RÜZGARA KARŞI ISLIK ÇALMAK
İkinci Cihan Harbi sonundan itibaren gitgide ivmelenen bir süreç sonunda, dünyamız son otuz yıldır mutlak olarak Anglo-Sakson değerlerinin egemenliği altında, ben buna Anglo-Sakson Hegemonyası demeyi tercih ediyorum. 1989 yılında Berlin Duvarı ile birlikte “reel sosyalizm”in de yıkılışıyla mutlak egemenliğini ilan eden Anglo-Sakson Hegemonyası yaşadığımız güncel sorunların (insanların sürü fertlerine dönüşmesi, sömürünün doğallaşması) olduğu kadar, geleceğe dair haklı endişelerimizin de (denizin mavisi ve ormanın yeşilinin yerini betonun grisi ve asfaltın karasının alması) sebebidir. Bugün Akdeniz'de her gün onlarca mülteci boğuluyorsa, Afganistan'da, Suriye'de kadın, çocuk demeden onlarca insan öldürülüyorsa ve Afrika'da açlıktan, salgın hastalıklardan hala insanlar ölüyorsa, Washington'da “lobicilik (!)” yapan Miss.Sloan'ın, Londra'da “brokırlık (!)” yapan Mr.Maximilian'ın ve dünyanın neresinde olursa olsun Anglo-Sakson Hegemonyası'na biat ederek işine bakan herkesin, bu ve gelecekteki yokoluşlarda sorumluluğu vardır. Büyük Türk şairi C.Külebi'nin 1971'de yazdığı “Bir çocuk ağlarsa dağ başında, gözyaşında Amerika akar” dizesini ilk okuduğumda abartılı bulmuştum. Aradan geçen yarım yüzyıl şairin ne kadar haklı olduğunun ispatıdır. Bu çıplak gerçekliğin aksini iddia edenler ya çok cahil ya da çok kötü niyetlidirler.
21.yüzyıla egemen olan Anglo-Sakson Hegemonyası; sömürüyü ve efendi-uşak ilişkisini “doğal” kabul eden yararcı ve uygulayıcı (pragmatik) ahlak anlayışı ve şirket karının maksimizasyonu için her şeyi mübah gören vahşi kapitalizmi (parayataparlık) ile ve de sözde bir “özgürlük” adına aklın ve bilimin otoritesine son veren post-modernitesi (akılcılık ve bilimsellik karşıtlığı) ile insanlık için deva olamayacağı gibi insanlığın geleceği için de bir tehdittir.
Islığımı duyabiliyor musunuz? Güzel!
Çok inandığım, “herkeste ve her şeyde iyi ve kötünün değişken oranlarda içiçe olduğu” temel ilkesinden hareketle, toptancılıktan ve kategorizasyonlardan kaçınmamız lazım. Sadece 20. yüzyılda yapılan buluşların ve keşiflerin tüm insanlık tarihinde yapılanlardan fazla olduğuna bakarsak, bunların çoğunu borçlu olduğumuz Anglo-Sakson uygarlığının ne denli parlak olduğunu anlayabiliriz. Ve ben bilime, sanata müthiş katkılar vermiş Anglo-Saksonlar önünde saygı ile eğilmeyi bir borç bilirim. Ama tabii ki konumuz o güzel insanlar değil!
Kategori dilimize Fransızca'dan gelmiş bir kelime. Türk Dil Kurumu Sözlüğü (TDK Okul Sözlüğü 2000) kategori için, “Aralarında herhangi bir bakımdan ilgi veya benzerlik bulunan şeylerin tamamı, grup.” diyor. Evet insanları ve olguları kategorize etmek zaman zaman hata yapmamıza neden olursa da, kavramları anlayabilmek için kategorilere ihtiyaç duyarız. Anlama (understanding), tıpkı sezgi (intuition) ve tahayyül (imagination) gibi bizim bilmemizi (knowledge) mümkün kılan üç yetimizden (faculty) biridir. Biz kavramları niteliklerine, niceliklerine, bağıntılarına ve modalitelerine (kavram ile yüklemin ilişkisine) bakarak gruplandırarak anlamaya çalışırız. Aşağıdaki kategorizasyonda zikredilen ikilik (Nüfus Politikası'na bakışta iki farklı uç) geniş bir spektrumun iki uç noktasıdır ve anlama kolaylığı için kategorize edilmiştir.
Bence insanlar arasındaki temel farklılık; ne üretim ilişkileri, ne üretim araçlarının mülkiyeti, ne inanç ne de başka bir şey tarafından belirlenir. İnsanlar arasındaki temel farklılığı yaratan kategori : Nüfus Politikasıdır!
21.yüzyılda yeryüzündeki insanların büyük çoğunluğu için nüfus artışı demek para artışı, bu da “ilerleme” demektir! Bunun böyle olmasında papaz Malthus'a karşı “Yeşil Devrim” yaparak, sınırlı doğal kaynakların ve gıdanın kendiliğinden nüfus artışını sınırlayacağını iddia eden Malthusyen teoriyi çöpe atan güncel hegemonyanın rolü büyüktür. Gıda teknolojileri ve gen teknolojisindeki muazzam ilerlemeler sonucunda artık nüfus ne kadar artarsa artsın, kapitalist sistem insanlara yeterli gıda sunabilecektir. Gezegenimizde doğal kaynakların maddi çıkarlar uğruna tüketilmesi dahi sorun değildir, önemli olan para artışıdır, “ilerleme”dir. Bilimsel ve teknolojik ilerlemelerle nasıl olsa başka gezegenlere gidilecek ve orada yeni koloniler kurulacaktır. Pek çok acıya sahne olmuş bu eski dünyanın çöplüğe dönmesinde bir sakınca yoktur, önemli olan insanlığın “ilerlemesi”dir ve bu pek ala başka gezegenlerde de olabilir! Teknoloji (bilim ile doğaya egemen olma) gıda sorununu nasıl hallettiyse, nüfus artışına bağlı olarak karşılaşılacak her sorunu da bir şekilde halledecektir. Üstelik kapitalizmin sürekli gelişmesi ve yayılması için sürekli büyümeye (nüfus artışına) ihtiyacı vardır (F.Braudel). Her yeni birey yeni bir tüketici demektir. Nüfus arttıkça para hacmi de doğal olarak artacak ve bu da “ilerleme”yi getirecektir. Tarih boyunca insanları en çok motive eden şey para olmuştur. Sanatın, bilimin ve ekonominin sosyalist ülkelere kıyasla kapitalist ülkelerde ileri gittiği bir vakıadır. Günümüz kapitalizminde de para her şeye gücü yeten ve her şeye kadir olandır! Ve nüfus artışı olmadan kapitalizm mümkün değildir.
Benim “parayataparlık” demeyi tercih ettiğim ve Kutsal Kitaplar'daki “Altın Buzağı” kültünün güncel görüngüsü olan kapitalizm her ne kadar ilk olarak 15.yüzyıl Kuzey İtalya kent-devletlerinde (Genova, Milano, Floransa, Venedik) ortaya çıkmışsa da, tarih boyunca her zaman kapital sahibi olan Yahudi bankerlerin daima güvenli yerlere gitmeleri nedeniyle, 19.yüzyıldan bu yana Anglo-Saksonlar'ın kanatları altında gelişmektedir. Bakın ortalamadan biraz fazla etik okumuş bir insan olarak iddia ediyorum, Anglo-Saksonlar'ın sömürüyü ve efendi-uşak ilişkisini “doğal” kabul eden yararcı ve pragmatik (uygulayıcı) ahlak anlayışları, 20.yüzyıl sonlarına kadar az ya da çok egemen olan Aydınlanma ahlakının tam tersidir. Anglo-Saksonlar'ın bilgi kuramı (theory of knowledge) ve ahlaki kuramı (yararcı ve pragmatik ahlak) akıl karşıtıdır. Onlara göre bilgilerimizin kaynağı aklımız değil duyularımızdır ve ahlakımızın belirleyicisi olan tercihlerimizi aklımızla değil tutkularımızla yaparız. Anglo-Saksonlar aklı her zaman güvenilmez ve aldatılabilir bulmuşlardır. Onlara göre insanları hayvanlardan ayıran şey de akıl değil, dil (language) dir (B.Russell). Yani günümüze egemen olan Anglo-Saksonlar akıl ve akılcılık karşıtıdırlar. Şimdi anladınız mı Anglo-Sakson hegemonyası altında aklın ve bilimin öncülüğü olan modernitenin yerini neden post-moderniteye (akılcılık ve bilimsellik karşıtlığına) bıraktığını?
Rüzgara, ne rüzgarı fırtınaya karşı ıslık çaldığımın bilincindeyim. Benim yandığım, bir Allah kulu da çıksın yanlış yazmışsın, saçmalamışsın desin. Çıt yok!