince koymak demektir ki, bu
tarif de görünüşte bütün varlığı açıklamaya yönelik olduğundan, bir bakıma ilâhî
hikmeti, ilâhî sıfatları topluca tarif sayılır. Ancak herhangi bir şeyi kendi
yerine koymak denildiği zaman, cüz'î hikmete de uygun düşeceğinden, insanların
hikmet özelliği için de geçerli olur. Ayrıca buradaki yerli yerine koymayı,
yaratılış anındaki ilk yerleştirmek veya yaratılmış olan mevcut düzendeki
yerinin ne olduğunu keşfedip kavramak şeklinde iki türlü anlamak da mümkündür.
Bununla beraber bu tarif, hikmetin, varlık düzeni içinde çeşitli
varlıkların yerini
ve değerini anlamanın gerekli olduğunu dile getirmektedir. Bundan dolayı,
hiçbir sıra ve düzen gözetmeden ortaya konan icad, hikmet kavramının dışına
çıkmak olur. Bununla beraber bu tarif, yaratılmış varlık düzeni içinde kulların
ne gibi düzenlemeler yapabileceği açısından daha ziyade adaletin tarifi olmak
üzere meşhur olmuştur. Şu halde pratik açıdan hikmet adalet demektir. Amelî
hikmet denilen ahlâk ilmi, ahlâkı, ifrat ile tefrit arasında adalet temeline
dayandıran bu mânâyı almışdır.
9- Hikmet güzel ve doğru işlere yönelmektir. Bu tarifte hikmetin, güzelliği
ve iyiliği hedef tuttuğu ve bu amacın sınırlı olmayıp sonsuza kadar durmadan
ilerlemeyi gerektirdiği ifade ediliyor. Bundan dolayı hikmetin bir meleke ve bir
huy olduğu kesin demektir. "Sonucu iyilik olan işi yapmaktır." şeklindeki tarifi
de buna çok yakın bir tariftir.
10- Siyasette, insanın gücü yettiği kadarıyla yüce yaratıcıya benzemeye
çalışmasıdır ki, bu da ilmini bilgisizlikten, icraatını zulüm ve haksızlıktan,
ikram ve ihsanını cimrilikten, hoşgörüsünü bunaklıktan arındırmak ile mümkün
olur. Fahruddin Razî'nin tefsirinden alınan bu tarife göre, siyaset deyimi bu
tarife bir özellik kazandırıyor gibi görünüyorsa da, "Hepiniz çobansınız ve her
çoban
sürüsünden sorumludur." hadîsi şerifinin anlamı derinden derine düşünülürse,
kapsamının genişliği iyice anlaşılır. Bununla beraber bu tarif, daha ziyade
hikmetin hakimiyet mânâsıyla olan ilişkisini ön plana çıkarıyor.
11- Hikmet, Allah'ın ahlâkı ile ahlâklanmaktır. Bu tarif de yine Fahruddin Razî'ye aittir. Nitekim bir hadîsi şerifte, "Allah'ın ahlâkı ile ahlâklanın." buyurulmuştur. Fâtiha Sûresinde ilâhî ahlâkın bir tecellisini görmüştük. Nûn Sûresinde Peygamber (s.a.v.) efendimiz hakkında, "
Doğrusu sen büyük bir
ahlâk üzere yaratıldın." (Kalem, 68/4) buyuruldu. Bu âyet de bunun canlı bir
örneğini göstermektedir. İlahî ahlâk veya büyük ahlâk adı verilen şeyin Kur'ân
ahlâkı olduğu da tefsirlerde açıklanmıştır. "Ben ahlâk yüceliklerini
kemale erdirmek için gönderildim." hadîsi şerifi gereğince Hz.
Peygamber'in peygamber olarak gönderilişinin sırrı da bu noktada toplanmıştır. Şüphe yok ki akıl, anlayış, iman, marifet ve ilim
böyle bir ahlâklanmanın öğelerinden değilse bile şartlarındandır. "Bunu ancak
üstün akıllılar anlayabilir." meâlindeki âyeti de bu anlama açıklama
getirmiştir. Hikmetin kâh ilim, kâh amel, bazen de her ikisi birden olmak üzere
ele alınmış olması da bundan ileri gelmektedir. Bundan dolayı sebepler ile
sonuçlar, ilkeler
ile amaçlar arasındaki inceliklere ve ilişkilere dönük olan
gerçekleri, hikmet ile uygulama arasındaki sebep sonuç düzeni içinde görmek ve
göstermek bakımından, ilk tariflerde dile getirildiği üzere; hikmet, ilimde ve
amelde sağlamlık, sözde ve işte isabet diye tarif olunduğu
zaman, hemen hemen bütün tarifler gözetilmiş olur. Bunun gibi sebep durumunda
olan birinci şıkkın varlıkta da önceliği olduğuna göre ilim ile; sonra bu
ilişkiden maksadın sonuç ve amaç olması, varlıkta sonra gelen amacın bilgide
önceliği
bulunması bakımından "amel" ile tarif edilmiştir. Fakat şunu gözden uzak
tutmamak gerekir ki, sebep sonuç ilişkisini ve bu ilişkide kötülükleri önlemek
ve faydaları sağlamak kavramını daima gözetmek durumunda olan hikmet, sonuçta
amele yönelmeyen ve pratiği gözetmeyen ilme, aynı şekilde ilimden etkilenmeyen
amele ve her ikisinin birlikte iyiliği elde etmek değil de kötülüğü hedef tutan
kısmına uygun düşmeyeceğinden, bu çeşit bilgiye hikmet denilmesi doğru olmaz.
Bir bilgiye hikmet denebilmesi için üzerinde faydalı bir işin
eserinin görülmesi gerekir. Herhangi bir faaliyete hikmet adı verilmesi de hem
ilmî temellere dayanması ve ilmin gereklerine uygun olarak ortaya konması, hem
de kötülüğü ve zararı amaçlamamış olması gerekir. Bundan dolayı, uygulama
alanı
olmayan herhangi bir nazarî bilgi bizzat bir hikmet olmadığı gibi, tesadüflere
bağlı olarak meydana çıkmış olan herhangi bir iş de öyledir. Bunun için ilâhî
hikmetin içinde ne kuru ve nazarî bilgi vardır, ne de tesadüfe dayanan bir
hareket, bir oluş. Bundan dolayıdır ki, sebepler düzenine dayalı olarak kurulmuş
olan bilginin hakikatı, tesadüf eder. Çünkü tesadüf, gerçeğe ve bilinene göre
değil, sebebini bilmeyen bilgisizliğe göre tesadüftür. Tesadüf nazariyesi daima
bilgisizlik nazariyesidir. Böyle olduğu içindir ki, varlığın başlangıcı
konusunda tesadüfe dönüşmekten kurtulamıyan tabiat nazariyesi, tabiatın ilk
başlangıç ve ilk sebep olduğunu savunan görüş, her yönüyle ilim dışıdır. Ve
bütün ilimlerin ve fenlerin akışına ters düşen bir cehalet
nazariyesidir. Gerçekten de bütün olayları ve oluşları ve bütün
yücelikleri bir bakıma tesadüfe bağlayan bir fikrin, ne kendisinde, ne eserinde
hikmet nasıl olur da söz konusu olabilir. Hikmet ve varlık düzenindeki sağlamlık
kesinlikle ilme, ilim de "âlim-i kül" (herşeyi bilen) ve "hakîm-i
mutlak" (mutlak hakîm) olan bir ilk sebebe dayanır. Ve âlemde görülen hikmet, mutlak hakîm olan Allah'ın gücüne ve hikmetine şahittir. Ve
insandaki hikmetin temeli de işte O'na iman etmek, O'nu tanımaktır. İnsan
hikmetinin amacı da O'nun kurduğu düzendeki incelikleri, o düzenin kanun ve
kurallarını ve sebep sonuç açısından işleyiş şeklini anlamaya çalışmak, ona
uygun davranmak, onun ahlâkıyla ahlâklanmak ve her işinde doğru ve faydalı olanı
yapmaktır. Demek ki ilk sebep olan Allah Teâlâ ile
yaratılmışlardan her birinin iki türlü ilişkisi vardır. Birisi O'na, doğrudan
doğruya O'na bağlanan sebep ilişkisidir ki, her şeyin kendine mahsus olan
özelliği buna bağlıdır. Eğer bu özel sebep ilişkisi ve bağı olmasaydı varlıkta
hiçbir şey, diğerinden ayrıcalık kazanamaz, ferdî özelliği ve ferdî
kişiliği olan varlıklar gerçekleşemezdi. Bu nokta, müminin Allah'a tevekkülünün,
yüce gücüne ve mucizelere imanının temelidir. Burada akıl değil, yalnızca iman
hakimdir.Diğeri ise şimdiki zamandan ezele, ezelden ebede doğru zincirleme olarak akıp
giden bir sebepler ve sonuçlar ilişkisidir ki, bunda bütün varlıklar
birbirlerine tutunarak bir bütün hâlinde yaratılışın başlangıcı ve sonucu
itibariyle Allah'a dayanır. Bu da ilâhî hikmet meselesidir ve akıl ile ilmin alanıdır.
İnsanoğlunun hikmeti, genel ve özel karakterli bu iki türlü ilişki ve
bağlantının gözetilmesine uygun düşecektir. Bu ikisi birlikte gözetildiği
takdirde akıl ile kalb birleşecek ve o zaman insan, insan-ı kâmil olacaktır. Ve
insan-ı kâmil olanlar ebediyete kadar varlıkta bir hakimiyet sırrına
nail olurlar da hiçbir zaman bunu kendilerinden bilmezler ve kendilerine mal
etmezler, kendilerinde meydana gelen o hâli, ilâhî hakimiyetin bir akışı olarak
tanırlar. Nitekim Hz. İbrahim ölüyü diriltme sırrına erdiği
halde, "Ben diriltiyorum, ben öldürüyorum." demedi de "Rabbim diriltiyor, Rabbim
öldürüyor." (Bakara, 2/258) dedi. Halbuki Nemrud, bir mülke nail olmakla, "Ben
diriltirim, ben öldürürüm." şeklinde iddiaya kalkıştı. "Üstün akıllılardan başkası
düşünüp anlayamaz."
İnsanlarda hikmetin başı olan akıl, yalnızca ilâhî bir ihsan olduğu gibi,
şeref ve güç kaynağı olan kalb de yine ilâhî bir ihsandır. Bunlar doğrudan
doğruya Allah'a dayanırken, bunların eserleri olan fiil ve hareketler de kesb
(kazanma, çalışma) sebeplerine bağlı olarak hem doğrudan doğruya, hem dolaylı
olarak yine ilâhî ihsan eseridir. "O dilediğine hikmeti verir." ifadesi,
kayıtsız şartsız her iki ilişkiyi birlikte ifadeye yöneliktir. âyeti de zekâ
itibariy
le
vehbî olana, düşünme itibariyle kesbî olanla vehbî olana, her ikisine birlikte
bir uyarıdır. Demek ki sırf kendi kerem ve
fazlından Cenab-ı Allah, dilediğine hak ile batılı, şeytanî olanla rahmanî
olanı anlayıp ayırd edebilecek ve ona göre doğru olanı yapacak, kötülüğü giderip
iyiliği elde edecek bir hikmet ve hakimiyet bahşeder. Hikmet ise bir sonuca
birçok sebebin etkili olabileceğini gerektirdiğinden "çok hayır" demek olur.
Fakat bilgi ve anlayış, sağlam iş için bir sebep ve şart olmakla beraber,
yine tam ve
yeterli bir sebep değildir. Bundan dolayı akıl ve anlayış sahiplerinin, kendi
kesb ve gayretleriyle düşüncelerini ve iradelerini kullanmaları da hikmet
açısından, bu hakimiyete ve çok hayra erebilmek için şarttır. Bu şekilde her
akıl sahibinin kendi akıl derecesine göre hikmetten bir hissesi vardır. Her
zaman insanoğlu, şeytanî telkin ile rahmanî telkini anlayıp ayırd edebilmek
için, işin başlangıcında aklını ve düşüncesini uyanık tutmak zorundadır. Daha
sonra bu düşünce ve o hikmet ilâhî feyzin de yardımı ile insanda bir
meleke oluşturur ve nihayet insan derecesine göre, ilâhî ahlâk ile ahlâklanır.
Pratik aklı gelişir, kuvvetlenir; dolayısıyla bildiği ve yaptığı şeyler
gerçekten ve doğruluktan şaşmaz olur. Şu halde düşünceyle pratik bilgiye sebep
olması
bakımından, hikmetin ön şartı sayılabilir. Bunun için nazarî ilim, hikmetin
başlangıcı sayılarak "nazarî hikmet" adını almıştır. Lâkin yalnızca nazarî
bilgiye saplanıp kalmak, yolunu şeytana kestirmek demektir; bu olsa olsa
filozofluktur. Yani hikmetin kendisini değil, hikmetin lafını etmektir. Sırf felsefe
ile uğraşmanın ayıp sayılması da bundandır. Bunların pek çoğunun sözü işine
uymaz. O zaman sözü doğru ise, yaptığı yanlış; yaptığı doğru ise söylediği
yanlış olacağından, bunların varlıkları bir çelişki ortaya koyar. Bu
tutumları yalnızca kendilerini perişan etmekle kalmaz, başkalarını da yoldan
çıkarır, bunlar şeytan ve şeytanlık kavramının kapsamı içine girerler. Bundan
sakındırmak için, "Siz faydalı bilgiyi isteyiniz ve faydasız ilimden Allah'a
sığınınız!"
buyurulmuştur. İşte birçok âlimlerin, hikmeti tarif ederken amelde ısrar
etmeleri, bilgiyi abesle iştiğalden ayırd etmek ve faydalı olanı elde etmek
amacını gerçekleştirmek içindir. Zira ilim ve marifet pek yüksek bir şey olmakla
beraber, lafta ve uygulama dışı kaldıkça ya da uygulamada onun tam zıddı
ortaya kondukça, boşuna bir uğraştan başka birşey olmaz. Amel denilen şey
olmasaydı, bilginin bilgi olduğu gerçekleşemezdi. Allah Teâlâ bile kâinatı bilip
de yaratmasaydı hikmeti mevcut olmazdı. Allah'ın ahlâkı ile
ahlâklanmak sözü de bu noktada çok önemlidir. Buna karşılık diğer bir kısım
âlimlerin, tarifte ilmi ön plana almaları da ilimsiz amelin hikmet olamayacağını
bilhassa vurgulamak içindir. Yoksa herhangi bir işi ve faaliyeti hedef tutmayan,
varlıkta
gerçekleşmesi hayır hedefine yönelik olmayan
ilme de hikmet demek için değildir. Demek ki asıl hakikat ikisinin
birleşmesindedir. O halde önceki tarifleri esas olarak almak, sonrakileri de
onların birer yönden açıklaması görmek gerekmektedir. Bundan dolayı, ilim ile
ameli, hikmetin birer çeşidi gibi değil, birer parçası olarak kabul etmek
gerekir. Yani hikmet denilen şey, ya gerçek bilgi, ya doğru hareket değil; doğru
bilgi ile doğru hareketin bütünüdür. Bunların her birine tek başına hikmet
denilm
esi
mecaz, ya da ıstılahtır. Bu açıklama ile amelin imandan bir cüz (parça) olmadığı
halde, dinden cüz olmasının önemi de ortaya çıkar. Böylece akıldan sonra,
anlamak ve düşünmek hikmetin şartı olduğundan pratik bilgiden önce nazarî
bilginin dahi insan hikmetinin bir cüz'ü değilse bile bir başlangıcı olacağı ve
bunun mutlaka pratik bilgiyi, onun da faydalı ve hayırlı olan ameli hedef
tutması ve "Ben cinleri ve insanları yalnızca bana ibadet etsinler diye
yarattım." (Zâriyat, 51/56) âyetinde de işaret buyurulduğu gibi, bilgiden
kulluğa geçilmesi gerektiği yolundaki ilâhî hikmetin gerçekleşmesinin önemi
anlaşılır ki, İslâm fıkhının üslubu da zaten budur. Herhangi bir konuda nazarî
bakımdan derinleşmek ve orada saplanıp kalıp amel ve faaliyet alanına
geçememek
hüsran demektir. Aslında nazarî anlamda hikmet, objektif ve sübjektif yönleriyle
varlıktaki ilâhî kanunların akış şeklini gözlem konusu yapmak ve onlardan
düşünüp bir sonuç çıkarmaktan meydana gelir. Kâinat bir hikmet kitabıdır. Kur'ân
ise bu hikmetin ilâhî dille oluşumunu anlatır ve hatırlatır. Kâinat bir hâl,
Kur'ân ise bu hâlin başı ve sonudur; akıl sahipleri şimdiki hâli görüp, öncesini
ve sonrasını da akılla kavramaya çalışmalı ve böylece hikmete ermelidir. Şimdiki
hâli görmemek veya onun içinde boğulup kalmak, ondan
öncesine ve sonrasına intikal edememek veyahut edip de bir yerde yine takılıp
kalmak, baştan sona kadar hikmet düzenini takip etmemek, ettikten sonra da onun
icabına uygun olarak hareket etmeyip aksine davranmak, işte bunların hepsi
hikmete
aykırı düşen şeylerdir. Bu şekilde hikmetin başı ve başlangıcı varlıklara
dikkatli bir gözle bakabilmek, tanıyabilmek, kavrayıp üzerinde düşünebilmek ve
bir sonuca varabilmektir. Bu bakımdan hikmetin başlangıç noktası ilim, ortası
din, ibadet ve tâat, sonu da ahiret mutluluğudur. Bunun içindir ki hikmet çok
hayrı içine alır. Bu mânâları tesbit için de denilmiştir ki:
12- Hikmet, Allah'ın emirlerini düşünmek ve ona uymaktır. (İbn Kasım'dan
Kuşeyrî).
13- Hikmet Allah'a tâat, fıkıh ise din ve ameldir (Kuşeyrî).
Buraya kadar verdiğimiz bu onüç tarif, hikmetin mânâsını, efradını cami', ağyarını mânî bir şekilde anlamaya yeter. Fakat daha ziyade aydınlanabilmek
için şunları da gözönünde bulundurmalıyız ki, her birinde başka bir fayda
bulunmaktadır:
14- Hikmet bir nurdur ki, vesvese ile gerçek makâm arasındaki fark bununla
kestirilir. (Ebu Osman).
15- Doğru ve hızlı karar verebilmektir. (Bündar İbni'l-Hüseyn).
16- Doğruya iletmektir. (Fadıl).
17- Ruhların sükûn ve güvenliğinin son durağıdır. (Kettanî).
18- Sebepsiz işarettir. Yani öncesinde herhangi bir illet ve sebebe bağlı
olmadan, Hak Teâlâ'dan kayıtsız şartsız vârid olan, içinde şek ve şüphe, zaaf ve
fesat ihtimali bulunmayan, niçin ve neden diye sormaya hacet bırakmayan
işarettir.
19- Bütün hallere hakkı tanık tutmaktır.
20- Din ve dünya düzenidir.
21- Ledünnî ilimdir.
22- İlham vârid olması için sırrı saklamaktır.
23- Bunların hepsidir.
Görülüyor ki bunların bir kısmı hikmet, ilim ve ameldir derken, bir kısmı da meseleyi kalbe ve vicdana dayamışlardır. Gerçekten de ilim ve amel, akıl ve irade söz konusu edilirken, hakikatte ikisinin birleşme noktası olan vicdandaki duyguları hesaba katmamak doğru olmaz. Çünkü, "Bunu lüb sahibi (üstün anlayışlı) olanlardan başkası anlayamaz." âyetindeki "lüb" kavramıyla aklın bu özüne işaret edilmiştir. Bilincin bilinci demek olan vicdan, nefsin kendini kendinde olduğu gibi bulmasıdır ki; bunun aşamaları nefsin, zamanın akışı içinde kendi varlığını tanımasını sağlar. Her nefis, kendi vicdanına bir göz atışta, kendi varlığının ikilik içindeki birliğini görür ki; biri bulan nefis, öbürü bulunan nefistir. Bulan kim, bulunan kimdir? Burada hayret verici bir vahdet (birlik) sırrı kendini gösterir. Kalb denilen şeyde işte nefsin bu birlik merkezidir. Yürek denilen cismanî kalb, bedendeki dolaşım sisteminin, sinirlerin ve adelelerin çeşitli dokularına sahip olduğu gibi; ruhanî kalb de böyle bir çalışma ve iletişim sisteminin merkezidir. Cismanî kalb nasıl periyodik hareketlerle sürekli olarak bir açılıp büzülme nöbetini tekrarlıyor ve cismanî hayat onun bu açılıp büzülmesi sayesinde sürüyor ve ona borçlu bulunuyorsa, ruhanî kalb de böyle bir manevî açılıp kapanmanın sürüp gitmesi içinde varlığını sürdürür. Manevî hayat bu bir anlık atışların merkezi olan vicdana borçlu olarak varlığını sürdürür. Her iki mânâsıyla hayatın kökü, kalbin temayüllerine ve atışlarına bağlı kalır. Cismanî kalbin açılıp büzülmesi, akciğerlerin havadan nefes alıp vermesinden görünüşte nasıl bir güç alıyorsa; iç dünyamızda ruhanî kalb de açılıp büzülmesinde "ruh-ı emrî" ile rahmâniyetin nefeslerinin yardımından feyz alır. Rahmânî nefeslerin çekilmesi bir büzülme, akışı ise bir genişleme ve ferahlama ifade eder. Buna ruh ilminde "kabz ve bast hal
i" adı verilir: "Allah
kabzeder, bast eder." (Bakara, 2/245) âyeti buna işaret eder. İnkıbazın inbisata
(büzülmenin genişlemeye) dönüştüğü vicdan ışıltıları ruhta bir haz ve ferahlık,
inbisatın inkıbaza dönüştüğü vicdan anları da ruhta bir elem ve
sıkıntı
doğurur. İnkıbaz, ruhî kalbin kendine dönüşü, duyduğu acı da bu dönüş içinde yok
oluştan azıcık tadışıdır. İnbisat ise kalbin, rahmânî nefeslere kavuşması,
aldığı haz ve lezzet de bu kavuşma içinde varoluşu tadışıdır. İlâhî kabz, insan
ruhuna bir önceki imdadı yutturup, asıl hasleti olan yokluğu tattırmak üzere,
kalbi kendine döndüren bir terk ve yöneltmedir. İlâhî bast ise, bunun aksine
kalbi kendinden alıp varlığı tattıran bir imdattır. Bunun içindir ki, insan
kendi kendine terk edildiği zaman pek ziyade kabz hâline dönüşür ve
acı duyar da kendisini her şey zanneden o azgın insan o anda Hak'dan azıcık bir
imdat almak için kıvrandıkça kıvranır. Hasılı hayat gerek dışta, gerek içte Hak
ile böyle sürekli bir alış veriş içindedir. İnkıbaz hâlinin sürüp
gitmesi bir
hastalık (melankoli) demek olduğu gibi inbisat hâlinin de sürüp gitmesi yine bir
hastalıktır. İnkıbaz-ı küllî de, inbisat-ı küllî de ölüm demektir. Biri boğar,
biri çatlatır. Sağlıklı hayat kalbdeki inkıbaz ve inbisatın nöbetleşe olarak
sürüp gitmesinde; kâh elem, kâh haz şeklinde durmadan değişmesindedir.
Geleceğe göre hikmet, ümitsizlik ile ümidin dengede durmasında, ümitle korku
arasında (beyne'l-havfi ve'r-reca) kurulan uyumdadır ve bu uyumun
sağlamlığındadır.
Hikmetin mastar mânâsı açıklanırken, isim anlamlarından birçoğu da bu arada
dolayısıyla anlatılmış oldu ki, bunların bir kısmına özel olarak, bir kısmına da
genel olarak hikmet adı verilir. Bundan dolayı sağlam bilgi, güzel huy, faydalı
sanat, herkesin faydasına olan hizmet, sebep ve s
ebebiyet, bir kötülüğü
önlemek veya bir iyiliği elde etmek için yapılan herhangi bir şey, ibret ve ders
almayı gerektiren herhangi bir söz ve nasihat, tuhaf bir şeyin sırrını anlamaya
yönelik çaba, peygamberlik, sağlam gelenekler, Allah'ın değişmez
kanunları,
Peygamber'in sünnetleri, şeriat, din, kitap, Kur'ân, İncil. İşte bunların her
biri hikmetin çeşitli mânâlarından birer tanesidir.
Mukatil'den rivayet olunuyor ki, "hikmet" Kur'ân'da dört türlü tefsir
edilir:
1- Kur'ân'ın öğütleri mânâsına ki, Bakara Sûresi'nde, "Ve Allah'ın size
indirdiği kitap ile size öğüt vermek için indirdiği hikmet..." (Bakara, 2/231)
bu mânâyadır.
2- Anlamak ve bilmek anlamına hikmet ki, "Andolsun ki, Biz Lokman'a hikmet
verdik." (Lokman, 31/12) âyetinde olduğu
gibi.
3- Nübüvvet (peygamberlik) mânâsına hikmet ki, "Gerçek şu ki, Biz İbrahim
soyuna kitap ve hikmet verdik." (Nisa, 4/54) ve
"Ve Allah Davud'a hükümdarlık ve hikmet verdi." (Bakara, 2/251) âyetlerinde
bu anlamadır.
4- İnce sırları ile Kur'ân demektir ki, "Rabbinin yoluna hikmetle davet et."
(Nahl, 16/125) ve yine bu âyetteki "Her kime hikmet verilmişse ona çok hayır
verilmiş demektir." bu anlamdadır.
Fahruddin Razî de bu dört mânânın, iyice araştırılınca "ilim" mânâsına
geldiğinin anlaşılacağını söylemiştir. İbnü Mes'ûd, Dahhâk ve daha başkalarından
bu âyette hikmetten muradın Kur'ân olduğu rivayet edilmiştir. Ayrıca Abdullah
İbnü Abbas'dan gelen bir rivayette, "Kur'ân'ın nâsih ve mensuhunu, muhkem ve
müteşabihini, mukaddem ve
muahharını bilmektir." diye; İbrahim, Ebu'l-Âliye ve
Katade'den, "Kur'ân anlayışı" diye; Hasen'den "Dinde takva = " diye; Rebî' b.
Enes'den "haşyet" diye tefsir edildiği de nakledilmektedir. Bunlar da daha
yukarıda kaydettiğimiz mânâlara eklenince toplamı yirmi dokuz çeşit
tefsire ulaşır. Bunların bir kısmı masdar, bir kısmı hasılı masdar, bir kısmı da
isim cinsinden kelimelerdir. Tariflerin bir kısmı ilme, bir kısmı amele, bir
kısmı da her ikisine birden raci olduğundan buraya kadar yapılan açıklamalar
da kısmen
tarife, kısmen misale ait olmak üzere tariflerin toplamından üç farklı tefsir
şekli çıkar:
1- Faydalı amele götüren bilgi,
2- Bilgiye dayalı olarak ortaya konan faydalı amel,
3- İlimde ve amelde ihkâm (sağlamlık).
Bir başka deyişle, sözde ve işte isabet veya ilim ve fıkıh mânâlarıdır. Bu
mânâlar birbirlerinin yakını ve gerekçeleri durumundadırlar, hikmeti bunlardan
birine mahsus kılmaya hiçbir ipucu yoktur. "Lâm"ın ahde hamledilmesi ile
hikmetin, nübüvvet ve Kur'ân mânâları iht
imal dahilinde, ve , yani
"dilediğine..." ve "çok hayır" gibi ifadeler buna bir ipucu gibi ise de âyetin
gerek
yukarısı ile bağlantısı, gerekse "bunu üstün akıllılardan başkası anlamaz"
şeklindeki sonucu ve ayrıca bunun kesbî ilimlere de işarette bulunması, genel
anlamda hikmet cinsinden olan herşeyi kapsamı içine aldığında şüphe ve tereddüde
yer kalmaz. Tefsir ilminde otorite sayılan âlimlerin tercihleri, bu üç mânâdan
mastar veya hasılı mastar olarak hiçbirine tahsis etmeden tefsir etmişlerdir.
"Çok
hayır"
diye övgüye layık kılmaktan da anlaşılacağı gibi, yukarıda açıkladığımız şekilde
çok hayır, ancak ilimle amelin birleşmesinden doğar. Kötülüğü önlemek, iyiliği
elde etmek şeklindeki esas anlamının bilfiil gerçekleşmesi de buna bağlıdır. Her
çeşit hikmet
Allah'ın ihsanıdır, fakat "çok hayır" kâmil hikmettedir. Ekmel hikmet de "hayr-ı
kül"dür.