Ben bir rüya gördüm. Bu kez o kumsal yok içinde. Anlatayım istersen.
Yemyeşil çimenleri hayal et.. Uçsuz bucaksız kırları. En maharetli
bahçıvanın elinden çıkmış gibi çimenler, hepsi bir boyda, sanki halı
gibi. Aralarına yer yer rengarenk çiçekler serpiştirildiğini düşün. O
kadar hafif ve ılık bir rüzgar esiyor ki, çiçekler kıpırdamakla
kıpırdamamak arasında gidip geliyorlar. Aynı rüzgar görünmez elleriyle
saçlarımı okşuyor adeta. Gökyüzünün mavisi öyle güzel ki, bakmaya
kıyamıyorum. Kucak dolusu pamuğu andıracak bulutlar dağılmış dört bir
yana, saydam gibiler. Güneş.. O gülümseyen yüzünü dönmüş bana,
gözlerimi kamaştırıyor. Sessiz, çok sessiz. Hani, dilim varsa huzurlu
diyeceğim.
Çok da yokuş olmayan minik tepeler düşmüş etrafa. Uzakta bir ağaç
çarpıyor gözüme. Elimle güneşi gölgeleyip, gözlerimi kısarak ağaca
bakıyorum. Tam seçemeyince yavaş adımlarla ağaca doğru yürümeye
başlıyorum. Yürürken sürekli etrafımı kolaçan ediyorum, benden başka
kimse var mı etrafta diye; nafile.
Ağacın yanına varıyorum sonunda. Ağaçlardan çok anlamam, o yüzden ne
ağacı olduğunu anlayamıyorum. Ama geniş gövdeli ve yaşlıca bir ağaç. O
kadar uzun ve güçlü dalları var ki, altında kendimi güvende
hissediyorum. Ağacın dibinde, gölgesinin dışında kalan çiçeklerden
daha güzel, şeker pembesi renkte çiçekler bitmiş. Her biri mutluluk
dolu.
Rüyada olduğumun farkındayım, ama rüyanın amacının ne olduğunun değil.
Meraklanıyorum içten içe.
O sırada gözüme zarf ilişiyor, ağacın dibine konmuş, pembe çiçeklerin
sarmaladığı. Ürkekçe alıyorum zarfı elime. Hafif dokulu, ipeksi bir
zarf. İçinden çıkan, 2'ye katlanmış bir kağıt çıkıyor. Sayfanın orta
yerinde kısa bir cümle, yuvarlak hatlı ve şık bir el yazısı ile
yazılmış: "Belki de aradığın huzur burada, bu kiraz ağacının altında".
İçimi kaplayan hissi anlatamam sana. Sanırım "huzur" dedikleri o his
idi. Yüzüme öyle bir gülümseme düştü ki, mutluluktan gözlerim kapandı.
Derin bir nefes aldım, nefesimi vermemle beraber gözlerimden incecik
yaşlar süzülmeye başladı. En hüzünlü anda bile ağlayamayan ben,
mutluluk gözyaşları mı döküyordum?
Çıplak ayaklarımı saran çimenlerden uzaklaşmaya başlayıp yükseldim
göğe ve sanki uzaklardan Dolores O'Riordan'ın o inanılmaz sesiyle "no
need to argue" şarkısını söylediğini duyar gibi oldum. Havada
gözyaşlarına boğulmuş, zarfı ve kağıdı göğsüme bastırmış biçimde asılı
iken bir anda arkamdan birisi seslendi:
"Hiç gelmeyeceksin sanmıştım, ama sonunda bana geldin.."
Söyle bana yalvarırım, o seslenen sen miydin?
Eray ÇINAR; 07/03/2007
(Yıllar sonra tekrar ağlayabilmek ne kadar güzelmiş.)