BEYAZ ZAMBAKLAR ÜLKESİ
Belli bir yaşa gelmiş, belli bir eğitim sürecinden geçmiş her insanın, her konuda, kendince bir fikri vardır. Ancak erdemli ve akıl sahibi insan sadece iyi bildiğine inandığı fikirlerini kendiliğinden (sorulmadan) dile getirir. Bundaki muradı da, birilerine bir şeyler öğretmek ya da kamuoyu oluşturmak değil, bu fikirlerin doğruluğunu sınamaktır. Olur ya bir babayiğit çıkar bu fikirlerin yanlışlığını yüzüne vuruverir. Bu erdemli ve akıllı insan için bir yenilgi değil, bir ilerleme ve gelişme vesileslidir. İşte tam da bu nedenle B.Russell “Dünyadaki temel sorun, akılılılar kendilerinden ne kadar şüphe ederlerse, budalaların kendilerinden o kadar emin olmalarıdır” demiştir.
Şimdi etik konusunda ortalamanın biraz üstünde okuma yapmış, altmışına gelmiş biri olarak ben sizlere ne diyorum?
Son otuz yıldır çocuklarınıza evlerde sizler, üniversitelerde hocaları, medyada sistemin paralı askerleri, sosyal medyada sürü fertleri tarafından en iyisi, en güzeli ve en doğrusu olarak anlatılan; neo-liberalizmi, finans kapitalizmi ve post-modernitesi ile Anglo-Sakson hegemonyası'nın bir kez daha gelip duvara tosladığını; kendi ve bir avuç işbirlikçisi dışında kalan büyük çoğunluk için asla ama asla bir refah (esenlik) projesi olmadığını; sömürüyü ve efendi/uşak ilişkisini olumlayan bu medeniyetin kendi dışında kalan insanlar ve doğa için zararlı ve yok edici olduğunu söylüyorum.
Ben rüzgara karşı işimi görüp Anglo-Saksonlar'ın akla ve akılcılığa karşı olduğunu kanıtları ile söylediğimde insanlar garipsiyor ve abarttığımı düşünüyor. Ben de istiyorum ki, bir babayiğit çıksın, son otuz yıldır tartışmasız olarak dünyaya egemen olan bu uygarlığın, yeryüzündeki insanların çoğu için bir refah projesi olduğunu bana anlatsın. Bugün doğal kaynakların %85'inin insanların ayrıcalıklı %15'i tarafından kullanıldığı, en zengin %1'in gelirinin en fakir %82'nin gelirine eşit olduğu, ormanın yeşili ve denizin mavisinin gitgide asfaltın siyahı ve betonun grisine dönüştüğü bu dünyayı hiç şüphe yok ki, neo-liberalizmi, finans kapitalizmi ve post-modernitesi ile Anglo-Sakson hegemonyasına borçluyuz.
Para ve yüksek teknoloji ile aldatılmamış her akıl için somut gerçek apaçık ortada duruyor. Dünü bilmeyen ve bilgisayarın ve akıllı telefonların olmadığı geçmişe hiç ilgi duymayan gençleri hep “Yarınlar daha güzel olacak” diye kandırıyorlar. Gençler ekranlardan kendilerini alıp şehirlerinin on, yirmi, elli ya da yüz yıl önceki fotoğraflarına bir baksalar anlayacaklar işin gerçeğini; telefonlar akıllanırken birilerinin aptallaştığını; daha güzel yarınların aptallıkla değil akılla mümkün olduğunu.
Bakın seyahatlerim sırasında ne ABD'de, ne de İngiltere'de başıma hiç kötü bir şey gelmedi ve oralarda hiçbir kötü anım yok! Londra en çok ziyaret ettiğim başkent! Anglo-Saksonlar uygarlığa büyük katkılarda bulunmuş, kendi içlerinde gerçekten çok medeni bir uygarlık oluşturmuş değerli insanlar. Hep söylerim şayet ben Londra'da ya da New York'ta yaşıyor olsaydım (bunu hiç istemediğimi açıklıkla itiraf etmeliyim) bu uygarlığın yılmaz bir savunucusu da olabilirdim. Benim Anglo-Saksonlarla ne alıp veremediğim olur? Tek söylediğim kendileri için mükemmel olan bu uygarlık projesinin dünyanın geri kalanı için asla iyi bir proje olmadığıdır. Ayrıca insanlığa ve doğaya zarar vermeden sadece parayla, yüksek teknolojili silahlarla ve mutluluk hapları ile çoğunluğa karşı azınlığın refahı ve mutluluğunu sağlayamazsınız. Yolun sonu çöplükte yaşayan akılsız insan sürüleri ve Ay'da, Mars'ta ya da bilmem nerde yaşayan akıllı Anglo-Saksonlar ve işbirlikçileridir.
Evet! Anglo-Sakson hegemonyası bir kez daha duvara tosladı. Tıpkı 19.yy'da ilk ortaya çıktığındaki gibi. O zaman Napolyon'a karşı kazanılan Waterloo Zaferi ile ortaya çıkan Anglo-Saksonlar bir sonraki asırda Sosyalizm'e karşı Berlin Duvarı'nı yıkarak bir kez daha dünyanın patronu olarak karşımıza çıktılar.
Günümüzde dünyanın en iyi eğitimli ve en müreffeh (kalkınmış) ülkelerinin başında gelen Finlandiya, “Beyaz Zambaklar Ülkesi” olarak da bilinir. Bunun nedeni zambaklar değil, papaz Grigoriy Petrov tarafından yazılan kitaptır. 19.yy başlarına kadar (1811) İsveç'in, sonra da 20.yy başlarına (1917) kadar Rusya'nın bir parçası olan, bataklık ve kayalıklardan oluşan, soğuk ve küçük ülkenin fakir halkının Snellman adlı bir aydın önderliğinde, eğitimin önemini kavramış aydın din adamları, doktorlar ve teknisyenlerle nasıl dünyanın en eğitimli ve müreffeh toplumu haline geldiğini anlatır “Beyaz Zambaklar Ülkesi”. Suomi'nin eğitimin muhteşem dönüştürücü kudreti ile nasıl Finlandiya olduğunu okursunuz kitapta.
Finlandiya mucizesinin yaratıcısı Snellman, “Hayvan insan”ın akıl ve vicdan sayesinde “Tanrının oğlu” olabileceğine inanıyordu. Rahiplere, öğretmenlere ve yöneticilere “Halkı unutmayın, siz hepiniz o halktan çıktınız”, “Yöneticiler halktan çıktığı için her halk, layık olduğu iktidarlarca yönetilir” diyordu.
1815 yılında İngilizlerin zaferi ile neticelenen Waterloo Savaşı, uzun yıllardan beri yayılmacı savaşları ile tüm Avrupa'yı huzursuz eden Napoleon'un da sonu anlamına geliyordu. Yorgun ve bitkin Avrupa halkları Napoleon'u durduran İngiltere'ye karşı büyük sempati duyuyordu. İnsanlar İngilizler'e büyük saygı duyuyor ve onlara benzemeye çalışıyorlardı. Herkes İngilizler gibi olmaya çalışıyordu ve İngiliz olan her şey moda oluyordu; İngiliz kumaşları, İngiliz traşı, at yarışları, viski-soda ve futbol. İngilizler (Anglo-Saksonlar) her zaman aklı aldatılabilir ve güvenilmez bulur ve bu nedenle her zaman akılcılığa karşıdır. 19.yy Suomi'sinde olduğu gibi, bir yerde İngiliz hegemonyası varsa orada akılcılık barınamaz. Gerisini Snellman'dan dinleyelim: Bataklık ülkesi Finlandiya sıtma ve tüberküloz kaynağı idi. Halkın aklı uyuyor, cahillik büyüyor, halkın kabalık ve yoksulluğu artıyordu. Ülke sürekli yoksullaşıyor, ahlak, akıl ve ekonomi iflas ediyordu. Buna karşılık ülkenin bütün eğitimli insanları akıl tembelliği içindeydi. İnsanlar vatanlarının iyileşmesi için kaygılanmıyor, halkın ekonomik ve ahlaki iyileştirilmesi için çabalamak istemiyorlardı.
20.yy başlarında yaşanan iki büyük savaş (Cihan Harpleri) sonrasında imparatorlukların yerini ulus-devletler aldı. Anglo-Sakson cephesinde de Birleşik Krallık perde gerisine çekilirken Birleşik Devletler ön plana çıktı. Krallıkları tehdit eden Napoleon gibi, kapitalist sömürüyü tehdit eden sosyalizmin de defterinin dürülmesi ile bugün gene yararcılık, çıkarcılık ve akıl karşıtlığı dünyaya egemen.
Snellman'ın akılcı önerileri ile “Beyaz Zambaklar Ülkesi” ya da Anglo-Saksonların akla düşmanlığı ile “Hayvan insan” sürülerinin dolaştığı bir çöplük! Seçimi yaparken gözardı edilmemesi gereken önemli husus: Suomi (Finlandiya) 2-3 milyonluk ufak bir ülke ve nüfusu hala artmıyor. Oysa ki kapitalist sömürü için nüfus artışı bir zorunluluk; “ilerleme” diye tanımladıkları para hacminin artması için nüfusun da artması gerekiyor.Yani nüfus artışı olmadan kapitalist sömürü mümkün değil. Uşaklar olmazsa efendiler de olmaz!
Yusuf Samim Lütfü