MUTLU MÜSLÜMAN VARDIR, MUTLU İSLAMCI YOKTUR!
Başlıktaki cümle bana ait değil, Oliver Roy'un “Siyasal İslamın İflası” adlı eserinden (sh 256) alınmadır. Her ne kadar Siyasal İslamcılar, İslam'ı sadece bir inanç (din) olarak kabul etmenin Müslümanlıkla bağdaşmayacağını, İslam'ın bir din olduğu kadar bir siyasal ideoloji de olduğunu söylemekte iseler de, bunun (Siyasal İslam'ın) bir din olan İslam'ın aksine insanlara huzur ve esenlik getirmediğini öne sürüyor O.Roy.
Sorgulamaya değer.
Bir ilke olarak, ortada bir sorun varsa sorunun çözümü, öncelikle sorunu üreten kişi ya da kuruluşun bu sorunu üretmemesi ile çözülecektir. Sorunun çözümüne uğraşan kişi ya da kuruluşların çabaları, hep sorunun öznesi olan kişi ya da kuruluş üzerinden ikincil ya da üçüncül önemde olacaktır. Şunu demek istiyorum, biz ya da başkaları ne kadar çabalarsak çabalayalım, İslam'ı sadece bir din (bir inanç) olmanın ötesinde, yönetimi ve günlük hayatı da belirleyen bir şey olarak görmek dışında “Müslüman” olunamayacağını söyleyen insanların, bu davranışlarının insanlığın huzur ve refahına mı yoksa kan ve gözyaşına mı neden olduğunu kendilerine sormaları gerekiyor. Kendi geri kalmış, kapalı toplumlarında iktidarı ele geçirenlere iktidar nimetleri sunmanın dışında, insanlara huzur ve refahı getirebilmiş tek bir ülke var mı Siyasal İslam ile yönetilen? İslam'ı koy bir kenara, huzur ve refah sağlayabilen tek bir dini temelli yönetim (teokrasi) var mı? Sorun aslında Ortaçağ Avrupası'nda Hristiyanlığın sorunu iken, Aydınlanma süreci ile ulaşılan laiklik ile Hristiyanlık bu sorunu aşmışsa da, Türkiye Cumhuriyeti dışında Aydınlanma'dan nasiplenmemiş İslam alemi için güncelliğini korumaktadır. Müslümanların bu akıl ve bilimin öncülüğünden uzak durumları, onları sömürge olma konusunda çok elverişli hale getirdiğinden, emperyalist ülkeler tarafından sürekli teşvik edilmektedir. Örneğin, başlangıçtan beri Kemalist Devrim'e (ki ilk kez bir Müslüman toplulukta yaşanan Aydınlanma'dır) karşı olan Amerikalılar, O. Roy'un ifadesi ile “İslamcılığı hiçbir zaman ideolojik bir düşman olarak görmemişlerdir” (a.g.e sh.174).
Mevdudi'nin, “İslam sadece bir dinsel inanç ikrarı ya da bir dizi ibadet biçiminin toplamını anlatmak için kullanılan bir isim değildir; dünyadaki tiranlık ve kötülük dolu bütün sistemleri ortadan kaldırmayı tasavvur eden ve insanlığın gönenci için en iyi olan reform programını tatbike yönelen kapsamlı bir sistemdir” diye tanımladığı Siyasal İslam'ın, yani Müslümansan; hayatın her alanında (politika, ekonomi, hukuk) şeriatın (İslam Hukuku) egemen olduğu bir nizamın (düzenin), iktidar olması (yönetime gelmesi) için uğraşmalı hatta savaşmalısın diyen, tamamen laiklik karşıtı, dini temelli (teokratik) bir düzen olan Siyasal İslam'ın serencamına bakacak olursak, ilk olarak 1928'de, Mısır'da öğretmenlik yapan Hasan el Benna tarafından kurulan “Müslüman Kardeşler” (İhvan-ı Müslümin) örgütünü görüyoruz. ABD'ne giderek “İslamda Sosyal Adalet” adlı kitabı yazan Seyyid Kutub da bu hareketin önemli isimlerinden. Gene, 1941'de Pakistan'da Ebul Ala Mevdudi tarafından kurulan “Cemaat-i İslami” ve Suudi Arabistan kökenli “Rabıta” örgütlerini görüyoruz. Tüm bu Siyasal İslamcılar'ı önceki köktendincilerden farklı kılan temel özellikler; iktidar (yönetsel) taleplerinin olması, şeriatın sadece hukukta değil yaşamın tüm alanında egemen olması, kadınların da İslamcı mücadeleye katılmasıdır. 20. yüzyılda ortaya çıkan bu Siyasal İslamcı örgütlenmelerin, 19. yüzyıl ortalarında ortaya çıkan, Cemalettin Afgani, Muhammed Abduh ve Raşid Rıza ile özdeşleşen “Selefiye” reformculuğundan etkilendiği söylenilir. Kurtuluş için seleflere dönmeyi ve temel metinlere (Kur'an, Sünnet) yorum getirme hakkını (içtihad) savunan reformcu bir akımdı Selefiye.
Osmanlı'nın son döneminde kurtuluş reçetelerinden (“3 Tarz-ı Siyaset”) biri olan ve “Sırat-ı Müstakim” (sonradan “Sebilürreşad”) dergisi ile ortaya çıkan “İslamcılığın” Selefiye'den etkilendiği bilinir. Osmanlı sonrası ilk kez bir Müslüman toplulukta Aydınlanma'yı mümkün kılan bir devrimle ve emperyalizme karşı verilen bir savaşla kurulan Türkiye Cumhuriyeti'ni “90 yıllık reklam arası” olarak tanımlayarak iktidarını ilan eden yerli Siyasal İslam'a gelince, esas olarak Nurculuk, Süleymancılık ve Ticanilik gibi alt örgütlenmelerle karşı-devrim sürecini yürüten “Nakşibendiye” hareketini görüyoruz. Kökenleri Gazneli Yusuf el Hamadani'nin talebesi Abdülhalik el Gücdivani (Hacegan kolu) ve sonradan 14. yüzyılda Muhammed Bahauddin'e dayanan Nakşibendiye kuruluşundan beri laik-demokratik Türkiye Cumhuriyeti'ni bir “Batılılaşma” dolayısı ile İslamdan uzaklaşma olarak görmüş ve laik-demokratik nizamın yerine şeri nizamı geçirmek için uğraşmıştır.
Tüm dünyada dini esaslara dayalı (teokratik) bir yönetim şeklinin, laik-demokratik yönetimlere üstünlüğünü gösteren, halklara daha fazla huzur ve esenlik getirdiğine kanıt olabilecek tek bir örnek olmamasına rağmen bugün, bu yalnız ve güzel ülkenin insanları sadece ve sadece “Müslüman” olabilmek için yani İslam'ı iktidar yapabilmek için (zira camilerde hocalar, tarikatta şeyhler, ve onları yöneten politikacılar öyle söylüyorlar!) canla başla uğraşıyorlar. Teokratik bir nizamın laik- demokratik bir düzenle hiçbir ortak yanının olmaması ve 21.yüzyılda bu tercihin tüm dünyadan tecrit olmak, geri kalmışlık, kan ve gözyaşı demek olmasına rağmen, insanlar canlarından çok değer verdikleri inançları uğruna gerekeni (!) yapıyorlar. Gerçekleri dile getirenlerin ne “Allahsızlığı”, ne “komünistliği” kalıyor. En ufak eleştiri “Hassasiyetlerimiz gözetilmiyor”, “Kutsallarımıza saldırılıyor” ya da “Din elden gidiyor” yaveleri ile bastırılıyor. İslam ruhbanı yasaklamış olsa da, cahil halk tarafından tarikat şeyhi ya da camii hocasının kelamı, “Allah kelamı” olarak değerlendiriliyor. Gariban insanlar iradelerine yenik düşmeleri ya da cahillikleri nedeniyle işledikleri günahlardan İslam'ı iktidara taşıyarak AKlanacaklarını düşünüyorlar. Şeri kuralları egemen kılacağını vaad edenlerin iktidarının mağduriyetlerine son vereceğine ve nurlu ufuklara kanat açacaklarına inanıyorlar. Herkesin kendi inancını diğerlerine dayattığı bir dünyanın kendi inancı ne denli mükemmel olursa olsun yaşanılmaz olacağını hiç düşünmüyorlar. Cahil fakat dini hassasiyetleri çok kuvvetli olan gariban insanları, kendi çıkarları doğrultusunda yönlendiren insanlar, kendi kapalı toplumlarında iktidar olmanın zevki ve özgüveni ile kendi yalanlarına inanmakla uğraşıyorlar. Kendilerini haklı çıkarmak için, tüm insanlık ekininde çok sınırlı yere sahip İslam düşüncesini, “her şey” olarak pazarlayan ulemayı kendilerine dayanak yapıyorlar.
Eleştirel akılcılıktan, mantıki tutarlılıktan ve nesnel gerçeklikten bu kadar uzak bir toplumda şeri yönetimin, laik-demokratik yönetimden daha iyi olamayacağını anlatabilir misiniz? İnsanlara “Müslüman” olmaları için “Kelime-i Şahadet” ile başlayan 5 Şart'ı yerine getirmelerinin yeterli olduğunu söyleyebilir misiniz? İnsanlara ahlaklı olmalarının, iyi olmalarının dindar olmalarından farklı bir şey olduğunu öğretebilir misiniz?
Cevabınızı biliyorum ama bir şeyi daha biliyorum: Başka çareniz yok!
Aslında bir çare daha var. Yazının başlığı esas alınarak, Türkiye'yi yönetenler şu soruyu kendilerine sormalı: Türkiye dinlerini bir inanç olarak yaşayan ve kimseye dayatmayan “mutlu” insanların mı, yoksa dinlerini siyasallaştırarak, herkese dayatan, herkesin ilk fırsatta terk etmek için fırsat kolladığı, “mutsuz” insanların ülkesi mi olacak?