Sevgililer günü için güzel sözler arıyordu. Sahafları dolaştı gün boyu. Kitapların sayfalarını çevirdi. Ama bir şey bulamadı. Belki vardı da o bulamadı. Bakışları hüzünlü ayrıldı sahaflardan. Vardı elbette. Bazı kitaplar vardı sevgiden söz eden. Lakin bunlar sıradan sözlerdi. İçi boş olan ama kabuğu cilalı laflar yani.
Evet hüzünlüydü. Sevgilisine göndereceği bir söz yok muydu bu âlemde. Kimse şöyle kalbinden akan bir söz doldurmamış mıydı kelime ve cümle kadehlerine. İçince insanı iliklerine kadar doyuran. Şehevi sözler, öpücükler falan filan bunların hepsi derin sevginin, gerçek muhabbetin gerisinde şeylerdi. Bitik insanların şiarı. Bir sevgi ki köklü. Onun meyveleri maverada olmalıydı. "Sonsuza dek seni seveceğim" diyen bir insan arıyordu. Ama bu sevginin toprağı sağlam olmalı ve kalbe güç ve gıda vermeliydi.
O gün evine üzgün geldi. Damarını titretecek, kanını alevlendirecek ve onu engin okyanuslara yelken açtıracak bir söz, bir tek cümle yok muydu bu âlemde.
Sevmek, muhabbet etmek kötü bir şey miydi de böyle suni sözlerle anlatılıyordu ve uçsuz bucaksız sevgiler kesik hırıltılı kelimelerle terennüm edilmeye çalışılıyordu. Evet, bir ney sesi duymak istiyordu o. Uzun bir soluk duymak istiyordu.
O gün interneti açtı işte. Sörf yapmaya başladı orada. Birkaç kelime düşer miydi avuçlarına. Eğer düşerse gün sonunda güzel bir teselli ve sıkıntılarına denk düşen bir armağan olacaktı bu.
Sörf yapmaya devam etti. Bitevi siteden siteye geçiyordu. Heyhat hepsinde o resimler ve yine o bedeni hazlara sevkeden sevgi sözcükleri vardı. Bunlarla kurulan yuvalar nasıl olur da ebedi hayatta da devam ederdi. Ömrü çok kısa olan bu birliktelikler kalplerden kalplere kurulmuş köprülerden, kameriyelerden, duvarlardan, yıldızlardan oluşmadığı için bu kâinat bu dünya köhne ve çürük idi. Onu bir öfke kıvılcımı yakıp kül ederdi. Bir nefsanî hal ve keyfiyet zelzeleye tutulmuş gibi yıkar yokluğa savururdu.
Evet, onun istediği sevgi ebedi kaynaklı ve ebedi meyveli, ebedi yükselişli, sonsuz düşlü, sınırsız hülyalı, bitimsiz zevk ve neşeli olmalıydı.
Bir sevgi ki sonsuzda noktalanmıyor ve ebediyete ürün vermiyor ve o iklimde dal budak salmıyor ona sevgi denmezdi. O bir alış veriş; acemi ve bencilce bir alış veriş ve basit bir mübadeleden başka bir şey değildi. Arz ve talep küflü birer meta içindi. Evet, Pazar, et pazarı, satılanlarda hırıltılar, zavallıca serenatlar ve içi boş hal ve keyfiyetlerdi. Bir yığın yalandı o pazarda satılan. Eda yalan seda yalan, yürüyüş yalan, endam bile yalan ve sahteydi. Duruş, konuşma, bakış, gülüşler hep boya ve plastikti bu pazarda.
Ya sahte olmayanı yok muydu bu sevginin. İşte öyle bir pazara çeken cümleleri arıyordu o. O çarşıya sevk eden kelimeleri ve paragrafları arıyordu. Sevgilisiyle arasında ebedi bir bağ oluşturacak ve onunla kabirde, mizanda, haşirde sıratta beraber olmaya özendirecek sözler cümleler ve kelimeler. Böyle bir söz var mıydı? Varsa neredeydi?
İşte sörfüne devam ediyordu.
"Sevginin kanatları insanı uçurur" diye bir söz okudu. Nerede, dedi dudakları. Nereye uçurur. Menzili olmayan bir uçuş bana göre anlamsız ve kaos yüklü bir uçuştur. Hedefsiz bir yürüyüş gibi. Belli belirsiz adımlarla gidilen ve çıkılan bir yolculuk gibi.
Bir yerde "Sev ki ben de seni seveyim" gibi bir söz okudu. Ne dedi? Bu ne kötü alış veriştir böyle. Al gülümü ver gülümü, gibi bir şey. Menfaat kokusu dokusu taşıyan cümleler.
"Aşkımız sonsuza dek sürecek" diye bir söz vardı bir yerde. Bu biraz iyiydi. Ama neden, dedi. Nasıl dedi. Niçin dedi. Anlamsız bir söz. Sebep yok çünkü. Neden seveceğim onu sonsuza dek. Sebep nedir. Cevapları yoktu hiç birinin.
Altı boş sözler bunlar. Bir adım öteye gidemeyen kavi olmayan, güçlü olmayan iyi yontulmamış, ya da madeni çok kötü oklar gibi.
Çıktığı yay sanki gerilmiş mi. O da eğiri büğrü ve zavallıca bir şeyden yapılanmış. Evet, "paslı bir yüreğin sevgisi de paslıdır, aşkı da yaslıdır" dedi kendi kendine. Bak bu söz bile bunlardan üstündü. Bırak şimdi şımarık düşünmeyi, dedi kendi kendine. Devam et ve bu sevgi kaynağını bul. Bir ara fgulen.com diye bir siteye rastladı. Üstünde güzel resimler vardı. Eskiden beri merak ederdi bu insanın düşüncelerini. Acaba sevgi hakkında ne diyordu. Diğer konularda gayet oturaklı sözleri vardı. Birkaç sefer medyada dinlemişti. Samimi cümlelerine rastlamıştı. Ama bu sevgi meselesinde onun (hoca olduğu için) günah diyeceği belliydi. Evet, bu korku ile ürküntü ile siteye daldı. Dalış o dalış. Okuduğu cümlelerle halden hale geçmeye başladı. Yüzü utancından kıpkırmızı olmuştu. Bir süre önce düşündüğü düşünceler kırılıp dökülmüş, hazan yaprakları gibi fikir ve hayal dallarından düşmüş onun yerini taze filizler almıştı. Aman Allah'ım. Bir hoca sevgiye günah demiyordu. Onu kalplerde mayalanan bir ümit ve ötelere yükselten bir refref olarak görüyordu.
Aşk, deyince "aman ha" diyenleri çok duymuştu. Onun için asla sevgiden büyüklerin yanında söz etmiyordu. Ama şimdi bir sevgi fırtınasına tutulmuş gidiyordu işte.
"Sevgi, dünyaya gelen her varlıkta en esaslı bir unsur, en parlak bir nur, en büyük bir kuvvettir ve bu kuvvetin yeryüzünde yenemeyeceği hiçbir hasım yoktur. Sevgi evvelâ bütünleşebildiği her ruhu yükseltir ve ötelere hazırlar. Sonra da bu ruhlar sonsuzluk adına doyup duydukları şeyleri bütün gönüllere hâkim kılmanın kavgasını vermeye başlarlar. Bu yolda ölür ölür dirilir; ölürken "sevgi" der ölür, dirilirken de sevgi soluklarıyla dirilirler.
Güneşin çehresinde sevginin izleri vardır. Sular buhar buhar o sevgiye doğru yükselir; yukarılarda damlalaşan su habbecikleri, o sevginin kanatlarıyla kanatlanır ve naralar atarak baş aşağı toprağın bağrına inerler. Güller, çiçekler sevgiyle gerilir ve gelip geçenlere tebessümler yağdırırlar. Yaprakların bağrına taht kuran jaleler, durmadan çevrelerine sevgi dolu gamzeler çakar ve sevgiyle raks ederler. Koyun, kuzu sevgiyle meleşir ve birleşir; kuşlar ve kuşçuklar sevgiyle cıvıldaşırlar ve sevgi koroları teşkil ederler.
Her varlık, kâinattaki yeri itibarıyla bu geniş sevginin bir yanını, parlak bir senfonizma ile seslendirmekte, irâdî ve gayr-i irâdî, varlığın sînesindeki derin aşk ve muhabbeti göstermeye çalışmaktadır." cümlelerini okudu. Sevgiyi böylesine güzel tarif eden değil hocaya hiçbir yazara rastlamamıştı şimdiye dek. Kalbinde bir şeyler oluyordu.
"Muhabbet rahlesi önünde diz çöküp ömrünü sevgi meşk etmeye adamış talihliler, hiçbir zaman sözlüklerinde, kine, nefrete, gayza, komploya yer vermemiş ve ölümleri pahasına da olsa düşmanlığa başvurmamışlardır; vurmazlar da. Onların muhabbetle iki büklüm olmuş boyunları her zaman sevgiye selam durmuş ve sevgiden başkasına kıyam etmemiştir. Hele onlar birer sevgi küheylanı gibi şahlandıklarında, düşmanlık duygusu saklanacak in aramaya durmuş; nefret, gayzından çatlamış; kin, öldüren bir yutkunmaya dönüşmüş ve komplo gelip sahibinin boynuna dolanmıştır." cümleleri daha da hayretine mucip oldu. Bu sevgi rahle-i tedrisi de neydi. Bu bir mektep miydi? Evet, sevgiyi bir mektep olarak görüyordu Fethullah Gülen. Sevgi okulu. Heyhat dedi kendi kendine. Sevginin okulu olmasını arzulayan bir yüreğin nasıl sevdiğini ve nasıl bir sevgi okyanusu taşıdığını idrak etmeye çalıştı ama buna muktedir olamadı. Bu düşüncenin ötesinde bir yürek erginliği ve kalp vüsati ve sınırsızlığıydı. Bunu akılla kavramak mümkün değildi.
"İnsanı, insan olduğu için sevmek ve saygılı olmak; Yaratıcıya saygılı olmanın ifadesidir. Yoksa kendi gibi düşünenleri sevmek ve saymak, samimi ve insanca bir sevgi ve saygı değil, bir bencillik ve insanın kendi kendini putlaştırması demektir. Hele hele, temel düşünce ve tasavvurda, aynı çizgide olup da, tıpatıp bizim gibi düşünmeyenleri horlama ve hakir görme bir mürüvvetsizlik ve hodgamlıktır." cümleleriyle mest oldu. Bu cümleler şimdiye dek hiç rastlamadığı cinsten bir güzelliğe ve özlülüğe sahipti.
Evet, insanın sevgi derken enesini ve egosunu öne sürmesi ne kadar kötü bir şeydi. Bir de bunu sevgi, diye yutturmaya çalışmak enayileri aldatmak için söylenen sözlerden ibaretti. Buna kanan var mıdır şu âlemde bilemem.
Ama zannetmiyorum, dedi içinden. Evet, sevgi bir güzellik, bir kendini başkasına feda etmekti. Bir fedakârlık bir digergamlıktı. Yani ben seni kalbime koydum. Ve kendimi senin yoluna adadım. Ebediyen de senin için her şeyimi feda etmeye hazırım, demekti sevginin manası. Bu ne müthiş bir iç dekoru ve bir sevgi panoraması ve ümit tablosuydu Ya Rabbi.
Şimdiye dek korkak parmak uçları niçin tuşlara basıp bu siteye yönelmemiş ve kalbi niçin biraz cesaret deyip girmemişti bu iç açıcı, efsunkâr iklime… İşte sözler, dedi dudakları. Her kelimesi ve cümlesi ebedi bir neye benziyor. Uzun soluklu, içten ve samimi. Gerçek sevgiyi, adam gibi sevmeyi işaret eden cümleler.
Ardından şu cümleler bir evvelki sözleri tamamlar mahiyette ruhuna bir bengisu gibi aktı.
"Onun içindir ki, "ebed-müddet" var olmayı düşünen herkes, mutlaka başkalarını da kurtarıp kucaklamayı ülkü edinmelidir ki, ebediyet yolunda kurtarıp kucakladığı herkes tarafından da kucaklanabilsin. Bunun aksine, kendi kurtuluşlarını başkalarını yıkma üzerine bina eden bencil, haris ve merhametsiz ruhlar, sevmedikleri gibi sevilmemişler ve her kesim tarafından istiskal edilegelmişlerdir. Ayrıca, yararlı insanın yararı herkesten evvel kendine, zararlı insanın zararı da kendinedir. Tabiatında yararlı olma cevheri bulunan bir insan, tabiat ve karakterini sergileyip gönlünün diliyle kendini ifade ettiği her yerde, granitler gibi en sert gönüllerde bile taht kurabilmiş ve herkesin "vird-i zebânı" olagelmiştir." cümleleriyle tekrar mest oldu ve hayrete düştü. Ebedi var olmaktı sevgi. Ona ermek de ebedi var olmanın rükünlerini şartlarını yaşamakla olur. Yani sevmek, sevdiğiyle birlikte ebedi bir yola girmek. Kol kola omuz omuza. Onun düştüğü yerde elinden tutmak ve kaldırmak. Bırakıp gitmek değil.
Evet, işte aradığı sevgi cümleleriydi bunlar. Köksüz değildi. Göksüz değildi. Evet, buudu, boyutu alabildiğine geniş ve sınırsız idi. Bu sevgi sözcükleri ve cümleleri içinde insan Atlas Okyanusu'nda Büyük Okyanus'ta, Hind Okyanusu'nda yüzer gibi yüzüyor ve mest ü hayran olup kendinden geçiyordu. Bazen bu yüzmeler yetmiyor kendinin zaman ve mekân ötesine doğru çekildiğini duyuyor ve adeta bunu yaşıyordu. İnsanı sevmenin neler yaptıracağını, bir kalbi nasıl bedevilikten medeniliğe çekebileceğini öğreniyor ve böylece ötelere doğru kanatlanıyor. Acaba ötelerde maverada da bu sevgili için bir şeyler yapmam imkânı var mı? Fedakârlıkta bulunmam mümkün mü, diye düşünüyordu.
Böyle bir iksir içiyordu işte. Böyle tiryak yudumluyordu bu Sevgililer Günü'nün arefesinde.
Gözleri buharlaşmış gibi yaşarıyor, bakışları uhrevileşmiş gibi derinleşiyordu. Kalktı aynaya baktı. Zülüfleri alnına düşmüştü. Sevgilisi onun bu halini pek severdi. Elleriyle daha da dağıtırdı saçlarını. O da ona bakar gülümserdi. İşte şimdi bu dağınık zülüflerini sanki F. Gülen taramıştı. Arkaya doğru saçlarını tatlı bir kavisle yatırmış. Böyle dağınık ve derbeder olma. Sevginin gücü çok fazladır ve insanı ebedi bir pehlivan yapar. Yeter ki sev, diyordu.
Ardından Allah sevgisiyle ilgili şeyler okudu. Baktı ki asıl sevginin Allah sevgisi olduğunu idrak etti. Evet dedi. İşte bu. Kök salacak ebedi bir toprak ve sarsılmaz bir zemin. Meyveleri yok olmayacak bir iklim. Güneşi suyu havası ebedi olan bir güzellikler diyarı ve asıl sevgilinin sunduğu iksir ve tiryak ve ebedi mutluluk ve saadet yurdu.
"Mecazî muhabbet çocukları sokak sokak dolaşır, sevgiciklerinin dellâllığını yapar; rast geldiklerine dert yanar; mecnun gibi davranır ve sevdiklerini dillere düşürürler. Hak âşıkları gürültüsüz ve içtendirler; başlarını O'nun eşiğine kor, içlerini O'na döker ve yer yer kendilerinden geçerler; ama kat'iyen sırlarını fâş etmezler. Ellerini-ayaklarını, gözlerini-kulaklarını, dillerini-dudaklarını O'nun emrine verir; kalpleriyle hep sıfât-ı sübhâniye matla'larında dolaşırlar. O'nun ziyâ-i vücudu karşısında âdeta erir ve bir muhabbet fânisi haline gelirler: Duydukça daha derinden O'nu, yanarlar cayır cayır; yandıkça "daha!" derler. Yudumlarlar kâse kâse aşk şarabını; kandıkça "daha!" derler. Neler duyar neler hissederler gönüllerinin tepelerinde; duydukça "daha!" derler. Doymazlar bir türlü sevgiye; sever-sevilirler, "daha!" derler. Onlar "daha" dedikçe Hazreti Mahbub da onlara perdeler aralar, basiretlerine görülmedik şeyler sunar ve ruhlarına ne sırlar ne sırlar duyurur. Artık onlar duyarlarsa her zaman O'nu duyarlar, severlerse hep O'nu severler, düşünürlerse O'nu düşünürler ve her şeyde O'nun cemalinden, tasavvurları aşkın cilveler temâşâ ederler. An olur bütün bütün kendi havl ve kuvvetlerinden uzaklaşarak iradelerini O'nun iradesine bağlar, temayülleriyle O'nun isteklerinde erir ve bu yüce payeyi de O'nu gönülden sevip sevdirmeyle, bilip bildirmeyle değerlendirirler. Sevgilerini O'na itaatle seslendirir, aşklarını O'na vefa ve sadakatle dillendirir ve kalplerinin kapılarını ağyar düşüncesine karşı sürgü sürgü üstüne öyle bir sürgülerler ki giremez artık başka hayal o beyt-i ma'mura. Onlar bütün benlikleriyle Hakk'a nazırdırlar ve O'nu takdir ve tebcilleri de kendi idrak ufuklarını çok çok aşkındır. Bunun yanında, böyle bir vefaya Hakk'ın teveccüh buyuracağına da ümitleri tamdır. Öyle ki, Hak nezdindeki yerlerini kendi nezdlerinde Hakk'a tahsis ettikleri yerle irtibatlı görür ve O'nun karşısında her zaman dimdik durmaya çalışırlar." cümleleri gerçi mecazi sevgiyi yok ediyordu bir parça ama.. İçinden hepsini kucaklayan ve hepsini insanın eteklerine boşaltan bir ikramı vardı. Bir alıyor bin veriyordu… Evet, işte mübadele buydu. Bu mübadele sevgililer arasında da böyle olmalıydı. Belki onun kalbini alıyordu ama onun yerine Allah için sevmeyi koyuyordu. Yani aldığı bir mecazi yürek yerine koyduğu ise ebedi ve sonsuz bir gönüldü… Allah için sevmek, dedi dudakları. Evet dedi. Tekrar kaktı masasından. İyice heyecanlanmıştı. Cennette meyve veren bir izdivaç, dedi. Evet, Tuğba dallarıyla örülen bir yuva. Ve meleklere eş değerli çocuklar belki huri, gılman edalı ve sedalı yavrular, dedi ve sevinç ile pencereden dışarıya baktı.
Ağaçlar kuşlar güneş gök kesiti ve otlar, çimenler her şey ona sanki gülümsüyordu. Bu sevgi kâinatın mayasında var, diyordu her biri… Evet, karşı dağlarda bir ışık gördü. Çok uzakta ama zirvede bir ışıktı bu. Sanki şu an hayatının zirvesini yaşıyordu. Kalbini zümrüt tepelerinde dolaşıyormuş gibi bir haletle girdi.
Gözlerinde birkaç damla yaş birikti. Böylesine bir sevgi ona fazla mı gelmişti. Bazen mutluluktan insan kalbi duruverirmiş, derler. Aman öyle olmasın, dedi. Daha birkaç cümle vardı. Onları okumalıydı. Kalbine dokumalıydı.
Sevgilisini düşündü. Onu ötelerde bir mahbup gibi görmeye başladı. Dört kanatlı bir melek gibi. Kuracakları yuvanın kokusu da sanki cennet ıtırlarından süzülmüş ve bu iklime yayılmış gibiydi. Onu bu günden duyuyor ve hissediyordu.
"Allah sevgisi her şeyin başı ve bütün sevgilerin de en saf, en duru kaynağıdır. Hep O'ndan akar gelir, akıp gelecekse sinelerimize şefkat ve muhabbet. O'nunla olan alâkamız sayesinde güçlenip pekişecektir her türlü insanî münasebet. Allah sevgisi bizim dinimiz-imanımız, odur cesetlerde canımız. Yaşadığımızda hep onunla yaşadık. Günümüzde de eğer yaşamayı düşünüyorsak ancak onunla yaşayabiliriz. Varlığın özü, esası O'nun sevgisidir; neticesi de Cennet şeklinde o ilâhî muhabbetin bir açılımı. O sevgiye bağlı yaratmıştır yarattığı her şeyi ve sevilme zevk-i ruhanîsine raptetmiştir varlık ve insanlarla münasebetini."
"Muhabbetin tecellî alanı ruhtur; biz onu nereye ve neye yönlendirirsek yönlendirelim o hep Allah'a müteveccihtir; kalpteki dağılma ve kesrette boğulmaların ızdırabı ise bize ait, bize râcidir. Her şeye karşı duyduğumuz ve duyacağımız sevgi ve alâkayı tamamen O'na bağlayıp aşk u muhabbeti gerçek değerine ulaştırabildiğimiz takdirde, hem değişik dağınıklıklara düşmekten kurtulacak hem de dış yüzleri itibarıyla sevilip alâka duyulan şeylerden ötürü şirke düşmemiş olacağız; olacak ve bütün varlığa karşı muhabbet ve münasebetlerimizde doğru yolda yürüyenler gibi kalacağız." cümleleri içinden sevgisine el eder gibiydi şimdi. Bak bak, gel nasıl bir kaynak buldum gel. Sen de iç, dol ve doy, der gibi el ediyordu bu cümleler içinden sevgilisine. Şu an sevgisi de ona gülümser gibiydi. İşte benim de istediğim bu ebedi beraberlik ve hak namına atılmış adım. Yoksa yarı yolda biten sevgi, bir süre sonra kötü kelimelere dönen sevgi sözcükleri ve yüzümde kırışıklıklar oluşunca ve belim bükülünce bitiverecek olan aşk değil benim istediğim. Beni saracak ebedi bir kol. Ve beni bağrına yaslayacak Allah için atan bir kalbin sahibi ve ebedi sevecek bir gönül. İşte benim senden istediğim de bu, der gibi tebessüm ediyordu.
İnternetten çıkıp bilgisayarını kapadığında sanki yepyeni bir dünyaya doğmuş gibiydi. Artık bütün siteleri silip sadece bu siteyi bırakmak istiyordu bilgisayarında. Aldanmamak için, bir daha yoldan sapmamak için. Sevgi yolundan ayrılmamak için. Sahte sevgililere kanmamak için. Yürek odaklı olmayanların, nefsin ve bedenin sesine kulak veren sevgilerin iklimine yakıcı ve bunaltıcı atmosferine girmemek için bütün siteleri silmek ve tek fgulen.com'u bırakmak istiyordu. Gülümsedi ve pencereye gitti. Başını mavi boyalı çerçeveye dayadı uzaklara daldı. Tatlı bir meltem yüzünü okşuyordu. Bu acaba onun parmakları ve gül kokulu avuçları mıydı? Esiri dokunuşlar onu gerçek sevgiliye taşıdı.