6.GRUP İÇİN SON MEKTUP (VEDA/YAS )

40 views
Skip to first unread message

mustafa Koroglu

unread,
Jul 14, 2015, 6:53:39 AM7/14/15
to abem-2014-...@googlegroups.com

Vedaların ilmini yapmış biriyim ben. Hatta “Hoş geldin” demeyi veda etmek için sevdiğim bile söylenebilir. Bu yüzden bu mektup bir Veda/yas mektubudur aynı zamanda.

Yapmakta olduğum meslek, yani Avukatlık gerçek anlamı ile bir dönüşüm yaşayacak ve karmaşıklaşan bu düzen içinde olması gereken basitliğe(özgürlüğe) kavuşacaksa bu ancak ve büyük oranda yeni katılacak olanlarla mümkün kılınacaktı bana göre. Bu inanç beni hayal kurmaya ve peşinden gitmeye itti böylece. İşte benim staj kurulunda bulunmam bu hayalin sonucu olup hayallerim uğruna çılgınca paraladım kendimi. Kibirli biri değilim ama tevazu gösterecek de değilim; Danışmanlık denilen şeyi bu Baronun tarihinde kimsenin yapmadığı bir şekilde yaptım ben. Olması gerektiği şekilde yaptım ve yoruldum elbette.


 Aslında sizinle yaşananların bir “rüya” olmasını ve bu mektubun adının “ Bir Rüya İçinAğıt ” konulmasını çok isterdim. Ama olmadı bu yüzden kesin bi kelime olan“elveda” (  kimse “hoşçakal!” demezdi sevdiğine / kesin bir kelime kullanırdı:“elveda!”) denilerek yapılan bir vedadan sonra oturdum size son bir hikâye anlattım.Söylediklerim, anlattıklarım sizi hep kovalasın, bu hikâye kulaklarınızda ömür boyu çınlasın diye.


Aklımdan geçen birçok şeyi size mektup yazar gibi düşündüğümü ve adınızı eklediğimi her sorunun ardına, biliyor musunuz? İçimdeki geçmeyen sanrıyı biraz olsun dindirecek mi şimdi yazdıklarım. Neden sizinle bu kadar çok uğraştığımı merak ettiniz belki de ki bir kısmını anlattım size son buluşmamızda. Öyle ki nerdeyse hepiniz çoğu zaman “derdin ne? Ne istiyorsun benden/bizden?” dercesine bakıyordunuz ya o bakışlar karşısında asıl çaresiz olan bendim belki de. Bu yüzden size ne istediğimi değil kim olduğumu anlatmaya niyetlendim. Elbette bunu yapacağım ama kendi dilimce.


Ben Mustafa,


7 yaşına kadar adı Tarık’ken sonradan Mustafa olan Mustafa. Yani adının karşısında her anlamı ile “seçilmiş” yazan, neden seçildiğimi bulmalıydım. Çıktığım“yol”un başında, yanıma mektup’u alırken biliyordum işimin daha da zor olacağını.

Bu yüzden anlatırım,yazarak anlatırım. Kimse bilmez nedendiye ama mektubu yalnız muhataplarına yazarım.

Cam-ı Cem’i yaşarım bedelidir öğrenmiş olmanın yine deAsya İlyas’ı seçmediyse suçu biraz da soru da ararım.

Çok soru sorarım, Çünkü inanırım ki altında bir noktanınolduğu çengele takılıdır hakikatim.Sanırım biraz da bu yüzden Mehmet AkifERSOY’un adı olmayan tek şiirini kendime yakın tutarım.


İpek mi Deniz mi? diye sorarım, verdiğim yanıt, belki detek doğru yanıtım lakin Schubert’in öldüğü sene bestelediği “doppelganger” gibiruhumu böldüğüm yerde ararım.


İnanırım ki bir harfin(ş) ölçüsüdür sır kelimenin göğsünde asılı duran, o yüzden o harfle dayanırım hudutlarına vardığım kalplerin kapılarına. Önce sukunetle çalarım kapıyı, açmazlarsa vurup girmekten imtina bile etmedim asla. “Kökü toprakta karayemiş fidanı gibi direndim/ dimdik onurla” der ve ne olacak ki en fazla kapıyı çarpacaklar yüzüme diye geçiririm içimden. Kaldı ki farkında olmasalar da biz çoktan çarpışırdık bile karşımdakiyle.


Siz bana dokundunuz, ben size çarptım. Artık bir trafik kazası var aramızda. Çarpıştık ve kafamız gözümüz yarıldı, kemikleri bırakın kalplerimiz bile kırıldı çoğu zaman,kırılacak da, yüreklerimizi alçıya alsalar nafile, o alçı üzerine hep olduğu gibi adlarımız yazılacak, kan aranacak çok kan kaybedenlerimiz için, belki aranan kan bulunamayacak, bulunmadığı için birileri ölecek aramızdan, kusur oranlarımıza dikkat kesilecek bazıları; ben hep kontrollüydüm, sen dikkatsiz geldin diyecekler, kimi zararı tazmin etmek isteyecek, kimi alacağı varsa kalbine yazacak Yeditepe İstanbul’dan Yusuf’un dediği gibi. Zira aşkın da sevginin de kar-zarar defteri yok, alacağı olan hep kalbine yazacak.


Hep soruldu bana bu ve birçoğunuz merak etti nasıl bu kadar bölünebildiğimi, her yere yetiştiğimi ve herkese dokunduğumun izahı istendi merakla. Oysa çok bir şey değildi yaptığım;40 yıllık bir ömrü sadece“yaşamak” la geçmiş bir adam olan ve “ Hiçbir kararımı insan aklının tek bir doğrusu üzerinden vermiyorum. tek kaynağım yaşamı okumak ve her an yeniden anlamaya, görmeye, anlatmaya çalışmak. Böyle olunca sürekli heyecan ve umut, motivasyon içinde yaşamaya, emek vermeye gücüm ve isteğim oluyor” diyen Victor ANANİAS gibi yaşamı okumayı bildim sadece. Sadece 2’ye bölündüm,varolduğum andan bu yana olduğum gibi. Ruhumdaki karanlık ve aydınlık, Lacan’ın ortadan ikiye ayrılmış insan diye tanımladığı,hep yanımda taşıdığım benim ikiz kardeşlerim. Onların savaşından bana kalan birşey modern çağın Doppelganger’ı olmak. İzlediyseniz hatırlarsınız “BlackSwan/Siyah Kuğu” filminde bale gösterisinin yönetmeni Thomas’ın adeta ikiye bölünen Nina’ya Beth’i göstererek“Beth’in yaptığı herşey içinden geliyor,içindeki karanlık bir dürtüden…bu o kadar tehlikeli ki, hatta kusursuz”diye bahsetmesini. Bu replik Slovaj ZİZEK’in “Sorgulanmış Yaşam/Examined Life”belgeselinde yaptığı aşk tanımına o kadar da denk düşmektedir ki : “Gerçekten aşık olan herkes bilir ki … aşk karşınızdaki kişiyi tüm kusurları…çirkin noktalarıyla kabul etmektir.Ancak tüm bunlara rağmen o kişi sizin için mutlaktır…Aşk, Kusurlardaki kusursuzluğu görmektir”

 

Yani ben, yaptığı her şeyi aşkla yapan, sandığınızın aksine kusursuz olmanızı değil kusurlarınızdaki kusursuzluğu görmenizi istedim hep. Oysa sizlerden bazıları sadece doğru şeyleri yapmaya çalıştı yanlışlardan korkarak diğerleri ise yanlışlar yaparken doğruları umursamadı pervasızca. Bu yüzdendir çoğu zaman sizlere eziyet etmem,ya da beni dengesiz haller içinde görmeniz. Çünkü ben içinizdeki karanlığa hep inandım ve oradan çıkacak hikayelerinize…

.

Varoluşumun ne anlam taşıdığını, bu dünyaya niçin geldiğimi bilmeden yaşamam olanaksız, bunu öğreneceğim”diyen ve bu nedenle Anna Karenina gibi bir roman yazan o adam: Lev NikolayeviçTOLSTOY’un O romandaki kahramanlardan Vronski olmadığını kim söyleyebilir. O tren garındaki bakışmadan sonra hayatının imkansız bir zorunluluğa tutsak olacağını farketmiştir elbette. Zorunlu bir mahvoluşa. Daha karşılaşmadan fotoğraflarınıza baktığımda gördüğüm ve peşinden gitmeme sebep olan o şeyle aynıdır benim durumum.  Galiba ben sizden, yani bir yalandan hakikat yaratmak istedim.Grupta ilk yaptığım anketi ve orda sorduğum “Don Kişot’un yaşamı ve zamanı neden bahseder?” sorusuna verdiğiniz yanıtları hatırlayın .Hatırlayamayanlarınız olursa kağıtlar bende gelsin baksın. Birçoğunuz aslında okumamışsınız ve Don Kişot’u bildiğinizi sanıyorsunuz . Bu yüzden sizler kendi kendinizin hayal kırıklığı değil bizzat kendinize söylediğiniz bir “YALAN”sınız.


Karmaşık hale geleni basite çevirmek için geri dönen “Roman Kahramanı” sandım kendimi demiştim hatırlarsanız “ses”mektubunda, “Çare yok yeldeğirmenleri ile dövüşülecek” derken “kırılmamış son kalbi kırmaya” geldiğime inanmıştım. Ama ben sandığınız gibi Don Kişot değil Cervantes’in kendisiydim.


Cervantes Don Kişot’u insanlığa sunduğunda bu eserin kendi şanını gölgeleyeceğinin farkında mıydı bilinmez. Zira o öldükten sonra Don Kişot artık bir roman kahramanı olmaktan çıkmış, gerçek bir kahramana dönüşmüştü. Onu böylesine kahramanlaştıran ise her seferinde bir temiz pataklanmasına rağmen tereddütsüz inancı ve umudu ile “yolu yok dövüşülecek yel değirmenleriyle” diyerek yola koyulmasıdır. Çünkü o bilirdiki bu yollar sonunda güzeller güzeli Dülsinya’sına ( dulcinea deltoboso) çıkardı.

Dülsinya Don Kişot’un düşlerde yaşattığı sevgilisidir. Hiçbir zaman var olmadı ama Don Kişot kadar gerçekti. O bitmek bilmeyen bir şövalye inancı ve tutkusuydu. Kahraman şövalyemiz bir hayali sevdi belki ama Don Kişot Don Kişot yapan da Dülsinyası değil midir zaten.

Dülsinya yaşamı güzel eyleyendir. Yoksa dal gibi bir vücutla, çelimsiz bir Rosinantla, şişman ve hantal bir Sanço yola çıkmaya kim cesaret edebilir ki? Onu ellisinde şövalye,Rosinant’ı dünyanın en iyi atı, Sançoyu ise en becerikli adamı yapan yine Dülsinyası değil midir?

Bu yüzden Dülsinyalar var oldukça DonKişotlar da var olacaktır. Don Kişotlar var oldukça Sanço Panzalar ve Rosinantlar da…

Nazım Usta der ya hani :

Don Kişot
Ölümsüz gençliğin şövalyesi,
ellisinde uyup yüreğinde çarpan aklına
bir temmuz sabahı fethine çıktı
güzelin, doğrunun ve haklının:
Önünde mağrur, aptal devleriyle dünya,
altında mahzun ve kahraman Rosinant'ı.

Bilirim, hele birdüşmeye gör hasretin halisine,
hele bir de tam okka dört yüz dirhemse yürek,
yolu yok, Don Kişot'um benim, yolu yok,

yel değirmenleriyledövüşülecek.

Haklısın, elbettesenin Dulsinya'ndır dünyanın en güzel kadını,
elbette sen haykıracaksın bunu

bezirganlarınsuratına,

ve alaşağı edeceklerseni

bir temizpataklayacaklar seni.

Fakat sen, yenilmezşövalyesi susuzluğumuzun,
sen, bir alev gibi yanmakta devam edeceksin

ağır, demir kabuğununiçinde
ve Dulsinya bir kat daha güzelleşecek
.”


Dostoyevski’nin kitaplarla yaptığını sinema ile yapan yönetmen Zeki DEMİRKİBUZ filmlerinde birsoru ve yanıtın cevapları bir arada verilir aslında. Metis Yayınlarından çıkan“Bir Kapıdan Gireceksin-Türk Sineması Üzerine Denemeler” başlıklı kitapta yeralan bir makalede de bahsedildiği gibi; özellikle “Bekleme Odası” filmi akıl almaz fırsatlarla dolu, sonsuz olasılıklara gebe çok büyük bir şey olarak hayal edilen hayat için, ya öyle değilse, hayat bir çıkmaz sokaksa, soğuk bir ofis,daracık bir oda ve birbirini anlamayacak insanlarsa? diye sorar adeta.

“Masumiyet” ve “Kader”filmlerinde ise yine kendisi ama başrol oyuncusu Bekir’in dilinden cevaplar bu soruları ve hayatın bir bekleme odası olduğunu ancak asıl fena olanın bu değil;sıranın her an bize gelebileceği duygusu ile yerimizden kalkmıyor olmamız olduğunu, yani umut etmeyi sonuna kadar bırakmamanın insan açısından kaçınılmaz bir kötü yazgı olduğunu anlatır Nietzchevari bir yaklaşımla. Bu yüzden “umut”her zaman korunması gereken bir şey değil bazen terk edilmesi gerekli bir şeydir. Ama benim kastettiğim bir umutsuzluğa garkolmak değil, inandığın bi rşeyler uğruna yaşamaktır. Tıpkı Bekir’in hiç söylenmeyecek sevgi sözcüklerini bekleyerek ömrünü tüketmesi gibi “tutku”yla hem de.

Sizler, yani çıktığım yolda karsıma çıkanlar bu nedenle çoğu zaman ayna oldunuz bana ve bu yüzden farkında olmadan dokundunuz aslında. Sanırım bu sayede size dair bir umudu hep koruyabildim ben. Ancak şimdi, tutkuyla yapageldiğim en büyük şey olan“yaşamak” adına sizlerle bulunduğum “Bekleme Odası”ndan çıkma vaktidir benim için. Sıranın bana geldiğini hissederek yerimden kalkıyorum bu yüzden…


Karlı bir gece vakti bir dostuuyandırmak'' düşünün kırıklığıyım ben. Söylenememiş şarkısıyım gidenlerin.Ömrümün burasına kadar getirdiğim hayatımda iyi-kötü sürprizlere yerolmayabilirdi. Şimdi bu bilmeceler, bu muammalar yolumuzun açık olduğununişaretleri değilse nedir? Belki uyandıramadığım, yolun açık olsun diyemediğimdostlarım benim ümidimdir. Sonuçta düştür kırılır, ümittir beslenir. Yine deşarkıdır söylenir. Güle güle sana yolun açık olsun denir. İnsan Allah'a emanetedilir. İnsan ne çok sevilir. Sevildikçe ne çok sevinir insan... Dostturözlenir... Ah edilmez, ah çekilir; çook derinden çekilir, irice bir hayatı içeçeker gibi. Öyle güzeldir. Dosttur çok sevilir...

Kimdir bilinir. Nedendirbilinmez...


 'İnsan muamma olarak doğar ve bir bilmece gibiölür''demekten başka çaremiz yok

Ömrümün burasına kadar her ne olduysa önceki bilmecenin cevabı, sonraki cevabında bilmecesi gibi sanki. Bundan başka bir şey yok hayatımda ve galiba hepimizin hayatları da böyle... İşte şimdi son bir mektupla daha ''çözülmüş bir sırrın üzüntüsünü'' paylaşmaya niyetliyim, niyet ettim, niyetlendim...

Aynen bu günlerde tuttuğum oruç gibi, ne çok kefareti var hayatlarımızın değil mi ?


Bütün bunlar hangi bilmecenin cevabıydı, hangi cevabın sorusuydu aynı zamanda?
Ne çıkar, ne çıkmaz, hep sonradan biliniyor. Ve ''nelerse ki lekesiz, umutlu ve budala'' onlar kalsın istiyoruz elimizde.


“Üzerinde konuşulamayan hakkında susmalı” derken susmanın bir erdem olduğundan bahsetmiyor “dil”in kapsamı ve sınırlarını belirleme istencinden dem vuruyordu aslında Wittengstein. Dilin yalnızca neler yapabileceğini değil neler yapamayacağını da izaha çalıştı çünkü hep. “Dilimin sınırları dünyamın da sınırlarıdır” derken “Erfahrung(deneyim)- Erlebnis(yaşam)” ayrımında durduğu yeri de tanımlıyordu. Ölümünden bir gün önce evinde kaldığı doktor arkadaşının eşi, İngiliz arkadaşlarının kendisini ziyarete gelmek istediğini bildirdiğinde, hasta yatağında söylediği şu sözler de teyit eder bunu : “Onlara harika bir hayat yaşadığımı söyleyin!”

Dil ile oynadığı sanılır,  oysa onun “dil oyunu” dediği şey hayatın“Bağlam”larıdır ve hayatın bir çok bağlamı vardır. Kimin hayata nerden nasıl bağlandığı bilinmez bilinse de anlaşılmaz anlaşılsa da yere düşmüş bir nesne gibi yerden alınıp yüksekçe bir yere kalbin hizasına konulmaz.


Teşekkür ederim

Beni o güzel varlıklarınızdan ve ruhlarınızdan mahrum etmediniz…

Şimdi herkes evine, şarkısına, kalbine geri dönsün…


MUSTAFA KÖROĞLU


“Dudaklarımı kanatırcasına ısırıyorum günlerdir
Bir gök gürlese bari diyorum bir sağnak patlasa
Bitse bu kirli ve yapışkan sessizlik, hiç gitmesem
Oysa ne kadar sakin sokaklar, bu kent ve bütün yeryüzü
İpince bir su gibi sızıyorum gecenin tenha göğüne
Sessizce çekip gidiyorum şimdi, sessiz ve kimliksiz
Belki yine gelirim, sesime ses veren olursa bir gün...”


 Ahmet TELLİ

 ...işte biz böyleyiz. Sesin kıvrılıp büküldüğü yerde ıslanıyor gözlerimiz. Hayat, sahip olduklarımızın dışında kalanlarmış meğer..."

Yusuf –(Emre KINAY) Yeditepe İstanbul


Not: Bu mektubun muhatabı olmaları sadece 6.Gruba dahil olmaktan  olanlar,hakları tarafımca teslim edilecek derecede teşekkürü hakkediyorlardı.İsimlerini saymaya gerek yok yapılan şeylerin edilen sözlerin üstüne mühürlüdür adları


--
AV.MUSTAFA KÖROĞLU
CİNNAH CAD. HAVA SOK 2/4
ÇANKAYA / ANKARA
TEL: 0 312 438 40 87-89
FAKS: 0 312 438 40 91
E-POSTA: av.musta...@gmail.com
Reply all
Reply to author
Forward
0 new messages