ANAYASAL GELECEK?
Antiemperyalist bir direncin “istiklâl-i tam” yolunda elde ettiği ulusal egemenlik erkinin; kişisel veya zümresel özlemlere terki için siyasal rüzgârlar estirilmektedir.“Anayasa’nın değiştirilmesi önerilemeyen” maddelerine yönelik tavırlar da, Cumhuriyet ve devrim bilincini yıkma pahasına sürdürülmektedir.
Ertuğrul KAZANCI / Eğitimci-Hukukçu
1982 Anayasa’sının maddelerinde değişiklik yapan halk oylamasının sonuçları; demokratik hak ve özgürlüklerle, hukuksal kazanımlar açısından “yok” hükmündedir. Demokrasilerde güvence sayılan yargısal bağımsızlık, son değişiklikle yürütme erkinin etki alanına girmiştir. Anayasa mahkemesi başta olmak üzere “HSYK” ve yüksek yargı organlarındaki diğer yapılanmalar, siyasal iktidar lehine müdahale zeminleri yaratmıştır.
12 Eylül 1980 darbecilerinin yargılanması yönünde emredici düzenlemeden yoksun, kamu görevlilerini grevsiz sendikacılığa tutsak eden ve sosyal hakları içeriksiz yineleyen dizine, yenilerini ekleme tasarımları yapılmaktadır. Anayasa’nın;“Değiştirilmesi önerilemeyen maddeleri” açısından Cumhuriyet ve devrim ilkelerini geri çekecek adımların atılması, artık kuvvetli olasılıktır.“Başkanlık” sistemi de hazırlıklara koşut olarak öne çıkarılmaktadır.
Neler oldu? :
Cumhuriyet ve devrim ilkelerinden ödün vermenin yarışmalara dönüştüğüne yakın tarih tanıklık etti. Karşıdevrimin 1946’lardan beri ilerleyen bozguncu becerileri, kitlede alabildiğince yer etti. Halkçı-devletçi duruş yadsınarak; bireyciliğe dönük ve toplumsal yarar sağlamayan bir zihniyet ülkede etken oldu. “Bir lokma, bir hırka” telkinleriyle insanlara boyun eğiciliği öğreten ama kendilerine dünya nimetlerini armağan sayanlar, kârlı çıktılar
Diğer yandan, sömürülmeye karşıt tavır alamayanları sürekli; “Aldatılmış, yanıltılmış ve masum” nitelemesiyle koruyuculuğa alan “safdil” bir sosyal bakış da halkı “kısmen” zihinsel tembelliğe itti. Bilinçlenmenin öz çabasında güçsüz kalan halk;“İyiyi, kötüden ayırt edebilmenin” bir gerek olduğu ivmesinden uzakta kaldı. Böylece de yığınsal sorumsuzluk aldı, yürüdü. Örneğin;1945 yılında “Çiftçiyi Topraklandırma Yasasıyla” birlikte muhalefete geçen “mütegallibenin”,parti kurarak 14 Mayıs 1950’de az topraklı veya topraksız seçmenlerce iktidar edilmesi yaşanmadı mı? Hanedanlığa, hilâfete biat istemleri, “hurafe ve safsatalarla” yeniden ortam bulmadılar mı? Emperyalistlerle aynı saldırgan paktlarda saf tutulma politikasına, ne denli yurttaş tepkisi verildi?
Anlaşılanı odur ki;
Cumhuriyetçi düşünce ve devrimci ödünsüzlük, bir kısım halkımızda yeterli “algılama” bulamamıştır. Kamusal yarar karşıtlarınca etkilenenlerin gözleri önünde; siyasal, sosyal ve ekonomik boyutlu kötücül gelişmelerle birlikte, ülkeye zararlı Anayasal değişikliklerin olması hiç de şaşırtıcı değildir. Ama tüm bu saptamalara karşın o bir kısım halkın; gerçekleri sezeceğine tükenmez umutlarla bakmaktayız. Çünkü mayasında; sadelikle dolu temiz bir “cevher” bulunmaktadır.
Şimdi yeni bir Anayasal “tertip” taslağı üzerinde deneme söylevleri verilmekte, yandaş medya kanalıyla da gidişat kotarılmaktadır. Devletin kurucusu Atatürk’ün kesinlikle uygun görmediği “Başkanlık” sistemi, geleceğe ilişkin sunulmaktadır. Önce kendi geçmişlerini yadsımanın “trajik” örneklerini sergileyen liberallerin başı çektiği karşıdevrimci cenah;“Önümüzdeki Anayasal değişikliklerde, Atatürk’ün etki ve varlığının kaldırılmasını” önermektedirler. Ayırımcılarla, teokratik odaklar da kendilerine eşlik etmektedirler. Devletin şekli, bölünmezliği, resmi dili, başkenti,bayrağı ve marşını içeren ayrıca; “Laik,demokratik ve Atatürk ulusalcılığına bağlı sosyal hukuk devleti” niteliklerini kapsayan ve ; “Değiştirilmesi önerilemeyen” maddeler tartışmaya açılmaktadır.Bilinir amaçlar,güya “demokratik çok seslilik” altında icra edilmektedir.
“Demokratik hak ve özgürlükleri” dillerinden düşürmeyen karşıdevrimci cenah, içtensiz ve ciddiyetten yoksundur. Kuvvetler ayrılığının esas tutularak yargısal erkin güvence altına alındığı, ilerici ve toplumcu öğelerin benimsendiği, yönetenle yönetilen ilişkilerinin hukukun üstünlüğüne göre düzenlendiği1961 Anayasa’sını niçin savunmadıkları sorgulanmalıdır. Asıl erekleri;“12 Mart1971” döneminde dile getirilmeye başlanan;“1961 Anayasası’na şal atılmalıdır, çünkü lükstür” yaklaşımından ötede olmayanlar, elbette bu savunuyu yapamazlar.
Devletin esas işlevini sağlayacak organları belirleyerek görev dağılımı yapan; bireyle devlet ve bireyle birey arasındaki ilişkileri düzenleyen, haklarla özgürlükleri koruyan ve hukuksal hiyerarşinin en üstü olan Anayasalar, ülkeler için yaşamsaldır. Antiemperyalist ihtilâlin öncüsü bir halkın “tam bağımsızlık” yolunda elde ettiği; ulusal egemenlik erki, evrensel derinlikli uygarca atılımlar ve nihayet “üniter” devlet kavramını Anayasal “nirengi” olmaktan çıkarılma planı, asla düşünsel dirlik ve esenlik kuramayacaktır.
Sonuç:
Cumhuriyetçilerin, demokratik devrimci yolda yurtsever uğraşlarını sürdürmeleri, günümüz ve gelecek için devredilemez bir sorumluluktur. Bu ülkenin bir kısım halkı bile; aymazlık ve umursamazlık içinde olamaz. Çünkü emperyalizme karşı tüm “mazlumlara” önderlik ettikten sonra, insanlığın önünü; çağcıllık, bilimsellik ve halkçılıkla aşan “Kemalist” devrime dayanak olmuş bir ulus, her şeye karşın kendi yapıtını asla “ret ve inkâr” edemez.
ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE DERNEĞİ
İZMİT ŞUBESİ