Sana sessizliği sevmediğimden bahsetmemiştim. Gerçi, sen bunun zaten
farkındasın, ama olsun. Bir de benden dinle istiyorum. Çünkü pek çok
farklı sebebi var sevmeyişimin.
Öncelikle sessizlik hiçbir zaman iyiye işaret değildir. En iyi halinde
bile, bir takım yaşanmışlıkların tükendiğinin göstergesi ola
gelmiştir. Perde inmeden önce yerini alır sahnede. Kelimelerin en
kifayetsiz kaldığı anlarda dahi, örneğin alev alev sevişmelerimizde,
sessizliğin orta yere çöreklendiğini düşünsene.. Ne korkunç!
Bir çaresizlik halidir sessizlik.. Tüm çözümlerin, tüm söylenenlerin
sona erdiği anların, çaresiz göz kaçırmaların arkadaşıdır.. Boş
duvarlara sığınmaya çalışan, öksüzce yere düşen bakışların. Öyle
işkence eder kurbanlarına ve zevk alır bundan, sürdükçe daha da
güçlenir.
Suçlamaların en iyi yardakçısıdır sessizlik.. Söyleyemediğimiz tüm
şeyleri aklımızdan geçirdiğimiz, diğeri hakkında aklımızda yargısız
hüküm verdiğimiz, en yakışıksız şeylerle mahkum ettiğimiz anların
bekçisidir. İşini öyle iyi yapar ki, varlığı bize tüm şüphe ve
suçlamalarımızda haklı olduğumuzu gösterir adeta. Öylesine
üçkağıtçıdır!
En kalın duvarların maharetli ustasıdır sessizlik.. İşe başlaması ile
bitirmesi bir olur. Bir kalp atımlık sürede, bir ömür boyu
yıkamayacağımız duvarlar örer aramıza. Biz anlamadan.. Hissetmeden.
Sinsice ama büyük beceriyle görür işini.
Oysa ki ne kolaydır onu alt etmek.. Bir bakış, bir dokunuş, bir
öpücük, bir küçük kelime, hatta bir hece ya da sade bir iç geçirme onu
yenmemize yetecektir.
Ama alçaktır sessizlik! Şeytani bir yanı vardır. Her birimizi,
kendisini yenmesi gerekenin diğeri olduğuna inandırır.. Sanki ortada
bir müsabaka varmış ve pes edip sessizliği kıran kaybedecekmiş gibi.
Ben sessizliği sevmiyorum kadınım; çünkü kaybetmek istemiyorum.. Seni.
Eray ÇINAR; 13/03/2007