YSL'den...

1 view
Skip to first unread message

Levent Seckin

unread,
Oct 1, 2019, 4:45:24 AM10/1/19
to Sinif Arkadaslarim, uhbi, YUKSELIS_7...@yahoogroups.com, pest...@hotmail.com, gecim...@gmail.com, selda seçkin, nilgün seçkin, Baris Seckin, selim seckin, seza erarslan, Serra Kaleli, Bahadir Kaleli, uğur çermen, Torumtay Altan, okan, okan tanın, Ferit çiçekçioğlu, Murat Korkmaz, mustafa kara, Sukru Ort., ozlem...@hotmail.com, murad uslu, erhan kiziltan, Onur Saygun, cahityi...@hotmail.com, ercumen...@yahoo.com, ayd...@gmail.com, cazibe yapıcı, tdi...@gmail.com, Fulya Kayıkçıoğlu, futtuahmet, Gulay Beydilli, nilgün öztürk, mehmet akif akgül, murat erdogan, Ahmet Arapkirlioğlu, dogande...@gmail.com, doğan öntaş, Yýldýrým B. Dogan, bayazit ilhan, tumayakan, kog...@hotmail.com, Ekin Oğuzer, Burak Onlem, yalım önlem, kahraman oguz, salim mağden, Bülent H. SAKIZLIGİL, Mutluhan İzmir, ceyhun balcı

SEVGİ ÜZERİNE


Kuşsan uçacak, balıksan yüzecek, insansan seveceksin”


Nasip, kısmet böyleymiş! Altmışımda TKP'li (Total Kalça Protezli) oldum! Bunun böyle olmasında önceden bu operasyona maruz kalmış can dostlarımın ikna edici konuşmaları kadar, Nazım Hikmet şiirlerini kendi yazmışçasına içten okuyan Sabri eniştemin sözleri de etkin oldu. Bir toplantıda kendi de bir ortopedist olan Sabri eniştem “Olum ne düşünüyorsun, kalça protezi taktıracaksan bizim Pestilci'ye gidip gözü kapalı teslim olacaksın” dedi. “Bizim Pestilci” dediği benim yetmişli yılların sonlarında Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi'nin anıtsal Morfoloji Binası'nın merdivenlerinde ilk kez karşılaştığım ve ilk görüşte ne efendi, ne düzgün ve ne çalışkan bir insan dediğim, bir üst devrem. Aradan uzun yıllar geçti, kader bizleri ayrı ayrı yollara iteledi, seyrek de olsa ara ara görüştüğümüzde sanırım hiç değişmeyen şey, hep o ilk intiba oldu. Gene uzun bir ayrılık dönemi sonunda ortak bir dostun cenaze töreninde, camii avlusunda derdimi açtığımda sevgili Pestilci “Yarın gel halledelim” dedi! Ben o gün kendi dışımda bir insanı sevebilmenin mutluluğunu yaşadım, tıpkı ameliyat sonrası dönemde yaşadığım barsak sorunu ile ilgili olarak uzun yıllardır görüşemediğim, saygın bilim insanı, mahalle arkadaşım ve alt devrem Ethem'i bir tatil günü aradığımda “Konum at hemen geliyorum” demesinde yaşadığım gibi! Total Kalça Protezi (TKP) operasyonu iyileşme süreci uzunca süren, büyük bir operasyon. Fakat yaşanan tüm sıkıntılara rağmen, insanın bu vesile ile, hala kendi dışında birilerini içtenlikle sevebileceğinin ayırdına varması da çok güzel. Bizzat gelerek ya da uzaklardan arayarak sevgilerini aktaran dostlar, hala yaşanacak ( ve sevilecek) şeyler olduğunun en somut kanıtları. İnsan için sevgisiz bir yaşam mümkün değil, kuşsan uçacak, balıksan yüzecek ve insansan seveceksin.


“Yaşlanmak kendi dışında birini sevememektir”


Biri Türk nazımının, diğeri Türk nesirinin en büyüklerinden; Türk edebiyatının iki devi! Büyük şairimiz Nazım Hikmet Bursa Mapushanesi'nden, Çankırı Mapushanesi'nde

yatan can dostu, büyük romancımız Kemal Tahir'e yazıyor. “Komünistlik” nedeniyle otuzlu yaşlarda mapushaneye konulan ve gençliklerinin çürütülmesi hedeflenen iki genç insanın yaşlılık üzerine yazışması! “Etin gevşemesine bir başka tabir gerek; zira ki ihtiyarlamak: Kendinden başka hiç kimseyi sevmemek demek”. Bizse Kemalciğim, kendimizden başka hiç kimseyi sevmemek şöyle dursun, tepeden tırnağa sevdayız...

Nazım Hikmet dünya çapında büyük bir söz üstadı, hemen her sözü değerli, değerli zira bir gerçeği yansıtıyor. Lakin yaşlanmayı, kendinden başka hiç kimseyi sevememek olarak tanımlamak gerçekten müthiş, gerçekliğin ta kendisi!

İlkokul bahçesinde oyun oynadığın ve hiç tanımadığın okul arkadaşın, bahçede seni gözeten öğretmenin, bahçe çitinin ötesindeki şekerci amca, hepsi ama hepsi ne kadar sevilesi (!) insanlardır, o minnacık yürekte hepsine yetecek sevgi vardır. Ortaokulda bazı öğrencilerin ve hatta bazı öğretmenlerin farklı muameleye tabi olduğunu görürsün, hele lisede artık kendi arkadaş grubun vardır ve bunun ötesi hiç de sevilesi değildir. Üniversite yaşamı ve mesleki yaşam her geçen gün daha az insana güvenebileceğini ve doğallıkla daha az insanı sevebileceğini sana öğretir. Yıllar geçip, yaşlandıkça vaktiyle en yakının olarak bildiğin, en güvendiğin insanların hiç de sevilesi olmadığını üzülerek öğrenirsin.


Sonunda bir de bakarsın ne ana, ne kardaş, ne koca, ne oğul kimse kalmamış, herkeslerde bir kusur, her yerde bir hayal kırıklığı. Yaşlanmışsın ve bir başınasın! Haksız mı büyük üstad “İhtiyarlamak: Kendinden başka hiç kimseyi sevmemek” derken?

İhtiyarlık, yaşamın sonu demek, ihtiyarlık ölüme yakınlık demektir. İnsan sevebildiği (yani sevilebildiği) sürece yaşıyor demektir. Sevmek (ve sevilebilmek) insanın canına can katar. Eşitsizlik üzerine kurulu ve kötü egemen bir dünyada her şeye rağmen sevgili kalabilmek çabasıdır yaşamak! Bu arada sevginin, parayla pulla, mevkiyle makamla zerre kadar alakası yoktur ha! Bir mapushaneden öbürüne ulaşan “Bizse Kemalciğim, kendimizden başka hiç kimseyi sevmemek şöyle dursun, tepeden tırnağa sevdayız...” çığlığıdır genç olmak ve yaşamak.


“Bu dünyada ben en çok O'nu sevdim”


Telefonda sesini duyduğumda kalbim hızla atardı. Buluştuğumuzda eli elime değdiğinde kalbim durayazardı. Hiçbir şey yapmasına, hiçbir şey söylemesine gerek yoktu, durup öyle baksa bana yeterdi. Delikanlılık vardı serde, dedim ki, bu dünyada ben en çok O'nu sevdim, kimseler yerini alamaz! Büyük konuşmuşum!

Yetişkin oldum, evlendim. Karımla aşımı paylaştım, yatağımı paylaştım, sırlarımı paylaştım. Bana iki arslan verdi. Artık olgun bir adam, bir babaydım, dedim ki, bu dünyada ben en çok O'nu sevdim, kimseler yerini alamaz! Büyük konuşmuşum!

Yaşlandım, düşkünleştim. Şimdi bir bakıcım var, her gün bana şifalı çorbalar yapıyor, temiz pijamalarımı giydirip mis kokulu çarşaflarda yatırıyor. Banyoda beni yıkıyor, yolda koluma giriyor. Artık biliyorum büyük konuşmamak lazım ama elimde değil; bu dünyada ben en çok O'nu sevdim, kimseler yerini alamaz!



Yusuf Samim Lütfü

(yusufsamimlutfu.wordpress.com)








Not: Bu vesile ile Total Kalça Protezi ameliyatımı gerçekleştiren Dışkapı Yıldırım Beyazıt Hastanesi Ortopedi Servisi Uzmanı Op.Dr.Fatih Pestilci'ye, Anestezi Uzmanı Dr.Reyhan Polat'a, başta Hastane Başhekim Muavini Op.Dr.Kamil Bakır olmak üzere servis hemşireleri ve sağlık çalışanlarına, postop. dönemde yakın ilgisini esirgemeyen Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi ABD öğretim üyesi Prof.Dr. Ethem Geçim'e, bu zorlu süreçte daima yanımda olduklarını hissettiren tüm meslektaşlarıma, çalışma arkadaşlarıma ve dostlarıma ve tabii ki sevgili eşime ve aileme en içten teşekkürlerimi bir borç bilirim. Saygı ve sevgilerimle. Eylül 2019.

Dr.Levent Seçkin.     

Sevgi Üzerine.doc

Mrt KNLZ

unread,
Oct 1, 2019, 8:24:29 AM10/1/19
to UHBi
Levent Abi;
Geçmiş olsun dileklerimi iletiyor, acil şifalar diliyorum


Saygılarımla
Dr Murat Kanlıöz

Levent Seckin <lse...@gmail.com>, 1 Eki 2019 Sal, 11:45 tarihinde şunu yazdı:
--
Bu iletiyi Google Grupları'ndaki "Ulusal Hekim Birliği" grubuna abone olduğunuz için aldınız.
Bu grubun aboneliğinden çıkmak ve bu gruptan artık e-posta almamak için UHBi+uns...@googlegroups.com adresine e-posta gönderin.
Bu tartışmayı web'de görüntülemek için https://groups.google.com/d/msgid/UHBi/CADGBJhS_aYRy5EPQ6EfP63SPHbu7s0FAe%2BaV1wstJgNnv04nqw%40mail.gmail.com adresini ziyaret edin.


--
Dr Murat KANLIÖZ
Genel Cerrahi Uzmanı

Levent Seçkin

unread,
Oct 1, 2019, 8:41:19 AM10/1/19
to UH...@googlegroups.com
Çok teşekkürler

iPhone'umdan gönderildi

Mrt KNLZ <muratk...@gmail.com> şunları yazdı (1 Eki 2019 15:24):

Levent Seckin

unread,
Oct 11, 2019, 3:55:11 AM10/11/19
to Sinif Arkadaslarim, YUKSELIS_7...@yahoogroups.com, uhbi, selda seçkin, seza erarslan, Serra Kaleli, nilgün seçkin, Baris Seckin, selim seckin, yalım önlem, Burak Onlem, Bahadir Kaleli, M. Nedim KALELİ, okan, okan tanın, ozlem...@hotmail.com, Selcuk Bolukbasi, uğur çermen, Torumtay Altan, timurt...@gmail.com, Nalan Arkat, Kadir Suat Arseven, futtuahmet, Fulya Kayıkçıoğlu, müberra koçak, Gulay Beydilli, nilgün öztürk, Kürşat Yıldız, bayazit ilhan, mustafa kara, Murat Korkmaz, Sukru Ort., Ferit çiçekçioğlu, salim mağden, Bülent H. SAKIZLIGİL, Yýldýrým B. Dogan, doğan dede, Suat DEDE, kahraman oguz, Ekin Oğuzer, kog...@hotmail.com, Emre Gürsoy, nesrin cobanoglu, ozdemi...@cumhuriyet.com.tr

EY TÜRK GENÇLİĞİ!


1927 yılında kaleme alınan “Nutuk”ta M.K.Atatürk Türk Gençliği'ne şöyle hitap ediyor: “Ey Türk Gençliği! Birinci vazifen Türk istiklalini, Türkiye Cumhuriyeti'ni ilelebet muhafaza ve müdafa etmektir”. Dini temelli bir sultanlık olduğu için çağdaşlaşma konusunda gerekenleri yapamayarak çöken Osmanlı İmparatorluğu'nun I.Cihan Harbi'nin kaybedenleri safında yer almasıyla, galip devletler son Türk yurdu olarak elde kalan Anadolu'da batıda bir “Büyük Yunanistan” ve doğuda bir “Büyük Emenistan” kurdurup, mümkünse yaklaşık bin yıldır bu topraklarda yaşayan Türkler'i Anadolu'dan söküp atmak için harekete geçtiler. Son bağımsız devletimiz Türkiye Cumhuriyeti (TC) bu iradeye rağmen kuruldu.


Benim bugün amacım, Ey Türk Gençliği ile bağımsız Türkiye Cumhuriyeti'ni koruma ve kollama görevini tartışmak! Otuz yılı aşkın bir post-modernite sürecinde, yoğun bir neo-liberal entoksikasyona maruz kalarak, bireyselliğin ön plana çıkartıldığı bir dönemde, gençlerin ne kadarının umurudur bilemiyorum ama sanırım buna mecburum. Önemli olan emperyalizmin elinden zorlu bir mücadele sonunda alınmış, bağımsız Türkiye Cumhuriyeti'ni koruma ve kollama meselesi! Çünkü başka bir vatanımız yok ve dünyanın geri kalanı da kucağını bize açmıyor. Öncelikle Türk genci derken bir ırkı değil, kurucu babanın bizzat dile getirdiği “Türkiye Cumhuriyeti'ni birlikte kuran Türkiye halklarının ortak adı” olarak ( TC'e aidiyeti gösteren bir üst kimlik olarak) “Türk” ismini kullanıyorum. Yani sen bu “Türk”ten pekala Türkmen, Laz, Kürt, Arap, Boşnak, Pomak, Kafkas, Çerkez ve hatta, maalesef artık hayli azalmış olsa da Rum, Ermeni ya da Yahudi gencini de anlayabilirsin.


Bildiğim kadarı ile TC Cumhurbaşkanlığı forsunda, önceki Türk devletlerini temsilen 16 yıldız bulunuyor. Anlaşıldığı kadarı ile devlet kurma geleneği olan bir kavim Türkler! Ve de devlet batırma geleneği !!!


Ey Türk Genci! Artık sorma vakti gelmedi mi, neden hep batırılıyor bu devletler? Neden her seferinde bir devlet çatısı altında toplanan, bir araya gelen kavimler bir müddet sonra “illallah” diyor, birliği bozmak için fırsat bekleyen yayılmacı (emperyalist) ülkelerin kucağına oturuyor? Nerede hata yapıyorsun, eksik olan ne?


Bak Ey Türk Genci! Şimdi söyleyeceklerimin ne dinle, ne inançla, ne ideoloji ile, ne etnik kimlikle, ne milliyetle ve ne de kişisel çıkarlar doğrultusunda sana belletilen herhangi bir “kutsal” ile alakası var. Kimliğin, aidiyetin, inancın her ne olursa olsun geçerli olan bir şeyi söyleyeceğim. Sana “vazgeçilmez” olarak belletilen kutsalın ne olursa olsun “gerçek vazgeçilmez”i bilmelisin. Gerçek vazgeçilmezi bilmeden, vazgeçilmez olarak bellediğin “kutsallarını” insanlara dayatırsan, ne kadar devlet kurarsan kur hepsini batıracağından emin olabilirsin!


Her ne kadar mahkemelerimizin duvarında yazarsa da “Adalet mülkün (devletin) temelidir” diye, Türk devletlerinde “Adalet” sadece bir cins-i latif adıdır! Ve bir devleti batırırsa adaletsizlik batırır. Ben ilk kez rahmetli Büyükelçi Gündüz Aktan'dan okumuştum; kayırmacılık ve kuralsızlık (nepotizm ve anomi) Türkler'in toplumsal hastalığıdır. Kayırmacılık ve kuralsızlık düpedüz adaletsizlik demektir. Devletleri batıran da kayırmacılık ve kuralsızlık yani adaletsizliktir (bence bu “ahlaksızlıktır” da YSL).


Hatalı eğitim sistemimiz sonucunda, her zaman kendi “kutsallarımızı” kayırmacılığa (yani adaletsizliğe) vesile yapıyoruz. İster dinimiz, ister inancımız, ister tarikatımız ya da etnik aidiyetimiz veya milliyetimiz nedeniyle sürekli ayrıcalıklı olmak istiyoruz. Aldığımız hatalı eğitim bunun düpedüz adaletsizlik olduğunu görmemizi engelliyor. Bir insanın dini, inancı gereği kutsalları olması ve bunları gözetmesi ne kadar olumlu ve demokratik bir talepse, bu kutsallarından dolayı ayrıcalıklı olmayı beklemesi ve bu kutsallarının herkes tarafından benimsenmesini istemesi o kadar adaletsiz ve anti-demokratik bir taleptir. Kutsallarımıza saygı gösterilmesini beklemek hakkımızdır ancak kimseden bizim kutsallarımızı benimsemesini talep edemeyeceğimiz gibi, kimseleri de bunlara uymaya zorlayamayız. Ha keza vatanseverlik, milliyetçilik insanlara iyi gelebilir. Bir insanın milliyetini, vatanını ya da etnisitesini sevmesi, değerlerini koruması, kollaması son derece olumlu ve anlaşılır şeylerdir. Ancak bu değerler dolayısı ile ayrımcılık talep etmek ve bu değerlerin herkes tarafından benimsenmesini talep etmek düpedüz adaletsizliktir ve anti-demokratik bir taleptir. Aslolan adaletli olmaktır!


Adaletli olmak; kayırmacılığı önlemek ve kural toplumu olmakla mümkündür.

Ey Türk Gençliği, işte bugüne kadar ısrarla görmezden geldiğin ve beceremediğin şey budur! İnsan hakları da, demokrasi de, hukukun üstünlüğü de, hepsi ama hepsi adaleti temin için vardır. Toplumsal adalet ancak ve ancak, bireylerin (yurttaşların) kurallar ve fırsatlar önünde, kayıtsız şartsız EŞİT olmaları ile mümkündür. Kimsenin dini, inancı, milliyeti ya da etnisitesi onu kurallar önünde ayrıcalıklı konuma getirmez. Ha keza seçimlerle belirlenen çoğunluk mensupları, fırsatlar ve kurallar önünde azınlıklardan daha ayrıcalıklı olamazlar. Demokrasilerde toplum çoğunluk iradesine göre yönetilir ancak bu iradenin azınlık iradelerini yok sayma ya da yok etme hakkı yoktur. Azınlıkların ve çoğunluğun kurallar ve fırsatlar önünde EŞİT olmaları gerekir. Adaletli olmak da, demokrasi de bunu gerektirir. Kural toplumu, bireylerin kuralları kendi yararına olduğuna inandıkları ve uymayanları uyardıkları toplumun adıdır. Kuralların geçerli olduğu toplumda kayırmacılık olmaz. Kurallar herkes içindir. Adaletli ve demokratik toplumlarda bireyler fırsatlar ve kurallar önünde EŞİTtirler.

Bilgeler bilgesi Sokrates, gençleri ayarttığı savı ile ölüme mahkum edildiğinde “Haksız da olsa yasal bir mahkemenin kararına uymak gerekir” diyerek baldıran zehrini içmişti. Selçuklu'dan, Osmanlı'ya, ondan da bu yana bu topraklarda kimse “Kayırmacılık olmasın, kural toplumu olalım” demiyor, bütün siyasi mücadele kayırmacılığın dümenine geçmek için yapılıyor. Bir istisnai Cumhurbaşkanımız vardı, ne yedi, ne yedirdi, kurallara uymaya hep hassasiyet gösterdi. Halkın en az teveccüh gösterdiği lider olarak tarihe geçti!


Ey Türk Gençliği! Artık bahanen kalmadı, bugüne kadar hep yönetenler kötüydü; Abdülhamit, İttihatçılar, İnönü, Menderes, Demirel, Özal, Ecevit her kim varsa. Hayır! Onlar belki hatalıydı ama sürekli kötü olan sendin! Senin kayırmacılıktan yana, senin kuralsızlıktan yana, adaletsiz tutumundu. Kendi “kutsallarını” kayırmacılığa, kuralsızlığa ve adaletsizliğe bahane yapmandı. Ey Türk istikbalinin evladı, işte bu ahval ve şerait içinde dahi vazifen; kayırmacılığa ve kuralsızlığa isyan edip ADALETİ tesis etmektir. Varlığının yegane temeli budur..

Yusuf Samim Lütfü

(yusufsamimlutfu.wordpress.com)

EY TÜRK GENÇLİĞİ.doc

Levent Seckin

unread,
Oct 19, 2019, 6:19:21 AM10/19/19
to Sinif Arkadaslarim, YUKSELIS_7...@yahoogroups.com, uhbi, Selcuk Bolukbasi, selda seçkin, seza erarslan, nilgün seçkin, Barış Seçkin, selim seckin, yalım önlem, Burak Onlem, okan, okan tanın, ozlem...@hotmail.com, kahraman oguz, Ekin Oğuzer, kog...@hotmail.com, Emre Gürsoy, Nalan Arkat, timurt...@gmail.com, erhan kiziltan, murad uslu, murat erdogan, Murat Korkmaz, mustafa kara, Ferit çiçekçioğlu, Sukru Ort., ercumen...@yahoo.com, cahityi...@hotmail.com, Onur Saygun, doğan dede, yildirimbe...@yandex.com, ceyhun balcı, Mutluhan İzmir, nuri...@superonline.com, futtuahmet, Fulya Kayıkçıoğlu, nilgün öztürk, müberra koçak, s zeteroglu, ogel...@yahoo.com, tumayakan, Turgut Önder, Suat DEDE, Kadir Suat Arseven, cüneyt haşmet yeşiltepe, cuneyt ensari, bayazit ilhan, İLKSAN TÜFEKÇİOĞLU, uğur çermen, Torumtay Altan

TÜRKLERİN LAİKLİKLE SINAVI


Dünya Gözlem (Worldwatch) Enstitüsü tarafından 2010'da yayımlanan “Dünyanın Durumu” adlı rapordan öğrendiğimize göre, 21.yy ilk dekadında dünyada yaşayan insanların beşte dördü kendini “dindar” olarak tanımlıyor. Daha ilginci reel sosyalizmin yıkıldığı 20.yy son dekadından bu yana, yoğun bir neo-liberal entoksikasyona maruz kalan insanların çoğu için dünyanın sonu, kapitalizmin sonuna kıyasla daha mümkün ve daha hayal edilebilir bir şey! 21.yy başında insanlığın geldiği noktada; insanların çoğu kendilerine ölümün son olmadığını vaaz eden bir inanç sistemine sorgusuz sualsiz biat ederek ve tüketimi yaşamın temeline koyarak mutlu olacaklarına inanıyorlar. İşte yüzdeyüz laiklik karşıtı olan Siyasal İslam, bir emperyal projenin (Büyük Orta-doğu Projesi) parçası olarak böyle bir dünyada, Türkiye'de iktidar oldu.

17 yıllık iktidar dönemi boyunca “darülharp” ilan ederek yıkmak için her şeyi yaptığı laik, demokratik ve sosyal bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti'nde (TC), artık müflis bir ideoloji olan Siyasal İslam, bir takım zorlamalarla uzatmaları oynamaktadır. Dini bir inanç olarak kabul eden, dini kuralların hukukun ve yönetim şeklinin belirleyicisi olmasına karşı çıkan “laiklik” aksine, dinin bir inanç olmanın ötesinde insan ilişkilerinin ve yönetim şeklinin belirleyicisi olmasını savunan “Siyasal İslam”ın son seçimlerde aldığı büyük yenilgi, yukardaki savın en somut kanıtıdır. Bir emperyal proje olan “İhvancı” hareketin (Siyasal İslam'ın) itibar kaybının sebebini en doğru olarak iktidar partisinin İstanbul vekili açıklamıştır; “Ahlaki üstünlüğümüzü kaybettik”! Yolsuzluğa, yoksulluğa ve hırsızlığa karşı bir kez de, bir dinleri olduğu için ahlaka gereksinimleri olmadığını düşünen (ve söyleyen) insanları iktidara taşıyan Türk milleti, 17 yılın sonunda ahlakın önemini kavramaya başladı. İki binli yılların başında dindarlığı, dini hassasiyetleri çağrıştıran Siyasal İslamcı, artık insanların çoğunun gözünde kendi çıkarı ve iktidarı için her türlü adaletsizliği yapabilecek birini çağrıştırıyor. İşte sayın milletvekilinin kaybettiklerini söylediği şey budur.

Bu yazıda daha önce pek çok yazımda ayrıntılı olarak yazdığım Siyasal İslam değil yazmak istediğim. Bu yazının konusu yüzdeyüz laiklik karşıtı bir ideoloji olan Siyasal İslam'ın, Anayasası'nda (hem de değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif bile edilemez hükümlerinde!) “laiklik” yazan bir ülkede nasıl olup da iktidar olanağı bulduğudur?


Dinin Allah ile kul arasında bir inanç olmasını savunan ve hukukta ve yönetimde dini kuralların belirleyici olmasını yasaklayan laiklik başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere, aklın ve bilimin öncülüğüne inanan, kurucu kadrolar tarafından yeni kurulan Cumhuriyet'in (Halk Yönetimi'nin) temeli olarak Anayasa'ya konuldu. Değil mi ki, koca Osmanlı artık çağdışı kalmış saltanat (monarşi/krallık) ve hilafet (teokrasi/ dini temelli yönetim) yüzünden batmıştı, saltanatın yerine Cumhuriyet, hilafetin yerine laiklik getirildi. İlk mecliste laiklik konusu tartışılırken, gönülsüz bir vekilin “Bu laiklik de nedir?” sorusuna Atatürk çok anlaşılır bir cevap vermiştir: “Adam olmaktır”!

Bak benim genç kardeşim, benim tek umudum sensin. Hangi çevreden gelirsen gel, hangi eğitimi almış olursan ol, sana kutsal olarak ne belletilmiş olursa olsun bana cevap ver. Artık yetmez mi? Tek meziyeti (!) kolayca ölebilmesi olan ve bu nedenle de gerçekten başedilemeyen ancak aklın ve bilimin öncülüğünü gerektiren bilim, sanat, spor, ekonomi, politika gibi medeni faaliyetlerin hepsinde bir şekilde çuvallayan ve her çuvalladığında kaba kuvvetten medet uman bir toplumun saygınlıktan uzak bir ferdi olarak yaşamayı daha ne kadar kendine yakıştıracaksın?


Laiklik, yani adam olmak, saygınlığı dindarlıkta (uhrevi alanda) değil, medeni (insani, dünyevi) alanda aramak demektir. Senin dinin seninle Allah arasındadır, yani senin inancındır. Başkalarının senin inancına (kutsallarına) saygı göstermesi senin hakkındır ama inancını başkalarına dayatmak ve inancın gereği ayrıcalık talep etmek bu çağda, bu dünyada (!) bile asla hoş görülmeyecektir. Seni saygın yapacak tek şey; kendine gösterilmesini talep ettiğin nezaketin, adaletin ve zarafetin, senin tarafından da başkalarına gösterilmesidir. Dindarlığın bir kısım dindaşının gözünde seni saygın yapabilir ama insanlığın saygın bir ferdi olacaksan bunun tek yolu “adam olmaktır”! Böyle bir niyetinin olup olmaması senin sorunundur.

Laiklik, yani adam olmak, bizlere Kemalistler tarafından altın bir tepside sunuldu. İnsanlığın büyük bedeller ödeyerek edindiği bu büyük kazanım için ödemediğimiz bedeli bizler gecikmeli olarak şimdi ödemek zorundayız. Başta bir türlü yürütemediğimiz demokrasi olmak üzere, aklın ve bilimin öncülüğünü gerektiren her türlü medeni (insani) faaliyette başarılı olabilmemizin yegane şartı; laikliktir.

Bakın Türkiye Cumhuriyeti'nde kuruluşundan beri aslında ekonomopolitik bir kavram olan “sağ ve sol” kavramının seçmen indindeki anlamı, bizim laiklikten ne denli uzak olduğumuza en güzel örnektir: Fransız Devrimi sonrası Meclis'in sağ tarafında Kralcıların, sol tarafında Cumhuriyetçilerin oturmasından köken alan bu kavramlar, aslında dinle hiçbir alakası olmayan ekonomopolitik kavramlardır. Evrensel olarak sağcı denildiğinde kapitalizmi ve liberalizmi savunan, solcu denildiğinde de kapitale karşı emeğin üstünlüğünü ve bireyciliğe karşı toplumculuğu savunan insanlar anlaşılır. Gelgelelim laikliği hiç benimseyememiş bu ülkede bu kavramların anlamı dinidir; Türkiyede solcu demek “Allahsız”, sağcı ise “Müslüman” demektir! Değil mi ki, komünistler materyalisttir (maddeci) demek ki Allahsızdırlar ve değil mi ki, liberaller (özgürlükçüler) din ve vicdan özgürlüğü savunucusudurlar demek ki Müslümandırlar! Şimdi böylesine sığ, böylesine toptancı ve böylesine cahil bir toplumda demokrasi yürür mü? Aklın ve bilimin rehber edinilmediği, laikliğin benimsenemediği topluluklardan saygın, demokratik bir yönetim çıkmaz, bu topluluklar olsa olsa emperyalizme gizli ya da açık sömürge olurlar. Laiklik karşıtlığının eleştirildiği her ortamda “Kutsallarımıza saldırılıyor, hassasiyetlerimiz gözetilmiyor, din elden gidiyor” türünden yavelerin koparıldığı bir ortamda laiklik nasıl benimsenebilir ki? Ve Siyasal İslam'ın iktidarı ancak laikliğin benimsenmediği toplumlarda mümkündür.


Sevgili gençler, hepinizin kutsallarına, değerlerine ayrı ayrı saygım var ama lütfen bana cevap verin. Artık yetmez mi? Dedelerinizin, babalarınızın yaptığı hatayı tekrar etmekte ne çıkarınız olabilir ki? Daha ne kadar sürecek bu kendimizi aldatmaca?



Yusuf Samim Lütfü

(yusufsamimlutfu.wordpress.com)

Reply all
Reply to author
Forward
0 new messages