TANPINAR
Sözde bir “özgürlük” adına akılcılığa ve bilimin otoritesine karşı çıkan post-modernitenin etkisi, henüz daha moderniteyi tam anlamıyla yaşayamamış ülkelerde çok daha yıkıcı oldu. Çökmüş bir teokratik monarşiden Kemalist Devrim ile modern ve laik bir demokrasiye geçmeye çalışan Türkiyem'de post-modernite tam bir yıkım ve geriye gidiş nedeni oldu. 20. yüzyıl boyunca süren ve 21. yüzyıl başında dünyaya egemen olan akılsızlık, I.Kant tarafından “barbarlığın (akıl karşıtlığı anlamında) anayurdu” olarak tanımlanan Küçük Asya'da (Anadolu) Kemalist Devrim ile elde edilen tüm modern birikimlerin bir bir yitirilerek teokratik monarşi yanlılarının iktidara gelmesine sebep oldu. Kemal Tahir'in sözleri ile ifade edecek olursak “Tarihte hiçbir insan hiçbir toprak parçasına böyle düşmanlık etmedi”!
Ne zaman aklın ve bilimin yol göstericiliğinden sözde bir “özgürlük” adına vaz geçilmesi sonucu ortaya çıkan adaletsizlik, nezaketsizlik ve zarafetsizlik karabulutları ufkumu karartsa ve ne zaman bu ülkede, bu insanlar arasında yaşadığıma isyan edecek olsam, bu ülkenin ozanları ve yazarları bulutlar arasından sızan ışık gibi yüreğimi ısıtır, beni bu ülkeye ve bu insanlara sımsıkı bağlar. Mithat Cemal Kuntay, 3 Kemaller (Yaşar Kemal, Orhan Kemal ve Kemal Tahir), Sabahattin Ali, Ahmet Hamdi Tanpınar ve niceleri bu toprağın mucizevi kudretinin en somut göstergelerindendirler.
İstanbul'un en görkemli parklarından Gülhane Parkı'nın girişinde, hemen solda eski padişahların Seyir Köşkü olarak tasarlanan yapının Tanpınar Müzesi olarak düzenlendiğini duyduğumda ilk tepkim “Neden Tanpınar?” olmuştu. Sözgelimi neden Tanpınar'ın “üstadım” dediği ve ebedi istirahatgahında (Aşiyan Kabristanı) dahi yanında durduğu Yahya Kemal değil de, Tanpınar adı verilmişti bu müzeye? Tabii bu soru tamamen benim cehaletimin bir sonucu idi. Nefis bir mimari üslupla inşa edilmiş, olağanüstü güzel bir konumlanması olan bu yapının içi de şahane avizeler ve 19.yüzyıl tarzı mobilyalarla tefriş edilmiş. Nazım Hikmet'ten Orhan Pamuk'a bu toprakların pek çok değerini bulabileceğiniz bu müzede Ahmet Hamdi Tanpınar ve üstadını (Yahya Kemal Beyatlı) ve eserlerini özel bir köşede karşı karşıya buluyorsunuz. İstirahat alanı olarak düzenlenen ve sıcak yaz günlerinde bile hoş bir serinliği olan alt kata inen merdivenlerin hemen başında karşılaşıyorsunuz o efsunlu mısralarla:
“Ne içindeyim zamanın
Ne de büsbütün dışında
Yekpare, geniş bir anın
Parçalanmaz akışında.”
Tanpınar'ın zaman konusundaki özel ilgisi hemen dikkatinizi çekiyor. En tanınmış romanı “Saatleri Ayarlama Enstitüsü” ve en tanınımış şiiri “Bursa'da Zaman”!
“Bursa'da eski bir cami avlusu
Küçük şadırvanda şakıyan su;
Orhan zamanından kalma bir duvar...
Onunla bir yaşta ihtiyar çınar
Eliyor dört yana sakin bir günü
Bir rüyadan arta kalmanın hüznü
İçinde gülüyor bana derinden
Yüzlerce çeşmenin serinliğinden
Ovanın yeşili, göğün mavisi
Ve Mimarilerin en ilahisi.”
Tanpınar Yahya Kemal'e ithaf ettiği “Beş Şehir” adlı eserinde, Evliya Çelebi'nin “Velhasıl Bursa sudan ibarettir” ve “Bursa ruhaniyetli bir şehirdir” dediği Bursa için “Bursa'da ikinci bir zaman daha vardır” der. Gerçekten de Bursa'ya gittiğinizde Koza Han'da kahvenizi yudumlarken ya da tarihi kebapçıda iskenderinizi yerken, eskilerden başka bir zamanın yanı başınızdan akıp gittiğine de şahit olursunuz. Orhan Gazi zamanından Murat Hüdavendigar'ın payitahtı Edirne'ye taşımasına (1365) kadar Osmanlı'ya başkentlik yapan Bursa (1326'da fethedildi, 1336'da İznik'ten sonra başkent oldu) gerçekten de ruhaniyetli bir şehirdir.
Benim Türk kültürü hakkında fikir edinmek isteyen birine önereceğim ilk kitap olan “Beş Şehir”, Ahmet Hamdi Tanpınar'ın 1923'de Erzurum, 1925'de Konya ve 1927'de Ankara'da edebiyat öğretmenliği sırasındaki izlenimleri ile doğup büyüdüğü ve Üniversitede Edebiyat Fakültesi'nde öğretim üyeliği yaptığı İstanbul ve Bursa izlenimlerinin anlatıldığı bir kitaptır. Türk tarihi ve kültürü (musikisi, şiiri ve mimarisi) konusunda bilgi edinmek isteyenlerin bu kitap dışında, bu işi daha zevkle yapabilecekleri bir yolu ben bilmiyorum.
Galata Köprüsü'nün Tarihi Yarımada ucunda Mısır Çarşısı ile deniz arasında yer alan ve ancak 66 yılda tamamlanabilen (1597-1663) Yeni Cami'yi “İleri doğru yürürken geriye doğru atılan son bir bakış” olarak tanımlayan Tanpınar, 18.yüzyıl sonu ve 19.yüzyıl başlarında yaşamış büyük bestekar Hammamizade İsmail Dede Efendi'yi de “pagan zevkle (semavi) imanın birbirine karıştığı 15. asır İtalyan ressamlarına (Mikelanj ve Leonardo)” benzetir. Sadece bu betimlemeler dahi bu toprakların insanı olan Tanpınar'ın derinliği ve bilgeliği hakkında bizlere fikir ve onur veren örneklerdir.
Ünlü Sadrazam Keçecizade Mehmed Fuat Paşa'nın babası olan ve Mevlana ve Şeyh Galip ile beraber Mevlevi geleneğinin ünlü temsilcilerinden olan Molla İzzet'in,
“Meşhurdur ki, zulm ile olmaz cihan harab
Eyler anı, müdahane-i aliman harab”
Yani “Dünyayı yıkan zalimin zulmü değil, alimlerin (ulemanın) yalakalığıdır” anlamındaki, bugün bile güncel olan nefis beyiti ile ilgili öyküsüyü de Beş Şehrin Erzurum bölümünde Edip Hoca'nın Arnavutluk'taki Heyet-i Nasiha üyeliği macerasından öğrenirsiniz.
“Bütün hilkat, geniş ve eşsiz kudretinde canı sıkılan bir tanrının kendi kendini eğlendirmek için icat ettiği bir oyundur. Yaratıcı işaretten bize kalan en büyük miras bu can sıkıntısıdır” diyen Tanpınar (23 Haziran 1901 Şehzadebaşı- 24 Ocak 1962 Aşiyan) bizlere şu güzel öğüdü veriyor: “Hiçbir suale cevap alamazsın. Asıl olan içindeki hasrettir; onu söndürmemeye çalış”
Ne mutlu bizlere ki, Tanpınarımız, Tanpınarlarımız var!
Yusuf Samim Lütfü
(yusufsamimlutfu.wordpress.com)
12.06.2019