Gün geçmiyor ki "ezberleri bozmak gerek" sitemi ile karşılaşmayalım, ezberleri bozalım diye söze başlayan bu arkadaşların dillerinin altında baklayı çıkardıklarında, çok eski ezberleri tekrarlayıp durduklarını göreceksiniz "demokrasi","reel politik", "uzlaşı", "hoşgörü", "diyalog" vs.. Ne olmuştu da bu arkadaşların daha düne kadar tukaka yaptıkları Batı'nın bu demode putunu bu kadar yüceltiyorlar? Oysa geçen sürede Batı'nın, bu putunu Cezayir'de özellikle Filistin'de yediğine şahit olduk… Demokrasiyi dayatan Batı'nın kendi istediklerini seçmeyen demokrasileri Cezayir ve Filistin örneğinde olduğu gibi nasıl cezalandırdığını görmemek, rahatsız olmamak nasıl mümkündür? "Tüccar siyaset" tamda böyle bir şey olsa gerek. Değilse katliamlar, yıkımlar, işkence ve tecavüzler karşısında nasıl susulabilirdi? Bunca işgal ve tecavüz varken nasıl "çıkarlar" diyerek sessiz kalınabilirdi? İşgalcilerle cemaat, hizip ve parti çıkarları için işbirliği yapılabilir miydi? İktidarın ya da işbirliğinin küçük imkânları için aziz İslam ümmetine ihanet etmek nasıl bir duygudur? "Capris" de kaprislenen bu arkadaşlar kendi çocuklarını öperken hiç Filistinli, Afganlı, Iraklı çocukları hatırlıyorlar mı? Sarento, Rav4, vs jeeplere kurulunca, insanın görüş alanında nasıl bir değişiklik oluyor?
Bir başka soru da "modern devlet"in kendine göre bir hukuk düzeni kurması, soygun düzeninin önünü açmıştır diyebilir miyiz? En azından ülkemizde yaşanan şekli ile soygunun yasal yollarla daha bir kotarıldığını söyleyebilir miyiz? Egemenlerin irtica söylemleri ile Müslümanların çocuklarının önünü keserken, bizim çocuklarımızın mağduriyetini kendi çocukları için çok büyük bir avantaja dönüştürdüklerini görebiliyor muyuz? Yargının hukuka değil de, gücü elinde tutanların ya da elinde silah bulunanların keyfine göre karar verdiği yerlerde adaletten bahsetmek ne kadar mümkündür? Asker Brifinglerinde hazır ola geçen yargıçların adil olma şansı var mı?
Dünyanın hiçbir yerinde demokrasilerin insanlığın problemlerine çözüm olmadığını çözüm üretmediğini üretemeyeceğini neden görmüyor ve anlamak istemiyor olabilirler ki? Zaten demokrasiler ilahi sisteme karşı üretilmiş bir sistem değil miydi? Bir Müslüman, Müslüman olmayanların düzenlediği bir sistem de yaşamak istemesi bunun için bütün eforunu tüketmesi nasıl bir ruh halidir? Bir Müslüman seküler bir bakış açısıyla olayları ve hayatı nasıl anlamlandırabilir? İnsan Müslüman olmaktan nasıl mahcubiyet duyar, oysa Müslüman olmasından dolayı Rabbine şükretmesi gerekmez mi? Müslüman olmak ve Müslüman kalabilmek için sadece bir takım törensel ibadetleri yerine getirmek yeterli midir? Yaşamın her alanında insanın kendini Müslüman hissetmesi ve Müslüman gibi davranması gerekemez mi? Müslüman'ca yaşama, Müslüman'ca düşünme istikametinde tasavvurları olduğunu iddia edenlerin böyle bir dünya kurmak için amansız bir mücadeleye tutuşmalı değil miydi? Biz neyin mücadelesini veriyoruz? Nerde duruyoruz?
Müslüman topluluklara teslim olmanın dışında hiçbir seçenek bırakmayan, İslam toplumlarının sahip olduğu kaynaklarını sınırsızca yağmalayan, Müslüman toplulukların üzerine tonlarca ölüm bombaları bırakan işgalcilerle işbirliği yapan, bu konuda sınırsız bir gayretkeşlikle çalışan Neonurculuk ve benzeri akımların kendi hizip ve cemaat çıkarları için aziz İslam ümmetine yaptığı ihaneti nasıl anlamak gerekir? Kâfirlerle "hoşgörü" ve "diyalog" için bunca gayret gösterirken diğer İslami grupları görmezden gelmek ne kadar tutarlı ve ahlakidir? Ahlaki bir sınavdan geçiyoruz, işgalcilerle işbirliği yapan "hoşgörü" ve "diyalog" yalanları ile bunu süslemeye çalışanlar kendi ahlaki durumlarını gözden geçirmelidirler. İslami algılarının bunca yozlaşmasına insan nasıl müsaade edebilir?
Aşırı servet ve iktidar hırsı ruhumuzu çürütüp, onurumuzu onulmaz bir şekilde kirletiyor artık bunu görmemiz gerekiyor. Yaptığımız hiçbir şey bizi biz olmaktan çıkarmamalı. İnandığımız iman ettiğimiz hiçbir şey her hangi bir dünyalık karşısında vazgeçilebilire dönüşmemeli. Kendi hizip, cemaat, parti çıkarlarımız için aziz İslam ümmetini satamayız. Tepemizde her gün binlerce bomba patlarken bomba atanlara karşı nasıl "hoşgörülü" olabiliriz, işgalcilerle nasıl bir "diyalog" kurabiliriz. "hoşgörü" ve "diyalog" kavramları bu gün kullanıldığı şekliyle emperyalist işgalcilere hizmet etmiyor mu?
Bir diğer büyülü kavramda "uzlaşmak" aşırı taleplerimizden vazgeçerek uzlaşacakmışız. Eski ideolojik jargonlardan vazgeçecekmişiz, dar kalıplarla bakmayı sürdürdüğümüz sürece bir arpa boyu yol alamazmışız, peki İslam'la liberalizmi uzlaştırmak bir Müslüman'ın yetkisinde olan bir şey mi? Yoksa Müslüman'ı aşan doğrudan dinin hükümlerini ilgilendiren bir alan mı? Allah Resulü (sav) Kureyş'in ileri sürdüğü uzlaşma teklifine "Güneşi bir elime, ayı bir elime verseniz de ben dinimden dönücü değilim" dememiş miydi?
Bu saydığımız soruları daha da çoğaltmak mümkün ancak, bizim en başta sormamız gereken soru kendimize yönelik sorular olmalı. İnsan en iyi kendisini bilir mesela ilişkilerimizin kardeşçe olduğunu söyleyebilir miyiz? Tercihlerimizin bedelini göze alabiliyor muyuz? Çelişkilerimizi ne kadar sorguluyoruz? Bu günün kaygan-kaypak ilişkilerinden kendimizi ve sevdiklerimizi ne kadar koruyabiliyoruz? Kalbimizde ve kafamızda kurduğumuz hayatı yaşamak için ne kadar gayret ediyoruz? Gerektiğinde eski alışkanlıklarımızdan eski düşüncelerimizden gerçekten vazgeçmeye ne kadar hazırız?
Faruk Yeşil
Vuslat Dergisi
http://www.huseyinkulaoglu.com
Windows Live Messenger'ın için ücretsiz güncelleştirme!
Buraya tıkla!